Kategori arşivi: HAZİRAN 2007 SAYISI

Alessandro Barteletti : Foto-Röportajlar



Fotoritim’e hoşgeldin Alessandro. Bizimle portfolyondan örnekler paylaştın ve şimdi seni daha yakından tanımak için konuşmak istiyorum. Öncelikle, fotoğrafçılığa nasıl başladın ve bu seçimde seni etkileyen nelerdi?



Öncelikle konukseverliğiniz için çok teşekkürler.



İlk makinamı elime aldığımda 2 yaşlarındaydım. Ailemin oyuncaklarım arasına koymuş olduğu çok basit bir makina idi. Neden olduğunu bilmiyorum ama çok büyüleyici idi. Hayattan küçük bir parça zaptedebilmemi sağlıyordu. Bu küçük kutu sihirli idi! Çocukluğum boyunca yanımda her zaman bir fotoğraf makinası taşıdım. Benim ayrılmaz bir parçam olmuştu.




Klasik lise eğitimimin ardından, diğer büyük tutkum olan konuya yönelmeye karar verdim: Havacılık. Havacılık ve uzay mühendisliği okumaya başladım.


İlk birkaç haftanın ardından, yeni ortama alışmaya başlamış, fotoğraf makinemdeki pilleri çıkarmıştım. Birkaç ay içinde kendimi yalnızca sayılardan ibaret, soğuk bir dünyada buluverdim.


Rahat bir sene geçmişti: Nihayet bir sabah kendime bir hata yapmakta olduğumu itiraf edecek cesareti buldum. Bir anda emin olduğum her şey yok olup gitmişti: Ne yapacağım, ne olacağım hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Eve döndüğümde mekanik hareketlerle çekmeceyi açıp dört pil çıkardım ve Nikon’uma taktım. Dışarı çıkıyorum, çekim yapıyorum ve hayatın içindeki insan topluluğunu yeniden keşfetmeye başlıyorum.



O anda fotoğrafçılığı yeni bir ışık altında yeniden keşfettim. Evet , fotoğrafçılık sadece bir boş zaman tutkusu değil , aynı zamanda yaşamak için bir yol olabilirdi. Fotoğraf çekmek bir gereklilik , meraklı olmak için bir sebep , hikayeler keşfetme, insanlarla tanışma, yeni yerler görme için bir yol olabilirdi. Kısaca , hayatta imtiyazlı bir görüş noktasına sahip olmak için harika bir yoldu.




Şu anda 25 yaşındayım , gidilecek daha çok yolum var fakat şuna eminim ki ; ben doğru yolda olanlardan biriyim. Sebastiao Salgado, Helmut Newton, Gianni Berengo Gardin gibi fotoğraf ustaları ile tanışma şansına sahip oldum. Onlarla konuşmak , seçimimde ne kadar haklı olduğumu gösteren kusursuz bir kanıt idi. Bunca çalışma yılından sonra onların karizmaları ve heyecan vericiliklerini hissetmek şaşırtıcıydı.





Wellcome to Fotoritim dear Alessandro”¦ You share us samples of four portfolio and i want to talk over it for recognize you more intensive. But first, i want to ask you that ” how did you start to photography and what did things influence you for your this choosing ?




First of all thank you for hospitality!




Well… I was about two years old when I took a camera in my hand for the first time. It was among my toys, a very simple camera that my parents put there. I don’t know why but I was so fascinated. I couldn’t believe that a little box allowed me to capture a fraction a life. That little box was magic!




During my childhood I always used to bring a camera with me. It become an inseparable friend.



After my Classical studies, I decided to follow the biggest passion of mine, such as aviation. I started to study at Aviation and Space Engineering at University. A few weeks later on, almost got used to new enviroment, took off the battery of the camera, then I found my self in a cold world which was made just of numbers.



It was a quite year passed. Eventually, in one morning I had the courage to confess to myself that I have been making a mistake. What a difference a second made on me, and all the things that I am pretty sure of had gone. Neither did I know nothing about what I was going to do, nor who I was. When I went back to my place, mechanicaly I removed 4 batteries from drawer and put them into my Nikon. I am going out, taking pictures and re-conquest crowded people in life .




In that moment I rediscovered photography under a new light. Yes… photography is not just a passion for freetime, photography can be also a way to live!




Taking pictures can be a necessity, a reason to be curious, a way to discover stories, to meet people, to visit places. In short, it is a wonderful way to have always a privileged point of view in life.




Now I’m 25, I still have a very very long way to ride but I’m sure that I’m on the right one. I had the luck to meet some masters of photography like Sebastiao Salgado, Helmut Newton, Gianni Berengo Gardin… speaking with them was the definitve confirmation that my choice was right. It was stunning to feel their charism and excitement after so many years of work.







Fotoğrafçılık , sanatınızı anlatmak için bir alet. Sanat bir birikim. Bunlar içinde Alessandro’nun yeri nedir? Ve insanlara kendinizi anlatmak için fotoğrafçılığı nasıl kullanırsınız?





Bu soru hassas bir konu açmamı sağlıyor. Elinizdeki bir fotograf makinası ile pek çok şey yapabileceğinizi düşünüyorum. Hikayeler anlatabilirsiniz, portreler çekebilirsiniz , katolog oluşturabilirsiniz, kendinizi araştırma ve gerçeküstü fotograflar yolu ile dile getirebilirsiniz ve daha fazlası. Herşey kendi kimliği ve değerine sahip ama fotografçılık yapmak için her yol diğerinden farklı.






Kısaca, sanatsal ya da habercilik yaklaşımında olabilirsiniz. Benimki habercilik çünkü çevremden etkileniyorum. Babam bir gazeteci , klasik çalışmalar yaptım, havacılık dergilerine ayrı ayrı konular yazdım , bu benim aynı zamanda fotoğrafçılığa da doğal yaklaşımım. Açıkça , bu mesele kesin olmayabilir , siz sanat üslubundan etkilenebilirsiniz fakat özgün yaklaşım işinizin amacını tanımlar.




Kendimi bir sanatçı olarak görmüyorum ve birileri işlerimi sanatsal olarak nitelendirdiklerinde bundan hoşlanmıyorum. Basitçe söylersek ben bir hikaye anlatıcısıyım , mürekkep yerine ışığı kullanan bir gazeteciyim. Bu çok etkili bir şey çünkü insanlara kendi gözünüzden gerçeği gösterebiliyorsunuz. Heyecan verici fakat aynı zamanda da ciddi bir sorumluluk…



Photography is a tool for telling your art”¦ Art is accumulation”¦ What are they inside Alessandro’s identy ? And how do you use photography for explain yourself to people ?




This question allows me to broach a delicate subject. I think that you can do a lot of different things with a camera in your hand. You can tell stories, you can take portraits, you can illustrate a catalogue, you can express yourself through research and surrealistic pictures and so on. Everything has its identity and dignity but each way to make photography is different than others.



In short, I think you can have an artistic or a journalistic approach. Mine is journalistic because I’m influenced by my enviroment. My father is a journalist, I made classical studies, I wrote several articles on aviation magazines so this is my natural approach also to photography. Obviously this matter has not to be absolute, you can be influenced in style by arts but the original approach defines the aim of your work.




So, I don’t consider myself as an “artist” and I don’t like when someone define “artistic” my works.



Simply, I’m a storyteller, a journalist who writes with light instead of ink. It is very powerful because you can show to people the reality through your eyes.



It is exciting but it is a serious responsabiltity, too.






Fotoğrafçılıkta pek çok tanıma sahibiz. Örneğin ; fotoröportaj , belgesel fotoğraflar , fotoğraf günlüğü , haber fotoğrafçılığı …Sizin yolunuz hangisi? Ne çeşit fotoğrafçılık sizi etkiler?



Bir evvelki cevabımla bağlantılı olarak cevaplayayım ve fotoğrafçılığımı fotoröportaj ve haber gazeteciliği olarak tanımlayayım. İşlerimin özelliği olarak röportajlar ve portrelerin bir karışımı olduğunu da söyleyebilirim.




We’ve got lots of concepts for photography”¦ Example photo-reportage, documentary photos, photo-diary, photo-journalizm , where is your works on this line ? Or which kind of photography effected you ?




I can reconnect to my previous reply and define my photography as photo-reportage and photo-journalism. I can also say that the peculiarity of my works is the mix of reportage and portraits.






Beğendiğiniz fotoğrafçılar ve nedenleri?





Pek çok fotoğrafçıyı beğeniyorum. En favori fotoğrafçım diye söylemek kısıtlayıcı olsa da 6 isim verebilirim. Annie Leibovitz, Richard Avedon, Mary Ellen Mark, Sebastiao Salgado, James Nachtwey, Peter Lindbergh. Onlar harikalar! Fakat kısaca ; onların fotografları her zaman tanınabilir . Çalışmalarında bir fikir bir jest veya bir bakış , inanılmaz bir parıltı ve mükemmel kompozisyon bulabilirsiniz. Bu mükemmel şekil ve içeriğe hayranım.




Açıkçası bu özelliklerde pek çok fotoğrafçı var ancak bahsettiklerimden bir tanesi benim zevkime ve ideal tarzıma daha yakın.



Onlar birşeylerin öncüsü. Pekçokları onları taklit etmeye çalıştılar ama kimse onların ustalık seviyelerine ulaşamadı.




Ayrıca iki dergiden sözetmek istiyorum ; Vanity Fair ve National Graphic. (İtalyanca baskısı ile işbirliğine başlıyorum) Eğer ilham kaynağı arıyorsanız onlar nefis kaynaklar.



Who are your photo idols ? and why ?




