Kategori arşivi: HAZİRAN 2008 SAYISI – JUNE 2008 ISSUE

Kerim Bora : Rüzgara Fısıldanan Sözler




Kanoo Plains’deki tüm varlığı üç sıra, dört sandalye, bir masa ve eski bir dolap olan AIDS danışma merkezine ilk girdiğimde gördüğüm şey yaklaşık on beş kadar ilaç almayı bekleyen hastaydı. Onca hasta arasından uzaktaki sıranın en köşesine tünemiş bir çocuk dikkatimi çekti. Çok hasta görünen çocuk neredeyse oturduğu sıradan yere düşecek gibiydi. Merkezdekilerin söylediğine göre ismi Antony Okkoth olan on bir yaşındaki bu AIDS hastası iltihaptan yanaklarına kadar şişmiş boğazı, devamlı çektiği üst solunum yolu rahatsızlıkları ve yüksek ateş yüzünden çok bitkindi. Antony Okkoth o gün yaklaşık üç saat kadar bekledikten sonra ilaç kalmadığı için evine yollandı.



Antony’yi ikinci defa güzel bir ekim günü yol kenarındaki büyükçe bir arazide futbol oynayan çocukları seyrederken gördüm. Beraberimdekilerle çocuğa doğru gidip yanına oturduk. Çocuk benden ürkmüştü ama bunu belli etmemeye çalışırcasına suratıma dahi bakmıyordu. Gözünü paçavra parçalarından yapılmış topun peşinden iştahla koşan yaşıtlarından hiç ayırmayan çocuk konuşmaya başladığında ilk dikkatimi çeken şey anlaşılmaz bir tonda fısıltıyla konuşması olmuştu. Antony ciğerlerinde ve üst solunum yollarındaki kronikleşmiş iltihap yüzünden acı çekmemek için fısıldayarak konuşuyor, fısıldamaları arada sırada mırıltılara dönüştüğündeyse onu hiç anlayamadığımızı görerek sesini yükseltmeye çalışıyor ve yükselen sesiyle tetiklenen kuru bir öksürüğe esir düşüyordu. Artık ev işlerini dahi yapamayacak kadar yaşlı olan büyükannesi ile yaşayan çocuk daha bir bebekken anne babasını kaybetmişti ve doğuştan HIV pozitifdi. Hiç okula gidememiş olan Antony’nin taşıdığı virüs hakkında hiçbir fikri yoktu. Zaten bu küçük yaşında AIDS gibi karmaşık bir hastalığın ne olduğunu anlaması da mümkün değildi. Biraz konuştuktan sonra farklı bir çocuk olduğu gözden kaçmıyordu. Hayatı boyunca diğerleri tarafından dışlanmaktan içine kapanmış, sert, aşırı gururlu ve yaşıtlarından çok daha olgun bir yapıya bürünmüştü. Antony’ye oradan ayrılırken “iyileşince en fazla ne yapmak istersin” diye sorduk. Çocuk başıyla futbol oynayan çocukları gösterip mırıldandı, “futbol oynayacağım”.



O hafta AIDS danışma merkezinde Antony’ye bir kez daha rastladım. Çok daha bitkindi. Yine ilaç bulmaya çalışıyordu ama ne yazık ki yokluklarla boğuşan bu yerde en “yok” olan şey ilaçtı. Benimle ilgilenen görevli Hezekiah’ın yardımıyla onunla konuşmaya çalıştım ama konuşacak hali dahi yoktu. Aç olup olmadığını sorduk. Cevap vermedi. Onu bir savunma kalkanı gibi sarmalayan aşırı gurur açlığını dahi itiraf etmesine izin vermiyordu. Çocuğun aç olduğunu gören Hezekiah ona bir bardak bol şekerli sütlü çay verdi. Antony bardağı masanın üstünden aldı ama zorlukla kaldırabildi. Küçük elleri öylesine titriyordu ki bir türlü bardağı ağzına götürmeyi başaramadı. Titreyen ellerine kilitlenmiş bakışlarımı farkedince utandı ve hiç içemeden bardağı yavaşça masaya geri bıraktı. Utanması gerekenin kendim olduğunu farkederek odadan çıktım. Nedendir bilmiyorum ama dışarı çıkar çıkmaz arkama dönüp aralık kapıdan çocuğa bir kez daha bakmak ihtiyacı hissettim. Odada yalnız kalan Antony bir kedi yavrusu gibi masanın üstünde duran bardağın üstüne çökmüş sütlü çayı içmeye çalışıyordu.



O pazar günü Kanoo Plains’de köhne bir kilisedeki sabah ayinine davet edilmiştim. Davetin sebebi ayinden sonra vaizin beni cemaate tanıtıp onlardan araştırmama yardım etmelerini istemesiydi. Kiliseye girdiğimizde yaklaşık elli kişilik bir kalabalık bizi meraklı gözlerle süzdü. İkinci sırada boş bir yer bulup oturduk. İster istemez ben de kilisede toplanmış bu insanları süzerken Antony’nin uzak bir köşede tek başına oturuyor olduğunu farkettim. Çocuk bizi görmesine rağmen hiç de oralı olmamıştı. Sıkıcı geçen ayin boyunca zaman zaman arkama dönüp ona baktım. Zaten herkesten uzakta oturan Antony gözleri kapalı kendi kendine mırıldanıyor, gülümsüyor ve hatta bazen birisiyle hararetle tartışıyormuş gibi garip vücut hareketleri yapıyordu. Bu garip hareketleri zaten içimde bu çocuğa karşı oluşan ilgiyi daha da canlandırmıştı. Ayinden sonra vaizle konuşurken laf arasında ona Antony’yi sordum. Çocuk her pazar sabahı kilisenin açılışından günün son ayini sona erip kapılar kapanana dek herkesten uzak bir köşede kendi kendine bir şeyler konuşarak oturururmuş. O gün Antony’yi rahatsız etmemek için yanına gitmedim.




Antony Okkoth, Kenya

Yoğun geçen bir hafta sonrası otelde dinlenirken birden aklıma Antony takıldı. Çocuğu bir daha görmemiştim ve doğrusu merak ediyordum. Ertesi sabah kaldığım otelin bulunduğu Kisumu şehrinde küçük bir dükkândan Antony için bir futbol topu satın aldım. Şehirde bir iki işimi gördükten sonra öğlene doğru Hezekiah ile buluşup çocuğun yaşadığı kırsaldaki eve gittik. Ev topraktan yapılmış çatısı sazlarla örtülü tek oda bir kulübeydi. Bu kara kıtada her yerde görülebilecek dozu yüksek sefalet bu eve de hakimdi. Çocuğun yaşlı büyükannesi bizi dışarıda karşıladı. Hezekiah kadına beni tanıttı ve Antony’yi görmeye geldiğimizi söyledi. Belli ki evinde misafir görmeye alışık olmayan yaşlı kadın buna bayağı şaşırmıştı. Ama kısa sürede ilk anki şaşkınlığı telaşlı bir mutluluğa dönüştü ve bizi içeriye buyur etti. Hemen tahta bir tabure bulup üstünü elbisesinin eteği ile hızlıca sildi ve beni kibarca oturttu. Kadının söylediğine göre Antony su getirmeye gitmişti ve neredeyse dönecekti. Gerçekten çok yaşlı olan büyükanne Hezekiah’a çocuk için çok üzüldüğünü ama elinden hiçbir şey gelmediğini hararetle anlatıyordu. Evin içi o kadar havasız ve sıcaktı ki çocuğun gelmesini, dışarıda kavurucu güneşin altında beklemeyi yeğledik. Az bir süre daha bekledikten sonra Antony uzaktan elinde bir bidonla göründü. Biraz daha yaklaşınca Hezekiah yanına gidip bidonu elinden aldı. Çocuk ağır gelmeye başlayan bidondaki suyu yolda boşalta boşalta gelmiş ve ancak yarıya yakınını oraya kadar taşıyabilmişti. Böylece zaten devamlı halsiz olan Antony nefes nefese kalmış ve iyice yorulmuştu. Hep beraber kulübenin önünde serili hasırın üstüne oturduk. Çocuk elimizdeki topu görmüş ve meraklanmıştı. İkide bir kaçamak kaçamak topa bakıyor ama hiçbir şey sormuyordu. Biz ise bir süre daha hiç istifimizi bozmadan büyükanne ile konuşmaya devam ettik. Ve Antony’ye yaptığımız bu kısa süreli işkencenin nihayetinde topu ona verdik. Çok heyecanlanmıştı ama her zamanki gururlu haliyle bunu belli etmemeye çabalıyordu. Diğer çocuklar çalmasın diye topun üzerine ismini yazdık. Hezekiah onunla oynamayan diğer çocukları kastederek, “gördün mü bak, belki onlardan önce Tanrı ile buluşacaksın ama hepsi de bu top için O’nunla senden önce buluşmaya can atar” diyerek kaba bir kahkaha attı. Büyükanne ise bana sarıldı ve yaklaşık yarım dakika hiç bırakmadı. Belli ki evlerine pek kimsenin uğramadığı bu iki insanın arada sırada da olsa tutunacak birilerine ihtiyacı vardı. Kadın torununun ne kadar yalnız ve mutsuz olduğunu görüyor ve onu biraz olsun hayata bağlayacak her şeye minnettar kalıyordu. Ve artık bu ucuz topun hatırına da olsa diğer çocuklar Antony’nin yanına gelip onunla konuşacaktı. Oysa hayatı boyunca doğru dürüst koşamamış dahi olan bu çocuk ne kadar istese de onlarla oynayacak güce sahip değildi…



Aslında Antony o gün geçen seferkinden daha iyi görünüyordu. Ama yine de fısıldayarak konuşuyor ve biz ise yine onu anlamakta güçlük çekiyorduk. Laf arasında Hezekiah çocuğa pazar günü bizi kilisede görüp görmediğini sordu. Gördüm anlamında başını salladı. Ardından Hezekiah ona onca saat kilisede ne yaptığını sordu. Cevap vermedi. Hezekiah buna sinirlenmiş gözüküp buraya onunla konuşmaya geldiğimizi ve eğer bizimle konuşmak istemiyorsa gidebileceğimizi söyledi. Çocuk her zamanki gibi duygularını göstermemeye çalışsa da oraya geldiğimiz için çok mutluydu. Yüzüme baktı ve gülümsedi. Antony’nin daha evvel yüzüme bu kadar direkt baktığını hiç görmemiştim. Daha sonra teslim olmuş bir şekilde Hezekiah’a döndü ve o fısıldayan sesi ile “Annemi ve babamı soruyorum..” ve bir süre durakladıktan sonra ekledi “Bir de artık ne zaman iyileşeceğimi”. Hezekiah “Kime?”diye sordu. Çocuk “Kilisedeki o adama” diye cevap verdi. Antony her kilisede resmi veya heykeli olan İsa’yı kastediyordu. “Ne kadar yavaş konuşsam da o beni duyuyor ve öksürmeden sadece onunla konuşabiliyorum..” diye devam ederken – ne kadar ironik ki – sesini duyarken dahi acı çektiğimiz o çirkin kuru öksürük küçük çocuğu susturdu ve yine dakikalarca durmak bilmedi.



O günden sonra Antony’yi iki veya üç defa daha gördüm ve beraberimdekilerle bölgeden ayrıldık. Yaklaşık bir ay kadar sonra Uganda’dan dönerken Kenya’nın bu bölgesinden tekrar geçtik. Geçerken tekrar uğradığımız o küçük AIDS danışma merkezindekilere Antony’yi sorduğumuzda çocuğun Kisumu’dan bayağı uzaktaki Homa Bay’de bir hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Ve Antony’yi yolumuzun üstünde olmamasına rağmen ziyaret etmeye karar verdik. Homa Bay’deki o fakir hastaneye vardığımızda neredeyse akşam olmuş ve hastaların çoğu yataklarına çekilmişti. Antony’yi kısa bir aramadan sonra yaklaşık otuz hastanın yattığı bir koğuşta bulduk. Bizi gördüğüne sevinmişti. Ama artık çok hastaydı ve belli ki çok acı çekiyordu. Gözlerinden yaşlar gelene dek kusuyordu. Galiba en önemlisi de Antony artık konuşmuyor veya konuşamıyordu. Kisumu’da Antony’nin hastaneye kaldırıldığını öğrendiğim an onun hiç fotoğrafını çekmediğimi hatırlamış ve yüzünü belgeleyememekten korkmuştum. Garipti çünkü bu kadar vakit geçirdiğim diğer AIDS’lilerin onlarca fotoğrafını çekmiştim. Ve günün son ışıklarının da çekiliyor olduğu o an hayattan kayıp giden bu küçük çocuğu bir an önce belgelemeliyim diye bir paniğe kapıldım. Böylece çok acı çeken çocuğu bencilce yattığı yataktan kaldırdım. Onu ölümü beklediği o pis hastane yatağında hatırlamak istemiyordum. “Keşke o güzelim saçlarını da traş etmemiş olsalardı” diye düşündüğümü de hatırlıyorum. Antony’yi ayağa kaldırdığımda artık yürüyemediğini farkettim. Onu kucaklayıp dışarıya taşıdım ve arkadaşım oturabilmesi için bir tabure buldu. Onu oturttuk ama zavallı Antony taburenin üzerinde dengede duramıyordu. Çok çaba sarfeden çocuk bu çabanın sonucu yaklaşık on saniye kadar dayandı ve neredeyse düşecekken onu kaldırdık. Bu süre zarfında çocuğun iki kare fotoğrafını çektim ve kendimden bir kez daha utanarak Antony’yi yatağına geri taşıdım. Daha sonra çocuğa bakan ve onun uzaktan akrabası olduğunu öğrendiğimiz şişman bir hemşire içeri girdi. Kadın bizi görünce çok sevindi ve Antony’ye dönüp, “Hani hiç arkadaşın yoktu, bak onca yolu seni görmek için gelmişler” diye takıldı. Hayatı boyunca bir kurtarıcı beklemiş ama artık öyle bir kurtarıcının varolmadığını anlamış olan küçük çocuk belli belirsiz gülümsedi ve gözlerinden dökülen bir çift yaş gülümsemeye çalışan dudaklarının üzerinde parıldayarak kayboldu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum ve bir kere daha bencilce çocukla bir çırpıda vedalaşıp kaçarcasına kendimi dışarı attım.



Kadın bizi hastanenin dış kapısına kadar uğurlarken geçen hafta hastanede Antony’nin geceleri birlikte uyuduğu topunun çalındığını söyledi. Çocuk bunun için çok ağlamış ve neredeyse hastanedeki herkese topunu görüp görmediklerini sormuş. Daha sonra umudunu kaybeden Antony günlerce kimseyle konuşmamış. Ve beş gün önce garip bir başka şey olmuş. Dışarıda şiddetli bir rüzgar çıkmış. O bitkin Antony rüzgarın sesini duyar duymaz bir ok gibi yatağından fırlayıp bahçeye çıkmaya çalışmış. Ama kadın daha fazla üşütür endişesiyle ona izin vermemiş. Buna rağmen çocuk yaklaşık yarım saat boyunca hıçkıra hıçkıra ağlayarak dışarı çıkmak için ona yalvarmış. Kadın onu çok zor zaptedebilmiş. Ve sonunda dışarı çıkamayacağını anlayan Antony pencerenin kenarına çökmüş, rüzgar dinene dek dışarıya bakıp kendi kendine birşeyler mırıldanmış. Sanki dışarıdaki rüzgarla konuşuyormuş gibi… Ve ertesi sabah durumu ağırlaşmış. Artık ne yürüyor ne de konuşabiliyormuş. Şişman kadın bunları anlattıktan sonra kendini önemseyen bir tavırla o rüzgarlı günü kastederek, “Galiba o gün bana kızdığından öyle söyleniyordu” diyerek güldü. Biz ise bastıran gece ile beraber Homa Bay’deki o fakir hastaneden ayrıldık.



Antony Okkoth onu ziyaretimizden iki gün sonra komaya girdi ve o hafta daha on bir yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Açıkçası ölüm haberini aldığımda çok üzülmedim. Bir çocuğun çekmemesi gereken acıları çekmişti ve bu acıları artık çekmesi gerekmiyordu. Bugün düşünüyorum da acaba Antony o gün rüzgara neler söylüyordu? Bunun cevabını hiç bilemeyeceğim. Ama belki de rüzgarın kulağına fısıldanan o sözler onun gücüyle uzak bir yerlere uçuşmuş ve artık birileri tarafından duyulup cevaplanmayı bekliyordur.





Abraham Kusa (14) Kisumu, KENYA


Abraham daha bir bebekken annesi taşıdığı HIV virüsü sonucu gelen hastalıklar yüzünden öldü. Annesi gibi AIDS hastası olan babası ise bir başka kadınla evlendi. Abraham 2000 yılında babasını da kaybettikten sonra iyice içine kapandı.



Bu durumu anlayamayan üvey anne bir gün Abraham evdeki işleri aksatıyor gerekçesiyle çocuğun ellerini içi “kerosene” dolu bidona daldırıp ateşe verdi. Abraham tamamen yanan ellerini hemen hemen kaybetti.



Üvey anne hapsedildi ve çocuk bir yetimhaneye verildi. Abraham Kusa geç yaşta başlayabildiği okulunda bu yıl üçüncü sınıfa geçti ve yazı yazmakta zorlanmasına rağmen sınıfının en iyi öğrencisi.




Agnes Najjumba (32), Masaka, UGANDA


Eşi Agnes’ı yedi yıl önce başka bir kadın için terketti. Üç çocuğuyla yapayalnız kalan genç kadın yaşam savaşı verirken başka biriyle tanışıp aşık oldu.



Virüsü bu adamdan kapan kadın üç yıl evvel hasta olduğunu öğrendi. HIV virüsü taşıdığı ortaya çıkınca çalıştığı lokantadan çıkarılan Agnes sokakta işportacılık yapıyor.




Anna Oremo (40), Kisumu, KENYA


Kocası bir trafik kazasında ölen Anna Afrika’da çok görüldüğü üzere kocasının kardeşine miras olarak kaldı. İkinci kocası ise AIDS’den ölen Anna onun ölümünün ardından 2001′de test oldu.



Testin sonucunda kendisinin de virüsü taşıdığını öğrenen kadının ilk tepkisi intiharı denemekti ama başaralı olamadı.




Anna Wangari(20), Nakuru, KENYA


1996’da üvey babası annesini feci şekilde dövdü. Sabaha kadar baş ağrısı çeken kadın ertesi gün öğleden sonra hayata gözlerini yumdu. Alkolik üvey baba kadının ölümünden sonra evi terketti. Bu süre zarfında sefalet içine terkedilen çocuklara ise kilise baktı.



O yaşta kardeşlerinin sorumluluğunu alan Anna hiç okula gidemedi. Kız geçimlerini yaşadıkları Hilton Hill’in yamacındaki çöplükten artıklar toplayarak sağladı. Anna on dördündeyken üvey babası geri döndü. Devamlı içen adam çocuğu dövüp parasını almaya başladı. Ve yine sarhoş geldiği bir gece kıza tecavüz etti. Yaklaşık bir sene süren bu tecavüzler adamın 2001 ortalarında hastalanmasına dek sürdü. Hastanede adamın HIV virüsü taşıdığı ortaya çıktı ve kısa süre hasta yattıktan sonra 2002 yılında öldü.



Bir süre sonra genç kız da hastalandı ve yapılan test sonucu onun da kanında virüse rastlandı. Zaten çok zayıf olan bünyesi hızla çöktü. Ve Anna 2003 yılının başında öldü.




Charles Mugavi (33), Masaka, UGANDA


Masaka’daki bir un fabrikasında çalışan Charles iki sene evvel test oldu ve HIV virüsü taşıdığını öğrendi. Eşcinsel olan Charles bu virüsü kimden kaptığını bilmiyor.




Edward Kiwewa (2), Masaka, UGANDA


Edward’ın annesi bu fotoğraf çekilmeden sadece dakikalar evvel içerideki hasta yatağında öldü. Kadın AIDS hastasıydı ve HIV virüsünün mahvettiği bağışıklık sistemi vereme dayanamadı. Edward daha hiçbir şeyin farkında değil.




Emily Achieng (20), Kisumu, KENYA


Emily on altı yaşında daha öğrenciyken erkek arkadaşından hamile kaldı. Hamile olduğu anlaşılınca okulundan uzaklaştırıldı. Daha sonra kendisi gibi o da çok genç olan ve sorumluluk almaktan korkan erkek arkadaşı kızı terketti.



Emily çocuğunu tek başına doğurmaya hazırlanırken ailesi tarafından kendinden oldukça yaşlı başka biri ile evlendirildi. Genç kız kocasının HIV virüsü taşıdığını çok sonra öğrendi. 2001 yılında ilk önce bu evlilikten olan çocuğu sonra da kocası AIDS’den öldü. Emily kocasının ölümünün ardından test oldu ve kendisinin de HIV virüsü taşıdığını öğrendi.



Emily fotoğrafını çektiğim o gün hıçkıra hıçkıra ağlayarak ölümden çok korktuğunu ve günün birinde mutlaka okuluna döneceğini söylemişti.



Emily okuluna dönemeden Ocak 2003′te öldü.




Israel Selwadda(70), Masaka, UGANDA


Yaşlanan eşi ile yaklaşık on yıldır hiç ilişkiye girmemiş olan Israel bu süre zarfında cinsel ihtiyaçlarını başka kadınlarla karşılamayı tercih etmiş.



Adam HIV pozitif olduğunu bölgeye istatistik bilgi edinmek için gelen bir sağlık örgütünün yaptığı test ile rastlantı sonucu öğrenmiş.



Israel 2003′de AIDS’in getirdiği sağlık sorunları yüzünden öldü.




Joseph Erukudi (15), Turkana, KENYA


Joseph anne ve babasını AIDS’ten kaybetti. Küçük çocuk Turkana çölünde tek başına yaşıyor.




Kareem Oyomo, Kisumu, KENYA


Kareem ikisi de AIDS hastası olan Charles (37) ve Onunda Oyomo (25) ‘nun dördüncü ve son çocuğu. Aileyi ilk ziyaretimde Onunda Kareem’e hamileydi. Onunda virüsün çocuğa geçmesini önlemek için doğumdan önce mutlaka hastaneye yetiştirilip “navirapine” adındaki virüsün anneden çocuğa geçme riskini azaltan ilacı almak zorundaydı.



Ama Kareem’in doğduğu sabahın ilk saatlerinde kırsaldan hastaneye yetişmeleri imkânsızdı. Ve Kareem bu ilaç alınamadan doğdu. 2003 yılında baba Charles ve anne Onunda bağışıklık sistemlerini çökerten HIV virüsünün kapıyı açtığı fırsatçı hastalıklara yenik düşerek öldüler.



Fotoğrafta yerel bir sivil toplum örgütünün görevlisi olan Florence’ın kucağında sağlıklı görünen Kareem o gün daha üç günlüktü. Bugün o kadar sağlıklı olmayan çocuk hala test edilmedi.




Katalina Byamuyaga (69), Agnes(7), Masaka, UGANDA


Katalina eşinin ölümünden sonra birlikte yaşadığı oğlu ve gelinini AIDS yüzünden kaybetti. Katalina bundan sonra öksüz ve yetim kalan torunu Agnes ile oğlundan kalan evde yaşamaya başladı.



Ev 2001 senesinde bir fırtınada yıkıldı. O tarihten beri yaşlı kadın ve küçük Agnes komşularının onlara verdiği küçük bir ahırda yaşıyor.




Nangish Kapbai (40), Bisil, KENYA

Masailand kırsalında çobanlık yapan adam 2000 yılında başka bir sağlık şikayeti yüzünden gittiği kasaba kliniğinde doktorun isteği üzerine kan örneği verdi ve bu örnek test için şehire gönderildi.



Şehirden gelen test sonuçlarıyla adamın HIV virüsü taşıdığı ortaya çıktı. Okuyup yazması olmayan Nangish AIDS hakkında en ufak bir fikre dahi sahip değil.