I like many photographers. Altough it is narrow to say “my favourite photographer is…”, I can mention six names: Annie Leibovitz, Richard Avedon, Mary Ellen Mark, Sebastiao Salgado, James Nachtwey, Peter Lindbergh.




I could write thousands of words about them and their pictures… they’re great! But, in short, I think highly of them because their pictures are always recognizable. In their works you can find an idea, a gesture or a look, an incredible glance and a perfect composition. I admir this perfect mix between shape and contents.




Obviously, there are many photographers with these features but the ones I’ve mentonied are the closest to my taste and my ideal style.




They are the initiators of “something”. Many others tried to imitate them but no one has been able to reach the level of their masters.





I would also mention two magazines: Vanity Fair and National Geographic (I’m starting a collaboration with the Italian edition).



They’re a great source if you’re seeking inspiration.




İtalya bir sanat şehri… Pek çok sanatçı var… Bu sizin için zor mu? Bu şartlarda kendinizi nasıl ispat ettiniz?





İtalya’nın sanat konusunda önemli bir tarihi var – bir tek o da değil üstelik- ama şu andaki gerçeklik ve İtalyan fotoğrafçılığının etrafında dönen yapılanmalar ülkenin geleneğine layık değil.


İtalya’da fotoğrafçılıkla ilgili deneyime sahip olan herhangi birisine sorabilirsiniz bunu. İyi yayınlar, acenteler, galeriler var ama Paris, Londra ya da New York bambaşka.



Italy is an art country”¦ There’re lots of art in there”¦ Is it difficult for you ? How did you prove you in this conditions ? ..





Italy has important history of art – not even this at all – but, for the today’s reality and structuring around Italian photography are not worthy of traditions of the country. You may easely ask this to anyone who has experiences of photography in Italy. There are many qualified galeries, magazines and agencies but London, Paris or New York are a different story.





BARTABAS AND HIS SHOW



Ve şimdi ilk röportajınız ; Bartabas ve gösterisi…Bu çalışmada rengarenk fotoğraflarınız var. Siyah-beyaz ve renkli fotoğraflar ile ilgili düşünceleriniz neler?




Aslında iki ayrı dil söz konusu olan, insanın iki farklı şekilde iletişim kurmasını sağlıyor. Aynı fotoğraf hem siyah beyaz hem renkli olmuyor, seçilen şeye bakıp ona göre karar vermek gerekiyor önceden.


Siyah beyaz daha dolaysız, zaman zaman dramatik hatta, konuya ve içeriğe direkt giriyor. Renk ise özellikle estetik yorum katıyor, bu kimi zaman insanın dikkatini dağıtsa da, kendine has bir gücü var işte. İkisi de kendine özgü, farklı ama bir o kadar da benzersiz özelliklere sahip.


Bu farklılıkların bilincinde olmanın, her iki şekilde de iletişim kurmayı bilmenin ve konuya, içeriğe ve işin hacmine göre seçim yapabilmenin önemli olduğuna inanıyorum.



Bartabas’a getirdiğim yorumda, doğru seçimin renkli çekim olduğuna inandım. Koreografi ve gösterinin, kostümlerin renkliliği ve sıcak renkler anlatının önemli unsurları olarak öne çıkıyor. İşte, bence, siyah/beyazın hikayeye özelliğini kaybettireceğini düşündüğüm durumlardan biri de bu. En azından benim algım o şekilde oldu.


Şüphesiz başka bir fotoğrafçı bu konuyu renk kullanmadan da mükemmel bir şekilde yorumlayabilirdi. Fotoğrafçılıkta her şey o kadar öznel ki.




And now, your first reportage ; Bartabas And His Show”¦ in this Works you worked colourfull photos”¦ what did you think about w/b and colourfull photos ? and why did you use colour in there ? ”¦





I love black & white pictures, in fact I have gone closer to take colorful pictures just for financial causes (it is harder to sale black & white works). Yet, I now appreciate the colorful pictures as well as black&white ones.



In fact, this is like having two different languages, thus it provides you to communicate in two different ways. The same phtograph can’t be balck & white and colorful, you should look at the choosen object and make decision. Black & white is unequivocal, once in a while dramatic, it comes into subject and content directly. The color adds aesthetic elements, even if sometimes causes you to distract your attention out, it has its own power though. Both of them have their authenticity, both are unique, different and have matchless individualities and characteristics. You have to know these differences, how to communicate in two ways so you can choose in accordance with the object, content, and what your work have to be showed.



In comment I brought to Bartabas I believed that colorful was the right way to take photographs. Coreography and show, vividness of costumes and hot colors are important elements of the story, that story. In my opinion this is exactly the condition where black & white cause story to loose its own individuality. At least it was what my comprehention was.



I’m sure that another photographer might have interprated this object without using colors perfectly. There is plenty of things that are subjective in photography.





Fotoğraf donanımınız ve özellikleri hakkında bilgi verir misiniz?





Dijital devrin başlangıcında klasik ve kimyasal fotoğrafçılığın fanatiği idim. 35 mm (Nikon ve Leica M6) ve orta format makinalarla (Hasselblad) ile çalıştım. Kodak Tri-X’i ve onun icraatlarını sevdim , kusurları vardı fakat güçlü bir karakterle. Fotoğraflarımı karanlık odamda sadece baryt kağıt (http://www.teccoprint.com/index.php?id=64 ) üzerine kendim basardım.


Kısa bir süre sonra dijital makinalara karşı olan düşüncelerimin iyi bir fikir olmadığını anladım. Dijital çağın gelişi aletlerde bazı değişiklikler yapmıştı ama çektiğiniz fotoğrafların sonuçları aynı idi. Yeni teknolojiye sahip ekipmanlar demek daha basit ve hızlı iş üretimi anlamına gelir. Yaptığın şeyin tamamen farkında olarak hareket edebilirsin. Üç yıl kadar önce çekimlerimi Polaroid arkalık kullanarak kontrol ederdim.





Güzeldi ama aynı zamanda pahalı ve vakit kaybettirici idi. Şimdi sonuçları sadece makinadaki bir tuşa basarak anında görebiliyorum. Buna ilaveten, dergiler ve firmalar size dijital dosyanızı soruyorlar, filmli makinalarla çalıştığımda her kareyi basmak zorunda kalıyordum. Bu nedenlerle kimyasal fotoğrafçılığın bütün nitelikli avantajlarını bıraktım. Artık piyasanın gereksinimleri sizi dijital donanım ile çalışmaya zorluyor.





Bugün , Nikon D2H dijital makina ve 17mm den 200 mm.ye lensler ile SB800 flaş kullanıyorum.Son zamanlarda makinama wi-fi ekledim. Değişmeyen şartlarda görüntüleri direkt olarak MacBook Pro’ma aktarabiliyorum. Bu yolla çektiğim fotografın daha büyük haline hemen bakabiliyorum. Bu şaşırtıcı! Fakat Tri-X ve baryt baskıları özlüyorum!





Please tell me, your photo equipments and preferences ”¦




At the beginning of digital era I was a fanatic of classical and chemical photography. I worked with 35mm (Nikon and Leica M6) and medium format cameras (Hasselblad). I loved the Kodak Tri-X and its rendition, so imperfect but with a so strong personality. I used to print pictures myself in darkroom only on baryt papers.




After a bit of time I’ve understood that my position against digital cameras wasn’t a good idea. The coming of the digital era is changing something in the tool but results are the same: you take pictures. New tools mean a very simpler and faster workflow, you can act in full awarness of what are you doing. Three years ago I used to preview my shots with a Polaroid back. That’s wonderful but it was also an expensive waste of time. Now I can check the result in real time just clicking a button directly on the camera. In addition, magazines and agencies ask you only for digital files so when I used to work with film cameras I had to scan every frame, too. In this way I lost all quality advantages of chemical photography and times were too long. Nowadays market’s requirements makes you work with digital equipment.






Today, I work with a Nikon D2H digital camera, lenses from 17mm to 200mm and SB800 flash.



Recently I’ve added a wi-fi transmitter to the camera. In static situations, I can transfer images directly to my MacBook Pro. In this way, I can look immediately the picture I’m taking at its higher definitions. It’s amazing!




But… I miss Tri-X and baryt prints!




İşlerinizde hareket ve insanı ilk planda kullanıyorsunuz. Bu çok iyi ama aynı zamanda zor da… Bu Bartabas röportajı kişisel fotograf gelişiminize ne katkıda bulundu?





Bu durumda şanslı olduğumu söyleyebilirim çünkü hareket ve insan motifi – ki bunlar sürekli aradığım unsurlardır- Bartabas dünyasının kuvvetli unsurlarını oluşturuyordu. İnsan motifi ve… atlar yani demek istediğim.



Portrelerde de insan ve dinamizm arasındaki bu etkileşimi biraz olsun yansıtmaya çalıştım. Bana kalırsa, yalnızca hareket eden şeyler dinamik değildir, ekstrem olan da öyledir. Bu özetlenebilir ve hatta kavramsallaştırılabilir. Mesela, iki at üzerinde ayakta duran çocuk, gösteri sırasında yorumlanan ekstrem ve hızlı bir durumu gösterdiği için bence bir dinamizm örneğidir.




Her iş yetenek ve hassasiyetinize uzanan bir meydan okumadır. Benim amacım , tarzımın göze çarpan özelliklerini çevreye göre kalıba sokmak, tersi değil. Çok zor ama bu sürecin gelişmek için iyi bir yol olduğunu düşünüyorum.




Bartabas röportajı dijital makinamla ilk işimdi. Filmli makinamı da yanımda götürdüm fakat sadece dijital olan ile çalıştım. Ve sonuç başarı idi.




Örneğin ; gösteri süresince fotograf çekmek çok zordu. Hızlı ve dinamik bazı durumlarda ışık azdı. Akşam odama geldiğimde , fotografları laptopuma yükledim ve kontrol ettim. Ters gitmiş bir şey olsaydı ertesi gün tekrar çekme şansım vardı. Seçimlerin kalitesi gerçekten yüksekti ve o anda standardım yükselmişti.



You use in your works ; “moving” and “human” in first plan”¦ they’re so good but so hard, too”¦ What did this Bartabas reportage add your personilty photo progress ?




Every work is a challenge that extends your ability and sensibility.



My aim is to mould features of my style in according to the enviroment and not viceversa. It’s very difficult but I consider this process a good way to grow up.






Regarding Bartabas, I should say I was lucky because motion and human presence – which are the elements that constantly I looking for – are the content of powerful elements of Bartabas’ world. Human presence and”¦horses.



I tried to reflect the interaction between human and dynamism. In my opinion not only moving things are dynamic but things that extreme are as well. This can be summarized and conceptualized. For instance, the boy who stands up on two horses demonstrates an extreme and fast position that is interprated during the show, is an example of dynamism, I think.





The Bartabas reportage has been my first time with digital equipment. I carried also film cameras but I worked only with the digital one. And it was a success.




For example, taking pictures during the show was very hard. The light was very low while some situations were very fast and dynamic. In the evening, when I came back to my room, I downloaded pictures into my notebook and I checked them. If something was wrong, I’d have the chance to take pictures again the day after. The quality of selection was indeed higher than my standard up to that moment.




Bu çalışma ile ilgili ilginç anılarınız var mı? Bizlerle paylaşır mısınız?





Bu röportaj ile başarıya ulaşma şansı elde ettim. Bu yerleri ziyaretinde beni de davet eden meslektaşım ve arkadaşıma teşekkürler. Bu gerçek eşsiz bir dünya. Bazıları ondan “sirk” olarak sözeder ama bu , dar kafalıların görüşü. Bartabas’ın bazı şeyleri tamamen farklı. Bu binicilikle ilgili bir tiyatro. Versailles’de tarihi binicilik sanatının öğretildiği bir akademi var. Paris’in dışında ve Bartabas’ın dostları ile yaşadığı bir köy. Şovuyla bütün dünyaya bir seyahat var. Herşey atlarla ilgili. Farklı bir dünya…


Röportajıma alınmış olan gösterinin adı Loungta. Sessizliğe, içe yönelmeye ve konsantrasyona ayrılmış uzun anları çok hızlı ve dinamik geçişler takip ediyor. Fotoğraflar gerçek bir gösteri sırasında çekildiğinden dolayı, meslektaşım ve ben çok ölçülü olmaya gayret ettik, ama aynı zamanda eve güzel karelerle dönmemiz de gerekiyordu. Daha önce de belirttiğim gibi, ışık şartları oldukta kritikti ve dolayısıyla doğru fotoğrafı bulmak için birçok çekim yapmamız gerekiyordu. Gösteriyi engellememek için, makinenin gürültüsünü atların nallarının gürültüsüyle örterek en uygun zamanı bulmaya çalışıyorduk.


İlk geceyi takip eden sabah, dışarıya, Bartabas’ın ekibinin misafir edildiği alanın barına oturmuştuk. İşte tam o anda o geldi, çok sert ve kaba bir insan, hızlı adımlarla bize doğru yaklaştı. Fotoğraf makinesinin sesini taklit edip “CATAPLAC CATAPLAC CATAPLAC” dedikten sonra çekip gitti. Utanç verici bir durumdu.


Ancak her şey sona erdikten sonra işin tamamını gördü ve çok memnun kaldı çünkü – diye açıkladı- fotoğraflar o ana kadar gördüklerinden farklıydı. “CATAPLAC” utancının ardından içime su serpen büyük bir mutluluk oldu bu.




Did you live interesting memories in this Works ? Do you share us ?




I’ve had the chance to accomplish this reportage thanks to a collegue and friend who invited me over with him to visit those places.



It’s a real unique world. Some people refer to it as “circus”, but it’s a narrow-minded point of view. Bartabas’ is something totally different. It’s equestrian theater. There’s an academy (in Versailles) where ancient equestrian arts are taught, there is a village so on out of Paris where Bartabas lives together with his fellows and there is a journey around the world with his show. Everything is about horses. It’s a different world.



The show we’re talking about is named Loungta. Long instants which were reserved to serenity, introversion, and concentration were followed by very fast and dynamic passages. Due to taking photos during the real show, I and my colleague tried to be careful yet, in the mean time, we were supposed to get back home with quite fine exposures. As I have mentioned before, light circumstances were very critic and thus, we were supposed to take lots of photographs to find the correct ones. To not obstruct the show, we were working hard to find correct timing by covering noisy sounds of the cameras with the sounds of the horseshoes.



In the morning that follows the first night, we were at the bar in the area where Bartabas’ team had been settled. At the right moment he came closer to us in speedy steps, he was though and rough kind of person. He pretended the cameras sound saying “CATAPLAC CATAPLAC CATAPLAC” and went. That was so embarrassing to me.



However, after all things had been finished he saw the whole reportage and became happy because -he explained – photos were diffrent from any one he had ever seen. This was complete happiness that hydrated me after the blame of “CATAPLAC”.




ITALIAN SOLDIERS



İtalyan askerleri? Çok farklı işler…Bu fotografları nerede çektiniz? Lütfen hikayenizi anlatın? Bunun için nasıl izin aldınız ve asker portrelerindeki amacınız nedir?



Bu iş 2004 yılının ortalarında Contrasto adlı acentenin işbirliğiyle hazırlandı.


Amaç, Irak’taki İtalyan askerlerinin müdahalesini klasik olmayan bir bakış açısıyla anlatmaktı. Onları orada, yani Irak’ta görüntülemek değil, cepheye gitmek üzere İtalya’da hazırlanırken anlatmak istiyorduk. İnsanlara bu kişilerin yüzlerini göstermeyi amaçlıyorduk.


Stilistik seçimimiz, askerlere –dinamik veya değil- işlerini simgeleyen belirli bir durumda (bir yangın söndürme harekatı, bir helikopterin bakımı ya da uçağının önünde bir pilot) poz verdirerek farklı görevleri ve farklı kategorileri anlatmaktı.


Bu iş, 3 haftalık bir döneme yayılan yaklaşık 6-7 günlük bir zaman aldı ki bu süre zarfında Irak’taki faal bölümlere ev sahipliği yapan çeşitli İtalyan üslerine gittim.



Italian Soldiers ”¦ So different Works”¦ Where did you take this photos ? ”¦ Please tell me its story ? ”¦ How did you leave for ? ”¦ And what’s your aim about portrait of soldiers ? ”¦




This work was prepared by collaboration of the Italian agency “Contrasto” in the middle of 2004.



Purpose was to tell the intervention of Italian Army in Iraq from a different way, instead of classical way. We wanted to show them in Italy when they were preparing to go to the front line, and not in Iraq. We were intent to expose faces of those people to other people.



Our aim was to tell different categories, and different tasks by making solders pose – dynamic or not – in significant situations which symbolize their tasks (an extinguishing operation, servicing of a chopper or a pilot in front of a plane)



This work approximately took 6-7 days which had expanded in three weeks. During the period I went to several Itallian bases where they had been householder to active sections in Iraq .



Irak’a gidiyorlardı ve sanırım farklı bir felaket ülkesine gitmeden evvel biraz gerginlik vardı. Sizin ve arkadaşlarınızın hissettikleri nelerdi?




Portrelerde kullanılan tüm İtalyan askerleri Irak’taki İtalyan misyonlarında görev aldılar. Bunlardan bazıları fotoğraflardan birkaç gün sonra yola çıkacaktı, bazıları ise daha önce en az bir kez oraya gitmiş ve yeniden gidecek insanlardı.


Bu misyonun nedenlerine herkes katılmasa da hepsi güçlü bir sorumluluk duygusuyla hareket ediyordu. Özellikle içlerinden birinin bu fotoğrafların Irak’la ilgili bir haberin içinde yayınlanıp yayınlanmayacağını sorduğunu anımsıyorum. “Evet” demiştim “zaten bunun için buradayım!”. Bunun üzerine, annesine savaş için değil insani yardım faaliyetleri için bir misyona katıldığını söylemiş olduğunu itiraf etti. Belki her şey bittikten sonra gerçeği söyleyecekti.




They were go to Iraq ? and i think there was a bit tightness before go different calamity country”¦. What’re your and theirs feelings ?




All Italian soldiers portrayed have been employeed at Itallian missions in Iraq. Some of them would be on the way after having taken photographs, and some others were people who had been there once and would come back there again.



Even though all of them did not agree with the reason of this mission, they all took action by quite strong responsibility and harmony. I especially remember one of them asking whether or not one of these photographs would be published in any Iraq related news. I said “yes, that’s why I am here!”.Then he confessed that he told her mother that he joined to an humanitarian aid mission in another place, amd not to fight in Iraq. He would tell the truth her after all the thing were done.





Bu röportajda ve internet sitenizdeki portre portfolyonuzda portre çalışmalarınız çok başarılı. Portre fotoğrafla ilgili biraz sözedebilir misiniz? Bu daldaki başarı sırrınız nedir?



Çalışmalarımın göze çarpan ana özelliklerini topladınız … Röportaj ve portreler karışımı.



Fotoğrafçılığı bir meslek ve yaşamak için bir yol olarak yeniden keşfetmemden hemen sonra , ilk yaklaşımım röportaj oldu. Fakat, bilmeden, olaylar ve yerler içindeki insanların hikayelerini anlatan çevresel portreler çektiğimi farkettim. Sonra portrecilik sanatında daha derin çalışmalar yaptım fakat röportaj dürtüsünü özledim. Kısaca, iki farklı alanı yeniden elden geçirip bir tek yaklaşım içinde sonuçlandırdım. İtalyan askerleri ile ilgili seri bu yöndeki ilk tecrübemdi ve Bartabas röportajının da ilk parçasıydı. Sitemi en son çalışmalarımla güncellediğimde bunu daha belirgin ve apaçık bir şekilde anlayacaksınız.