Narongo Nakanwaki (31), Masaka, UGANDA


1996′da kocası AIDS’ten ölen kadın daha sonra başkası ile evlendirildi. 2002′de ikinci kocası ve bu evlilikten olan ilk iki çocuğu ölen Narongo kocasının ailesi tarafından lanetli olduğu düşünülerek üç aylık kızı Nakamya ile beraber evden kovuldu.



Okur yazar olmayan Narongo plantasyonlarda gündelik işçi olarak çalışıyor. Eğer her gün çalışabilirse eline ayda on ila on beş dolar ve bazen de biraz yiyecek geçiyor. Kazandığının yarısını kulübesinin kirasına harcıyor.



İlk önce kötü şans getirir diye fotoğrafının çekilmesini istemeyen kadın daha sonraki ısrarlarımız sonucu objektife bakmamak şartıyla fotoğrafını çekmeme izin verdi.




Nola Masaka (34) Masaka, UGANDA

Nola Ocak 2002′de kocasını AIDS’ten kaybetti. Kendisi de HIV pozitif olan genç kadının tam on bir çocuğu var. Hiç okula gitmemiş ve işsiz. Aile komşuların yaptığı yiyecek yardımı ve kulübelerinin önünde yetiştirdikleri sebze meyveyi tüketerek yaşıyor.



Akıl almaz bir sefalet içinde yaşayan ailede çocukların çoğunun hiç elbisesi olmamış ve hiçbiri okula başlayamamış. Masaka kırsalında yaşayan kadının son gördüğü para kocası öldüğünde komşuların cenaze için aralarında toplayıp ona verdikleri olmuş..



Çocuklardan hiçbiri test edilmemiş ama özellikle dördü hemen hemen devamlı hasta. Bu korkunç yokluk içinde yaşayan Nola’nın sütü kesiliyor ve artık en küçük çocuğunu yeterince besleyemiyor.




Petronina Paula (26), Gaspar Alphons (8), Dar Es Salaam, TANZANYA

2002′de test olan Petronina’nın HIV virüsü taşıdığı ortaya çıktı. Kadın AIDS sonucu çeşitli fırsatçı hastalıklarla boğuşmaya başlayınca virüsü kaptığı erkek arkadaşı onu terketti.



Petronina bugün yine AIDS’den ölen kızkardeşinin çocuğu Gaspar ile yaşıyor. Ve Gaspar da doğuştan HIV virüsü taşıyıcısı.




Resty Nakyasa (40), Justine Nansamba (27), Noelina Nambazira (23), Masaka, UGANDA

Masaka’daki bir kilise toplantısında tanışan bu üç AIDS’li kadın belki de ortak kaderleri yüzünden yakın birer dostlar. İçlerinden Justine (ortadaki) daha iki ay evvel HIV pozitif olduğunu öğrendi. Ama kadın hala virüsü taşıdığını kabullenemiyor.




Selina Francis (16), Moshi, TANZANYA

Selina’nın annesi 1993′te, babası ise 2001′de AIDS’ten öldü. Doğuştan HIV pozitif olan kız babasının da ölümünden sonra amcasıyla yaşamaya başladı.Amcasının kalabalık evinde yaşayabilmesi için hemen hemen tüm ev işlerini yapmak, hayvanlara bakmak ve tarlada çalışmak zorunda bırakıldı ve de sıkça dövüldü.



Bu sırada gözlerinin etrafında oluşan ve kısa sürede yayılan iltihap genç kızın hayatını daha da zorlaştırdı. Selina’nın bu durumunu gördüğümüzde onu Moshi’deki hastaneye götürdük. Doktor geç kalındığını, müdahale edilirse genç kızın gözlerini kaybedeceğini ama belki antiretroviral AIDS ilaçları ile uzun süreli bir tedavinin genç kızın gözlerinde iyileşme sağlayabileceğini söyledi.



Ama bu ilaçlar son senelerde dünyada ilaç firmalarına karşı oluşan tepkiler sonucu ne kadar ucuzlatılmış olsa da Afrika’da böylesine fakir insanların düşen bu maliyetleri dahi karşılayabilme şansları yok.



Ve Selina da 2003′ün ilk aylarında hayata gözlerini yumdu.



Çoğu Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında çalışan dünyanın belli başlı sağlık örgütlerinin yaptığı istatistiklere göre dünyamızda yaklaşık kırk beş milyon insan HIV virüsünün pençesinde. Ama bu konuyla ilgilenen daha tarafsız bilimadamları ve de örgütler, sağlıklı istatistik değerlere ulaşabilmek için verilen bu rakamların risk haritalarına göre beş, on, on beş ve hatta Subsahara gibi çok daha riskli bölgelerde yirmi ile çarpılması gerektiğini savunuyor. Bu tez de kaba bir hesapla yüz milyonlardan neredeyse yarım milyarı geçebilen sayıda insanın HIV virüsü taşıyor olabileceğini gösteriyor. Bu ise sadece o insanların ait oldukları toplumlar için değil aynı zamanda küreselleşme uçurtmasının peşinden koşan bizler için de çok büyük bir tehlike.








Kerim BORA Hakkında



1970 İstanbul doğumlu. 1992′de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi son sınıftan ayrılıp A.B.D.de fotoğraf eğitimi almaya başladı. 1996′da Santa Monica College fotoğraf bölümünü bitirdi. Bu süre zarfında California’da birçok fotoğrafçıyla çalıştı. 1997 ve 1998 yıllarında Doğu Avrupa, Meksika, Küba ve A.B.D.’nin bir bölümünü kapsayan uzun süreli fotoğraf gezilerine çıktı. 1999 yılında State University of New York’ta ileri düzey fotoğraf eğitimi aldı. 2000 yılında Küba’yı tekrar ziyaret ederek “Don Quixote’nin Çocukları” başlıklı fotoğraf denemesini tamamladı. Bu çalışması ile yurt içinde ve dışında çeşitli kişisel ve karma sergilere katıldı. 2001 senesinde üç farklı dinden aynı yaşta üç Hintli çocuğu konu alan “Güneşin Üç Yüzü” adlı bir diğer fotoğraf çalışmasını tamamladı ve bu çalışması ile ülke dışında çeşitli sergilere katıldı. 2003 yılında ise Afrika’nın Subsahara bölgesinde HIV virüsüne karşı yaşam savaşı veren insanları konu eden “Rüzgara Fısıldanan Sözler” isimli projesini tamamladı ve bu çalışma 2004 sonunda kitap olarak yayınlandı. Kerim Bora’nın 2004’ten bu yana “Devinim” isimli Türkiye’de bin kişi ile gerçekleştirilen röportajlardan oluşan bir video-performans projesi üzerine çalışıyor. Bu proje gelecek yıl eş zamanlı olarak Türkiye ve yurtdışında sergilenecek.





“Çoğu fotoğrafçı sosyal içerikli konulardan etkilenir ve sanırım ben de onlardanım. Bence fotoğrafın içindeki sosyal yapı ona insancıl bir katkıda bulunup o kareyi hepimizin kılar. Ve yine bence ancak hepimizin olan o karelerin toplamı yarın “fotoğraf” adı altında başka nesillerin de tartışacağı hikaye anlatma biçimini insana daha yararlı kılacak. Beni geçmişimde en çok etkileyen ve fotoğraf çekmeye özendiren kareler beni içinde bulunduğum, bulunmadığım, bulunmak isteyeceğim veya bulunmaktan korktuğum sosyal çevreler ve onların insanları hakkında bilgilendirenlerdi. Bu etkileşimle birlikte zamanla ben de konularımı, anlatacak hikayesi olan insanlardan seçmeye başladım. Ve galiba zamanla bu hikayeleri diğer insanlara aktarmak da fotoğrafımın ana temasına dönüştü.”







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Kerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan SözlerKerim Bora : Rüzgara Fısıldanan Sözler

Waclaw Wantuch : Akt




Bize kendiniz ve fotoğraf yolculuğunuz hakkında biraz bilgi verir misiniz?



Ben sanatçı ruhlu bir fotoğrafçıyım, fotoğraflarım çoğunlukla siyah-beyaz ve güzel sanat konuludur.



Makineniz ve donanımınız nelerdir?



Olympus system 4/3




Bir fotoğrafın dünyayı değiştirebileceğine inanıyor musunuz?



Bir filozof olmaktan çok uzağım.



Açtığınız ya da katıldığınız sergilerle ilgili bilgi verir misiniz?



Her ay en az bir sergi açarım, bunlar kişisel sergilerdir. Her zaman aynı, siyah-beyaz güzel sanat kadın fotoğraflarını sunarım.




Klasik fotoğrafçılıkla modern fotoğrafçılığı kıyasladığınızda ne gibi farklar görüyorsunuz?



Hiç bir fark görmüyorum. Makineler artık analog değil dijital ama fotoğrafınız galeri duvarında yer aldığında o fotoğrafı hangi makinenin çektiğini anlayamazsınız.



Hangi sanatçıları beğenirsiniz? Kimler size ilham verir?



Saudek’i severim. Kadın vücudu bana ilham verir ama diğer sanatçıların çalışmalarından esinlenmem.




Bu proje üstünde ne kadar çalıştınız?



Albüm üzerinde çalışmak aşağı yukarı bir-iki yılımı aldı.



Bu proje nasıl başladı?



Dansçılarla çalışmaya başladım çünkü güzel sanatlar modeli olmak için çok büyük potansiyele sahipler.




Bu çalışma için ne gibi donanım kullandınız?



Siyah bir studyo, bir ışık kullanıyorum (Hensel saniyede 1000 watt), resimleri Olympus’ta saklıyorum, şu an bu bir E-3.



Aklınızda olan sonraki projeniz nedir?



Her zaman aynıdır çünkü burada yapacak çok şey var J




Bize tekniğiniz hakkında biraz bilgi verir misiniz?



Sadece bir tek ışık kaynağı ve perde yerine emici maddeler kullanıyorum.



Yeni fotoğrafçılar için bir proje üzerinde çalışmayla ilgili neler söyleyebilirsiniz?



Konuşmayın. Sadece yapın!




Size göre dijital fotoğrafçılığın avantaj ve dezvantajları nelerdir?



Daha hızlı çalışıyorum ve modelim, fotoğrafları çekildikten saniyeler sonra ne yaptığımızı görebildiği için daha rahat hissediyor.



Bu tekniği nasıl keşfettiniz ve sırrınız nedir?



Modellerimin o süre içinde yaptıkları duruşları göstermek istedim.Sırlarım yok çünkü ben fotoğrafçılığı öğretiyorum.




Ülkenizde bir fotoğrafçı olmak nasıl bir şey?



Bir çiftçi ya da bir tamirci ustası olmakla aynı.



Hiç Türkiye’de bulundunuz mu? Hakkında ne düşünüyorsunuz?



Maalesef bulunmadım.




Fotoğraflarınıza bakan insanlara kendiniz ve duygularınızla ilgili neler aktarmak istiyorsunuz? Fotoğraf çekme amacınız nedir?



Bu fotoğrafları güzel kadın vücuduna olan tutkunluğumdan dolayı çekiyorum ve amacım diğer insanları da bu büyülenmeye katmak.



Sanatsal ve entelektüel memnuniyetleriniz nelerdir?



Seri haline getirmek.




Gelecekle ilgili ne düşünüyorsunuz?



Bunun cevabı; “ En iyi fotoğraflar, henüz çekilmemiş olanlardır.”



Gençlere sanata başlamalarını önerir misiniz?



Yapabileceklerse her zaman.




Bu işi yaparken yaşadığınız bir olay ya da deneyim var mı?



Evet, her zaman kadınları gözlerimle soyarım çünkü ben sadece sıradan bir adamım.





Can you give us some brief information about yourself and your journey of photograph?



I’m artistic photographer, mostly my subject of photograps is black&white fine art.



What are your cameras and equipments ?



Olympus system 4/3




Do you think that a photograph can change the world?



I’m far away from being philosopher



Can you give us some information about exhibitions you opened/joined?



I open more or less one exhibition per month, this are individual exhibitiones, I’m always showing the same black&white fine art of women.




What do you think about the difference between contemporary photography and the classical photography?



I don’t see any. Camera is not analog now, it’s digital but when your work is on the wall in gallery, you can’t see what camera made that photo.



What artists do you like? Who inspires you?



I like Saudek. I’m inspired by women body, but I’m not inspired by works of another artist.




How long have you worked on this project?



Work on album last more or less two years.



How did this project begin?



I started to work with dancers because they have a lot of potential as models to fine art




What kind of equipment do you use for this work?



It’s black studio, I’m using one light (Hensel 1000 wats per sec), picture I’m saving on Olympus, at the moment It is E-3



What are your next projects in your mind?



Always the same, because there is lot to do here ;)




Can you give us some information about your technique shortly?



I’m using just one source of light and instead of screens I use absorbents



For new photographers, what do you say about working on a Project?



Don’t speak. Just do!




According to you, are there any advantages and disadvantages with digital photography’s?



I work faster and the model may feel more comfortable because she can see what we do just a seconds after taking a picture.



How did you discover this technique and what’s your secret?



I wanted to show my models position they made on session. I don’t have secrets because I’m teaching photography.




How’s it to be a photographer in your country?



It’s the same as to be farmer, chef or mechanic



Have you ever been to Turkey ? What do you think about it?



Unfortunately not.



What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose taking photograps?



I’m making this photographs because of my fascination of beautiful woman body and my purpose is to involve other people into that fascination




What are your artistic and intellectual satisfactions?



Selfrealization.



What do you think about future?



That ‘The best pictures are this one which are not made yet’




Do you suggest to young people thinking to start art?



Everytime if they can



Is there one story / experience that stands out in the making of this work?



Yes, I was always taking clothes off from women by my eyes, because I’m just casual guy.





Röportaj ve Çeviri : Berna AKCAN
Interview and Translated by Berna AKCAN







Waclaw WANTUCH Hakkında

1965 Tuchow doğumlu,


Cracow Güzel Sanatlar Akademisi mezunu,


Grafik sanatçısı ve fotoğrafçı,


Wawel Taşı adlı kitabın yazarı (Castor, Cracow 1992),


Sahne performansı Yönetmeni (Taş,Işık,Ses),


Julius Stowacki Tiyatrosu , Cracow , 1992.




Basılmış olan fotoğraf albümleri:


Krakow (Sepia Koleksiyon, Cracow 2001)


Akt (Kapsamlı, Bosz, Olszanica 2003)


Krakow (Kapsamlı, Sanat Ortağı, Cracow 2003)


Akt 2 (Kapsamlı, Bosz, Olszanica 2006)



Polonya ve yurtdışında kişisel sergileri olmuş ve sunumlara katılmıştır.





www.waclawwantuch.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Waclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : AktWaclaw Wantuch : Akt

Ahmet Öner Gezgin : Fotografi



Öz Portre



EĞİTİM



1970 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Bölümünü, 1972′de Devlet bursu alarak gittiği Almanya’nın Kassel Üniversitesi’nde (ehem. Gesamthochschule Kassel) “deneysel fotografi” ve “grafik tasarım” ihtisas eğitimini 1977′de bitirdi.


Gümüş Jelatin Baskı, 1976



1975 yılında Europhot’ un Chalon-Sur-Saon (Fransa)’da düzenlediği, 1981′ de Avusturya Bilim ve Araştırma Federal Bakanlığı’nın davetlisi olarak gittiği Salzburg Yaz Akademisi’nde seminer ve workshop çalışmalarına katıldı. 1978 yılında İDGSA Grafik Bölümü’nde Asistan olarak akademik göreve başladı. 1987′de yardımcı doçent, 1988′de doçent ve 1998′de profesör oldu.


Öz Portre, Gümüş Jelatin Baskı, 1978


SANAT ETKİNLİKLERİ



GRUPA JUNIJ Sanat Topluluğu’nun uluslararası Junij’82 Ljublyana ve Belgrad sergileri (1982), 12. İstanbul Festivali kapsamında ” Öncü Türk Sanatından Bir Kesit” sergisi, AKM-İstanbul (1984), “Art Of Today” uluslararası sanat sergisi, FMK Galeria, Budapeşte (1986), İstanbul Resim ve Heykel Müzeleri Derneği’nin düzenlediği “Günümüz Sanatçıları 12. İstanbul Sergisi”, Dolmabahçe Sarayı Hareket Köşkü, İstanbul (1991), “Bir Bilanço:80′li yıllarda Türkiye’de sanat üretimi”, Karşı Sanat Çalışmaları, İstanbul (2005) olmak üzere ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda karma-ortak sergiye yapıtlarıyla katıldı. İlk kişisel sergisini “objeler” başlığı altında Kassel’de açtı (1974). Bunu, İstanbul’da “gerçek ve fantazi,1980″, Almanya’da (Osnabrück) “deneysel fotografi,1980″, Uluslararası 2. İstanbul Sanat Bienali kapsamında “kavramsal ve görsel imgeler-1,1989″,


Gümüş Jelatin Baskı, Film Montajı-2 Film, 1979



Ankara’da “kavramsal ve görsel imgeler-2, 1990″, İstanbul’da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde “11 galeri 11 sergi”, (2004) kapsamında açtığı sergileri izledi. FOTO-SCENE / Magazin für visuelle Kommunikation, Almanya (1980), FILTER / Magazin für Fotografie, Film und Heimlabor, Almanya (1980), PDN PHOTO DISTRICT NEWS, “New Photography In Turkey” by Mark Simon, New York (1996), PHOTOGRAPHERS INTERNATIONAL “Turkish Photography”, Taiwan (1998), İstanbul Fotoğraf Merkezi “Koleksiyon Sergisi 2005″ sergi kataloğunda, yurtiçi ve yurtdışı dergi ve sergi kataloglarında çok sayıda yapıtları yayımlandı; çalışmalarına atıflar yapıldı.


Öz Portre, Gümüş Jelatin Baskı, 1980


BİLİMSEL ETKİNLİKLER



Milliyet Sanat Dergisi 217. sayıda “Türkiye’de Fotografi Eğitimi” (1989), Arredamento Dekorasyon Dergisi 69. sayıda İstanbul’da Ünlü Bir Dünya Fotografçısı: August Sander’in “20. Yüzyıl İnsanları” sergisi üzerine (1995), YEM Yayınları Yapı Dergisi 189. sayıda “Işık-Resim’in Öteki Yüzü ve Sanatsal Çeşitlemeleri: Deneysel Fotografi” (1997), Atatürk Üniversitesi GSF Sanat Dergisi 7. sayıda “2000′li Yıllarda Sanat Bağlamında Fotografinin Yazgısı” (2005), rh+ sanart-Plastik Sanatlar Dergisi 34. sayıda “Öteki Yüz: Fotografinin Bittiği Yer-The Other Face: The Place Where Phography Ends” (2006) konuları üzerine makaleleri; AFSAD Fotograf Dergisi 21. sayı ekinde “fotomontaj-1″ çeviri yazısı (1984); Cumhuriyet Sonrası İletişim Ansiklopedisi 12.cildinde “1980 sonrası Türkiye’de fotografçılık” başlığı altında madde yazısı yayımlandı (1995).


Mavi, Renkli Baskı, Film Montajı-2 Film, 1983



Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin düzenlediği 1.Sanat Sempozyumuna “Deneysel Fotografiye Kuramsal Bir Yaklaşım”(1985), British Council’in düzenlediği “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Fotografçılık” sempozyumuna “Kabuk Değiştiren Fotografiye Global Bir Yaklaşım” (1991), AFSAD 4.Fotograf Sempozyumuna “Fotografi’nin Sanatsal Boyutunu İncelemede Bir Yöntem Araştırması”(1992), Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği (PTFD)’nin düzenlediği “Türkiye’de Genel Fotoğraf Eğitimine Bakış ve Mesleki Uygulamalar” sempozyumuna “Türkiye’de Fotografi Eğitiminin Bugününün İrdelenmesi ve Yarına Yönelik Öneriler” (1993), AFSAD 6.Fotograf Sempozyumuna “2000′li Yılarda Sanat Bağlamında Fotografinin Yazgısı” (2002) başlıklı bildirileriyle katıldı.1983-2006 yılları arasında çok sayıda konferans, panel/açıkoturuma konuşmacı olarak katıldı; fotografi üzerine yazıları yayımlandı.



Adsız, Gümüş Jelatin Baskı, 1984



ÖDÜLLER



Ulusal ve uluslararası yarışmalarda çok sayıda ödül sahibi olan Ahmet Öner Gezgin, Almanya akademiler arası afiş yarışmasında mansiyon (1975), Akbank fotoğraf yarışması İstanbul Bölgesi birincilik ve Bölgelerarası ikincilik ödülüne (1980), Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü 1. Devlet Fotoğraf Yarışması, İkincilik Ödülüne (1983), Kültür Bakanlığı 51. Devlet Resim ve Heykel Sergisi, Mansiyon (1990), İstanbul Resim ve Heykel Müzeleri Derneği, Günümüz Sanatçıları 12. İstanbul Sergisi, Başarı Ödülüne (1991) layık görüldü.


Adsız, Gümüş Jelatin Baskı, Film Montajı-3 Film, 1984



1991 yılında Ankara Sanat Kurumu tarafından, Yılın En Başarılı Fotograf Sanatçısı seçildi. Bir dönem Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlık ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Halen Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyesi ve Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım Bölümü Başkanlığı görevini sürdüren Ahmet Öner Gezgin, Türk Fotografına Deneysel Fotografi yaklaşımını getiren ve felsefesini savunan en önemli öncülerindendir.


Adsız, Gümüş Jelatin Baskı, 1985


DÜŞÜNCELER



“”¦Çağdaş düzene geçişte pek çok kavram ve disiplin alışılmışın dışında ve ötesinde tanımlara, yorumlara ve değerlendirmelere kavuşmuş olmasına karşın, fotografinin bilinen yüzünün önerdiği nesnel gerçekliğe dayalı naturalist betimleme alışkanlığının kırılması 80′li yıllara rastlar. Evrensel kültür kalıtlarından yararlanıldığı, evrensel ortak değerlere bağlı olup, ortak anlatım dilinin kullanıldığı ve batının sanat kategorilerine bağlı kalındığı 1980 sonrası dönem, tam anlamıyla bir başkaldırı, bir isyan dönemidir. Fotografi adına çağdaş sanat ortamını hazırlayan bu dönemde fotografiyi kullanan sanatçılar, algılanan dünyadan kareler yakalayan fotografçılardan oldukça farklı bir zeminde durdular.


Adsız, Gümüş Jelatin Baskı, Film Montajı-2 Film, 1988



Victor Burgin’in “Fotoğraf Pratiği ve Sanat Kuramı” başlıklı makalesinde getirdiği ayrımla, “anlam bulmak” ile “anlam kurmak” arasındaki fark, yine kendi deyimiyle “fotoğrafçı fırsatçılığı”nı kullanan sanatçılarla, fotografiyi bir alt yapı elemanı olarak gören ve bu doğrultuda çalışma üreten sanatçıları birbirinden ayıran en önemli fark olarak açıklanabilir. Bu ayrım içinde fotografi temelli çalışma üreten sanatçılar, “subjektif fotografi” , “gerçeküstü fotografi”, “deneysel fotografi” ya da “kavramsal fotografi” akımlarına bağlanabilir.


Öz Portre, Gümüş Jelatin Baskı, 1988



Türkiye’de 1980′li yıllardan bu yana çağdaş sanat ortamında farklı boyutlarda gündeme gelen çalışmalar, fotografi ile yapılabileceklerin sınırlarını genişletmeye yönelik yaklaşımlardır. Fotografi temelli çalışmaların ülkemiz koşullarında gerek kuram ve gerekse uygulamalı alanda iki farklı düzlemde gerçekleştiği söylenebilir: Birinci düzlemde fotografi, nesnel görüntünün nesnelliğini aşarak, bir yandan aracın, bir yandan da diğer plastik sanatların tüm teknik, estetik semantik ve pragmatik olanaklarını kullanmıştır. Bu doğrultuda nesnel gerçeklik “idealize” edilerek, düşünsel ortamda yeniden biçimlendirilmeye çalışılmıştır. Burada amaç, nesnel gerçekliğin nasıl düşlendiğidir. Günlük yaşamdan çıkartılan sonuçlar, amacın bileşkesini oluştururlar.


Sevdalı Bulut 2, Gümüş Jelatin Baskı, Film Montajı-2 Film, 1988



Bu çerçevede öyle bir öz gözlem vardır ki, insan, kendi eylemlerinin keyfiyetini sorgulamaya başlamıştır; izlenimci bakışın yerine bilinci koymuştur. Bu düzlem soyut dışavurumcudur. İkinci düzlemde ise, nesnel gerçeklikte varsayılan soyut kavramlardan ve biçimlerden yararlanılarak, nesnel gerçekliğin aşıldığı konsepte dayalı kavramsal düzlemden söz edilebilir. Burada amaç, fotografiye ulaşmak değil, onu yaratma eylemi içinde araç olarak kullanarak fotografi temelli çalışmalar üretmektir.


Adsız, 120x85cm, Karışık Teknik, 1989



Fotografinin genel geçer çerçevesi içinde insan, bir görsel imgeye belli bir açıdan bakmaya zorlanmış gibidir. Çağdaş sanat ortamında fotografi temelli çalışmalarda ise, o imgeye bakışımızda başka yollar öne sürülür; hatta onların keşfedilmesi önerilir. Alışılmış okuma kurallarının dışında, her yönden okumaya açılım gösterir. Gösterilen tarafa kendi birikimleri doğrultusunda okuma olanağı sunulur.




Adsız, 128x103cm, Karışık Teknik, 1989


1980 dönemini tetikleyen, dönemin kurama ve uygulamaya dönük alt yapısının oluşmasına katkı sağlayan ve ivme kazandıran birisi olarak; yaşanılan gerçeklik içinde anlam bulmak yönünde “an”ı fotoğraflamak yerine izlemeyi; zaman içinde düşgücünden, bir düş ya da bilinçaltı bir dürtüden kaynaklanan şeylerin imgelerini birleştirerek, öteki gerçeklikle yüzyüze gelmenin akışkan bir yolu olarak; tıpkı tiyatroda olduğu gibi, kendi öznel gerçekliğimi yaratmayı ve çalışmalarıma yansıtmayı denemişimdir her zaman. Bu, önemsiz gibi görünen bir nedene dayalıdır: Önce özgürlük istiyordum; Man Ray’in de dediği gibi yasak olan herşeyin yapıldığı, günlük yaşamın betimlenmesinin ötesinde bir başka iç gerçekliğe açılım gösterecek, geçmişi-bugünü- ve yarını aynı anda yaşatacak bir özgürlük.


Adsız, 128x103cm, Karışık Teknik, 1989




Bu çerçevede, algılanan nesnel gerçekliği soyut dışavurumcu düzenlemelere dönüştürdüğüm 1989 yılına kadarki dönemden sonra oluşturduğum fotoplastik çalışmalarımda, ayrı kök ve mantık sürecinden gelen bildik malzemeleri de kullanarak, kolaj tekniğini yaratıcı, işlevsel ve yeni bir görsel anlatıma ulaşmak için yapılan biçimlendirme süreci olarak değerlendirmeye çalıştım.”
(rh+ sanart, Türkiye’nin Plastik Sanatlar Dergisi, 2006, Sayı: 34, Sf: 20-23)




Sevdalı Bulut 3, Karışık Teknik, 1990


“”¦Bugün gelinen noktada fotografinin öldüğü söyleniyor. İçinde bulunduğumuz yüzyılda yeni bir çağın, fotografi sonrası çağın başladığına tanıklık ettiğimiz düşüncesi yaygınlık kazanmaya başladı. Kevin Robins “ İmaj-Görmenin Kültür ve Politikası ” isimli kitabında vurguladığı fotografi öncesi ve sonrası için diyor ki: “ Eski teknolojiler (kimyasal ve optik) bu perspektife göre kısıtlayıcı ve yetersiz kalmakta, yeni elektronik teknolojiler de imaj yaratımında adeta sınırsız özgürlük ve esneklik çağının başlangıcını müjdelemektedir.”


Gerçeğin İçsel ve Dışsal Yorumu, 103x103cm,


Karışık Teknik, 1990





Fotoğrafın kendi otomatikliği ve gerçekliği ile yani temeldeki edilgen yapısı ile kısıtlanmış olduğu, fotoğrafçıların hayal gücünün de sınırlı olduğu, çünkü gerçekliği olduğu gibi kaydetmekten başka bir beklentilerinin olmadığı düşünülmektedir. Gelecekte imajları üretme ve işleme olanaklarının arttırılmasıyla, fotoğraf sonrası fotoğrafçı da ‘denetim’ alanını genişletecek, bilgisayarlarda (sanal) imajları üretme kapasitesi ve dolayısıyla imajların ‘gerçek dünyadaki’ göstergelerinden bağımsız olması, fotoğraf sonrası hayal gücüne daha geniş ‘özgürlükler’ sunacaktır.”


Ve Birgün Gökyüzü Büsbütün Kararacak, 106x106cm,


Karışık Teknik, 1990




Fotografi, icadından bugüne belirlenmiş sınırlarına sıkı sıkıya bağlı teknolojik bir yoldur. Fotografinin geçmişe dönük geleneksel yapısı günümüzde farklılaşma gösterse de, bu farklılık sadece bir yöntem sorunu olarak algılanmalıdır. Görüntü üretimi ve tüketimi aşamalarında, yeni teknolojilerin sunduğu imaj oluşturma ve fotografik görüntü işleme programlarını kullanmak durumunda olan insan, tıpkı geleneksel yapının karanlık odalarında üstlendiği yaratıcı kişiliğini, aydınlık odada sürdürecektir.”


(Akademist Dergisi “Sanat Eğitimi” Özel Sayısı, 2007 Ağustos, Sayı: 9, Sf. 79-80)




Dünya Hayvanat Bahçesi, 63x168cm, Karışık Teknik, 1995






Prof. Ahmet Öner GEZGİN (Edremit, 1948)


ahmetonergezgin@gmail.com









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ahmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : FotografiAhmet Öner Gezgin : Fotografi

Umair Ghani : Pakistan’ın Fotoğraf Elçisi



Fotoğrafçılıktaki ilk deneyiminiz neydi?



Bu aleme bilinçli olarak ayak basışım 1980’lerde babamın Zenit makinesini kullanmama izin vermesiyle başladı. Öyle gizemli ve büyüleyici görünüyorduki fotoğrafçılıkla ilgili hiçbir temel bilgim olmadan sonraki bir kaç yıl içinde bir sürü Illford ve Kodak film harcadım.




İlk makineniz neydi?



Amcalarımdan biri bana Orta Doğu’dan bir Nikon L135 bas çek kamera getirmişti ve ben bununla kendimi biraz daha geliştirdim. Çoğunlukla Fotoğraf Soru Cevapları Dergisi ve daha sonra Pratik Fotoğrafçılık ve National Geographic fotoğrafları ile kendi kendime fotoğrafçılık öğrenmeye başladığım zamanlardı. Yashica FX3 kameramı aldığım ve tam anlamıyla fotoğrafçılık denemeleri yapıp öğrenmeye başladığımda yıl 1997’ydi. 1999’da Canon EOS5 aldım ve bu olağanüstü sanattan gerçekten zevk almaya başladım. Daha çok Velvia 50 film ile çekim yapıyordum ve gittikçe gelişiyordum. Dijital çağın gelişi benim Canon D60, Canon 50mm 1.4, Canon 20-35 mm f3.5 ve Canon 70-210 mm f3.5 vs. almama sebep oldu.O zamandan beri gelişimimden memnunum ve bu hala da devam etmekte.




Herhangi özel bir okula gittiniz mi?



Maalesef fotoğrafçılıkla ilgili özel bir okulumuz yok. Kendi kendimi yetiştirdim, pek çok fotoğrafçı arkadaşımdan yardım aldım, dergilerden, online forumlardan öğrendim. Bölgedeki kamera klüpleri, özellikle de Islamabad Kamera Klup, bana yol gösterdiler.



Bir kurgu üzerine mi, hayalgücünüzle mi yoksa doğaçlama mı çalışıyorsunuz?



Yaşamdan, onun harika kültürel ve etnik farklılıklarından ve soyumun çok güçlü kültürel köklerinden ilham alıyorum. Hiç bitmeyen ilhama sahip bir ülkede yaşıyorum. Sadece çevreden değil onun sakinlerinden, geleneklerinden ve adetlerinden de etkileniyorum.




Photoshop gibi yazılım araçlarından faydalanıyor musunuz?



Yaratıcı çalışmalar için yazılımlara / görüntü düzeltici programları kullanırım. Fakat genellikle çok fazla görüntü düzeltmeleri / değişiklikleri benim ilgimi çekmez. Bunu gerektiren kesin soyut düşünceler vardır. Ben Adobe PS CS 3, Paint Shop Pro ve Auto FX Graphic Edges ile tereddüt etmeden çalışırım.



Bugüne kadar yaptığınız en iyi iş neydi?



Kendi seçimim ve özgür irademle fotoğrafçılığa başlamamdan itibaren her zaman, her bir tıklayışıma değer veririm. Kültür, Sufizm ve arkeoloji konularında çalışmayı tatmin edici ve yapmaya değer olarak görürüm.




Açtığınız ya da katıldığınız sergilerle ilgili bilgi verebilir misiniz?



Çalışmalarım 2004’den beri karma sergilerde yer almakta. Bunların bazıları; Lok Virsa Kültür Kompleksi’ndeki ICC Üyeleri Sergisi, İslamabad (2004-2005, 2006). Japonya’da 14 şehirde (2004, 2005, 2007), Ukrayna Uluslararası Turizm Festivali’nde (2007) ve Avustralya Brisbane’de (2007) gerçekleşmiştir.




Bize tekniğinizle ilgili bilgi verebilir misiniz?



Sanatta sadeliğe sadık bir inancım var. Dijital değişikliklerim her ne kadar çok karmaşık olmasa da düşünce oldukça basittir. Konularımı ve etraflarında yer alanları temel kişisel özelliklerini, renkleri ve ruhsal durumlarına odaklanarak derin bir anlayışla çekmeyi tercih ederim . Yapmayı tasarladığım şeye tüm dikkatimi vermek için kendime zaman tanırım ve tam vakti gelene kadar işe başlamak için konularımla etkileşim içinde olurum.




Fotoğraflarınıza bakan insanlara duygularınız ve kendinizle ilgili ne aktarmak istiyorsunuz? Fotoğraf çekme amacınız nedir?



Tüm sanat dallarında gerçek motivasyonun her zaman çok kişisel olduğuna inanırım. Fakat onun çok etkili olan, duygularını serbestçe dile getiren bir boyutu var. Sade yaşamın güzelliği ve kültürün gücü benim en çok önem verdiğim odak noktalarıdır. Baskın temam, aşırı modernleştirme ve anlamsız ihmalkarlıkla gözdağı verilen ulusların kültürel kimliğini yakalamak ve sunmaktır. Ülkemin kültüründe umut ve bilgelik buluyorum ve her maliyette onu projelendirmeyi isterim. İnanıyorum ki fotoğrafçılık bugün bu gibi konularla uğraşırken ve bir parça hayalgücü ve yaratıcılık becerisi ile etkisini daha kuvvetli şekilde gerçekleştirirken doğaçlamanın sınırlarını belirler.




Bize Pakistan’da fotoğrafçılığı anlatabilir misiniz?



Gelecek, kesinlikle umut vadedici. Bir aralar ateşi zayıfladı ve unutulmaya yüz tuttu. Ama Syed Javed Kazi, Mujahid Awais, Aftab Ahmed, M R Owaisi, Nisar A Mirza, Azam Adnan, Saleem Khawar gibi insanlar ve diğerleri, bu ağır yükü üstlendiler, sanatı ayakta tuttular, üstünlük ve dünyaca değer kazandılar, gençlere ilham oldular. Bugün onların kendilerine özgü alanlarında çalışan pek çok insan var.




Fotoğrafçılık yaparken yaşadığınız bir hikaye ya da deneyim var mı?



Samundri’de (Faisalabad şehrinin kırsal varoşları) karşı karşıya kaldığım 4 yıllık gerçek ve kaba yaşamın benim bugünkü ve gelecekteki işime ortam hazırladığına inanıyorum. Sıradan günlük yaşamla doğrudan diyalog için muhteşem bir fırsatım vardı. Onun her dakikasını yaşamıştım. Mütevazı kökenli, gururlu, zarif, mutlu ve zayıf ve yetersiz kaynaklarla mücadele eden insanlarla karşılaştım.




Fotoğraf yaşamınızdaki idealleriniz nedir?



Ansel Adams, Dorothea Lange, Alvaraz Bravo, Steve Mccurry ve Michael Yamashita gibi kişilerden ilham aldım. Bu ustalar tarafından kurulmuş gelenek ve disiplinde şu anki çizgimde devam etmek istiyorum. Pakistan Kültürü ve İnsanları ve aynı zamanda halen gelişme aşamasında olan ve zamanla olgunluk kazanan Zaman ve Çürüme konulu çalışmama bakarak iyi hazırlanmış ve halen devam etmekte olan şeyler başardığımı diliyorum.



“İnsan yenilgi için doğmamıştır. Bir insan yok edilebilir fakat yenilemez.” Hemingway



What was your first experience in photography?



I began a conscious tread in this realm back in 1980s, when my father allowed me to use his Zenit camera. It looked mysterious and fascinating and I wasted a lot of Ilfford and Kodak film in next few years without any basic understanding of photography.




What was your first camera?



One of my uncles sent me a Nikon L135 point and shoot from Middle East and I improved a little better with that. It was time when I began to study photography on my own, mostly from Photo Answers magazine and then from Practical Photography and National Geographic photos. It was in 1997 when I bought Yashica FX3 camera and went through strict photography practice and learning. Then in 1999 I got Canon EOS 5 and truly began to enjoy the wonders of this magnificent art. I mostly shot Velvia 50 film and kept on improving gradually. Advent of digital era inspired me to go for Canon D60, and Canon 50mm 1.4, Canon 20-35mm f3.5, Canon 70-210mm f 3.5 etc. Since then, I am happy with my progress and understanding that is still continuing.




Did you go to any special school?



It is very unfortunate that we don’t have specialized schools for photography. I improved upon my own, and also on lot of help from fellow photographers, studying from magazines, online forums and guidance from local camera clubs, most significantly Islamabad Camera Club.




Do you work to some scenario, to your imagination, or that is impulse of your inner?



I get inspired by life, its wonderful cultural and ethnic diversity and from the roots of my very powerful cultural ancestry. I live in a land of never ending inspiration which comes not only from the surroundings, but also from its inhabitants, customs and rituals.




What part of your imagination takes a software tools, like Photoshop?



I do rely on softwares/ image editing for certain imaginative artistry for creative work. But generally too much image editing/ alteration never fascinates me. There are certain abstract ideas which demand this and I feel confident while working in Adobe PS CS 3, Paint Shop Pro and Auto FX Graphic Edges.



What was the best assignment you ever went on?



Since I am into photography by my choice and free will, so I always cherish every single click. I find work on culture, Sufism and archaeology most satisfying and rewarding.




Can you give us some information about exhibitions you opened/joined?



My work’s been exhibited in group exhibitions since 2004. Some with ICC Members Exhibition at Lok Virsa Cultural Complex, Islamabad [2004, 2005, 2006]. In 14 cities of Japan [2004, 2005, 2007]. Then in Ukraine International Tourism Festival in 2007, and in Brisbane, Australia in 2007 as well.




Can you give give us information about your tehnique?



I have a staunch faith on simplicity in art. Even though my digital alterations are not very complex, as well as the idea is very much simple. I prefer to shoot with a deeper understanding of my subjects and surroundings and focus on their key traits, color and moods. I allow myself some time to get absorbed with what I intend to do, and interact with my subjects till the time is ripe to start work.





What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose in taking photographs?



I believe the real motive is always very personal in all art. But it has a communicative dimension which is very effective. Counting on that, I lay prime focus on the beauty of simple life and power of culture. My dominant theme is to capture and present, what is being threatened by over modernization and senseless negligence, that is, Cultural Identity of Nations. I find a hope and a wisdom in the culture of my land and wish to project it at every cost. I do believe that photography today, gives margin of improvisation while tackling such themes and making their impact more powerfully realized with a bit of imagination and creative skill.



Can you tell us Photography in Pakistan?



Well, the future is definitely promising. There was a time when it was a dwindling flame, flickering on the edge of oblivion. But people like Syed Javed Kazi, Mujahid Awais, Aftab Ahmed, M R Owaisi, Nisar A Mirza, Azam Adnan, Saleem Khawar and many others carried that burden, kept the art alive, won distinctions and merit throughout the world and inspired younger minds. Today there are many people working in their distinctive spheres.




Is there one story / experience that stands out in the making your photography?



Well, I am convinced that my 4 years’ detailed encounter with real and rugged life in Samundri [rural suburbs of Faisalabad city] set the scene for my present and future work. I had a splendid opportunity to have direct dialogue with ordinary everyday life. I lived through every minute of it. I met people from humble origins, proud and graceful, happy and contended with their meager, sometimes, insufficient resources.




Umair Ghani

What are your ideals in your photo life?



I got inspired by people like Ansel Adams, Dorothea Lange, Alvaraz Bravo, Steve Mccurry, and Michael Yamashita. I wish to continue on my current line, in tradition and discipline set by these masters. I wish to accomplish something mature and lasting regarding my work on Pakistani Culture and People, and also my thematic work on the conception of “Time and Decay” which is under progress and gaining gradual maturity.




“Man is not born for defeat. A man can be destroyed, but not defeated.” Hemingway



Röportaj (interview by) : Levent YILDIZ
Çeviri (translated by) : Berna AKCAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Umair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf ElçisiUmair Ghani : Pakistan'ın Fotoğraf Elçisi

Patrizia Savarese : Su ve Nü



NEXT MAG İÇİN PATRIZIA SAVARESE RÖPORTAJI



Su fotoğrafı nereden doğdu?



Denize duyduğum özel ilgiden, ikinci olarak da sualtı setlerimi oluşturmamı kolaylaştıran Teuco Guzzini gibi bir şirketle yaptığımız mutlu işbirliğinden.



Bir yerde su bulunmasının ne ifade ettiğini tanımlayabilir misiniz?



Su içinde binlerce büyü barındırır”¦ Yeryüzünün ilk elementi ve insan hayatına ev sahipliği yapan amniyotik sıvıdır. Belli bir şekli olmayan bu şeffaf element ellerimizin arasında kayıp gider ama aynı zamanda da vücutta, su üzerinde kendini bırakıp durmanın getirdiği rahatlık ve dalgaların verdiği canlılık gibi bir sürü güçlü etki bırakır.



Ağırlığı ve kütlesi yokmuş hissi veren bu element yağmurun sesiyle ya da şelalelerin gürültüsüyle müziğin farklı notalarını bir araya getirebilir ya da dalga hareketleriyle, denizler ve ırmaklardaki sayısız ışık yansımasıyla büyüleyici görsel etkiler bırakabilir.




Sudan yararlanılması artık diğer fotoğrafçılarda da sıkça rastlanan bir unsur: İlginç bulduğun ya da yeni bir yorum getirdiğine inandığın birileri var mı?



Tanıdıklarım arasında, çalışmalarımı, zaman zaman Howard Schatz’ın yaptığı suyla ilgili çalışmalarla kıyaslayanlar olduğunu söyleyebilirim, ama ’90 yılların ortalarında, birbirinden çok uzak iki ülkede hemen hemen aynı zamanlarda ortaya çıkmış olmamıza rağmen gerek görsel gerekse kavramsal açıdan değerlendirildiğinde ikimizin farklı arayışlar içinde olduğumuzu düşünüyorum. Onun çalışmaları çok güzel ve eşsiz üstelik güçlü teknik ve görsel araçlar kullanıyor.



Benim fotoğraflarım ise onunkilere nazaran çok daha kısıtlı bütçelerle ortaya çıkıyor.



Bu işe ilk başladığımda onu tanımıyordum bile, ama zannedersem dünyada bu tip kareler çeken ilklerden biri o.



Bunun yanı sıra burnu büyüklük etmek istemem ama kendimi de İtalya’da reklam fotoğrafları ya da televizyon reklamları için suyu kullanarak bir çeşit moda yaratan ilk fotoğrafçılardan biri addediyorum (Tanınmış bir kahve markasının yeni bir reklamına bakın.. Buradaki görüntülerden biri gerçekten de 2002 yılında yapmış olduğum bir çalışmadan alınmış gibi!).



İtalya’da Fabrizio Ferri’nin işleri hoşuma gidiyor, sadeliğinin içinde zarafeti muhafaza ediyor.



Belli fotoğraf tipleri belli bir klasik yorumu gerektiriyor: Sizce fotoğrafı dönemsel karakterinin ötesine geçirmek için ne lazım?



Klasik unsurlar.




Sizin fotoğraflarınızda vücudun önemi ne?



Suyla çektiğim karelerde mankenlere bu elementin yaşattığı farklı duyguları yaşatmaya çalışarak onları bir tür su röportajı içinde fotoğrafladım. Fotoğrafı çekilen her bir vücudun arkasında kendi yorumunu getiren bir insan var, mankenler yalnızca taş bebeklerden ibaret değil, görüntülere bakanlara iletmek istediğim duyguları gerçekten yaşıyorlar. Acquarelli ya da Acquatica görüntüleri bir gövdenin yalnızca fiziksel özelliklerini yansıtmıyor bence, bir duyguyu da veriyor.




Fotoğrafta gövdeyi olağanüstü bir şekilde anlatmayı başaran kadınlar var. Sizce bu farklı bir duyarlılık mı?



Sanırım öyle, en azından baştan çıkarıcı pozlar veren sıradan kadın bedenleri değil söz konusu olan. Banallik ve yapmacıklık daha az olduğundan daha fazla bir duyarlılık olabileceğine inanıyorum. Ama ben tüm bunlara bir erkek değil bir kadın gözüyle bakıyorum”¦ Kadınlar tarafından çekilen fotoğraflar, kadınların kahramandan ziyade meta olduğu, genellikle sıradan çekici görüntülere alışmış erkeklerdense kadınların hoşuna gidiyor.




“Acquerelli” ve “Acquatica” serilerinde bir kare hariç kadınlar kullanılmış. Bu bir rastlantı mı?



Hayır, neticede su “dişi” bir element, hayata, anneliğe bağlı.



Suyun altında hareket eden hafiflik hissi muhteşem bir kadın dansını akla getiriyor.



Sualtı fotoğraflarında kullandığım erkek ise olimpiyat şampiyonumuz Domenico Fioravanti, ki o da yeryüzünde değil suda doğmuş gibi.



Temaların neler? Deniz yaratıkları, tanrıçalar mı”¦?



Geçmişe ve geleceğe ait, keşfedilmemiş, su altı dünyalarını hatırlatan modern sirenler.


Hem gerçek hem düşsel hisleri ifade eden sembolik karakterler.




Sizin için bir hareketi anlatma isteği ne kadar önemli?



Çok, bu yüzden bu hareket için bir tür röportajdan bahsediyorum”¦. Suyun altındaki hiçbir hareket tekrar edilemez üstelik.



Su benim için salt hareketi ifade ediyor.



“Durağan” vaziyetteyken bile buharlaşarak gökyüzüne çıkıyor sonra çeşitli şekillerle farklı farklı yerlere düşüyor yeniden.



Suya daldığımızda hareketsiz kalmamız imkânsız ve karşı konulamaz bir güç, bizi yerçekiminin aksine, yukarıya doğru itiyor.



Su asla sabit durmaz, ben de.