Your portrait Works so succesfull in this reportega and your portrait portfolio in web site”¦ Can you tell me about portrait photo ? What’s your secrets in your succes about it ?




You’ve gathered one of the main features of my works: the mix between reportage and portraits.



Just after I’ve rediscovered photography like a job and a way to live, my first approach was with reportage. But I noticed that unconsciously I took enviromental portraits to tell stories of people who were in the events or in the places I was photographing. Then I’ve studied in depth portraiture, but I missed the spur of reportage. In short, I’ve revised the two different fields and resulted into one singular approach.




The series about Italian soldiers is one of the first experiment in this way and the first part of the reportage on Bartabas reflects this choice, too. You’ll notice it in a more explicit way when I’ll update the site with my latest works.




WOMAN RIDERS




Ve şimdi Kadın Biniciler. Bu çalışmalar siyah-beyaz. Ve bol grenli. Ve daha habersel fotograflar. Hız , yarış, adrenalin ve kadın! Evet , ilginç ve farklı. Röportaj olarak ilginç miydi? Çalışırkenki hisleriniz nelerdi?



Siyah beyaz seçimi dikkatlice düşünülmüştü. Bu şampiyonanın benzersiz bir özelliği vardı ; tersyüz edilmiş roller. Kadınlar , arkalarında erkekleri otururken güçlü motorsikletleri kullanıyorlardı. Amacım habercilikte detaylı fotograflar çekmekti. 400mm teleobjektifle pan çekilmiş spor görüntüleri değildi. Görüntüler bu özel konu hakkında hiçbirşey anlatmayan şeylerdi. Diğer motorsiklet yarışlarında çekebileceğim gibi adsız görüntüler olmalıydılar.



İfade etmenin etkili bir yolunu arıyordum. Etkili bir Siyah-beyaz , teleobjektifler yerine geniş açılarla



Değişik modları anlatabilmek için etkili bir yol arıyordum. Teleobjektif olanlar yerine geniş lensle siyah-beyaz bence tam aradığım şeydi.



Bu serileri seviyorum. Her istediğimde güncelleyebilirim, ama gerçekte bu seçimler 2004 -2006 arasında çekilmiş görüntülerden oluştur. Bu biraz kimyasal ve dijital resimlerin karışımı gibi.



And now Woman Riders ”¦ these Works are w/b ”¦. and more grains inside”¦ more journalist photos”¦ Speed, race, adrealin and woman ! ”¦ Yes, interesting and distinct”¦Was it interesting about reportage ? What was your feeling when did you work ? ”¦




The choice of black and white has been considered carefully. This championship has an unique feature, it is an inverted roles championship: women ride powerful motorbikes while their men stay behind the box rail.



So, my aim was to take intimate pictures, in a “journalistic” way, and not sports images like the panning of a motorbike with a 400mm telephoto lens. Images like that wouldn’t tell anything about this specific topic. They’d be anonymous images, just the same I could shoot in any other motorbike race.





I was looking for an effective way to express the alternative mood. The black and white, with wide lenses instead telephoto ones, was exactly what I needed.




I like this series. I update it every time I can, indeed this selection includes images taken from 2004 to 2006. It is a mix of chemical and digital pictures.




Yakın fotoğraflar daha başarılı ”¦ buna inanıyor musunuz? Bir insana yakınken bunu nasıl başarabilirsiniz?….Bu iletişim için formül nedir?





Evet inanıyorum. Formül Robert Capa’nın Motto’suydu. Eğer 24 mm benim favori lensim deseydim bu çok sıkıcı bir cevap olurdu.




İnsanlarla kontakt kurmak kolay bir şey değil, ve benim gibi birazda utangaçsanız bu hiçte kolaylaşmıyor o zaman.




Ama kamera yardımcı oluyor. Savaş fotoğrafçılarının dediği gibi kamera sanki bir kalkan, bence kamera birine yaklaşmakta cesaret verici bile olabiliyor.



Gerçi bir caddede birine yaklaşmak istediğinizde ya da bir yerde insanların fotoğrafını çekmek için yaklaştığınızda hele de o insanlar sizin orda olduğunuzu ve neden orada olduğunuzu biliyorsa tamamen farklı oluyor.




Hasselbald gibi orta seviye vizörlü kameralara sahip olmak büyük avantaj, Onlar fotoğrafçıyla konu arasına girmiyorlar, bu şekilde o lensin önünde kim duruyorsa onunla direkt ilişkide olabiliyorsunuz. Kadın ya da erkek artık kimse direk gözünüzün içine bakabiliyor ve bu çok önemli bir şey…



Closely photos are more succes ”¦ do you believe this ? ”¦ how do you accomplish nearly to people ? What’re formulas for contact ? ”¦




Yes, I do. It was the Robert Capa’s motto, too.



If I say you that 24mm is my favourite lens, I think it will be an exhaustive answer.




Coming into contacts with people is not easy and if you’re shy like me it will be even less easier.



But the camera could help. Like war photographers say that it is a shield, I think that a camera could be also an encouragement to approach a person altough it is quite different if you have to approach someone on the street or if you have to take pictures in a place where people know that you’re there and why you’re there.



Cameras with waist level finder (like Hasselblad) have a great advantage: they don’t interpose between subject and photographer. In this way you have a straight relation with who stayes in front of your lens. He/She can look into your eyes and it is very important.






BASKET





Son röportaj. Basket…



Yeniden kapalı alan ve siyah-beyaz… Konu bir parça üzücü… Siyah-beyaz dramatik bir fotoğraf mıdır? Bunun hakkındaki fikriniz nedir?





Bunda da siyah-beyaz seçimi dikkatlice düşünülmüştür çünkü yine bu işi de habercilik hikayesi olarak planlıyordum ve spor görüntüleri ile ilgilenmiyordum. Asıl fikir 2004 Atina Olimpiyat Oyunlarındaki sakat atletlerin hikayeleri ve antrenmanlarını anlatmaktı. Maalesef bütçe nedeni ile iş durdu fakat ben basket takım kaptanı ile ilgili serimi bitirebildim.



Siyah-beyaz fotograflar renkli olanlardan kesinlikle daha dramatiktirler fakat bu durumda benim amacım başka idi. Dikkati dağıtmadan, sadece konuya, onun durumuna ve işlerine odaklanmak istedim. Sanırım renkler daha fazla birşey katmazdı.



Last reportage : Basket ”¦




Again closed space and w/b ”¦ Subject is poor a bit”¦ w/b is a dramatic photo ? what’s your idea about it ? ”¦




Also this time, the choice of black and white has been considered carefully because again I was planning this work like a journalistic story and I wasn’t interested in sport images.



The original idea was telling stories and trainings of disabled athletes for 2004 Olympic Games in Athens. Unfortunately the work was stopped for budget reasons but I was able to complete the series about the basket team captain.




Black and white pictures are surely more dramatic than colour but, in this case, my aim was different. I wanted just to focus the attention on subject, his condition and his activities without any distraction. I think that colours shouldn’t have added more.




Onlar çok inançlı insanlar. Sizi etkilediler mi? Bu konuda çalışırken neler düşünüyordunuz?



Önce endişeliydim. Atletlerin kendilerine, içinde bulundukları duruma gösterdiğim bu ilgiye nasıl tepki vereceklerini bilmiyordum, ama her şey iyi gitti ve bu yalnız onlar sayesinde gerçekleşti.


Bu açıdan bakıldığında, özellikle insani anlamda çok önemli bir deneyim oldu. Özürlerini tam bir sükunet içinde yaşayan olağanüstü insanlar. Bunu bir sınırlama olarak görmüyorlar, her şey o kadar normal ki; bu sayede insan da bu ortama gayet normal bir şekilde girmeyi başarıyor.




They’re so trusting people”¦ Did you effect you ? What was thinking when did you work this subject ? ”¦





First I was concerned. I did not know how athletes would react to my interests about their precenses and circumstances. Yet every thing went good and this happened just because of them.



From this point of view, understanding humanbeing has been quite fine experience to me. Amazing people who live their disability in entire serenity. They do not take this as restriction, everything seems normal, hence you are able to get into this enviroment naturally.






Işığı ustaca kullanabiliyorsunuz. Işığın iyi fotoğraf çekmede en önemli şey olduğunu mu düşünüyorsunuz?



Evet, başarılı bir fotoğraf için ışığın temel unsurlardan biri olduğuna inanıyorum. Diğer taraftan, Yunan etimolojisinden yola çıkacak olursak, “fotoğraflamak” tam olarak “ışıkla yazı yazmak” anlamına geliyor. Bir fotoğrafçı için “görmeyi”, değerlendirmeyi bilmek çok önemli ama ışığı yaratmak ve idare etmek de yabana atılamaz. Bunun yanı sıra şeklin yanında konu da olması gerektiğini unutmamalıyız.




You can use light skilfully”¦ do you think that light is the best important for taking good photo ?



Yes, I believe in that light is fundamental and essential for a succesfull photograph. On the other hand, if we start by Greek etymology, taking photographs means exactly “writing with light”.


It is very important a photographer knows how to look at and evaluate it. But do not forget that the shape is important just if you put also a content in your pictures.





Ve zor bir soru. Hangi röportaj sizin için en iyisiydi? Ve yeniden bu işler için gidecek olsanız nereye giderdiniz?