Çeviri (translated by) : Perpa Tercüme





INTERVISTA A PATRIZIA SAVARESE PER NEXT MAG



“per gentile concessione di NEXT MAG”


“thank’s to Next Mag for this interview.”



Da dove nasce la fotografia d’acqua?



Da un particolare amore per il mare, e in secondo luogo da un felice connubio con un’azienda come la Teuco Guzzini che ha facilitato la costruzione dei miei set subacquei.




Possiamo chiederti di descrivere cosa significa la presenza dell’acqua?



L’acqua è evocativa di mille suggestioni”¦ elemento primordiale della terra e liquido amniotico che accoglie la vita umana. E’un elemento trasparente che, senza una forma, ci sfugge dalle mani, e, al tempo stesso, è capace di provocare molteplici e forti sensazioni corporee: dalla sensazione rilassante nel galleggiamento a quella energizzante nelle onde.



Un elemento che sembra senza peso e senza corpo ma che può comporre alternate note musicali con il rumore della pioggia o il fragore assordante delle cascate, oppure ipnotiche impressioni visive con i movimenti ondosi o i riflessi di luce infiniti dei fiumi e dei mari.




L’utilizzo dell’acqua è un elemento ricorrente ormai anche in altri fotografi: c’è qualcuno che trovi interessante o che secondo te aggiunge qualcosa di nuovo?



Di quelli che conosco posso dire che a volte mi confrontano con il lavoro acquatico di Howard Schatz, ma ritengo le due ricerche diverse da ogni punto di vista sia visivo che concettuale, anche se nate praticamente in contemporanea a metà anni ’90, in due paesi molto lontani tra loro. Il suo lavoro è bellissimo ed unico poi, eseguito con potenti mezzi tecnici e scenografici.



Le mie foto sono decisamente eseguite con dei budget molto più ridotti rispetto ai suoi.



All’inizio del mio lavoro neppure lo conoscevo, ma ritengo sia stato uno dei primi nel mondo a fare questo tipo di immagini..



Così come ritengo di essere stata, senza presunzione, tra i primi fotografi in Italia ad aver avviato una specie di moda nell’utilizzo dell’acqua per le foto di pubblicità o negli spot televisivi (vedi un recente spot di un noto brand del caffè..in cui un’immagine sembra davvero ripresa da un mio lavoro del 2002!).



In Italia mi piace il lavoro di Fabrizio Ferri, elegante nella sua essenzialità.




Un certo tipo di foto chiede un certo tipo di classicità: secondo te che cosa serve per far andare la foto oltre il suo carattere temporaneo?



La classicità.




Qual è il valore del corpo nelle tue fotografie?



In quelle con l’acqua ho cercato di far vivere alle modelle le varie sensazioni date dall’elemento, e le ho fotografate in una specie di reportage acquatico. Dietro ad ogni corpo fotografato c’è una persona con la sua interpretazione, le modelle ed i modelli non sono dei manichini ma vivono davvero le sensazioni che voglio trasmettere a chi osserva. Le immagini di Acquarelli o di Acquatica non raffigura esattamente la fisicità di un corpo, secondo me, ma piuttosto un’emozione.




Nella fotografia ci sono donne che riescono a raccontare il corpo in modo straordinario. Secondo te è una sensibilità diversa?



Credo di si, almeno non assistiamo all’esposizione dei soliti corpi di donne in pose ammiccanti. Penso ci possa essere anche una maggiore carica sensuale perché meno banale e scontata. Ma io la vedo da donna e non da uomo”¦ Le foto fatte dalle donne piacciono più alle donne che agli uomini, troppo spesso abituati agli stereotipi del glamour, dove le donne sono più oggetti che protagoniste.




Nella serie “acquerelli” e “acquatica” ci sono solo soggetti femminili, a parte uno. E’ una scelta casuale?



No, l’acqua è in fondo un elemento “femminile”, legato alla vita, alla maternità. La leggerezza con cui ci muove sott’acqua rimanda più ad aggraziata danza femminile. Il soggetto maschile delle foto subacquee è il nostro campione olimpionico Domenico Fioravanti, che sembra essere nato sott’acqua più che sulla terra.




Chi sono i tuoi soggetti? Creature marine, dee”¦?



Moderne sirene, che evocano mondi sommersi inesplorati, antichi e futuri. Personaggi simbolici che rappresentano sensazioni sia reali che oniriche.




Quanto peso ha per te l’intenzione di raccontare un movimento?



Tantissimo, per questo parlo di una specie di reportage di questo movimento”¦ Ogni movimento sott’acqua è poi irripetibile.



L’acqua per me rappresenta il movimento in assoluto.



Persino da “ferma”, evapora e comunque sale verso il cielo da dove ricadrà giù in vari modi e in posti diversi.



Se ci immergiamo nell’acqua non ci è possibile stare fermi ed una forza incontrastabile ci spinge verso l’alto, al contrario della forza di gravità.



L’acqua non sta mai ferma, e neanche io.





Patrizia SAVARESE Hakkında


Roma’da doğan Patrizia, IED’de (Istituto Europeo di Design) okudu. Önce, 70’lerde Mimarlık Fakültesi’ne kayıt oldu, İç Mekan Tasarım’ından mezun oldu ve bunu fotoğrafçılık diploması izledi.



En ünlü uluslararası rock yıldızlarını Avrupa’daki konserlerinde ve turlarında takip ederek gösteri dünyasında fotoğrafçılığa başladı.



80’lerde en iyi rock fotoğrafçılarından biri olarak anılıyordu. Moda ve reklam dünyasından teklifler almaya başladı.



Siyah beyaz nü üzerine bir çalışması ona, erkek vücudu ile çalışan ilk İtalyan fotoğrafçılarından birisi ünvanını kazandırdı. Bunu 85 yılında, RAI 2’deki akşam programı “Incontri ravvicinati”deki bir röportaj izledi.



Bu pek çoklarından sadece bir tanesiydi. Fotoğraf dergileri (Photo, Progresso Fotografico, Fotografare, Reflex, Il Fotografo, Foto Cult) , diğer pek çok,gazeteler ve internet siteleri (Corriere della Sera, Tempo, Messaggero, L’Espresso, GQ vb.) için yıllarca eleştiriler yazdı.



Patrizia Savarese bugün, en cana yakın fotoğrafçılardan biri olarak düşünülmektedir.



Son bir kaç yıldır şirketlerin vizyonlarını sanatsal bir tarzda ve uluslararası bir düzeyde iletmenin yolu olarak seçtikleri yıllık takvimlerdeki gelişme ile Teuco Guzzinifor şirketi de takvimleri için su konusunda önemli bir araştırma projesi konusunda onu görevlendirildi.



Diğer büyük İtalyan fotoğrafçıları ile beraber , La Polizia di Stato (İtalyan Devlet Polis Gücü)’dan kuruluşun 2004 yılı takvimini gerçekleştirmek için bir davet aldı.



Denis Curti (İtalyan Fotoğrafçılık ve Eleştiri Vakfı’nın eski direktörü) onun hakkında “Patrizia kendisini, oneirophrenia (halüsinasyon ve sanrılara sebep olan zihinsel bir rahatsızlık) ile gerçeklik arasındaki yolun ortasına koyar, “ diye yazdı.



Onun büyük yeteneği, sadece sanayi ya da bireyler için sanatsal görüntüler sunmasından değil, ışığı görebilmesi ve onun fiziksel, dokunsal, yaratıcı enerji akışını temsil ettiğini gerçekten bilişindendir.” Umberto Santucci (İletişim Fakültesi, Luiss Management).



Roberto Kock of Contrasto” Patrizia Savarese’nin çalışmasının başlıca özelliği, ışık konusundaki hassasiyetin dışında, mimari alandaki geçmiş deneyimlerine de dayanarak görüntüleri oluştururken kullandığı sürekli yaratıcılıktır.” diye yazdı.



Fotoğrafları gerçek ve hayal arasında bir köprü gibi gündelik nesneleri gerçekdışı durumlara taşıyabiliyor.



Patricia Savarese son zamanlarda IED ‘de eğitim verdi ve Tuscan Fotoğraf Festivali’nde bir atölye açtı.



2005’den beri gösteri dünyası sanatçılarını fotoğraflamaya yeniden başlamıştır.



Ödüller :



29 nov 2003 – Premio alla carriera (con Oliviero Toscani e


Paola Mattioli) – Memorial Mario Giacomelli –


Sala Conferenze del Museo del Sannio – Benevento



22 dic.2003 – Premio: “Una vita per la fotografia”


Salone delle Conferenze del Comune di Salerno



05 04 05 – Premio Nikon- Photo Show di Milano



07 09 07 – Premio internazionale Golden Prisma “Calendari d’Autore” (Pordenone)



www.patriziasavarese.com




Patrizia SAVARESE


Born in Rome, Patrizia studied at the “IED”. Attending first the faculty of Architecture in the 70s, she graduated with a diploma in Interior Design and then followed up with another diploma in Photography.



She began working as a photographer in show business, following the most famous international rock stars, at concerts and tours in Europe.



In the 80s, her status as one of the best Rock-photographers confirmed, she began receiving requests from the fashion and advertising worlds.



A research study on black and white nudes won her particular acclaim as one of the very first Italian photographers to concentrate on the male nude, leading to an interview in ’85 by “RAI 2” for an early evening program “Incontri ravvicinati”.



This was to be one of many. Photography magazines (Photo, Progresso Fotografico, Fotografare, Reflex, Il Fotografo, Foto Cult) and numerous others reviews over the years for newspapers and internet sites (Corriere della Sera, Tempo, Messaggero, L’Espresso, GQ etc.).



Today Patrizia Savarese is considered one of the most personable photographers.



In the last few years, with the development of the annual calendar as a way of communicating the vision of companies in an artistic form at an international level, an important research project around the theme of water has been commissioned by Teuco Guzzinifor their company calendars. These images, onieric and refined, were featured in the main Italian broadsheet newspapers (the Teuco calendar of 2002 was judged the best of the year).



Amongst others, she accepted an invite from La Polizia di Stato (The Italian State Police Force) to participate in the realisation of the 2004 institutional calendar together with other major Italian photographers.



Denis Curti (the ex-director of the Fondazione Italiana della Fotografia and Critic – The Italian Foundation of Photography and Critic) wrote of her – “Patrizia places herself in the centre of the road between the condition of oneirophrenia and the perception of another reality, always filtered by the delicate and fragile power of water and, naturally, by the consciousness of her extremely personal vision”.



“Her great capacity is not only that of offering artistic images, for industry or for the individual, but also that of perceiving light and to really know it represented as a physical, tactile, flow of creative energy.” Umberto Santucci (Faculty of Communication at the Luiss Management).



Roberto Kock of Contrasto wrote: “the principle characteristic of the work of Patrizia Savarese, other than a particular sensibility for light, is the the constant creative dedication in the construction of the images, to which she applies a planning methodology derived from her previous experience in the Architectural field”.



Often emerging in the photographs is the desired contrast between the artificial and natural, which adds a new perception of the reality that transports everyday objects into unreal situations.



Recently, Patrizia Savarese has taught at the IED and held a workshop at the Tuscan Photo Festival. Since 2005 she has also resumed photographing show business artists.




Prix:


29 nov 2003 – Premio alla carriera (con Oliviero Toscani e


Paola Mattioli) – Memorial Mario Giacomelli –


Sala Conferenze del Museo del Sannio – Benevento



22 dic.2003 – Premio: “Una vita per la fotografia”


Salone delle Conferenze del Comune di Salerno



05 04 05 – Premio Nikon- Photo Show di Milano



07 09 07 – Premio internazionale Golden Prisma “Calendari d’Autore” (Pordenone)



www.patriziasavarese.com




Patrizia SAVARESE


Nata a Roma, frequenta la facoltà di Architettura negli anni ’70 e si diploma in “Architettura d’Interni, e successivamente in “Fotografia” allo IED.



Inizia a lavorare come fotografa nello show-businnes al seguito delle più famose stars internazionali del Rock, seguendo concerti e tournée in Europa.



Si afferma come una delle migliori fotografe-rock negli anni ’80 mentre inizia anche a lavorare nella moda ed in pubblicità.



In seguito ad un lavoro di ricerca fotografica in bianco e nero sul nudo, in particolare apprezzata come una delle primissime fotografe italiane ad occuparsi del nudo maschile, è intervistata nell’ ’85 da “RAI 2″ dal programma in prima serata “Incontri ravvicinati”.



Seguono una serie di interviste sulle principali riviste di fotografia (Photo, Progresso Fotografico, Fotografare, Reflex, Il Fotografo, FotoCult, …), ed altre numerose recensioni negli anni su giornali e siti internet (Il Corriere della Sera, Il Tempo, Il Messaggero, L’Espresso, GQ etc.).



Oggi Patrizia Savarese è considerata una delle fotografe più personali nel mondo della fotografia italiana.



Vincitrice di due recenti premi alla carriera (di cui uno a Benevento nel “Memorial Mario Giacomelli” insieme ad Oliviero Toscani e Paola Mattioli), da due anni



P. Savarese è stata invitata più volte ad offrire le sue foto in varie aste tra cui alcune a sfondo benefico (2 aste per la Fondazione Luc Montagnier a Montecarlo alla presenza dei Principi Alberto e Stephanie, insieme a 50 tra i più noti fotografi mondiali).



Le sue foto sono entrate nel circuito Fineart e battute all’asta da Cristie’s e Sotheby’s.



Negli ultimi anni un’importante ricerca intorno all’acqua le è stata commissionata da Teuco Guzzini per gli ormai noti calendari aziendali, le cui immagini oniriche e raffinate sono apparse sulle maggiori testate giornalistiche italiane (il calendario Teuco del 2002, tra l’atro, è stato giudicato il migliore dell’anno); la Polizia di Stato l’ha invitata a partecipare alla realizzazione del calendario istituzionale 2004 insieme ad altri 11 importanti fotografi italiani.



Come ha scritto di lei Denis Curti (ex direttore della Fondazione Italiana della Fotografia e critico) – “Patrizia si colloca a metà strada tra la condizione onirica e la percezione di una realtà altra, sempre filtrata dalla potenza delicata e fragile dell’acqua e, naturalmente, dalla consapevolezza della sua personalissima visione”.



“La sua grande capacità è non solo quella di offrire immagini artistiche, sia per l’industria che per il singolo personaggio, ma anche quella di percepire la luce e di saperla rappresentare proprio come un flusso fisico, tattile, di energia creatrice”, come ricorda Umberto Santucci (docente di comunicazione alla Luiss Management).



Ed ancora coma scrive Roberto Kock (titolare di Contrasto): “La caratteristica principale del lavoro di Patrizia.Savarese, oltre ad una particolare sensibilità per la luce, é il costante impegno creativo nella costruzione delle immagini, a cui viene applicata una metodologia progettuale derivante dalle precedenti esperienze in campo architettonico.



Spesso emerge nelle fotografie il voluto contrasto tra artificio e natura teso ad aggiungere una nuova percezione della realtà che trasporta oggetti quotidiani in situazioni irreali.”



Patrizia Savarese ha di recente insegnato allo IED e tenuto workshop al Toscana Foto Festival.



Dal 2005 ha ripreso anche a fotografare i personaggi dello spettacolo.



Durante la manifestazione internazionale Orvieto Fotografia 2006 è stato proiettato un lungo filmato inedito di suoi lavori fotografici dagli anni ’80 ad oggi.




In Italia è rappresentata dall’Agenzia Contrasto e in USA dalla Nile Tuzun Gallery di San Francisco (CA).




altre prossime mostre a:



San Francisco - Nile Tuzun Gallery



Roma – Spazio Adriana Roma – Via del Babuino (dic. 2008)




Prix:



29/11/2003 – Premio alla carriera (con Oliviero Toscani e Paola Mattioli) – Memorial MarioGiacomelli – Sala Conferenze del Museo del Sannio – Benevento



22/12/2003 – Premio: “Una vita per la fotografia” Salone delle Conferenze del Comune di Salerno



05/04/2005 – Premio Nikon – Photo Show di Milano



07/09/2007 – Premio internazionale Golden Prisma- “Calendari d’Autore” (Pordenone)



www.patriziasavarese.com


www.photographerspro.eu/patriziasavarese


www.contrasto.it
www.niletuzungallery.com




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Patrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve NüPatrizia Savarese : Su ve Nü

Erdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı Günlüğü



BİR ÇARŞI GÜNLÜĞÜ: URFA

Güneydoğu’nun şirin kenti Urfa… Çarşısı, kentin kalbinde: Ünlü Urfa Çarşısı”¦ Bin bir rengin dans ettiği düşler çarşısı… Rengarenk kumaşların, halıların, kilimlerin, keçenin; en gelişmiş elektronik aygıtların; bakır kazanların, Adıyaman tütününün,”kaçak çay”ın; Suriye ve Uzak Doğu kumaşlarının daha bir çok uyumlu-uyumsuz eşyanın iç içe, yan yana alınıp satıldığı, otantik bir mekan.Görünümüyle ilk gelene ve görene labirentlerinde şaşkınlıktan yolunu kaybettiren Urfa Çarşısı sanki doğal bir film seti;herkes ,senaryoya uygun,her geçen günden daha renkli oynuyor rolünü. 25 gün boyunca- aynı saatte- esnafla birlikte çarşının bir kapısından girip diğer bilinmeyen kapısından çıkmak;geceyi bir gün sonrası için tüketip, “iyi işler” ve “merhabalar” eşliğinde tekrar bu düşler çarşısında kaybolmak !.. Bu süre içinde, senaryodaki rolümü oynayıp geri döndüm. Benim için bu rolün başı ve sonu vardı; ya Urfalı için? Bu çarşının bilinir-bizlerce bilinmeyen-kapıları onlar için birer “ekmek kapısı”ydı. Yüzyılların geleneksel törenleriyle Sipahi Pazarı’nda -ya da diğer çarşının labirentlerinde – işe başlayıp, yaşamın gerçek rolünü oynayıp zamana nokta koyacaklardı.



Kısa sürede keşfedilecek, hemen kendisini ele verecek bir mekan değil Urfa Çarşısı. Nereden geldiği belli olmayan yabancı gezginler, bir düşmeye görsün çarşıya; ortasında “küçük dilini yutan”, kaybolmak telaşıyla çarşının orasına burasına koşuşturup çıkış yolunu soran;gördüğü ilgi karşısında Gümrük Hanı Kıraathanesi’nde şef garson Mahmut’ un ‘mırra’sını (bir çeşit kahve) tatmadan ayrılmayan gezginler !.. Eh ‘mırra’ içmenin adabını da öğrenmeleri haneye yazılan bir kazanç onlar için; bir de o an’ı dondurmuşlarsa fotoğraf makineleriyle, ülkelerinde anlatacak çok şeyleri olacak bu gezginlerin…



Geçmiş yıllarda kısa süreli uğrayıp 10-15 kare fotoğraf çektiğim Urfa Çarşısı’nda, bu kez detaylı bir çalışma yapacaktım; Önce yeni demi açılmış çayımızı içtik doyumsuz sohbetler eşliğinde; sonra da işime koyuldum. Bazen istenmeyen bir nesneyi ortadan kaldırarak, ya da yerini değiştirerek; bazen de “mıntıka temizliği” yaparak !.. Önce esnaf bu işe şaşırdı; ilerleyen günler içinde esnaflar gönüllü asistanlığımı yapıp, yardımlarıyla işimi kolaylaştırdılar. Doğrusu çarşının doğal akışına müdahale etmedim; dakikalarca beklediğim uygun bir yerde an’lar ‘kara kutu’mda birer birer donmaya başladığında ilk heyecanımı yenip sonra küçük ricalarla çalışmayı sürdürdüm. Ağır bir üçayak, flaşlar ve reflektörlerle hızla akıp geçen zamanı durdurmak hiç de kolay olmadı; bin bir yönden gelen ışık yansımaları, çok çeşitli yapay ışıklar; geçen günlerin ardından- çekim sonuna doğru-esnafın yine de yardımını esirgemeden “Yahu hâlâ bitiremedin mi?” sızlanmaları… Eh, mutlaka bitirip, dönecektim. Temmuz ve Ekim aylarında iki kez gittim Urfa kentine. Ekim ayında yağan güz yağmurlarıyla oldukça rahatladım. Okulların açılması ve hasat mevsiminin bitmesiyle kent canlanmış, daha da renklenmişti. Harran’dan gelen -eli, yüzü dövmeli-köylü kadınlar, Akçakale’den giriş yapmış Suriyeli tüccarlar, başları kefiyeli erkekler ve el ele tutuşmuş üniversiteli gençler kenti oldukça hareketlendirmişti. Patlıcan ve ciğer şiş kebap kokuları yine Urfa’da olduğumu anımsatıyordu. Küçük bir kamyonet kadar yük taşıyan motosikletler, eşeğini hızla karşı kaldırıma geçirip elektrik direğine bağlayan alıcı ve satıcılar; diğer yanda cep telefonuyla konuşurken lüks otomobiline çarşı önünde park yeri arayan sürücüler; vitrinleri margarin ve kırmızı acı biberlerle süslü dükkanların önünden alış-verişi bitirmiş köylülerin koşuşturmaları hep bildik görüntülerdi. Çarşıyı gezerken birden bire içine düştüğüm Güvercin kahvelerine ne demeli? Güvercinin her türlüsünün alınıp satıldığı bu mekanların en ünlüsü ise Çardaklı Kahve’ydi. 400 güvercin sahibi “Şemsettin Ağa” ve güvercinlerinin takla atanı, atmayanı; küpelisi, halhallısı da objektifime birer birer takıldılar.



Bu düşler kenti Urfa şehrinden çekim sonunda böylesi bir günlük çıktı ortaya: Çarşın binbir çeşit, kendisi gibi binbir renkli ışığıyla filme yazılan /kazınan bir öykü…



Erdal YAZICI






























FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Erdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Başlarken

Siyah Beyaz : Erdal Yazıcı
Erdal Yazıcı : Deprem
Her Fotoğraf Bir Öykü 5



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Erdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı GünlüğüErdal Yazıcı : Anlar, Hikayeler : Bir Çarşı Günlüğü

Maleonn : Çin Hikayesi



Chinese Story


(Çin Hikayesi)


草船借箭




Plastik yapraklı Çin kimlik kartımız
Ve bütün ödünç, etkisiz gücümüz


Bu plastik çağda verilmiş olan plastik yapraklı Çin kimlik kartım üstüne yemin ederim ki; tüm çalışmalarım, Zhang Yimou’nun yönettiği “Olimpik Geceler ‘de 8 dakika” kadar orijinal, 12 kadın bandı kadar masum, Çin ulusunun sefalet ve duygusuzluğunu anlatmakla ünlü tüm sanatçılar kadar etkileyici ve mükemmeldir.

Fakat sana yalvarıyorum, bir zamanlar büyük ve romantik olan anavatanım,
Bana ayrılma ve günah işleme sonsuz gücünü vermen için

—-Arkadaşım Qiao Xi’ye ve onun düzenlediği “Çin Hikayesi” müziğine




Our plastic laminated Chinese identity card,

And all our borrowed impotent power.

–I swear by my plastic laminated Chinese identity card, which is given by this plastic age: all my works are as original as the 8 minutes on the Olympics Night directed by Zhang Yimou, as innocent as the 12 female band, and as profound and great as all those artists who are famous for expressing the misery and numbness of the Chinese nation.


But I’m begging you, my once great and romantic motherland


To give me the endless power of dissent and transgression.

—-To my friend Qiao Xi and the music he composed ‘Chinese Story’











Sanat Haritası – Maleonn’la Görüşme


Çin Hikayesi Hakkında




Çin Hikayesi, askeri strateji öyküsünden ortaya çıkmıştır. Çin Hikayesi’nin görüşü insanların hayal ettiklerinden çok farklı. Onu ortaya çıkarmadan evvel bu farklılığı düşünmüş müydünüz?




Çin Hikayesi’ndeki dört Çinli karakterin kendileri beni daha fazla heyecanlandırıyor. Kendimi her zaman bir “kukla/saman adam” gibi hissederim. Pek çok kuşaktır sanat yaratıcılarımız, yağlı boya ve heykel enstitüsü, resim akademisi, ve enstitü sistemi gibi herhangi bir sisteme ait olmadan doğuştan yetenekli ya da bunu kendilerine güvenerek yapan kişilerdir. İşte bu nedenle bizim lisanımız ve kendi stilimiz sesi zayıf, aksanı karışık fakat anlatımı çok özgür bir “yanıltmaca” (safsata) gibidir. Çalışmanın daha çok “saman adamın “ izlediği zamanki tavrını ifade ettiğini düşünüyorum. O aynı zamanda, geleneksel kültür ruhununu kaybetmeyle yüzyüze gelindiğinde neredeyse görmezden gelinmiş olan bir fısıltıdır.




Gerçeği söylemek gerekirse nadiren başkalarının çalışmalarına bakarım. Bu alışkanlık, sanattan uzak kaldığım on yıllık dönemden kalmıştır. Tang Poem’de benim şu anki durumuma çok uyan bir cümle vardır, “Anavatanıma yakın olduğumda daha çok tedirginim ve soru sormaktan korkuyorum.” Sanat okulunda uzun yıllar okumam sebebiyle sanat yaratımına yüreğimin derinliklerinden bakıyordum. Fakat yaratmak için hiçbir imkanım yoktu. Bu yüzden diğerlerinin işlerine bakmayı reddettim. Daha sonraki çalışmalarımda referans olarak okuyacağım hiç bir şeyim yoktu. Nadir olarak diğer kişilerin çalışmalarıyla kıyaslıyordum.




Tabii ki, şimdi bir yıldan fazla zamandır biraz daha fazla izliyorum. Çin çağdaş sanatı hakkında bilgim çok az, daha fazla çalışmam lazım, diğerlerini tanımak için bu gerekli.




Bu serilerde sahne olarak Çin bahçeleri kullanılmış. Bu konudaki düşünceniz nedir ve geleneksel unsurları nasıl çağdaş duygulara uyarlıyorsunuz?




Bu bir sezgi. “Kukla adamın”, barut dumanından, savaş davulundan, dümanlardan, hatta bir kahramanın onun için savaşabileceği bir savaş alanından uzaktaki, sessiz bir bahçede oturduğunu düşünüyorum. Bu bir nevi güçlü bir trajedi duygusudur. Bankın yanında, akan suyun önünde yaraları ve tüm vücüdundaki travmalarıyla duran medeni “beden” birşeyler düşünüyor ama söyleyecek hiç birşeyi yok.




Onu hiçbir zaman çağdaş bir duygu olarak yapmak istemedim. Bunun sebebi dilin, bazı çağdaş düşüncelere bilinçsizce uygun oluşundan ileri gelmekte. Ben cesur biriyim ama o kadar akıllı değilim. Güçlü bir ifade isteğim ve parlak bir sezgim var ama onları düzenleyip sunduğum zaman çok fazla düşünmek istemiyorum. Bunun, benim seçimimin bir parçası olduğunu düşünebilirsiniz. “Kukla/saman adam “ olmak “bilge” olmaktan daha iyidir.




Çalışmanızdaki karakter şeffaf bir plastik torba giymiş. İşe yaramayan bir kendini koruma tedbiri gibi?




Plastik çanta bir ”ceset torbası”dır. Bir zamanlar canlı ve ılık olan et, soğuk plastik çantayla kaplanmış. Benim gözümde bu, ölümün bir simgesi, geçmiş güzel şeylerin mührüdür. Plastik şimdi de geniş çapta yeniden kullanılan bir semboldür, tamamen yeni ama yaşamayan.




Fotoğraf temelli çalışmalarınız, insanları eski fotoğrafların etkilediği gibi etkiliyor. Bu, sanata olan düşkünlüğünüzün bir sonucu mu?




Ben sadece eski şeylerden hoşlanırım. Gelecekle ilgili inancım yok. Sadece yaşadığım olaylara, tanıdığım insanlara, bana dokunan duygulara inanırım. Sadece bunlarla gerçekten ilgiliyim. Buradaki haz, anlatma arzumu oluşturan anılar ve deneyimlerdir. Şeylerin benimle hiçbir ilişkisi yok, tamamen ilgisizim.




Filmle çekim yapıp sonradan bilgisayarda işliyor musunuz?




Çalışmalarımın çoğu dijital kamera ile çekilmiştir. Dijital kameranın yöntemini seviyorum. Çekimim biter bitmez şekli görebiliyorum ve düzeltme yapabiliyorum. Ama bazı çalışmalarım filmle çekilmiştir sonradan bilgisayarda işlenerek son haline getirilmiştir. Bazı şeyler filmle çekilenlerin yerini tutamaz, örneğin görüntünün benzersiz kalitesi ve iş süresince yaşanan gizemli beklenti…




Bilgisayar tekniklerinin görüntüyü nasıl değiştirdiğini düşünüyorsunuz?




Bilgisayar teknikleri fotoğrafı kesinlikle değiştirir, ileride büyük bir yıkılma olacak. Çalışmalarımın çoğu bilgisayar tekniklerine dayanır. Çok daha fazla yaratıcı, çalıştıkları yöntemi değiştirmek için dijital teknikleri kullanıyor. Değişim kaçınılmaz.







Art Map – conversation with Maleonn


About Chinese Story



‘Chinese Story’ is derived from the story of military strategy. The vision of ‘Chinese Story’ is different from what people imagine. Have you thought about the difference before the creation?



The four Chinese characters of ‘Chinese Story’ themselves excite me more. I always feel like I myself is a ‘straw man’. Many of our generation art creators are ‘self-given’, or make it only rely on themselves; no longer belong to any system like oil painting & sculpture institute, painting academy, and institute system. That’s why our language and our self-style are more like a ‘straw man’, whose voice is weak, whose accent is intermixed, but expression with more freedom. I think what the work express more is the attitude when the ‘straw man’ looking on. Well, it’s also the whisper which has been almost ignored when facing the losing traditional culture spirit.



To tell the truth, I seldom see other person’s work. The habit comes from the decade when I was away from the art field. There’s one sentence from the Tang Poem, ’when I’m close to my hometown, I feel more scared, and I’m afraid to ask’, which is very suitable to describe my current situation. Because of many-year’s study in the art school, I regarded the art creation more importantly inside my heart actually. But I had no opportunity to create; therefore I prefer to refuse seeing any other one’s work. So, in my later creations, I rare to compare to other person’s work, didn’t think about someone else would do, I actually have nothing to read for reference.



Of course, now I see a little bit more, for one more year. Many of the Chinese contemporary art is my knowledge is blank, I need to study more, it’s necessary to know each other.



This series picks up the Chinese garden as the scene. What’s your thought about that and how to make the traditional elements the contemporary feeling?



It seems intuition. I feel like that the ‘straw man’ should stand in a silent garden, without smoke of gunpowder and war drum, without enemy, even without the battlefield that the hero could fight for. This is kind of the most intense feeling of tragedy. Standing beside the bank, the civilized ‘body’, with the wounds and traumas all over the body, in front of the lapsing water, think about something, but has nothing to say.



I never want to make it contemporary feeling. That’s the form of the language unconsciously correspond to some contemporary thinking. I’m a person who’s brave but not that wise. I have intense desire to express, and definitely clear intuition, but when I organize and represent them, I don’t want to think too much. You may think that that’s also part of my choice. To be a ‘straw man’ is much happier than to be a ‘wise man’.



The character in the work wears a transparent plastic bag. Likes a useless self-protect measure?



The plastic bag is ‘body bag’. Once living and warm flesh is wrapped by the cold plastic bag. In my eyes, that is the symbol of death, is the seal to those past wonderful things. Plastic is one symbol in this time as well, which can be largely reproduced, totally new but no life.



Your photograph-based work impressed people like old photos. Is that your fondness for that art result?



I only care for once existed stuffs. To the future, I have not belief. I only believe in those affairs that I’ve experienced, the persons I’ve met, the emotions that I’ve been touched. Only these things are truly related to me. The relish for there memories and experience composes my desire to express. Things have no relationship with me, I have totally no interest.



Is your photograph taken by film, then work on postproduction on computer?



Lots of my works are taken by digital camera. I like the way that digital camera works. I can see the image as soon as I finish the shot, and make the adjustment. But some works are taken by films, and then to be digitalized into computer, and do the postproduction, which is also the need of the proposition. Something taken by film cannot be replaced, for example, the unique quality of the image, and the secret expectation during the work.



How do you think that the computer techniques change the image?



Computer techniques definitely change the photography, further more, it will be great subversion. Many of my works rely on the computer techniques. More and more creators are using the digital techniques to change the way they are working. The change is inevitable.





Little Flagman


(Küçük Bayrakçı)


小旗手




Kendimi işe ve bir yandan da hayal kırıklığıyla yüzleşebilecek idealistlere, şu sanat işçilerine adadım sevgili arkadaşlarım.


I dedicate the work to the other side; and all the idealists who could face up to the disillusion. To those art workers, my dear friends.














FOTOGRAFO CHINESE, Italy

Sebastiano ile Söyleşi




Kariyerinizin başlangıcı ile ilgili konuşalım. Fotoğrafçılığa neden başladınız? Fotoğrafçılıkla sizin aranızdaki duygu nedir?



Fotoğrafçılığa başlamam tuhaftı. İki buçuk yıl evveline kadar hiç kendi kameram olmadı. 12 yaşındayken Güzel Sanatlar okuluna resim öğrenmek için gönderilmiştim. Ve üniversiteden mezun olana kadar 11 yıl boyunca profesyonel olarak resim yapmayı öğrendim. Eski Çin Sanat Kolejinde, fotoğrafçılık yapmanın kolay olduğuna ve resim kadar asil olmadığına dair garip bir önyargı vardı . O zamanlar benim de fotoğrafçılığa veya Çin’de ki hiç bir yaratıcılığı olmayan, önceki fotoğrafçılık geleneğine karşı peşin hükümlerim vardı .



Mezun olduktan sonraki 8 yıl içinde bir ressam olmadım ama bir reklam video direktörü oldum. Bu işi gerçekten çok iyi yaptım ve 2 yıl boyunca Çin’in en iyi reklam direktörü oldum. Fakat bazı şeyleri kar amaçlı olarak yapmak benim yaratma arzumu zayıflattı. Bu 8 yıl içinde gurur duyacağım hiç bir iş yapmadım. Bu ticari videoların ne kadar çok sattığı önemli değildi, onların benim hayallerimdeki şeylerle hiç bir ilgisi yoktu. Bu nedenle çok acı çektim ve gerçekten mutlu değildim.



İki buçuk yıl önce, bir iş için bir dijital kamera ödünç aldım ve fotoğraf çekmeye başladım. Bu başlangıçtan sonra çekim yapmayı hiç bırakmadım. Zamanla, uzun süredir kaybetmiş olduğum kendime güvenimi kazandım. Daha sonra direktörlük işimi bıraktım ve kendimi fotoğrafçılığın yaratıcılığına bıraktım.



Fotoğraflarım ile benim aramdaki ilişki birbirimizi kontrol etmek ve aynı zamanda fethetmektir. Bazı kareleri anlatmak için her zaman güçlü dürtülere sahip olduğumdan bu işleri yapıyorum. Bu dürtüler o kadar güçlü ki bazen beni uykusuz bırakıyor. Bu fotoğrafları çekmek ve bu çalışmaları hayata geçirmek için çok istekliyim. Öte yandan bu çalışmalar benim duygularımı da kontrol ediyorlar. Onlara baktığımda üzgün, sinirli, hatta bazen yalnız ve umutsuz hissediyorum.



Fotoğraf serilerinizde çekim öncesi pek çok hazırlıklar yaptığınız anlaşılıyor. Mekan araştırmaları, kostümler ve ışık gibi… Bir seriyi oluştururken nasıl bir yol izliyorsunuz?



Fotoğrafları çekmeden evvel pek çok taslak çiziyorum. Şekiller aklımda mükemmel görünüyorlar. Daha sonra fotoğrafları çektiğimde bu imajları sadece toparlıyordum.



Bazen bu çalışmalar için şiirler yazarım. Fotoğraf gibi şiir de zayıf ve hassas duyguları bulmam için yardım eden kırık ve bulanık bir anlatım yoludur.



Yaşamda düşünmeyi ve gözlemlemeyi çok severim. Beni harekete geçiren sahneleri, ilginç kostümleri ve stilleri, modelim olabilecek arkadaşlarımı vs. hatırlıyorum. Aklıma net bir konu geldiğinde tüm kırık anılar biraraya gelerek toplanırlar. Hepsi kaydedilecek kadar nettirler.



Fotoğrafçılığımla ilgili; profesyonellerle yapabilirdim, kostümleri ve perukları değiştirebilirdim hatta makyajı bile kendim yapabilirdim. Bunun için ekip gerekli değil. Eğer birileri bana yardım etmek isterse ve benimle oyuna katılırsa elbette memnun olurum. Aksi taktirde kendi başıma yapabilirdim. Temelde ekibim kendi arkadaşlarımdan oluşur, belirli bir sayı yok, bazen 10 bazen daha fazla kişi, bazen sadece iki; modelim ve ben…



Çalışmanız çok modern ama aynı zamanda bazı seçimleriniz (modellerin hareketleri, renkler) ülkenizin eski geleneklerini hatırlatabiliyor. Bu sonuca nasıl ulaşıyorsunuz?



Gerçeği söylemek gerekirse hiçbir zaman bu tarz sonuçları amaçlayarak çalışmıyorum. Çalışmamın modern olduğunu söylemenizden memnun oldum. Ama modern duygusunu veren şeyle ilgili hiç fikrim yok. Bu eski Çin geleneklerine ait şeyler benim kanımdan geliyor olmalı. Bir çocukken geleneksel Çin eşyalarını severdim. Bu ilgi doğal olarak çalışmalarıma yansıyor.



Hiç peri masallarından yahut geleneksel Çin efsanelerinden ilham aldınız mı?



Her zaman. Çalışmalarımın çoğunun konusu peri masalları ya da geleneksel Çin öyküleri ile ilişkilidir. Bu basit şeyler büyük bir enerji yüklüdür. Daha ötesi, sadece bir fotoğrafçı olarak kendim değil, izleyici olan pek çok kimsenin de kalbinde her zaman büyümek istemeyen bir çocuk olduğuna inanırım. Çocukça şeyler bizim aramızdaki iletişimi kolaylaştırır.



Benim ismim de çok bilinen bir Çin peri masalından gelmektedir. Aslında benim anne babam da öyle çocuksudur.



Mekanlar hakkında… Seçtiğiniz yerler her zaman çok özel ve fantastik. Bir seriniz için seçtiğiniz çok özel bir yeri ve neden o yeri seçtiğinizi hatırlayabiliyor musunuz?



Benim favori mekanım, tuhaf ama “Affedilmez Çocuklar” serimdeki güzel bir yer olan terkedilmiş bir lunaparktır. On yıl evvel, burası Shangai’nin en önemli lunaparkıydı. Dünyanın her yerinden her çeşit manzara modelleri vardı. Daha sonra bazı işletme sebepleri nedeniyle park kapatıldı ve 10 yıldır terkedilmiş halde. Kocaman bahçede bina eğilmiş, heykel ellerini hatta kafasını kaybetmiş, otlar tüm yolları kaplamış. Özetle, herşeybir rüya olacak kadar gerçekdışı. Özellikle şu hiç uygun olmayan izler yıkımdan sonraki sessizlikte şimdi şaşırtıcı bir hüzün duygusu vermekte. Tıpkı yaşamın bazı yazgıları gibi, mutluluktan sonra her zaman derin bir yalnızlık vardır. Parkın arka kısmı yaşam gibi hem muhteşem hem de trajik bir gücü var.



Siz genellikle çektikten sonra fotoğraflarınız üstünde çalışıyorsunuz. Fotoğraflarınıza filtre, grafik unsurlar koyuyorsunuz ve renklerle çalışıyorsunuz. Efektler için hangi araçları kullanıyorsunuz (Bilgisayarda ya da anolog yöntemde)? Sonucu nasıl elde ediyorsunuz?



Çalışmalarım sadece fotoğraf işi değildir. O eğer dijital bir çalışmaysa ön filtrenin dışında bilgisayarda renklerle de çalışıyorum. Yağlı boyadaki manuel yöntemler gibi, tek fark araç, yani mouse. Eğer siyah beyaz filmli bir çalışmaysa suya biraz mürekkep koyarım veya filmi çizmek için bıçak kullanırım gibi… Genelde tabularım yoktur, her tür araç sonuç içindir.



Modellerinizi nasıl seçersiniz? Profesyonel modeller mi, yoksa dikkatinizi çeken, sizin için önemli kişiler midir?



Çalışmalarımdaki tüm modeller yaşamımdaki arkadaşlarımdır. Hiç profesyonel model kullanmadım. Profesyonel model kendisini nasıl güzel göstereceği hakkında çok şey bilir ki bu da doğal görünmez. Kalın kafalı bir güzele öğretmekten nefret ederim, gerçek ama mükemmel olmayan biriyle iletişimi terih ederim. Herkesin güzel bir tarafı vardır, bazen başkalarınca telkin edilmeye ihtiyaçları vardır. Modellerimin çoğu sanatla ilgili olarak çalışırlar. Kendileri birer sanatçıdır ve çektiğim şeyin, birinin güzelliği ya da alay konusu olmadığını, ihtiyacım olan şeyin onların insanlığındaki ışık olduğunu bilirler.Kalplerimiz ve ruhlarımız çok yakın ya da ortaktır. Bazen onlar için tasarladığım giysileri giyerler, sahnede dururlar ve bana sessizce bakarlar, hepsi mükemmeldirler. Onların gözleri bana, o anda kim olduklarını bildiklerini net olarak söyler.





FOTOGRAFO CHINESE, Italy


Interviewed by Sebstiano



Let’s talk about the beginning of your career. Why did u start to do photos? What the feeling between u and your photos”¦



The beginning of my photograph is weird. I never had my own camera until two and half a year ago. I was sent to the fine art school to study painting when i was 12, and I’ve spent 11 years on learning professional painting until i graduated from my university. There was a weird prejudice in the early Chinese fine art college, which was photography was something too simple to do, and not as noble as paintings. At that time, i also had sort of prejudice on photography, or on the previous tradition of photography without any creation in China.



In the next 8 years after my graduation, I didn’t become an painter but a commercial video director. I did the job quite good, and became one of the best commercial director in China until 2 years ago. But, doing something very commercial had deeply depressed my desire of creating. I almost had no works to be proud of in the those 8 years. No matter how interesting those goods-selling commercial videos were, they completely had nothing related to those in my dreams. That’s why i felt so painful, and was unhappy in my heart.



Two and half a year ago, I bought a digital camera for my work, and started to take pictures. This beginning made me never stop shooting. Gradually I’ve found the self-confidence which had been lost for a long time. Later I gradually gave up my profession as a director, and put myself into the creation of photography.



The relationship between my photos and I is to control each other, and conquer each other as well. On one hand, I have to these works as I always have sort of strong impulse to express some frames. Those impulses are so strong that often make me insomniac. I’m so eager to take the pictures, to make those works alive. On the other hand, those works have controlled my emotion as well. When I look at them, I also feel sad, irritated, sometimes even lonely and desperate for these works.



Your photos series looks like to have a lot of preparation before the shooting”¦ very research location, costumes and lights. How do you proceed in creating a series? You exactly have in mind the final result before start shooting or you proceed step step”¦ and how many people are in your team?



I drew lots of draft paintings before i took pictures. Those images seem already perfect in my mind. Later when i took the pictures, I was only to recover those images.



Sometimes I write poems for those works. As photograph, poem is a broken and blurred narrative way to help me find some slight and sensitive feeling.



In life, I like thinking and observe very much. I can remember which scenes had ever moved me, which costumes and styles were interesting, which friends could be my models, etc. When a clear theme come into my mind, all the broken memories began to integrate completely. All is clear enough to be taken down.



For my photograph, I could make the pros, modify the costumes and wigs, even do the make-up by myself. Team is not that necessary. If someone would like to help me, and play with me, of course I’d love to. Otherwise I could manage to do it myself. Basically, my team is formed by my friends spontaneously, no regular size, sometimes ten or more people, sometimes only two, the model and I.



Your work is so modern but in the same time some of your choices (the movements of the models, the colors) are something that can remember the ancient traditions of your country”¦ how do you arrive at this final results?



To tell the truth, I never seek such results on purpose. I was glad to hear that you told me my work is modern. But where the modern sense comes from, I have no idea. For those ancient traditional.



Chinese things, that might be something in my blood. I love the traditional Chinese things since i was a child. These interests showed up in my works naturally.



Did u ever find inspiration from fairy tales or traditional Chinese legends?



Always so. Lots themes of my works are related to fairy tales, and traditional Chinese stories. These simple things are full of huge energy. Furthermore, I believe that there’s always a kid who is unwilling to grow up inside our heart, not only I am as the photographer, also many people are as viewers. Therefore the childish thing makes it easily to communicate between us. Also, my name comes from a famous Chinese fairy tale. Actually my parents are so childish as well.



About the locations. You’re choose are always so particular and fantastic. Can u remeber a more special place where you did a serie and why did you choise that place?



My favorite location is the weird but beautiful place in my “unforgivable children” series. That’s an abandoned theme park. Ten years ago it was a very important theme park in Shanghai. There were all kinds of landscape models from all over the world. Later because of some operator’s problems the park closed down, and was abandoned over 10 years. In the huge garden, the great architecture is inclining, the sculpture lost hands even head, the grass covered all the roads. In sum, all is as untrue as dream. Especially those ever prosperous traces, now in the silence after the ruin, have a sense of shocking sadness. Just like some fates in life, there’s always deeper loneliness after the joy. Thus, the background of the park has something as splendid but tragical power as the life.



You often work on the photos after the shooting. U put on the photos filter, graphics elements and u work on the colors. What tool u use for your effects (computer or anologic ways”¦)… What the process or the final result…



My works are not only photograph works. If it’s digital work, besides the former filter, I will work on the colors on computer. Like other manual way of oil paintings, the only difference is the tool — mouse. If it’s black&white film work, I will put on some water – ink effects on the film manually, or use knife to scratch the film, etc. In general, I don’t have any taboo, all the means are for the final image result.



How do you choise your modeles? They are always professional models or people that can capture your attention or give you something special”¦



All the models in my works are friends in my life. I’ve never used professional models. Professional model knows too much how to show up his/her beauty, which usually looks unreal. I hate to teach a dull beauty, and prefer to communicate with a real but imperfect person. Everyone has a beautiful aspect, sometimes it needs to be inspired by each other. Most of my models are working on arts. They themselves are artists, and definitely know what I shoot isn’t some one’s beauty or ridicule, what I need is the lights of humanity on them. Our hearts and souls are very close or much in common. Sometimes they just put on the clothes I designed for them, stand in the scene, and look at me quietly, all are already perfect. Their eyes have already told me clearly they knew who they were in that moment.





Second-hand Tang Poem


(İkinci El Tang Şiiri)


二手唐诗





Büyüleyici dağ ulaşabileceğimden çok uzakta

Ve siz öteki taraftasınız, on bin tepe ötede.

(Tang Dynasty)Li Shangyin

Far beyond my reach is the Enchanted Mountain,


And you are on the other side, ten thousand peaks away.

(Tang Dynasty)Li Shangyin
















Maleonn Hakkında


1972


Shanghai doğumlu,



1984-1995


Shanghai Huashan Sanat Okulu,


Shanghai Üniversitesi Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na giriş,


Shanghai Üniversitesi Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Grafik Tasarım Bölümü’nden mezuniyet,



1995-2003


Reklam filmi sanat yönetmeni ve direktör olarak işe giriş,



2004-


Bağımsız Sanat Kreasyonuna işe giriş,


Çin Shanghai’de yaşamakta ve çalışmakta.