Zor bir soru bu. Anlattığım gibi, her bir işin ardından, insan bir şekilde gelişiyor. Eğer bahsettiğimiz dört röportajı farklı bir sırayla hazırlamış olsaydım, eminim başka görüntülere bakıyor olurduk. Şimdi muhtemelen onları farklı bir şekilde düzenlerdim ama her bir serinin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını değerlendirdiğimde sonuçlardan oldukça memnun olduğumu söyleyebilirim.




And a hard questions is which reportage is the best for you ? and if you go again for this Works, where will you go for again work over ? ”¦





This is hard kind of a question. As I have told you, after each work you grow up, you changem in short you evolve. If I would prepare each reportage by differnt turns, I am pretty sure of that we would have been looking different sort of photographs. Probably now I would adjust them in another way, but thinking how and when each series has been formed I can say that I am so glad of the results.


Yeni başlayan fotoğrafçılara ne önerirsiniz?




Ustalarınızı belirleyin ve onların işlerini çalışın.



Her gün bolca fotoğraf çekin ama aklınızda bir proje muhafaza edin.



Bir yol bulup teknik zorluklar içinde kaybolmayın.





Sevgili Alessandro, bizimle kendinizi ve mükemmel çalışmalarınızı paylaştığınız için teşekkür ederiz.



Ben de teşekkür ederim.



What do you suggest to starter photographers ?



Identify your masters and study their works.



Take a lot of pictures everyday but keep a project in your mind.



Find your way and don’t get lost in technicalities.




Dear Alessandro so thanks for share us yourself and your perfect works”¦




Thank you too!!!




http://www.alessandrobarteletti.com/




Röportaj : Levent YILDIZ
Çeviri : Ayşegül KANBAK, Berna AKCAN





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Alessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-RöportajlarAlessandro Barteletti : Foto-Röportajlar

Richard Bram : Sokak Fotoğrafları


Kendinizden ve fotoğraf yolculuğunuzdan kısaca bahseder misiniz ?




Ben Amerikalıyım, 1952′de Philadelphia da doğdum. Ohio’da büyüdüm, Utah ve Arizona’da liseyi ve koleji okudum. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilerden mezun oldum. “Donuk işler“ serisi beni Loisville Kentucky’e götürdü. Orada 1984′ de sabrım tükendi ve fotoğrafçılığı, halkla ilişkiler, gazetecilik, gösteri ve portre çalışmalarında bir kariyer yaparak, tam zamanlı bir meslek olarak yapmaya karar verdim. 1997′ de evlenip tekrar Londra’ya taşındıktan sonra, geçici şirket işleri yapmaya devam ettim ( hepsini dijital kameralarla yaptım) ama çoğunlukla sokak fotoğrafçılığını takip ettim. 2001 yılında uluslararası sokak fotoğrafçılığı grubuna davet edildim, In-Public.com.




Richard BRAM

Bu çalışmam dünya üzerinde bir çok galeride sergilendi. Bunlar, Almanya, Amerika ve Meksika’da düzenli sergilerdi. Fotoğraflarımdan oluşan koleksiyonlarım, Bibliotheque National de France, Paris, George-Eastman Evi/ Uluslarası Fotoğraf Müzesi Newyork, Kraliyet Müzik Akademisi, Londra ve Tate St.Ives bunların arasındadır. Galeri Kasten, Mannheim, Almanya ile sokak fotoğrafçılığı ile ilgili -henüz yayınlanmış olduğum- ilk kitabım photo-eye adlı web adresinden görülebilir.




http://www.photoeye.com/templates/mShowDetailsbycat.cfm?Catalog=ZD044





Can you give us some brief information about yourself and your journey in photography?



I’m an American, born in Philadelphia in 1952, growing up in Ohio, Utah and Arizona where I finished, High School, College, and Graduate School, earning degrees in Political Science and International business. A series of lackluster jobs led me to Louisville, Kentucky. There in 1984 I lost my head and decided to pursue Photography full time as a vocation, building a career in public relations, public events, performance and portrait work. Since marriage and relocation to London in 1997, I’ve continued to do occasional corporate work, (all now done with digital cameras) but mostly I pursue Street Photography. In 2001 I was invited to join the international Street Photographers’ collective, In-Public.com.




My work has been shown in galleries around the world. There are regular exhibitions in Germany, America, and Mexico. My photographs are in the collections of the Bibliothèque national de France in Paris, the George Eastman House/International Museum of Photography in New York, the Royal Academy of Music, London and the Tate St. Ives among others. With Galerie Kasten in Mannheim, Germany, my first book of Street Photography has just been published, available on the Web at photo-eye books.
http://www.photoeye.com/templates/mShowDetailsbycat.cfm?Catalog=ZD044




Sokak Fotoğrafçısı olmak nedir ? Bir sokak fotoğrafçısının ne gibi özellikleri olmalıdır?




Sokak fotoğrafçısı olmak demek, daima kamerayı hazır olarak yanında taşıman demektir. Çoğu zaman bu rahatsızlık verebilir ama arada, orda bir fotoğraf vardır. Eğer yanında kameran yoksa en iyi fotoğraf , hiç bir zaman çekemediğin fotoğraftır.




Sokak fotoğrafçılığı halka açık yerlerde insanları gözlemektir, küçük hareketleri jestleri aramaktır. Beni özellikle heyecanlandıran şey günlük yaşamın çevreyi saran tuhaflığıdır. Bu işte sana tamamen aşina olan şeyleri görmek zordur. Burda gösterilen iş kurgulanmaz. Gerçeklik yeteri kadar tuhaftır. Bu şu demektir, bazen fotoğrafı çekersin, bazen çekemezsin ama onu oluşması için zorlayamazsın çünkü o zaman zorlandığı anlaşılır.Çok iyi sokak fotoğrafları siz nerede iseniz , çevrenizdeki herhangi bir caddede de çekilebilir.Fotoğraf çekmek için tek bir doğru yol yoktur.



Sokakta çekilen bir fotoğrafın mutlaka sokak fotoğrafı olması gerekmez. Kyle Cassidy şöyle der: “egzotik sokaklarda fotoğraf çekmek seni sokak fotoğrafçısı yapmaz, o seni turist yapar”. Ve demiştir ki : “biri , insanların arkasından fotoğralarını çekmeyecek ve onu sokak fotoğrafçılığı olarak adlandıracak -bu seni korkak yapar”, utangaç olamazsın, sokak fotoğrafçılığı utangaç insanlar için değildir.





Sokakta çalışmak sakin olmayı, fazla öne çıkmamayı ve çok hızlı olmayı ifade eder. Kameran ne olursa olsun, dijital, film, SLR yada telefon, kesinlikle emin olduğun ve tamamen onunla rahat ettiğin bir kamera her türlü koşul için ayarlanmış ve hazır olmak zorundadır. Gördüğün şey kısacık bir anda hemen olup bitiverir, fotoğraftaki herşeyi bir araya toplayacak olan küçük bir hareket bir daha tekrarlanmayacaktır. Ayarlamalarla oyalanacak vakit yoktur. Yeteneğin parmaklarındadır, kafanda değil, böylece vizörün içinde ne olduğuna konsantre olabilirsin.



Bütün hislerin canlı olmak zorunda, antenlerin açık olmak zorunda ve etrafındaki herşeyin farkına varmak zorundasın . Eğer kulaklıkla müzik dinliyorsan ya da gazete okuyorsan dikkatini vermiyorsun demektir.




Kolayca başarılı olmazsın . En sert eleştirilere dayanıklı biri olmayı öğrenmek acıtıcıdır fakat gereklidir. Fotoğrafları yayına hazırlamak sancılıdır.- İyi bir tanesi için birçok kötü fotoğraf bakarsın.



What does it mean to be a street photographer? What are characteristics of a street photographer?



To be a Street Photographer means to always, always have a camera with you loaded and ready. Most of the time it may be an inconvenience, but once in a while there’s a picture there. And if you don’t have a camera, it’s the best one you’ve never taken.



Street photography is about observing people in the public arena, looking for that little gesture. What excites me particularly is the ambient weirdness of everyday life. It’s hard to see things that are utterly familiar to you. The work that is shown here is not set up. Reality is plenty weird enough. This means that sometimes you get the picture, sometimes you don’t, but you can’t force it to happen because it will look forced. Great street photographs can be taken anywhere you are, on any street in any neighbourhood. There is no one right way to take photographs.




A picture taken on the street is not necessarily a Street Photograph! Kyle Cassidy said that “Photographing in exotic locales does not make you a great street photographer – it makes you a tourist.” He also said that “One shall not photograph people from behind and call it Street Photography – this makes you a coward.” You cannot be shy: street photography is not for shy people.



Working on the street means being quiet, unobtrusive, and very fast. Whether the camera is digital, film, SLR or phone, it must be ready and set for the conditions, a camera you’re absolutely sure of and completely comfortable with. What you saw was a fleeting instant, a little gesture that pulls everything in the photograph together and it will not be back. There is no time to mess around with settings. Your skills are in your fingers, not in your head, so you can concentrate on what’s in the rectangle.



You have to have all your senses alert, have your antennae open and aware of everything. If you’re listening to music on your headphones or reading a newspaper, you’re not paying attention.



You cannot to be easily satisfied. Learning to be one’s own toughest critic is painful but necessary. Editing photographs is agony – so many bad frames looking for the right one.




Bu yeni bir trend mi yoksa fotoğrafın türlerinden biri mi ?




Sokak fotoğrafçılığı, fotoğrafçılık aleminin en eski türlerinden biridir. Bir insanı gösteren bilinen ilk fotograf, 1838’de Daguerre tarafından çekilendir. 1838’de Paris’in geniş sokaklarında parlak çizmeli bir adam. Fotoğrafçılığın başlarında insanlar bulunması zor değişmemiş gerçekliği yakalamayı denediler. Zamanla gelişerek fotoğraf makinaları daha küçüldü ve emülsiyonlar(banyo kimyasalları) daha hassaslaştı. 1900′lere kadar bugünün sokak fotoğrafçılığı olarak bildiğimiz şey teknik olarak alelade idi.





Is it a new mode or is it a part of mainstream photography?



Street Photography is one of the oldest genres in the universe of Photography. The first known photograph to depict a human being was made by Daguerre in 1838: In a large street in Paris in 1838 a man is having his boots shined. From the very beginnings of Photography people have been trying to capture elusive unaltered reality. As time progressed cameras became smaller and emulsions more sensitive. By 1900 what we think of today as Street Photography was technically commonplace.




Kendinize örnek aldığınız veya sevdiğiniz fotoğrafçılar kimlerdir?




Benim başlıca ilham kaynağım olan ve hala da olmaya devam eden Andre Kértesz, belki bugün bildiğimiz ilk sokak fotoğrafçısıdır. Onun nazik ama keskin güzellik duygusu, merakı ve çok hızlı gözü benimle hala konuşur. sonra Henri Cartier-Bresson şöyle demiştir: “Hepimiz Kertesz’ e borçluyuz”. Cartier-Bresson’un kendi fotoğrafları değişmez bir açığa vurmadır. Diğer ilham kaynaklarım olarak Robert Frank ve Garry Winogrand gelir. Sürekli ilham ve eleştiriler In-public’in üyesi diğer çalışma arkadaşlarımdan gelir.




Which one photographer is your favourite; do you imitate other photographers?



My chief inspiration, was and still is, Andre Kértesz, perhaps the first street photographer as we know it today. His gentle but sharp sense of beauty, curiosity, and a very quick eye still speaks to me. The late Henri Cartier-Bresson said that ‘we all owe a debt” to Kértesz. The photographs of Cartier-Bresson himself are a constant revelation. Inspiration also comes from Robert Frank and Garry Winogrand. Constant inspiration and criticism comes from my fellow members of In-Public.




Kullandığımız ekipmanlar nelerdir ?




Ben eski modayım: çoğunlukla film kullanırım . Ortalama bir günde, muhtemelen beni elimde 50 yada 35 mm lensleriyle güvenli ve eski püskü Lecia M6 ve TMax 400 ile görürsünüz. Bu Neopan, Tri-X veya HP5 de olabilir. Film olduğu sürece benim için sorun yoktur. Bugün ise renkli çalışmalarımı çoğunlukla dijital Nikon D200 ile yaparım .



Kameranın türü, iş gördüğü sürece çok önemli değildir. Filmi olan ya da hafıza kartı çalışan herhangi bir kamerayı kullanırım. Sıklıkla küçük Olympus XA kullandım. 1970′lerin sonunda yapılmış ve sigara paketi boyutunda, hiç dikkat çekmez ve parlak keskin bir lensi ve pozlama sistemi vardır. En güzeliyse, birisi senin küçük kamerana bakarak senin bir turist olduğunu düşünür ve seni görmezlikten gelir, zaten sizin istediğiniz de budur.



Fransız fotoğrafçı Marc Riboud en önemli malzemenin sağlam ve rahat bir çift ayakkabı olduğunu söyler.





What is your equipment?



I’m old-fashioned: I mostly use film. On an average day, you will probably see me with my trusty and battered Leica M6 in my hand with a 50 or 35mm lens and TMax 400 in it, though it could be Neopan, Tri-X or HP5. It really doesn’t matter as long as it is film. Most of my colour work today is done digitally with a Nikon D200.



The type of camera is NOT important as long as it works. I use any camera in hand, as long as there is film in it or a memory chip that works. Often I have used a little Olympus XA. Made in the late 1970’s and the size of a pack of cigarettes, it attracts no attention and has a brilliantly sharp lens and exposure system. At best, someone will look at the little camera, think of you as a tourist and ignore you, which is what you want.



The French photographer Marc Riboud says that the most important equipment of all is a pair of sturdy comfortable shoes.




Sokakları fotoğraflamanın kuralları nelerdir ? Nelere dikkat edilmeli ?




Fotoğrafçıların hakları bugünlerde ülkeden ükeye değişen yeni mahremiyet yasaları nedeniyle daha da gri bir alana kaymıştır. Amerika ve İngiltere’de halka açık yerde ticari amaçla kullanmamak şartıyla herhangi bir kişinin fotoğrafını çekebilirsin. Fransa’da şimdi herkesin kendi görüntüsü konusunda hakkı vardır dolayısıyla teknik olarak öncelikle fotoğraf çekmeden önce kim olursa olsun ya da neresi olursa olsun izin almak zorundasın. Bir çok ülkede altyapısı, ulaşım ve askeri yerleşimlerde fotoğraf çekmeye izin verilmeyebilir.



(Birçok batı ülkesinde yasal hakların güzel bir özeti için buraya bakabilirsiniz:



http://digital-photography-school.com/blog/photographers-rights-and-photography-privacy-advice/ )




“İzin alır mısın? Eğer biri itiraz ederse ne olur?” eğer izin alırsam, yakaladığım an gitmiş olacak. Çoğu zaman çektiklerim fotoğraflandıklarını bilmezler. En iyi teknik , kameranla tamamen açık olmaktır-böylelikle sokaktaki herkes senin orada olduğunu bilir.Ama fazla uzun kalırsan insanlar senden sıkılır, uzaklaşır ve işlerine geri dönerler.




İnsanların hayır deme hakları vardır. Geçenlerde Newyork’da bir tatlı (tatlı küçük ekmek) ve kahve satıcısının fotoğrafını çekiyordum .Sıradaki bir adam onun fotograflarını çekmememi söyledi .Böyle olunca ben de tamam dedim ve fotoğraf için başka birini buldum. Onları rahatsız etmeyi ve gizli bir şekilde etraftan sokulmayı deneme. İnsanlar bir kamera camı altında çalışılan böcekler değildir.




Kameralar büyük mücevher parçaları gibidir. Onlar dikkatin yanlış türünü çekebilirler.Sokakta uyanık olmak zorundasın ve kendini iyi bir şekilde korumak için uyanıklığını kullanmak zorundasın.





What are laws of street photography? What are things to be careful about?



Photographers’ Rights become more and more of a grey area today as new privacy laws vary from country to country. In the USA and the UK one can take pictures of someone in a public place as long as you do not use that image for a commercial purpose. In France, everyone now owns the rights to their own image, so technically you have to ask permission from everyone everywhere in advance. In many countries infrastructure, transport, and military installations may not be photographed. (For a good summary of legal rights in several Western countries, visit: http://digital-photography-school.com/blog/photographers-rights-and-photography-privacy-advice/ Also in today’s climate of tabloid-induced pedophile hysteria, photographing children has become difficult, and is often forbidden by society if not by the law.



“Do you ask permission? What if someone objects?” If I ask permission, the moment I see will be gone. Most of the time, my subjects don’t know they have been photographed. The best technique is to be completely open with your camera – after all, everyone in the street knows you are there. But if you just hang around long enough, people get bored with you, look away and go back to their business.



Human beings have the right to say no. I was photographing a bagel & coffee vendor in New York recently and a man in line said “Don’t take my picture.” When that happened, I said “OK,” and found someone else to photograph. Don’t try to sneak around furtively and continue to irritate them. People are not insects to be studied under a camera glass.



Cameras are also like large pieces of jewelry: they can attract the wrong kind of attention. You have to be street-smart, and use that alertness for your own protection as well.





Fotoğrafınıza bakan kişilere kendiniz ve duygularınız hakkında iletmek istedikleriniz nelerdir? Ne amaçla fotoğraf çekersiniz?




Iletişim kağıtlarını gözden geçirdiğim zaman fotoğrafların kendisi kadar o andaki ruh halimi de görürüm ve bazılarının gerçekleşmesini umarım.



Garry Winogrand der ki, “ ben fotoğraf çektiğim zaman, çekilenin neye benzeyeceğini bulmaktan hoşlanırım “



What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose in taking photographs?



When I go through contact sheets I see my state of mind at that moment as much as I see the photographs themselves, and hope that some of that comes through.



Garry Winogrand said “I like to find out what something will look like when photographed.”




Lomografi ile sokak fotoğrafı farklı mıdır ?




Hayır. Lomografi, basit, güzel bir obtüratöre sahip, Rus malı bir bak-çek fotoğraf makinesi olan lomo ile çekilen resimler için akıllı bir pazarlama departmanından çıkan kolayca akılda kalan bir isimdir. Sloganı ise “düşünme, çek”tir ama bu sık sık bir çok dağınık görüntüye sebep olur. Hem obtüratöre basmadan hem de sonra düşünmek önemlidir.




Is there any different between Lomografi and street photography?



No. Lomografi is simply a catchy name from a clever marketing department for pictures taken with the Lomo, a Russian point-and-shoot with a good shutter. The slogan is “Don’t think, shoot,” but this often simply leads to a lot of loose fast images that mean very little. Thinking IS important both before and after one clicks the shutter.




Sokak fotoğrafları ekseri siyah beyaz sunuluyor. Bunun sebebi nedir?




Bu konuda sizinle aynı fikirde değilim – gerçekte, bu uzun zamandır doğru değildir. Fotoğrafçılığın siyah beyaz doğduğu ve uzun zaman öyle kaldığı hala etkili bir gerçektir. Bugün ise gerçekten bireysel estetik bir seçenektir. örneğin bugün birçok kişi S/B çalışmaya başlamasına rağmen In-Public.com‘un çoğu renkli çalışıyor. Kişisel olarak daima daha fazla siyah beyaz çektim, soyutlama düzeyi tercihi ve dağınıklığın ortadan kaldırılması renkliye gore daha çekici olabilir. “siyah beyazda yüzlere, renklideyse giysilere bakarsınız.” Bununla beraber çok sayıda renkli de çektim. In-public.com sitesinde, son renkli çalışmalarımın olduğu bir galeri vardır.
http://www.in-public.com/RichardBram/gallery/64



Usually, street photographs are in B/W. What is the reason for this?