1972


Born in Shanghai


1984-1995


Shanghai Huashan Art School


Attached High School of Fine Art College of Shanghai University


Graduated from Fine Art College of Shanghai University, Major in Graphic Design


1995-2003


Engaged in commercial film as Art director and Director


2004-


Engaged in independent Creation of Art


Lives and works in Shanghai, China





Çeviri (translated by) : Berna AKCAN





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Maleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin HikayesiMaleonn : Çin Hikayesi

Birgül Erken – Değer Erken : Su”yakarış”an Su Perisi



Merhaba Sevgili Dostlar;



Geçen yıl Nisan ayında Allianoi kazısını yürüten Yrd.Doç Dr. Sayın Ahmet YARAŞ’ ın Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği’ nde yapmış olduğu sunum ve sohbetten etkilenip, “Allianoi sular altında kalmasın!” diyerek, fotoğraf sanatı adına “kısa vadede kalıcı ve ses getirecek etkinlikler” peşinde olmam gerektiği sonucuna vardım. Çünkü geri sayım başlamış ve hüküm kesinleşmişti. Allianoi Yortanlı Baraj sularının altında kalmak üzereydi. Ekonomik ömrü 50 yıl olarak tahmin edilen barajın suları bir zamanlar kardeş saydığı kenti yutmak için gün sayıyordu.



İşe girişmenin heyecanıyla ilk ziyaretim, Edirne Fotoğraf Derneği’nin üyeleri ile gerçekleştirdiği bir geziyle oldu. İnsanların bölgeye ilgisini çekebilmek, duyarlılık oluşturmak amacıyla vizörümden baktım Allianoi’ye. Bu gezide tarihin belleğine belki de Allianoi’nin son görüntülerini çekiyordum. Bu ürperten duygu, bana hüzünle karışık bir sorumluluk yüklüyordu aynı zamanda. Belki de yapacağımız çalışmalar meyvelerini verecek, idam kararı verilen kenti ipten alıp kurtaracaktık. Bu kurtuluşta bizim şimdi yürüttüğümüz çalışmalarında payı olacaktı. Ne güzel bir düş değil mi? Allianoi sessizliğe gömülmeden ziyaretçilerini karşılayacak, nympheler eşsiz şarkılarını sonsuza dek söyleyecek. Ruhunu sağaltan kelebekler gibi her bahar koşacağız yeniden ona. Yenilenen hayatın burçlarına yazacağız adını. Ölümsüzlüğün ve aşkın yurdudur, diye. Ünleyeceğiz dağlara taşlara; “Allianoi yaşıyor, yaşayacak!”




Allinoai : Su”yakarış”an Su Perisi

Projenin ayrıntılarını kafamda şekillendirmiş, beynime kazımıştım. Etkili olabilmesi için ilk “NÜ” fotoğraflarımı Paşa Ilıcası’nda, Su Perisi mizanseniyle gerçekleştirecektim. Bu kurgular için gerekli tüm detayları Ahmet YARAŞ ve eşi Candan Hanım’la zaman zaman bir araya gelerek olgunlaştırdık, biçimlendirdik. Antik çağa ait bilgilerin yanı sıra, bu verilere uygun düşen kostüm, dekor gibi unsurların seçiminde de dikkatli davranmak gerekiyordu. Öğretmenlik yaptığım Edirne Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi heykel atölye dersi öğretmeni sevgili dostum Emel BENZET ve öğrencilerimiz antik çağa uygun dekorları hazırladılar. Başından beri sualtı ve su üstünü birlikte kadraja almayı kafama koymuştum. Deneme çekimleri için hamam bölümündeki şifalı su içinde kullanılmak üzere sualtı donanımıyla çalışmanın zorunluluk olduğunu da gördük. Bu aşamada eşim Değer ERKEN’i de projeye dahil edip, ekip çalışmasını başlattım. Böylece, eşimle birlikte bröveli dalıcılar olarak, bilgi birikimimizi bu mekânın özelliğine uygun olarak kullanabilme şansına sahip olduk. Burada ilk kez sualtı çekimleri yapılacak farklı boyutlardan konuya yaklaşılarak, malzemeyi ana kurgumuzla ilişkilendirerek bir ilke imza atmış olacaktık. Çok boyutluluk çalışmamızın ana eksenindeki belirleyici unsurdu. Çünkü çalışmamıza başka alanlardaki deneyimlerin yansıtılması yeni olanaklar yaratıyordu. Farklı birikimlerin harmanı ortaya yepyeni şeylerin çıkmasına sanat adına yaratıcılığın üst boyutlara sıçramasına yol açıyordu. Sıçramalarla üst boyuta geçme hali sanatsal yaratımın özgünlüğü açısından da önemli olanaklar sunuyordu ekibimize.



Kültür tarihimizin akışı içinde, tanık olduklarımızı bilinç kartımıza yazdırabilmek için Allianoi’ye dört ziyaretimiz oldu. Yıllardır önünden akan küçük bir ırmakla dost yaşamış kentin, sularında kurbağaların yakarışını dinledik her seferinde. Her seferinde apayrı duygularla döndük kendimize ve yaşadığımız evrene. Yüklendiğimiz sorumluluğun öneminin bir kat daha arttığını hissettik. Şevkle, yenilenen aşkla koyulduk yaptığımız işe. Çalışma koşullarının zorluğunu, küçük aksilikleri duyumsamadık bile. Tarihe Allianoi için küçük bir şerh düşmüş olmak bile yeterdi bize.



Çalışmamızda, öncelikle kazılar sırasında çıkarılan Su Perisi ‘ni (Nymphe) canlandırmaya çalıştık. Allianoi’un, düş dünyamızı kışkırtan atmosferi, büyülü havası modelimizi de kolayca etkisi altına aldı. O da masalsı havanın verdiği rahatlıkla üstlendi rolünü. Bir su perisi kadar güzel baktı dünyaya”¦ Yüreği burkuldu, telaşlandı gelecek korkusuyla. Ve yüreği ağzında, hüzünle baktı vizörümüze. Çırpınan yüreği unutturmuştu tüm çıplaklığını”¦ Sanki dile gelmişti Su Perisi, yakaran çığlıkları bütün evreni kuşatmıştı. Yuvasını kaybeden kırlangıçlar kavisler çizerek çoğalmıştı göğümüzde. Siyaha kesmişti boşluğunu kaybeden gökyüzü. Susmuştuk, birbirimizin gözlerindeki derin anlamı okuyarak”¦ Sığınmıştık kutsal ağaçların kuytusundaki yalnızlığa. Bir gün seslerimizin çoğul olacağı umudunu taşıyarak”¦




Birgül ERKEN

Herkes bilir ki fotoğraf sanatçısının verili gerçekliğe müdahale etme şansı pek yoktur. Tarihsel gerçekliğe tamamen hakim arkeolog da değiliz. Konuya sınırlı bilgilerimizle, duygularımızla yaklaşıyoruz. Yaptığımız iş büyük bir emekle elimizden geleni fotoğraflayıp estetik kaygılarla sizlere sunmak oldu. Artık alımlayıcı olarak sizin zihninizde, yüreğinizde yeniden biçimlenecek ürünlerimiz. Yok olacak olanın kaydını tutmak, belgelemek için gerçekleştirilen çalışmamız, izleyenlerin kafasında bir soru işareti oluşturmuşsa, amacımıza ulaşmış sayılırız. Kültürel mirasını yok edenlerin çocuklarının da kimliksiz kalacağı düşüncesinin bilince çıkarılmasında küçük bir adım atmış sayacağız kendimizi.



Bu tür çabaların çoğalması, bu sayede Allianoi’nin gündemde olması ve kentin kurtuluşuna katkı sağlaması en büyük dileğimiz.



Sonuç olarak bu konuda elde ettiğimiz ürünleri sanatseverlere sunma aşamasına gelindi. İlk gösteri Yrd Doç. Dr Ahmet YARAŞ’ın yönlendirmesiyle, 22 Mart 2008 Cumartesi günü İstanbul Arkeopera’da gerçekleşti. Fotoğraf çevrelerinden bizi yüreklendiren olumlu dönütler aldık.



21 Nisan 2008 pazartesi Kask Fotoğraf Günleri etkinlikleri arasında yer alan gösterimiz fotoğraf dostlarımızla buluşmayı sürdürecek.



Bu arada “Su İçinde Üç Çığlık” adlı Efot 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması’nda sekiz sergileme aldığımız projemizdeki fotoğrafları, 29 Mayıs Perşembe günü Efot’ta salonunda (Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği) gösterimi gerçekleştirdik ve böylece sunumumuzu Edirne’deki fotoğraf severlerle paylaşmış olduk”¦



Henüz hayata geçmedi; ama sergi ve katalog çalışması için destek listesi oluşturuyoruz. Bir kültür yayını olarak hayata geçireceğimiz yayın projemiz için, fotoğraf dostlarımdan gönüllü bir çalıştay oluşturduk.



Allianoi’de son fotoğraflarımızı çektiğimiz günden bu yana projeyi ne şekilde geliştireceğimizin konusunda hızlı bir yol aldık.




Değer ERKEN

Bu kapsamda çalışmamızı hedefine ulaştırabilmek için “zaman, finans, bilgi ve ufuk ” konularında sıkıntılarımızı konuya duyarlı herkesle paylaşarak çözüm üretmeye çalışıyoruz.



Bu ve benzeri girişimler sonuç vermeye başlayınca serginin kaç il gezeceğini ve masraf kalemlerini hesaplayıp hizmet sponsorlarını harekete geçirmek istiyoruz.



Ne yazık ki hiçbir şey yapılmazsa, yok olanın kaydını tutmak, belgelemek için gerçekleştirilen bir çalışma olarak tarihe geçecek olan projemiz ortada kalacak. Bizim için önemli olan başlattığımız bu girişimin; insanlarımızın kafasında bir soru işareti oluşturup yeni girişimleri tetiklemesi ve böylelikle amacına ulaşmasıdır.



İnsanlığın yaratımını gerçekleştirdiği değerler yücedir. Bizden önce coğrafyamızda yaşamış uygarlıklarını bıraktığı kültürel mirası yok sayarsak, tarih de bizi yok sayacaktır, diyebilen sağduyulu insanlara ulaşabilmek ümidiyle…



Kültürel Mirasına sahip çıkmayan geleceğine de sahip çıkamaz”¦ Çocuklarımız “KİMLİKSİZ” kalmasın”¦ Gelecek geçmişle birlikte, iç içe güzeldir.



Birgül ERKEN- Değer ERKEN
























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Birgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : SuBirgül Erken - Değer Erken : Su

Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008′de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine Dair


Tekin ERTUĞ : SANATIN KIYISINDAN






MAYIS 2008 DE GERÇEKLEŞEN İKİ BÜYÜK FOTOGRAF ETKİNLİĞİNE DAİR



Geçtiğimiz ay (Mayıs 2008 de) gerçekleşen büyük çaplı iki farklı organizasyondan söz etmek isteriz, bu yazımızda.



İlki; 2 – 3 – 4 Mayıs 2008 tarihlerinde düzenlenen “Afsad 7. Fotograf Sempozyumu – Belgesel Fotograf Buluşması” dır.



Sempozyum öncesi Afsad “Toplumcu Gerçekçi Belgesel Atölyesi”, atölye sorumlusu ve Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Mehmet Özer’ in Afsad Bülteni’ nde yayınlanan “Fotograf Bize Dünyayı Gösterdi” başlıklı yazısından bazı cümleler (1);



Fotoğraf gelecekten ödünç aldığımız dünyamızın nasıl kirletildiğini ve bizden nasıl çalındığını anlattı”¦Her şeye rağmen yarın düşünün, umudun olduğundan söz etti”¦Kuşların uçmaktan korktuğu kentlerde gökyüzü ve bulut oldu fotograf”¦Uzaklara çağırdı bizi, yeni serüvenlere çıktık içimizdeki insanı bulmak için”¦Fotoğraf bakarkör olduğumuz hayatı görünür kıldı…Fotoğraf acılar, tükenişler, hızla yitirdiğimiz dünya için aralıksız konuştu ve yaşamın tek değerli şey olduğunu anlattı”¦.Geçip gidene yeniden dönmek olanaksızdı, bizi düşsel yolculuklara çıkardı. Sararmış bir fotoğraftaki solgun ışıktan yola çıkarak bulduk önceki yaşamlarımızdaki izlerimizi”¦İnsanın bir çehresinde bin bir yüzünün hallerini gördük bir kadraj içinde”¦, sözün tükendiği yerde konuştu fotoğraf. Birer tarih yazıcısıydık, fotoğraflarla tarih yazıyorduk. Bu sorumluluk bizi uykusuz bıraktı, aç ve yorgunduk. Ama güzeldi ve her karede söylediğimiz ayrı bir şarkı vardı….”





Fotoğraf : Tekin Ertuğ, “Harran’ da Kadın” 1996



Çok büyük emekle inşa edilen “Sempozyum” da yer alan her etkinliği baştan sonra adım adım izleme olanağımız bulunmasa da, önemli bir kısmını izledik. İzleyebildiğimiz bölümlerine ilişkin izlenimlerimizi ve çıkarımlarımızı özetleyerek paylaşmak dileğindeyiz.



Daha baştan söylemeliyiz ki; yazılı metinlerden çıkartılmış özetler olmadıkları, konuşmalar sırasında not tutulmak suretiyle oluşturuldukları için, aktaracağımız cümleler, konuşmacıların telaffuz ettikleri cümlelere birebir tekabül etmeyebilir. Ancak, özetlenerek aşağıda sunulan metnin, elden geldiğince konuşmanın özüne aykırı düşmeyecek, onu bozmayacak, anlam yitimine veya yanlışa yol açmayacak şekilde düzenlendiğinin bilinmesini isteriz. Metni hazırlarken gösterdiğimiz bütün dikkate rağmen, istem dışı (yanlış duyma, eksik duyma ve algılama,”¦gibi nedenlerden) oluşabilecek eksik ya da hatalar, sürç-i lisan halleri için, konuşmacıların bizi bağışlayacaklarını umuyoruz.



İbrahim Demirel‘ in yönettiği “Gelenekten Geleceğe Türkiye’ de Belgesel Fotograf Yaklaşımları” başlıklı Panel’ de, konuşmacılardan Oktay Çolak, fotografı üç temel kategoriye ayırdı.



“Kavramsal Fotograf”, “Deneysel Fotograf” ve “Doğrudan Fotograf”.



Kısa bir tarihçe sundu ve Batı’ da ilk dönem fotografçıların genellikle eğitimli ressamlar olduğunu, o nedenle o döneme ait bütün fotografların sanatın temel prensipleri bakımından oldukça iyi olduklarını belirtti. Osmanlı’ da Sultan Abdülhamit’ in fotografı ne kadar önemsediğine dair örnekler sundu. Cumhuriyetle birlikte Atatürk’ ün himayesinde Türkiye’ nin tanıtımına ilişkin çok kapsamlı fotograf eylemleri gerçekleştirildiğini ifade etti.



Yaptığı sergilerde ve ortaya koyduğu eserlerle ustalığını kanıtlamış, rüştünü ispat etmiş olan Akademisyen fotografçı Oktay Çolak, “Atatürk’ ü hiç görmedim, tanışmadım ama rastlasam-görsem tanırdım mutlaka. Çünkü fotograflarını gördüm Atatürk’ ün…” gibi, fotografın belgeci yanına ilişkin olarak sunduğu çok etkili bir örnekle, aynı zamanda söz ustası olduğunu da gösterdi.



Sözlerinin devamında, Türkiye’ de 60 lı yıllarda fotografçılar arasında iki temel görüş olduğunu; bunlardan birinin, her şeyi iyisi ve kötüsüyle olduğu gibi, bizim gerçeğimiz olarak göstermekten yana olduğunu, diğerinin ise (yoksulluk sefalet görüntülerinin ağır basması, karamsarlığa yol açması sonucu olarak belki de) hayatın iyi ve güzel taraflarının da bulunduğu yolundaki görüşten hareketle, iyi şeyleri göstermekten yana olduğunu belirtti.



70 li yıllarda Batı’ da “Deneysel Fotograf” hat safhada bir yoğunluk ve arayış içindeyken, Türkiye’ deki fotografçıların bundan uzak olduklarını ve sosyal gerçekliğin önde tutulduğunu, 80’ den sonra bunun yerine deneysel çalışmaların hız kazandığını, 90 lı yıllardan sonra ise tek tek başarılı fotograflar yerine “proje” kavramının benimsenmeye başladığını söyledi.



Panel yöneticisi İbrahim Demirel, kırk yıla yakın bir süredir İletişim Fakültesinde ders verdiğini, fakültede fotograf derslerinin kapsamının yeterli olmadığını, bu gün özel üniversitelerde de ders verdiğini ve aslında buralarda da durumun çok parlak olmadığını” belirtti. “Resim ve Heykel dersleri Güzel Sanatlar Fakültelerin’ de ne kadar önemseniyorsa, fotograf derslerinin de o denli önemsenmesi gerektiği nin altını çizdi.



Oktay Çolak, herhangi bir değerlendirme yaparken ülke gerçeklerinin mutlaka dikkate alınması gerektiğini, Üniversitelerin fotograf bölümlerine ( kendisi gibi bilinçli tercih, bilinçli seçim yapmış ender sayıdaki insanlar dışında ) daha çok Üniversite sınavlarında iyi puan alamamış öğrencilerin girdiğini, bunlardan da çok büyük başarılar beklemenin iyimserlik olacağını ima etti.



Taksi şoförü “ne iş yaptığımı sorduğunda fotografçıyım diyorum, taksi şoförü ben de fotografçıyım diyor”, cümlesiyle Çolak, son derece ilginç bir gözlemini de iletti.



İbrahim Demirel, “Sanat Sanattır. Sanat bencildir, bireyseldir. Güzel Sanatlar’ da okuyan herkesin iyi ressam, iyi heykeltraş olmaması gibi, iletişim okuyan herkesin de iyi gazeteci iyi fotografçı olmasının beklenmemesi gerektiğine, özel merakı olan, ciddiye alan, çalışan insanların sadece başarılı olabileceği” ne vurgu yaptı.



“Belgesel Fotografın Toplumsal Bilince Etkisi” başlıklı sunumunda Handan Tunç’ un; felsefi, sosyolojik, tarihsel, psikolojik,”¦ gibi diğer bir çok boyutuyla da yaptığı analiz ve değerlendirmeler bir sanat insanını ilgilendiren oldukça fazla veri içermekteydi ( İtalik karakterli yazılar, Handan Tunç’ un sözlerini ifade etmektedir ).



Söylemlerim karmaşıktır. Karıştırmayı severim. Çatışma konusunda eskisi kadar performansım iyi olmadığı için bu kez fotograftan az söz edip, toplumdan söz edeceğim.



Bildik şeyleri kurcalamak istiyorum; Toplumsal bellek, toplumsal bilinç, toplumsal duygulanım. Hatta son yılların moda deyimlerinden “duygu ötesi toplum”. Bu ortak kavramları ele almak istiyorum.



70 lerde kültürler arası barış gelecek sanılıyordu.



Oysa şimdi ?



“Anımsatma kürleri” başladı şimdi. Toplumu – insanı yaşanan günün gerçeklerinden uzaklaştırma politikası. Bizler karanlık oda manipülasyonları, dijital oynamalar,…fotograf gerçekmidir, değilmidir diye uğraşaduralım, dünya görüntüsünü üretiyor, ürettiği görüntünün belge ideolojisini oluşturuyor, uygun toplumu buluyor ve o toplumda “bellek uyanışı” projesini gerçekleştiriyor.



Bellek yitimi genel bir sendromdur. Sadece az gelişmiş ülkelere – gelişmekte olan ülkelere has değildir.



Dünya modernizmle birlikte önce belleğini, sonra aklını yitirmiştir.



“Entelektüel çöplük” tanımlamasıyla fotografçıların sıkça dile getirdiği “görüntü kirliliği” tanımlamasının bir başka alandaki durumunu iletir gibiydi Handan Tunç.



İleri kapitalist sistemde bastırma, unutturma, sulandırma bir stratejidir.



Stratejistler neyi unutturacaklarının, neyi uyandırıp hatırlatacaklarının, neyi sulandıracaklarının projelerini yapıyorlar.



Sanki bellek yitimi salt toplumsal patolojidir gibi bakılıyor. Oysa bellek yitimi doğrudan doğruya insanın “şey” leşmesidir. Aklın araçsallaştırılmasından sonra değerlerin yeni değer biçimine uğramasıdır. Neyi hatırlamak gerektiğindeki değer sistemi değişmiştir.



Bütün bu “şey” leşmeler bir tür unutmadır. En önemlisi de böyle bir hastalığımız olduğunun unutulmasıdır. Asıl sorumluluğunuz şimdi başlıyor. Belleği canlı tutmak değil, canlılık yitimine uğramış belleğe, bellek yitimine uğradığını hatırlatmalısınız.



Bellek yitimi bile psişik bir meta olarak kullanılır ve duygular, otantik anılar ve en önemlisi de mistisizm pazara sürülür.



Handan Tunç, mistisizmin pazara sürülmesinin altını çizerken, bir bakıma son yıllarda çeşitli Asya kültür ve inanç gruplarına özgü yaşam kalıplarını yerinde inceleyip, bunlar üzerine seminerler düzenleyen ve kitaplar yazan (şifa dağıtan), çoğunluğu da Batılı olan kimselerin eylemlerinin gördüğü aşırı ilgi ve bütün dillere çevrilip, milyonlar satan kitaplarını hatırlatır gibiydi.




Fotoğraf : Tekin Ertuğ, “Kâhya” 1996



Peki otantizm ve mistisizm kimin işine yarar ?



Şu hiç unutulmamalıdır. Bellek barbarlıkla değil, uygarlıkla – uygarlığın barbarlığıyla yitirilmiştir. Bu gün çok daha iyi bir yere gidilmiyor”¦ Teknoloji sürekli görüntü üretiyor”¦ Her şey estetize ediliyor. Evlerin duvarları öyle estetize ediliyor ki duvara bir şey asmak gerekmiyor. Koltuk öylesine estetize ediliyor ki yanına bir heykel konması gerekmiyor.



Yanılma hakkımızı da kullanarak (yanılma da son derece insani bir durumdur), bu noktada Handan Tunç’ un olumsuzlaşmış / negatif bir estetik değerler sistemine gönderme yaptığını varsayıyoruz. Ya da sözlerinde aynı andan hem ironi hem de gerçek bulabiliriz.



Çağın problemi estetik problemi değil, çağın problemi gerçeklikle olan bağın kopartılmış olması problemidir.



Ne belgelenmeli ?



Gerçek belgelenmeli.



Gerçeğin şakası ya da gerçeğin “mış” gibi çoğaltılarak belgelenmesi, bellek yitimini bizzat kendisi yaratır.



Neden kolektif bir bellek yaratmak isteriz ? Kolektif bir duygulanım yaratabilmek için.



Bu gün dünyada “ben” ve “birey” e ilişkin öyle bir noktaya gelindi ki kolektif olmak ayıplanır haldedir.



Ayıptır çünkü “ben” yok edilir.



Bu bir intihardır.



Neden “ben” yitirilir ?



Kolektif bellek kolektif duygulanımla başlar, o da kolektif bilinç oluşturma süreçlerinin yolunu açar.



Handan Tunç, bir başka önemli kavram üzerine dikkatleri toplamaya çalıştı.



“Duygu ötesi toplum”.



Kolektif duygulanımdan uzaklaşmış toplumlar da öfkeden tutkuya kadar aynı şeyi hisseder. Ama duygu ötesi toplumlarda bir şey eksilmiştir”¦ Körfez Savaşı… An be an belgesel tadında izledik. Bu noktada eksik yok.



Eksilen ne ?



Tepki istemi eksilmiştir.