I must disagree with you here – this is no longer really true. It’s something we have carried over from the fact that Photography was born in black-and-white and stayed that way for a long time. Today, it is really an individual aesthetic choice. For example, most of In-Public.com are working in colour today, though most began working with B/W. Personally I’ve always been more drawn to black and white, preferring the level of abstraction and the elimination of distraction that colour so often can bring. “In black and white you look at the faces; in colour you look at the clothes.” However, I shoot plenty of colour as well. On the In-Public.com website, there is a gallery of recent colour work.
http://www.in-public.com/RichardBram/gallery/64



Bir fotoğraf sizce dünyayı değiştirebilir mi ?




Evet ama çok nadiren. İnsan sıkça ” dünyayı değiştiren fotoğraflar” gibi isimli kitaplar ve web siteleri görür. Bununla beraber bu fotograflarıele aldığınızda ; insanın dünyayı değiştiren olayları kaydetmiş olduğunu ama nadiren , bizzat fotoğrafın kendisinin o anda gerçekten önemli olduğunu görür. Onun yerine,still life fotoğraflar bir çağın noktalama işaretleri ve bir olayın kesin temsilcisi haline geleceklerdir.




Her ikisi de Vietnam savaşında olan bir çift ender durum akla gelir. Eddie Adams’ın Saygon caddelerinde bir idam görüntüsü , Vietnam savaşının yararsızlığı ve acımasızlığının sembolü olmuştur. Diğer örnekse Nick Ut’un yanan My Lai köyünden kaçan çıplak çocuk fotoğrafıdır. Bu iki fotoğraf gerçekte , Amerika’da savaş karşıtlığının canlanmasına yardım etmiştir.




Do you think that a photograph can change the world?



Yes, but very rarely. One often sees books or websites called something like ‘Photographs that Changed the World.’ However, when you go through these photos, one finds that while they record events that may have changed the world, but rarely was the photograph itself truly important at the time. Instead, still photographs become over time the ‘punctuation marks’ for an era or the definitive representation of an event.



A couple of rare exceptions come to mind, both from the Vietnam War: Eddie Adams’ image of an execution in a Saigon street became a symbol of the the futility and cruelty of the Vietnam War. Another example is Nick Ut’s photo of the naked child running from the burning village of My Lai. These two photographs indeed helped galvanize opposition to the War within the United States.





En çok hangi sokaklarda fotoğraf çekmeyi seviyorsunuz?




Nerde olursam olayım ben iyiyim. Orda yaşam var , orda insanlar var. Bununla beraber en iyi fotoğraflarımı yaşadığım yerde çektim. İnsan, iyi bir sokak fotoğrafı çekmek için seyahat etmek zorunda değil, sadece etrafında ne olduğunu görmek zorunda.



Which streets (or what country) do you prefer for taking photographs?



Wherever I am is good. There are people, there is life. However, my best pictures have been taken where I live. One doesn’t have to travel to make good street photos, one just has to see what is there around you.





Türkiye’de hiç bulundunuz mu ? Türkiye hakkında düşünceleriniz nelerdir?




Aralık 2003′ te İngiliz Konseyi sponsorluğunda program yapan ingiliz orkestra müzisyenleriyle birlikte çalışmak için Ankarada’ydım. , orkestra Türkiye’nin ilk kadın orkestra yönetmeni İnci Özdil idaresindeydi ve Ankara konservatuarından genç Türk müzisyenleri ile birlikte çalışıyorlardı. Harika zaman geçirdim, Türk bestecilerinin bazı yeni ve parlak müziklerini duydum ve benim uzun dönemli bir projem olan “iş başındaki müzisyenler” için fotoğraflar çektim. Bununla birlikte Ankara’yı dolaşmak için biraz şansım oldu ama harika sokak fotoğrafları çekecek zamanı

bulamadım.Çok yakında yeniden geleceğim ve bu sefer sadece sokakları dolaşacağım.



Have you ever been to Turkey ? What do you think about it?



I was in Ankara in December of 2003, working with UK Orchestral musicians in a program sponsored by the British Council. They were working with young Turkish musicians from the Ankara conservatory as well as with Orkestra@Modern, an Ankara-based ensemble under the baton of Turkey’s first female conductor, Inçi Özdil. I had a great time, heard some brilliant new music by Turkish composers and got some fine photographs for a long-term project of mine, “Musicians At Work.” However, I had a little chance to wander around Ankara, but not quite enough time on my own to get any particularly great street photos. I will just have to come back soon and the next time just wander the streets.





Sokaklarda yaşadığınız ilginç anılardan bir ya da birkaçını anlatabilir misiniz?




1992 yılının Ekim ayında kişisel fotoğraf projem için Rusya’da St.Petersburg’ daydım. Yaşadığım yere dönmek için tramvaya bindim. Eski bir ev sandalyesi almış olan iki adam beni ve kameramı fark etti ve parmaksız elivenlerime güldü. (Hava çok soğuktu.) Daha yaşlı olanı İngilizce konuştu ve bana nerden geldiğimi sordu. Bir yandan titrerken, konuştuk ve eski Rus Deniz Kuvvetleri bilimcisi ve LCD ile dijital görüntülerde uzmanlaşmış olduğunu öğrendim. Aynı zamanda bölgedeki amatör bir fotoğraf dergisi için teknik makaleler yazıyormuş. Ailesinin yanına gitmeye karar verdik ve saatlerce çay, ekmek,peynir ve sosis eşliğinde dünyadaki herşey hakkında konuştuk.


1981 yılında, Londra’da evimin dönüş yolundaki metrodaydım. Alışveriş sonucunda aldığım bazı şeyleri taşıyarak perona indim. Bir adamın benim yolumun üzerinde reklam posterinin tam önünde durduğunu farkettim fakat, doğru pozisyonda değildi. Benden birkaç adım uzakta 4-5 kişiden oluşan bir grup heyecanla aynı şeyi konuşuyordu. Onların durduğu yerden adam doğru pozisyonda görünüyordu dolayısıyla posterin karşısında adam meleğe dönüşmüştü. Gruptaki insanlar ” keşke kameramız olsaydı, şuna bak” diyorlardı. Doğruca onlara doğru gittim nazikçe ama kesin bir şekilde ” Özür dilerim, benim kameram var ve bunu fotoğraflamam için tam olarak sizin durduğunuz yerde durmalıyım” dedim. Anlayışlı davranarak yana çekildiler ve en çok bilinen fotoğraflarımdan birini adamın treni gelmeden hemen önce çektim ve Melek, şehre doğru gözden kayboldu.





Can you tell us one or two interesting memories of your life on the streets?



In October, 1992, I was in St. Petersburg, Russia on a personal photo project. I got on a tram to go back to my quarters. Two men, taking an old chair home, noticed me and my cameras and laughed at my fingerless gloves. (It was very cold.) The older of the two spoke English and asked me where I was from. We spoke as we rattled along and I learned that he was a former Russian Navy scientist, specializing in liquid crystal displays and digital imaging! He also wrote technical articles for the local amateur photography journal. We ended up going back to his family’s flat and talking for hours over tea, bread, cheese and sausages about everything in the world.



In 1998 I was here in London, on my way back home on the Underground. I came down to the platform carrying some shopping. I noticed a man standing in front of an advertising poster across the tracks from me, but he wasn’t in quite the right position. A few feet from me was a group of 4 or 5 people all talking excitedly about the same thing. From where they were standing, the man was in just the right position so that against the poster, he had turned into an angel! The group of people were saying “Don’t you wish you had a camera? Look at that!” I moved right into them, politely but firmly saying “Please excuse me. I DO have a camera and I have to stand just THERE to get the picture!” They understood and moved aside and I got one of my best known images just before his train came and the Angel vanished into the City.





Bundan sonrasında yapmak istediğiniz plan ve projeleriniz nelerdir?




Sadece ilgiyi devam ettirmek için panoramik kameralarla sokak fotoğrafları çekiyordum. Yıllar boyunca tamamen plastikten “oyuncak” kameralardan şimdiki favorim olan 1970’ ten kalma ve 120 derece görüntü açısı olan eski bir Rus Horizont’una kadar bir çok çeşidini kullandım. Çünkü New York fotoğrafçısı Gus Powell bana ” panoramik fotoğraflar muhteşemdir ancak görüntüyü doldurabilmek için gerçekten de maharet gerekir” demişti. Zorluğu düzenlemesindedir. Görüntülerin en iyisi, ister plastik kamerayla ister büyük horizontla taransın 1 metre genişliğinde büyütülür ve fotoğraf kağıdı üzerine dijital olarak basılır. Bu kadar büyük yaptığınızda bir oyuncak kameranın görüntüsü nasıldır? Başladığınız görüntü iyi olduğu sürece, cevap: HARİKA. Eğer kötü bir fotoğrafsa 3 metre genişliğinde bile olsa asla iyi görünmeyecektir.



“İşbaşındaki müzisyenler” adını verdiğim uzun dönemli bir projeye de devam ediyorum. Ankara’da çektiğim fotoğraflar bunun bir parçası. Her çeşit müzisyeni- orkestra, pop, ve sokak çalgıcıları- 20 yılı aşkın bir süredir fotoğraflıyorum ve konuyla ilgili gerçek bir kitap için yakında yeterli sayıda fotoğrafa sahip olabilirim. Kesin olmamakla birlikte Glasgow Kraliyet İskoç Müzik ve Dans Akademisi’nde bu sonbahar planlanmış bir sergi var.