Eksilen, kolektif bir tepkinin oluşturulmasıdır.



Dolayısıyla duygu ötesi toplumda duygu eksik değildir. Duygunun bilince, bilincin edime dönüşmesi eksiktir.



Bir belgesel fotograftaki eksik de, hatırlatmak değil, hatırlatılanın yeni yaşamlara katkısı olmamasıdır.



“Duygusal Temizlik”, diğer adıyla “Belleksizleştirme” tam da görüntünün en iyi kullanıldığı alanda, medyada yapılmaktadır.



Tarih tasarımcıları ve politikacılar yönlendiriyor, görüntü ve algı psikolojisi kısmını da medya yapılandırıyor.



Bir konuya dikkatinizin çekilmesi tasarlanmışsa, duygusal olarak askıya alınırsınız. Bir kere duygusal olarak askıya alındığınızda, öylesine bir görüntü bombardımanına tabi tutulursunuz ki başlangıçtaki duygularınızı tanıyamaz hale gelirsiniz. Küresel toplumun rasyonel standartlaştırılmış zamansallığı içinde neyi hatırlamamız, neyi hissetmemiz gerekiyorsa ona uygun görüntü şifrelerini almaya hazır hale getirildik.



Buna da uygarlık deniyor.



Yalan söyleme duygusallığı bile elimizden alındı. Yalan söylemek insansaldır. Yalan söylemek duygusaldır. Hepimiz yalan söyleriz.



Oysa artık fotograf yalan söylemiyor.



Fotograf dikte ettiriyor.



Artık tarzlar ne ilerici ne gerici. Artık tarzlar ne kavramsal ne yaratıcı. Artık bir tek kare üzerinde en az beş altı ekolün, dört beş ideolojinin imlerini bulabiliyoruz. Silikleşmiş ve yok edilmiş bir kimliğin minik yansımaları gibi.



Geçtiğimiz yüzyılda tartışırken kuşatılan bir dünyadan söz ediyorduk. Modern uygar insan, artık kuşatılan bir dünya değil, yeniden yaratılan bir dünyayı tercih ediyor.



Küresel talep, artık yeniden yapılandırılan bir dünya.



Neyle ?



İmajlarla. Görüntülerle.



Dozları bilimsel verilerle tespit edilmiş görüntüler.



Belgeselde fotografın orijinal olup olmadığı mı, fotografın içinde yer alan olayın orijinal olup olmadığı mı önemlidir ? Olayın orijinal olması, gerçek olması, oyun olmaması önemlidir. Mamafih bu gün orijinal bir olay, gerçek bir olay varmıdır ? Hangi savaş ya da hangi barış orijinaldir. Belgesele bir de bu yanıyla bakmak gerekir.





Fotoğraf : Tekin Ertuğ, “Kamış İşçileri” 2006



Belgeselciler artık bu gün kültürel yorumcu olmalıdırlar. Belgeselcinin saptayıcı değil, seçici olması gerekir. Belgeselin estetik dışı olması gerekmez. Bakılabilir, ilgi uyandırabilir ve duyguları çağırabilir olması gerekir. Bazı estetik kaygıları barındırması gerekir. Ama estetize olayı belgelemenin, belgesel fotografla ilgisi yoktur.



Belge ve gerçekliğin yeni bir çağının başladığını kabul edelim.



Mutluluk ve yarar üzerine söylemler yerine (çünkü onlar yitirildi), günümüz insanının etik anılarını canlandıracak, belgeye büyük anlamlar değil, sadece bir hümanitik değer katmanızı diliyorum.



Belgesel fotografın toplumsal belleği oluşturma gücü kalmamıştır.



Belgesel fotografın bizzat kendisinin bellek yitimi için kullanılmasına bir önleminiz var mı ?



Ya da belgesel fotografın sahibinin, fotografçının dünyayı kavrayışı-algılayışının gerçekliği konusunda güvenceyi kim verecek ?



”Hangi gerçeklik bilgisini kullanacak, hangi gerçeklik ideolojisi ?” sözüyle; başlarken ilettiği üzere, hayli karışık ( karışıklığın / karıştırarak anlatmanın da, hatta – söz konusu şey medeni koşullarda gerçekleşen sanat ve bilim temelindeki bir söylem olduğu için – bilinçli olarak kafa karıştırmanın da bir yöntem ve bilimsel bir yöntem olduğunu öğretir gibi ), bir o kadar da düşündürücü ve etkili sunumunu tamamladı.



Kerim Bora’ nın Kenya’ da HIV virüsü taşıyan insanları konu alan “Rüzgara Fısıldanan Sözler” adlı gösterisi, yazılı metinler epeyce uzasa da, son derece etkileyici bir sunumdu.



Özcan Yurdalan’ ın söylediği ve savunduğu gibi de “alt yazılı” idi üstelik.



Bu sunumda, insanların umutsuzca sürdürdükleri yaşam mücadelesinden gayrı, dikkatimizi çeken önemli şeylerden biri, telaffuz edilen insan isimlerinin neredeyse hepsinin İngilizce (Batı kökenli kelime) olması, sadece iki ya da üç tane yerli isim bulunması idi.



Binlerce yıldır süregelen yerli isimleri nereye kaybolmuştu ?



Yarı çıplak gezen, kök – ot toplayarak ve avlanarak beslenen, parmaklarını kullanarak yerde yiyen, kamış barakalarda yaşayan insanlara; otomobille – uçakla seyahat eden, avlanmak yerine ıslah ettiği hayvanları boğazlayan, masada başında çatal bıçak kullanarak yiyen insanların, kafesteki şempanze muamelesi yapması doğrumudur ?



Şempanzenin kafese kapatılması doğru mudur ?



İsimlerine bakın şimdi; Paula, Katalina, Eva, Anna, Jane, Emily, Diana, Nola, Teddy, Lucy, Agnes, Edward, Jane, Resty, Justine, Noelina.



Ve birkaç da Arap kökenli isim; Müslüm Saidi, Zautuni Hussein, Abraham Kusu.



Yerli isim neredeyse yok gibi.



Böylesi bir durum,(kendi yerel kimliklerinin yok edilmesi durumu) en az o insanların amansız hastalığa yakalanmaları kadar umutsuz ve içler acısı bir durum değilmidir ?



Afsad Kurucu Üyesi Kemal Cengizkan, fotografın da diğer sanat dalları gibi kendi dışındaki her şeyden yararlanarak sunulabileceğinin çok etkili bir örneğini verdi. “Fotografa müzik eşlik etmeli mi (yıllar yılı dia gösterilerinde binbir zorlukla senkronize edilmiş müzik parçaları eşlik etti) ?“ “Fotograf Sergisi sırasında dans, şiir ya da başka gösteriler yapılabilir mi (sergi sırasında canlı müzik ya da dans gösterisi veya her ikisi birlikte olmak üzere bunların da epey örneğini görmüş idik geçmiş zamanda) ?” ”¦gibi sorulara adeta yanıt olmak üzere foto-röportaj sırasında kaydettiği sesleri de (montajlanmış olarak) dinleterek gerçekleştirdiği “konuşmalı / diyaloglu, şarkılı – türkülü” sunumunun ardından yaptığı konuşmada ;



“Gazetelerde kaç tane fotograf editörü var ?”



“Gazete fotografçıları kaç seminere gönderiliyor ?””¦ diye son derece önemli iki soru yöneltti.



Afsad Kurucu Üyelerinden Özcan Yurdalan konuşmasında ;



“Fotografın zenaat devri bitmiştir (teknolojik yeniliklerle birlikte)”¦.Fotografın mutfak kısmını, laboratuar kısmını”¦, kimyasalları bilmeye gerek kalmadı”¦. Fotografın yeniden tanımlanması gerek”¦” dedikten sonra, önemli bir eksiğimizi, bir bakıma teknolojik gelişmelere ve yeniliklere ayak uyduramadığımızı, gerisinde kaldığımızı belirtti, “kategorik bir bakış açısı ve açılımı” nın gerekli olduğundan söz etti, dolaylı olarak.



Konuşmasının bir bölümünde Yurdalan ;“Fotograf zihinde oluşur…öyleyse fotografçının zihniyeti, bakış açısı, dünya görüşü de sorgulanmalıdır.” diye ekledi ve fotografçı için “felsefi bakış, sosyoloji ve tarih bilgisi”¦.” gibi entelektüel donanımın önemine değindi, “fotografçının artık salt fotografı çeken olmadığını” nın altını çizdi.



Handan Tunç’un üzerinde durduğu “bellek stratejistleri” kavramına değinildi”¦“Eldeki her tür görüntünün bellek stratejistlerince insanı gütmeye yönelik kullanıldığı”¦” üzerinde duruldu. “Kapalı bir toplumuz…Habersiziz”¦.Farkında değiliz”¦.Bellek stratejistleri gibi kimlik stratejistleri de var…” şeklinde bir saptama yapıldıktan sonra fotografçının sorumluluğuna değinildi ve ünlü kurbağa örneği verildi. Kısaca, “aşırı sıcak suya bir anda bırakılan kurbağa hemen sıçrayıp kaçar ama yavaş yavaş ısıtılan suyun içine bırakılan kurbağa farkında olmaz“, örneği toplumun bu günkü durumuyla özdeşleştirildi.



İzlerine başka yerlerde rastlasak da; “Toplumcu Gerçekçi Belgesel” tanımlamasından başka, böylesi kalabalık bir izleyici önünde belki de ilk kez yüksek sesle “Sosyal Belgesel” diye bir tanım (“belgesel” kapsamında detaylandırılmış özel bir tanım ya da çağdaş bir bakış açısıyla yeniden biçimlenmiş bir adlandırma), yenilenmiş bir bakış açısı veya böyle yeni bir yaklaşımın varlığı dillendirildi. Özellikle de Özcan Yurdalan bu tanımı, altını çizerek ve vurgu yaparak sıklıkla yineledi.



Yurdalan, “Sosyal Belgeselin Türkiye’ de 75 – 80 yılları arasında kuramsal yapısıyla birlikte var olduğu, 80 sonrası fotografın biçime yöneldiği – biçime hapsedildiği, 90 lı yıllarının ortalarından itibaren yeniden sosyal belgesel merakı başladığı” tespitini yaptı. Ancak “hemen içinin boşaltıldığını, şu anda böyle bir tehlikeyle karşı karşıya bulunulduğunu” ifade etti.“Belgesel aslında neyi konu aldığınızla ilgili değildir…Bunlara nereden bakarak yaptığınız önemlidir”¦İnsanları nesneleştirerek, deforme ederek, görünmek istemedikleri şekilde göstermek sosyal belgesel değildir”¦.Sosyal belgeselci sahih olmalıdır”¦Ben sadece gördüklerimi çektim, demek yeterli değildir”¦” diyerek özellikle yeni kuşak fotografçılara ciddi bir uyarıda bulundu.



Yurdalan’ın fotografçılara ilişkin üstü kapalı başka bir uyarısı zihinlere kazır gibi söylediği şu cümlelerle özetlenebilir. “Sosyal Belgeselci kendi başarılarını mı / kendi fotografik performansını mı, yoksa ele aldığı / kamusallaştırmak istediği konunun önemini mi öne çıkartmak ister ?… Burada fotografçının kahramanlığı, estetik başarısı, mahareti, marifeti hiç önemli değildir… Çünkü sosyal belgesel fotograflar, galeri duvarlarına asılmak için değil, çoğaltılıp dağıtılmak içindir,…oraya buraya saçılmak, yerlere atılmak içindir”¦”.



“Yaşanan büyük illüzyon” dan söz etti. “Belgesel fotografın, sosyal belgeselin, foto-röportajın asla yazısız olamayacağı” konusundaki bakış açısını dile getirdi. Bu bağlamda olmak üzere “estetiğin de her zaman değişebileceğini, ezberciliğin, kalıpların ve dikte edilmiş bilgilerin yerine yaratıcılığın önemli olduğunu” hatırlattı. Ve hatta “gerekirse kirli fotograf dediğimiz estetik ögeleri hiç de öne çıkartmayan fotograflar bile olabilir” diyerek Sosyal Belgesel çalışmalarda, çalışmanın özüne uygun olarak, diğer alanlardan farklı şekilde estetik kaygıların öne çıkartılmaması gerektiği, sanat kaygısının diğer ve daha önemli kaygılara göre tali kalabileceği yolundaki görüşlerini iletti.



Bir başka konudaki görüşlerini de, “günümüzde fotografçıların temel sorunu fotografın inandırıcı olmamasıdır”¦Bu güveni yeniden kazanmak da önümüzdeki en büyük problemdir…Belgesel, kurgu olmamalıdır…Aksi taktirde samimiyetten uzak olur”¦” şeklinde ifade etti.



“Fotograf soylu bir sanat değil, soysuz bir sanattır”¦ Resim, heykel, şiir gibi gelenekleri olan soylu bir sanat değildir fotograf”¦ Zenaatı sanattan daha fazla önemsiyorum”¦”şeklinde oldukça radikal bir çıkış ve belki de çok ciddi, çok dikkate değer bir ironi yaptı Özcan Yurdalan.



“Dernekler de mi artık güdülecek üye tabanı oluşturmaya çalışıyor da insanlar derneklerden uzaklaştı ve tek başına çalışmayı yeğliyorlar”¦?” gibi başka önemli radikal bir tespitle hem düşündürüyor hem de “fotografçılar dağılmalı ve herkes kendi bağımsız derneğini kurmalı… Sosyal Belgeselcilerle Akademisyenlerin ve diğer bütün fotografçıların sorunları birbirinden farklıdır”¦ Herkes kendi örgütlenmesini gerçekleştirmeli…” diye ilave ederek yeni bir açılımın gereği üzerinde duruyor ve maddi temellerine ilişkin ipuçlarını veriyordu.



Oysa bu gün böyle bir ayrışma olmadığı gibi, fotograf derneklerinin çatısı altında halâ sinema amatörleri de yer almaktadır. Yılların deneyimine sahip konuşmacılar, daha sağlıklı açılımlara neden olabilmek umuduyla ilk kez dolaylı ya da doğrudan bu gibi şeyleri irdeleyerek “Sosyal Belgesel” cilerin, “Doğa” cıların ve diğerlerinin aynı dernek çatısı altında bulunmak yerine kendi derneklerini ayrı ayrı kurmalarını önerir görünmekteydiler. Böylesinin daha makul ve daha etkin olacağına ilişkin kanılarını ortaya koydular.



“Artık fotografçıların amacı sadece iyi bir fotograf yapmak olmamalı”¦” şeklindeki net ifade Yurdalan’ ın sunumundaki nihai cümlesi ve kendi görüşlerini özetleyen sözü oldu.



Mehmet Özer’ in yönettiği, A.Beyhan Özdemir, Özcan Yurdalan ve O.Cem Çetin’ in konuşmacı olduğu Panel’ den aktarılacak gerçekten çok önemli tespitler, yaklaşımlar, açılımlar”¦, kısacası öğretiler vardı.



Mehmet Özer ; “Dünyanın görüntülerle, seçilmiş görüntülerle yönetildiğini, seçilmiş görüntülerle tepkilerin belirlendiğini”¦,korkarak, sinerek, heyecanlanarak, sevinerek”¦ nasıl olması gerekli ise öyle bakılmasını sağladıklarını” söyledikten sonra, “hayata şehla bakanlarız biz”, diyerek yönlendirmelerin dışında kalmayı başarabilen fotografçıların olabileceğine vurgu yaptı ve “taraf” olduğunu dile getirdi.



Orhan Cem Çetin ; “Belgesel fotografçısı olarak tanınmadığı halde, bir belgesel panelinde konuşmacı olmasının yadırganabileceğj” noktasındaki öngörüsünü belirttikten sonra, “genel olarak (ya da çoğunlukla) belgesel fotografın doğrudan bir çatışma alanı olarak ifade edildiği”¦” şeklinde son derece haklı ve can alıcı bir tespitte bulundu. “Bir yorum ve tek bir bakış açısı yoktur…” derken, belki de fotografçıları, belgesel fotografı tartışırken bir kez daha düşünmeye davet etti.



Orhan Cem Çetin özlü ifadeler ve kısa cümleler kullanarak bir yandan zamanı çok verimli ve etkin hale getiren tutumu ile öte yandan ciddi olarak düşündüren üslubuyla “toplumsal bellek dökümanlar üzerinde oynanarak yapılmaktadır”¦” saptamasında bulundu. Öyle sanıyoruz ki son derece zekice, belgesel çalışmalara ilişkin bütün olumlu söylemlerin yanı sıra aslında istendiğinde belgesel dökümanın nasıl kolaylıkla başka sorunlara da yol açabileceğini, kendi ipini çekmek gibi önemli sonuçlar doğurabileceğini ve çoğunlukla da böyle kullanıldığını göstermek istedi.



Orhan Cem Çetin sözlerinin devamında “tarafsız, yansız fotografçı olamaz”¦ varsa şuursuzdur…” ifadesiyle kendisinin tarafsızlığı nasıl ele aldığını iletti. “Belgesel Fotograf, kurgu fotograftır.., kurgusu ise gerçeklik vizyonudur…” diyerek genel geçer görüşün epey uzağında duran yeni bir yaklaşım sundu. “Muhalif olmayan fotografçı yoktur…” dediğinde de adeta, daha baştan “çatışmacı” olarak ele alınan belgesel fotograf vizyonunu üstlenen fotografçılara göndermede bulundu. Farkedilmesine, görülmesine vesile olmak istediği “dökümanter” in pekâla kendi amacının / fotografçının amacının tam tersi etkilere yol açmak üzere nasıl kullanılabileceğine dair popüler bir de örnek sundu. Bu bağlamda, “embedded (iliştirilmiş-gizlenmiş-gömülmüş) fotograf “ ın Körfez Savaşı sırasında uygulamaya nasıl sokulduğunu hatırlattı.



“Dünyadaki tüm fotograflar kurgudur ama belgesel fotograftaki kurgu, gerçeklik kurgusudur” cümlesiyle genel görüşünü özetledi ve sözlerini tamamladı Orhan Cem Çetin.



Beyhan Özdemir; Akademik çevrelerin yapması gereken böyle bir etkinliği Afsad’ ın 7. kez yapıyor olmasından duyduğu memnuniyeti, ancak bir akademisyen olarak bunu yapamıyor olmaktan duyduğu üzüntüyü dile getirerek sözlerine başladı.



İktidar ya da itiraz dili olarak fotograf başlığını açarken (“iktidardan” kastedilenin sadece siyasi iktidar olmadığını, genel anlamda “iktidar kavramı” nın ele alındığını iletti). “İktidar, karşıtlarını da bizzat kendisi atar”¦” gibi oldukça net bir görüş öne sürerek, iktidarın hem kendi yandaşlarını ve hem de itirazcılarını belirleyebileceği üzerinde durdu ve buna örnek olarak da Amerikalı fotografçı Ken Ligt’ ın Teksas’ taki ölüm mahkûmları ile yaptığı çalışmaları Amerikan Hükümetinin finanse etmesini gösterdi. Kırım savaşını belgeleyen fotografçı Roger Fenton’ u İngiliz Kraliyet ailesinin görevlendirip finanse ettiği, diğer bir örnek olarak sunuldu.



“Handan Hanım (Tunç)’ ın Belgesel fotograf artık toplumsal bilincin oluşmasındaki önemini yitirmiştir, sözünü umutsuzluk belirtisi olarak görüyorum”¦ Umutlar yitirilmemelidir”¦ Fotografçı itiraz dilini yitirmemelidir…” diyerek, kötümser (karamsar) olunmasına yol açan bütün verilere rağmen “iyimser” olduğunu beyan etmiştir Beyhan Özdemir.



Mehmet Özer ; “Fotograf bir itiraz dili olarak hayat bulurken, karşıtlarını da oluşturuyor. İktidar da fotografı kullanıyor”¦” şeklinde bir ifade ile, fotografın, fotografçının isteği dışında sunumlara da açık olduğunu, başkalarının da kendi amaçları doğrultusunda fotografı kullanabileceğini beyan edenleri desteklemiştir.



Özcan Yurdalan ; “Fotograf bellek oluşması için hala kullanılabilir mi ?… Evet, kullanılabilir”¦ Fotografın dili değil, dilleri vardır”¦ Sosyal Belgesel Fotograf ya da Toplumcu Belgesel Fotograf söylendiği gibi toplumcu değildir”¦ Fotografçı aynı zamanda kendisinin (kendi özel dünyasının) görüntülerini de aktarmıştır”¦” ifadeleriyle izleyicileri yeniden ve daha derinlemesine düşünmeye zorlamıştır. En nihayet fotografçının da bir insan olduğunu hatırlatmıştır.



Özcan Yurdalan, “ötekini anlayan, anlamaya çalışan kişidir fotografçı” diye bir ekleme yaparak aslında düşündüğü ya da arzu ettiği / olmasını istediği fotografçı profilini mi belirtmiştir ?



Orhan Cem Çetin ; “Aslında dünyadaki tüm fotograflar, kurgu olanlar da birer belgeseldir. Sanatçının öznel gerçekliğinin bir dökümantasyonudur” şeklindeki çok yalın ve anlaşılır ifadesiyle hem “dökümanter” tanımına ilişkin tercihini bir kez daha yinelemiş hem de çalışmanın şekli ve konusu her ne olursa olsun deklanşöre her dokunulduğunda ortaya çıkan görüntülerin tümünün belgesel niteliği bulunduğunu naif bir dille iletmiştir. Çetin, özellikle dijital devrimle birlikte fotografçıların kendilerine yönelik çalışmalarının giderek artmış olması üzerinde durmuş, bunda fotografın gerçekliğine duyulan şüphenin payı olup olmayacağının düşünülmesini sağlamaya çalışmıştır.



Orhan Cem Çetin, kurgulanmış fotograf ile doğrudan fotografın kardeşliğinden, ikisinin birbirinden çok ayrı düşünülemeyeceğinden söz ettikten sonra, “kurgulanmış olanın da, fotografçının hayata dair bakış açısı ve yorumu olduğunu”, eklemiştir. “Günümüzde aslolan fotografçının ne kadar samimi olduğudur.., Fotograf maharet olarak hala çok güzel bir şeydir…” gibi bir ifadeyle sözlerini tamamlarken sıra dışı bakış açısı ve ufkunun genişliği hakkında ipuçları vermiştir.



Mehmet Özer ; “Bu alana (“belgesel”e) ilgi on – on beş yıl öncesinde bu denli yoğun değildi. Ne oldu da böyle oldu ?” sorusunu ortaya atarak konuşmacıların birikimlerini paylaşmaları için yeni bir kapı araladı.



Özcan Yurdalan ; “Ben yaptım oldu”¦ olmaz”¦ yaptığınızın ardında duracaksınız”¦ savunacaksınız”¦” söylemiyle bir kez daha duruşunu dile getirdikten sonra, “fotografını yaptığınız insanlara karşı da sorumlusunuz..” cümlesiyle de “sosyal belgesel” tanımına çok da uygun düşen tavrını göstermiştir. Ve yeniden başa dönerek “belgesel fotograf duvara asılmak için değildir,…dağıtılmak içindir,… oraya buraya atılmak içindir…, mecramız sanat galerileri değildir…” sözleriyle ve son derece açık bir ifadeyle kendi yaklaşımına ilişkin hatırlatmada bulunmuştur.



Konuşmacıların söyleyecekleri tamamlandıktan sonra, Handan Tunç ; “Öteki” kavramını irdeleyerek, “Ötekini anlamak gerekmez”¦ Ötekini tanımak gerekir”¦Ötekisiz olmaz”¦” yolundaki diyalektik durumu belirtip, “ötekini anlamak dersek, hoşgörü denen aşağılayıcı tutuma gireriz” cümlesiyle de “öteki” ne ilişkin yaklaşımını ifade ettikten sonra, sanatın hiç de öyle idealleştirildiği (adeta ruhanileştirildiği) gibi bir kulvarda bulunmadığına işaret etmiş, “Sanat her zaman iktidarın yanında olmuştur, arada bir anarşist duruş gösteren olsa da, bu böyledir”¦.Sanata ilahi, romantik, ruhani bir hal ve sorumluluk yüklenirse olmaz..” şeklinde bir çıkışla, izleyicilere o bildik bakış açılarının ötesinde yeni bir bakış açısı sunmuştur. “Fotografın dili fotografçının zihnidir”¦İyi belgesel için, o ortamda yaşamak (yaşamış gibi olmak) yetmez”¦.saptamalarınız hatalı olur.” diyerek de neredeyse yapılanların önemli bir kısmının iddia edildiği kadar nitelikli ve doğru / gerçekçi olmadıklarının altını çizmiştir. Ayrıca iktidar (yineliyorum; “iktidar” dan kasıt bir başına siyasi iktidarlar değil, genel olarak yaşamın her seviyesinde her durumda gücü elinde bulunduran kişi, yapı, kurum”¦vs dir) -korku ilişkisine göndermede (öyle sanıyoruz) bulunarak, “iktidar her zaman korku salarak gelmeyebilir”¦bazen güle oynaya, şölenle de gelebilir”¦” uyarısında bulundu.



İzleyiciler arasından (isim belirtilmedi ya da belirtildi de biz duymadık) “farkındalık” a ilişkin olarak, “görülmez olanın, üzeri örtülüp görünmez kılınanın”¦” nasıl fark edilebileceğine dair “çıkmaz” iletildi.



İbrahim Göğer, “fotografa baktıran asıl şeyin estetik olduğunu” söyleyerek, Özcan Yurdalan’ ın “sosyal belgesel” çalışmaların duvarlara asılmak için yapılmadığını, dolayısıyla sanat kaygısı güdülmesi gerekmediğine dair yargısına göndermede bulundu.



Ali Öz’ ün “itiraz” ın hayatın her alanında gerekli olduğunu söylemesinden sonra, bir izleyici (adını iletmedi) “ her itirazın da kendi düşüncesini dayattığını ve kendi iktidarını getirdiğini”¦” hatırlattı.



Merih Akoğul sunumunda ; kendine has zarif üslubuyla, copy –past’ in olumsuzluklarını, basılı kağıdın avantajlarını, “hız çağı” nın dayatmalarını ve fotografın bu nedenlerle ayağa düşmesini irdelerken, kulvar ve kategori yükselterek fotografçı olma “histeri” sinden ve insanın düşünme pratiğini teknolojinin ötelemesi (teknolojinin insanı düşünme pratiğinden yoksun bırakması) nden söz ederek, bir bakıma fotografın ilk zamanlarında acaba “ressamlar” da benzer tartışmalar yapmışmıdır, benzer endişeler duymuşmudur ?…yolunda soruların belirmesine (örneğin ; fotografın ilk zamanlarında ressamlar binbir zorlukla gerçekleştirdikleri, çok özel yetenek gerektiren ve çok uzun bir öğrenme süreci sonucu kazanılabilen, çok çalışsa bile her insanın kazanamayacağı özellikler ve beceriler sonucu başarılabilen çalışmaların fotografçılar tarafından kısa sürede, -resimle kıyaslandığında- zahmetsiz ve kolay, çok büyük bir beceri gerektirmeden yapılabilir olması,muhtemeldir ki ressamlar arasında da benzer söylemlerin gelişmesine yol açmış olsun) ve hiç olmazsa üzerinde yeniden düşünülmesine neden olmuştur.



Akoğul; “kapitalizmin teknoloji sunarak insanların kendilerini fotografçı olarak hissetmelerini, usta ya da sanatçı olarak görmelerini sağladığı” na vurgu yaptı ve “sırtınızı sıvazlayana, size sanatçı diyene itiraz edemezsiniz” bağlamındaki sözleriyle, şu sıralar toz duman olan fotografçı dünyasına el feneri tutmuş ve sözünü ettiği düşünme pratiğinin kendisinde ne kadar gelişkin olduğunu açığa vurmuştur.



Merih Akoğul’ un değinimleri, günümüz fotograf dünyasını ve fotografçılarını özlü şekilde tahlil etmekte ve aynı zamanda yol göstermektedir.



Buna karşın, başta Ara Güler usta olmak üzere çok sayıda usta fotografçı halâ, kendilerine atfedilmek istenen “fotograf sanatçısı” ünvanından ısrarla uzak durmayı başarabiliyorlar.



“Görselik bir dildir, fotografsa alt dil”¦” hatırlatmasından sonra “Belgesel fotograf yeniden doğuşunu yaşıyor belki de…” öngörüsünü iletti ve “Sürekli model yenileyerek –fotograf makinası ve ekipmanları kastedilerek – teknolojinin tuzağına düşmemeli”¦” uyarısının ardından “Mürit, mürşit ilişkisine girmeyelim”¦Dar dünyalara hapsetmeyelim kendimizi”¦.Fotograf bireyseldir”¦” yolundaki uyarısıyla da fotografçıları bambaşka ve çok daha önemli bir cepheden uyardı, düşünmeye sevketti.



Merih Akoğul, “yeryüzünün daha fazla günbatımı fotografına ihtiyacı yok” cümlesiyle belki de Afsad 7. Sempozyumundan en fazla akılda kalacak sözlere imzasını atmıştır.



Murat Germen sunumunda; “Sosyal belgesel çalışmaların fotografları anonim olamaz mı ?…Fotografta isim olmazsa daha iyi olmaz mı ?… Anonimlik aynı zamanda bir Anadolu kültürüdür de”¦” şeklindeki çıkışıyla son derece enteresan ve pek de akla gelmedik bir öneri attı ortaya. Anonimliğe örnek olarak da “Grafity” yi gösterdi. Sosyal Belgesel gibi diğer belgesel konularının da önemini göz ardı etmemek gerektiğini hatırlattı, ardından “Dünyanın görsel belleğini sadece fotografçılar oluşturmamalı, sıradan vatandaş, halk da yapmalı”¦” diyerek daha da radikal bir çıkış yaptı Germen. İddiasını,“herkes fotograf çekiyor”¦bu ne yahu”¦diyenlere katılmıyorum”¦” şeklindeki sözleriyle de destekledi.



“Fotograf nesnel olmakla birlikte oldukça da özneldir”¦.Her tür manipülasyon ( photosop ve benzer yazılımlar kastedildi) olabildiğince kullanılabilmelidir”¦Eskiden hangi filmi kullanacağımıza karar vermek bir manipülasyon değilmiydi ?…” gibi sözleriyle teknolojik gelişmelerin taşıdığı olanaklardan sonuna kadar yararlanılması gereği üzerinde durdu.



Germen’ in yaklaşımı bizi gerilere götürdü. Hatırlayacaksınız, bundan 10-15 yıl önce ( analog sistem döneminde ) karanlık oda manipülasyonları sır gibi saklanırdı. Çeşitli karanlık oda teknikleriyle hazırlanmış örnekler bütün ödülleri silip süpürürdü. Yapanlar da el üstünde tutulur, usta – sanatçı olarak itibar görürdü. Dijitalle birlikte bunların hepsi bilgisayar yazılımı olarak önümüze kondu. Hızla da yaygınlaşıyor. Kısa süre önce ödül rekorları kıran manipülasyonların benzerleri, şimdi aynı jürilerin önüne konsa ?…



Soru şu ; Ödüller fotografların zorluk dereceleri dikkate alınarak mı verilmekteydi acaba?



Eğer öyle değilse, aynı görsel sonuçların bu gün bilgisayar desteğiyle oluşturulduğu fotograflar neden dikkate bile alınmıyor ?



Daha da ilginç olanı şu ki, henüz jüri profilinde de çok önemli bir değişiklik yok. Bu günün seçicilerinin ekserisi, on beş yirmi yıl öncesinin de seçicileriydi.



Yoksa 20-30 yıl boyunca değerlendirmelerde bir yanılgı mı yaşanmıştı ?



Fotografçıların dikkatini böyle ilginç bir soruya yöneltip, buna ilişkin metinler oluşturulmasına kapı aralamanın yararlı olacağını düşünmekteyiz. Böylece belki fotograf değerlendirmeleri yapılırken, nelerin öne çıkartılması gerektiğine ilişkin yeni görüşler ortaya çıkacak ve daha sağlıklı sonuçlar oluşturulabilmesi için uygun bir tartışma ortamı doğacaktır. Kimbilir belki Özcan Yurdalan’ ın sözünü ettiği “kategorileşme,”¦herkesin kendi derneğini kurması”¦” savının benzeri gibi, elma ile armut karıştırılmaksızın her konudaki fotografların sadece kendi aralarında değerlendirildiği, dolayısıyla yarışmaların da kategoriler çerçevesinde gerçekleştiği yeni bir açılıma yol açabilecektir.



Orhan Cem Çetin’ den, “Gerçeklik hiçbir şeydir, algı her şeydir “ sözünü aktaran Murat Germen de, “taraf olmak” konusuna girdi ve düşüncelerini şöyle özetledi; “Tarafı her daim yeniden belirlemeli”¦ Taraf olunca grup oluşur”¦ Grup olunca feodalite yaşanır”¦ Oradan da iktidar çıkar”¦”



Sonlarına yetişebildiğimiz Attila Cangır’ ın yönettiği “Haber Fotografı – Belgesel Fotograf” konulu bir başka panelde Yücel Tunca ; “Yurttaş Gazeteciliği” kavramından söz etmekteydi. Altan Bal, şu anda popüler e-dergileri izleyen hemen herkesin yakından bildiği “Bekar Odaları” ve “Kağıtçılar” adlı çalışmalarını bir fotograf dergisinin editörüne götürdüğünü, ancak binbir dereden su getirilerek bu çalışmanın kabul edilmediğini esefle iletiyordu. Murat Yaykın, fotografın “an” ı dondurması kabiliyetinden söz etti. İnsan gözünün görüntüyü dondurmasının mümkün olmadığını, bunun yerine insan belleğinin bu işlevi yüklendiğini belirtti. Belgesel fotografta sanat kaygısının olmadığını, ancak belgesel çalışmalar arasında sanatsal olarak da mükemmel çalışmalar bulunduğunu hatırlattı. Ayrıca, belgeselcilerin sırasında bizatihi çekim alanlarının içinde yaşayabildiklerine ve orada yaşayanlara destek verdiklerine dair örnekler sundu.



Panel bitiminde, söz alanlardan Özcan Yurdalan, “fotograf köşe yazarlığı nasıl bir şeydir ?” sorusunu sordu.



Yurdalan’ ın sözünü ettiği köşe yazarlığı ( salt “yazarlık” sözcüğü yeterli olabilirdi ) eğer, teknik veya felsefi nitelikli ya da bilimsel içerikli makale yazmaya, görüş iletmeye, eleştirel metin sunmaya, kimi konularda öznel yaklaşımlar ifade etmeye… vb kişisel iletiler üzerine kurulu ise elbette fotografın da yazarları olacaktır, olmalıdır da. Panelist olarak yaptığı konuşmalar ve savlarına ilişkin metinler ya da kişisel olarak sunduğu makale Özcan Yurdalan’ ın da aslında yazdığını, yazar olduğunu (çok emin bir iddia ile söyleyebiliriz ki fotografın kalem erbabı arasında özellikle de Özcan Yurdalan’ ın mümtaz bir yeri vardır ) tereddütsüz söyletir bize.



Söz alanlardan (ismini kaydedemediğimiz) bir başkası, fotografçıların da çok masum olmadıklarını, kendi içlerinde bile iktidar yaratabildiklerini ve fotografçıların sicilinin de çok temiz olmadığını söyledi.



İzleyiciler / dinleyiciler arasından bir başkası, fotograflarını satıp birlikte yaşam sürdürdüğü köylüye yardım eden, insanlara yardım ederken hayatını kaybeden fotografçıların varlığının da unutulmaması gerektiğini vurguladı.



İçler acısı hatırlatma da “Akbaba ve Çocuk” fotografı idi. 1994 de Sudan’ da kıtlık sırasında fotografçı Kevin Carter’ e Pulitzer ödülü kazandıran fotograf. Çocuk emekleyerek 1 km ötedeki birleşmiş milletler yemek kampına gitmeye çalışıyor. Kimse çocuğa ne olduğunu bilmiyor. O ünlü fotografı çeken Kevin Carter ise bir süre sonra intihar ediyor (2).



Sonraki sunumlarda Coşkun ARAL, sempozyum izleyicisinin kalabalık olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra, o her zamanki akıcı üslubuyla mevcut durumu masaya yatırdı ve “bilgiye ilginin azaldığı” konusunda son derece haklı saptamada bulundu.



Ömer Orhun, Walter Benjamin’ in “birisi bizim için bir şeyi izler, bize söyler, ondan sonra biz izlediğimiz şeyleri onun gibi izleriz ama kendimiz izliyoruz zannederiz” cümlesiyle söylenecek hemen her şeyi özetlemiş oldu.



Sadık Tümay, bir dönemin en popüler dergisi olan Hayat Dergisi’ ni anlatırken, “Hayat Dergisi’ nin fotograf açısından bir okul olduğunu, bir çok ünlü isim yetiştirdiğini, bir çok ilke imza attığını” nostaljik görüntüler eşliğinde dillendirdi. “Profesyonel fotografçılığın gelişmesini ve kurumsallaşmasını sağlamakla birlikte Hayat Dergisi’ nin “popüler kültürün yaratılmasındaki rolünün incelenmeye değer olduğunun” altını çizdi.



Geleneksel hale gelen Afsad Sempozyumlarının yedincisi de, amatör – profesyonel pek çok fotografçıyı buluşturdu, tartıştırdı, konuşturdu. Sözün özü, “fotografçılar birikimlerini paylaştılar”. Sempozyum organizasyonunu gerçekleştiren insanlar da buna vesile oldular, bunun alt yapısını oluşturdular. Organizasyonu yapanları da, katılımcıları da samimiyetle tebrik ediyoruz.



İkinci büyük etkinlik ise; fotograf dünyamızın usta isimlerinden Reha Bilir ve arkadaşlarının olağanüstü gayretleri ile şekillenen, Mülki İdare ile Yerel Yönetim yetkililerinin yakın desteği ve teşvikiyle, diğer kamu-özel kurum ve kuruluşlarının katkılarıyla 17-18-19 Mayıs 2008 tarihleri arasında Beyşehir’ de gerçekleştirilen “Beyşehir 1. Fotograf Buluşması” idi.



İlk kez bu denli büyük bir organizasyon gerçekleştiriyor olmanın ve konaklama yerlerinin sınırlı oluşunun yol açtığı bir takım kısıtlara rağmen ( bu yöndeki endişesini Beyşehir Göl Gazetesine verdiği mülakatta Sayın Bilir ‘ de dile getirmiştir – * – ) bu ekip fotografçılar için son derece canlı, sıcak, etkin ve olumlu koşullar yaratmayı başarmıştır.



Muhteşem göl manzarası ile geleceğine endişeyle baktığımız “su” kaynaklarının, karamsarlığa nazire yapar gibi çağıl çağıl akarak yeryüzünü daha bir yaşanır kılması hali, bir kaç günlüğüne de olsa fotografçıların ruhunu okşamış ve çok büyük bir olasılıkla zihinsel yorgunluklarını atıp dönmelerini sağlamıştır.



Konuklarını karşılarken – uğurlarken ve sohbet ederken görmeye alışık olduğumuz üzere, yüzünde o ışıl ışıl tebessümü hiç eksik etmeyen dostumuz Reha Bilir, önceki yıllarda kim bilir kaç kez ve kaç fotografçı dostunu ısrarla davet ettiği gibi, bize de davetlerinde, “Beyşehir’ e mutlaka gelin… Herkesi Beyşehir’ e bekliyorum… Beyşehir olağanüstü güzel bir yer, gelip görün mutlaka. Fotograf çekmeye gelin, konuğum olun, sizi ben gezdireyim”¦” derken, gördük ki sarfettiği güzel sözlerden ötürü sonuna kadar haklıymış. Ender güzellikte bir yer, Beyşehir.



1200′ lerin sonlarında yapımı gerçekleşmiş olan Eşrefoğlu Camii’ nin içinde bulunan iki ucu eşit kalınlıktaki o uzun ağaç ( tomruk ) direklerin nereden ve nasıl temin edildiklerini düşünmemek ve her biri birer mermer sütun gibi düzgün yontulmuş olan bu ağaç gövdelerinin tavanla, taşıyıcı sütunlarla birleştiği bölümlerinin kendine has işçiliğinde ve süslemelerinde ortaya konan ustalık ve zarif motiflerle renklerdeki maharet karşısında şaşırmamak mümkün değil. Cami, benzerine az rastlanır nitelikte estetik bilgi ve becerinin ortaya konduğu süslemelerinin yanında, mimari açıdan son derece kayda değer bir ilgi alanı yaratmaktadır fotografçılar için.



Bundan başka ; Eflatun Pınar’ da bulunan Hitit kalıntıları, Fasıllar’ da bulunan ve yöre halkınca Kurt Beşiği diye adlandırılan Fasıllar Anıtı, At Kabartması ve lahitler, Erbaba’ da bulunan Höyük, Anamus Dağı’ nın eteklerindeki Kubad-abad Sarayı kalıntıları ve daha birçok antik kalıntı, Beyşehir’ i son derece zengin tarihi bir mirasın ev sahibi haline getirmiştir. Arkeolojik bakımdan da bu eşsiz zenginlik, dökümanter çalışan fotografçıların ilgisini beklemektedir.



Yaklaşık 225 km lik çevresiyle Beyşehir Gölü, kendilerine inanılmaz dingin bir mekan yaratmış olan leyleklerin barınağı Leylekler Vadisi ve Beyşehir Gölü’ nde bulunan adalar da dahil, her yer ve her şey “fotografçılar” a sınırsız görsel zenginlik sunmakla birlikte ; tepesinde biriktirdiği kar nedeniyle Beyşehir Gölü’ nü önemli ölçüde besleyen kaynaklardan biri olan Torosların uzantısı Anamus Dağı “dağcıların” ilgisini ve Pınarözü Mağarası, Balatini Mağarası, Körükini Mağarası”¦gibi daha bir çok mağara da “mağaracıların” ilgisini beklemektedir.



Umarız ve dileriz ki “Beyşehir Fotografçılar Buluşması” süreklilik arzeder, gelenekleşir ve her yıl fotografçılara yeniden yaşatacağı heyecanla birlikte, doğal ve tarihi zenginliklerinin korunmasına vesile olur. Neresinden baksanız bu etkinlik, maliyeti çok düşük ve son derece elverişli bir yolla Beyşehir’ in tanıtımını gerçekleştirerek, Beyşehir ekonomisinin de güçlenmesine yol açar.



Bu büyük organizasyonu gerçekleştiren ve emeği geçen herkesi içtenlikle tebrik ediyoruz.


Tekin ERTUĞ





(*) www.beysehirgolgazetesi.com (22.05.2008)



(1) Geniş bilgi için bkz. Afsad Bülteni “Kontrast”, Mayıs 2008 sayısı.



(2) Bkz. www.netyorum.com











EBRU TEKEREK “BEYŞEHİR FOTOĞRAFLARI”











































www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine DairTekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : Mayıs 2008'de Gerçekleşen İki Büyük Fotoğraf Etkinliğine Dair

Tahsin Aydoğmuş : Denge



Biraz düşünün”¦



Kefeleri arasında dengesizlik olan teraziyi, dengesini sağlamakta güçlük çeken sarhoşu; bir kişinin ruhsal eğilimleri, yaşama temposu ya da etkinlik alanları arasında normal tavır almasını sağlayan akli dengeyi; beslenme dengesini, üretimle tüketim arasındaki dengeyi siyasal dengeyi, bir bisikletin iki yanına takılan denge tekerleklerinin yokluğunu; denge deneylerinden geçmemiş bir gemiyi, vb. vb. düşünün”¦



Mimariden jeolojiye, toplum bilimlerinden estetiğe, iktisadi bilimlerden astronomiye kadar işin içine denge unsurunun katılmadığı bir alan bulmak olanaksız. Denge, neredeyse yasamdaki herseyi ‘olmazsa olmaz’ı durumunda. Kısaca belirtmek gerekirse kuşatıcı ve cok önemli bir kavramla karşı karşıyayız.



“Karşıt öğelerle, çatışan güçler arasındaki uyumu, durgunluğu oluşturan doğru orantı ” diye de tanımlanan ‘denge’nin sağlanamaması ya da istikrarsızlığı durumunda yaşanacak olumsuzlukları sıralamaya sanırız gerek yok.



Zaten bizim amacımız da diğer bilim dallarındaki denge unsurunun önemini konu edinmek değil. Biz, sergimizin temasına uygun olduğuna inandığımız fotoğraflarla sözgelimi dansta, azametli görünüşü ile mimaride, heykelleri ile güzel sanatlarda kristalize olmuş ‘denge’yi büyüteç altına almaya çalıştık. Bizim asıl amacımız, görsel dil olarak adlandırabileceğimiz fotoğrafta dengeyi işlemek… Bilindiği gibi denge fotoğrafta kendini, simetri, asimetri, ton farklılığı, doku, mesafe, ölçü, harekette vs. gösterebilir. Biz de bu sergide size değişkenler arasındaki uyumu lekelerin dağılımındaki ton farklılığını, mimarideki görkemi, eşit olan/olmayan öğelerin simetrik-asimetrik dengesini görsel dille sunmaya çalıştık.



Her alanda her bakımdan dengelerini yitirmemiş bir dünya özlemiyle…



Tahsin AYDOĞMUŞ








































Tahsin AYDOĞMUŞ Hakkında



1953 yılında Malatya’da doğdu.


1985 yılından beri fotoğrafla uğraşıyor.


1979 – 2003 yılları arasında Ayasofya Müzesinde çalışmış ve bu ortam fotoğrafına birçok açıdan kaynaklık etmiştir


1994 Ballantine yarışmasında başarı ödülü,


1996 aynı yarışmada büyük ödülü kazandı.


1997 Ballantine başarı ödülü


1998 Fuji Film Türkiye Basın Fotoğrafçısı ödülü


1998 Fuji Film Türkiye Röportaj ödülünü kazandı.


1998 8. Devlet Fotoğraf yarışmasında “Başarı Ödülü” kazandı


1999 4. LEICA Fotoğraf Olimpiyatın da Büyük Ödülü kazandı.


2001 Uluslararası Fotoğraf Federasyonu tarafından AFIAP ünvanı verildi.



Fotoğrafları yerli yabancı pek çok dergi ve yayınlarda yayınlanan fotoğrafçının işler çeşitli uluslararası karma sergide yer aldı.



Bugüne değin 7 kişisel sergi açan Tahsin Aydoğmuş, birçok fotoğraf etkinliklerinde yer aldı.



İstanbul’da yaşamakta olan Aydoğmuş halen uzun süreçli fotoğraf projeleri üzerinde çalışmaktadır. Son altı yıldır Urfa belgeseli hazırlamaktadır.



Emekli olduktan sonra kurduğu kendi atölyesinde fotoğraf çalışmalarını sürdürmekte.. Daha önce renkli saydam çalışmaları yapan Aydoğmuş son yıllarda “arşival baskı” teknikleri ile siyah beyaz çalışmalara ağırlık vermiştir.



Sergiler;


1. 1991 Fotoğraflarla AYASOFYA – İstanbul /Ayasofya


2. 1992 Fotoğraflarla AYASOFYA - Nurnberg/Almanya


3. 1995 Doğa ve İnsan – Fotoğrafevi / İstanbul


4. 1997 Türkiye’nin Turizm yöreler – Nurnberg / Almanya


5. 1997 İstanbul’dan Nepal’e – Lefkoşe / Kıbrıs


6. 2001 TÜRKİYE’den – Köln / Almanya


7. 2006 DENGE İstanbul fotoğraf Merkezi









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : DengeTahsin Aydoğmuş : Denge