Bu arada, beni sokakta elimde makinamla fotoğraf ararken görebilirsiniz. Sizi bile çekebilirim.









Looking forward, what are you planning? Have you got a new project?



Just to keep things interesting, I have been making Street Photographs with Panoramic cameras. I’ve used a variety of these over the years from all plastic ‘toy’ cameras to my current favorite, an old Russian Horizont from 1970 that takes a 120-degree view. As New York photographer Gus Powell said to me, “Panoramics are great, but it’s a lot of real estate to fill.” The difficulty is in the editing. The best of the images, whether with the plastic camera or the big Horizont are scanned, enlarged to 1 meter wide and printed digitly on photographic paper. How does a toy camera image look when you make it that big? The answer: it looks GREAT, as long as it is a good image to start with. If it is a bad image, it will never look good even if it is 3 meters wide.




I am also continuing with a long-term project called ‘Musicians At Work.’ The photos from Ankara are part of this. I’ve been photographing musicians of all kinds – orchestral, pop, and street players – for over 20 years and may soon have enough for a real book on the subject. There is an exhibition tentatively scheduled for the Fall at the Royal Scottish Academy of Music and Dance in Glasgow.



Meanwhile, you may see me on the street somewhere with a camera, looking around for a picture. I might even get one.




Richard Bram, May 2007



LINKS:


http://www.richardbram.com


http://www.in-public.com
http://www.in-public.com/RichardBram/gallery/64

http://www.galerie-kasten.de/
http://www.kunstraum-bernusstrasse.de/home.html


http://digital-photography-school.com/blog/photographers-rights-and-photography-privacy-advice/




Röportaj : SFG
Çeviri : Ayşegül KANBAK-Berna AKCAN





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Richard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak FotoğraflarıRichard Bram : Sokak Fotoğrafları

Gökhan Mustafaoğlu : İnsan Hikayeleri











hayatın yaslandığı bir adam


elini avucuna yaslamış


çokça yaşlanmış


nice yağmurlarla ıslanmış


kurumuş zaman alnında


uyumak üzere çocuk rüyalarına.





denize düşen umudunu


rüzgar süpürmüş belli


bir öğle arası


hayatın kıskaçları arasında


denize bakıp


anımsıyor


ilk gençliğini


denizin kenarında elini bırakan


ilk sevdiğini.





ne yalın ayak oluşum


ne hızla geçişi zamanın


alamaz elimden


çocukluğumu


çekilin önümden


hızla savursa rüzgar


traşsız saçlarımı


çocuğum ben


alamaz elimden kimse


umudun yarınını.





öyle durma


öyle mahsun öyle temiz


üstümüzdekiler kadar


sade değil bu dünya


gizliden gülümsediğimiz


bu zamanlarımızı


çok arayacağız belki sonra


öyle durma


yüzünü kedere boyama


arkadaşımsın, arkadaşım.






abisinin ayakkabıları ayağında


yakışıklı mı hem de çok


sevdiği çok sevdiği


apartmanlı mahallede


üstünde şimdiden hayatın yükü


eğik durmayı


babasından öğrenmiş


yakışıklı mı


hem de çok


temiz kalmayı hayat unutturmamalı.





hırçın değilim


yaşım küçük


ama yorgunum biraz


kaşlarımın çatıklığına


bakmayın her halimle


bahane arıyorum


gülmek için hayata


çocuğum ben


arkamdaki ev kadar


sağlam basıyorum


sokağa


korkma.






bunca zamanın yükü


bozamamış pantolununun ütüsünü


aklında rahmetli


ne güzel elleri vardı


ne pembe yanakları


şimdi bir pasajın önünde


bakmayın tek başına


oturuşuna


yalnız değil


yanında yılların sevgilisi.






hadi başlıyor hayat


tutun ucundan


buyrun emperyal çay salonuna


sahibini anlamını bilmez


belki


kaç karo var bu karede


kimse bilmez


o genç


akşama öpmeyi düşünüyor


ilk kez sevdiğini.





sanırım gelmeyecek


şu şehir ne kadar büyük


ne insanlar geldi geçti


bu meydandan


kaç bin güvercin


kaç umut , umutsuzluk


sanırım gelmeyecek


biraz da bekleyelim


ha gayret.






her şey ne kadar taze


zaman dışında


havalan


tozlanmış ne varsa aklımda kalan


havalan


yeni torun


eski pabuç


ama hep temiz ,


bir genç görüyorum ben bu


sokakta.

Şiirler : Özgür BALLI


Fotoğraflar : Gökhan MUSTAFAOĞLU







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan HikayeleriGökhan Mustafaoğlu : İnsan Hikayeleri

Kerem Okay : İstanbul Sokakları




Benim için vazgeçilmez olan İstanbul ve sokakları….


Bir çok kültürü içinde barındıran ve bence dünyanın en kutsal topraklarından biri olan İstanbul…



Fakat herşey hızla değişir oldu bu şehirde, değişim yaşanırken çoğu güzelliği de alıp götürdü. İstanbul ve sokaklarını fotoğraflarken zamanın çok çabuk geçtiğine daha fazla tanık oldum. Eski mahallerlerdeki büyük arnavut taşları, sokak satıcıları, (macun satanlar, dondurmacılar, mısırcılar ve daha neler ) eski ahşap evlerin önünde oturanlar ve sohbetleri… Bunlara yaşım yettiğince tanıklık etmiş oldum, tabi bu sokakları bir de eskilerden dinlemek gerek…. Şimdi sokak satıcılarını görmez oldum o eski mahallelerde, arnavut taşları da yerini bozuk asfalta bıraktı….




İstanbul’un tarihi dokusunu fotoğraflarken hayran kalmamak elde değil, buradaki yapılar insanı alıp götürüyor. Çoğu zaman ilk yapıldığı anki halini düşünürüm. Burada oturan aileler ve yaşananlar… Aynı şey sokaklar için de geçerli tabi. Yaşananlar, anılar herşey onlarda saklıdır. Derler ya ” şu duvarların dili olsa da konuşsa ” Kimbilir sokaklar neler söylerdi…



Bu seride sokakları fotoğraflarken objektifimi hem sokaklara, biraz da manipule ederek düşlere çevirdim.




Galata’nın dar ve eski yapılarını barındıran sokaklarından, Balat’ın eski evleri ve sokaklarının vazgeçilmezi olan çocuklarına… İstanbul’un eski hanlarından Büyük Yeni Han’a, özellikle içinde küçük de olsa bir sokak ve bir de ağaç barındırması en çok ilgimi çeken detayı olmuştur…



Eminönü ve Mahmutpaşa’daki çok dar sokaklar zaten bitmiyor. Özellikle o sokakların devamlı müdavimleri olan satıcılar.





Cankurtaran’ın eski evleri ve sokakları da bir çok Türk Filmine ev sahipliği yapmıştır, aynı sokak dokusu Yedikule’de kendini hissettiriyor. Burda trenleri ve altından geçen geçitleri de unutmamak gerek :)




Karaköy ve bir çok semtte olduğu gibi sokaklarda yaşayanlar…..En çok içinizi burkan da onlar oluyor. Hayatın insanı hangi noktaya getireceği hiç belli olmuyor.




Çengelköy’de gördüğüm bir ev ve sokağı, tamamen bir film karesinden alınmış kesit gibi gelmişti. Bu sokağı manipule ederek değerlendirmek istedim. Çünkü sokak ve evin konumu gizemli gelmişti bana. Zaten devamında mezarlık olması bu gizemi çağrıştırdı.


Yine Kumbaracılar Yokuşundaki çıkmaz bir sokak çok ilgimi çekmiştir her zaman. Bu dar ve küçük sokağa girdiğiniz zaman çoğunlukla kimseler yoktur ve kendimi bir anda II. Dünya savaşı zamanında hissederim. Binaların yıpranmış yapısı ve sokağın sessizliği bunu hissettiriyor.


Yine İstanbul’u İstanbul’un gerçek müdavimlerinden “martı“nın gözü ile görmek istedim. Tabi manipule ederek. Martılar bana göre İstanbul’un simgesi olmuşlardır. Galata kulesi`nden İstanbul’a bakınca sokaklar ve burda yaşananlar bu satırlara sığmaz zaten…



Benimki küçük bir İstanbul turuydu, farklı ve en çok ilgimi çeken sokaklarını fotoğrafladım…


Başka çalışmalarda görüşmek üzere,




Kerem Okay 2007.








Kerem OKAY Hakkında


1974 yılında İstanbul’da doğan Kerem Okay, çocukluğundan beri resim ve güzel sanatlara karşı ilgilidir. Bu tutku 1993 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne giriş ile hayata geçer. Eğitimi süresi boyunca; airbrush ile illüstrasyonlar, tasarımlar ve iç mimari çalışmaları devam eder. Fotoğraf çekmek en büyük arzusudur, sıra ona 2003 yılında aldığı digital fotoğraf makinası ile gelir. Çalışmalarında çoğu zaman manipulasyon ile birlikte ruhundan katabilmeyi de sever. Bununla birlikte yeni coğrafyalar, farklı yerler ve burada yaşayan kişileri fotoğraflamak da tutkusudur. Kısacası objektifini bazen hayatın içine bazen de düşlere çevirir.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Kerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul SokaklarıKerem Okay : İstanbul Sokakları

Abdullah Coşkun : Gidenlerin Ardından

“Gidenlerin Ardından” serisi, trafik kazaları ile acı olaylarla hayatlarını kaybedenlerin ve vatani görevini yaparken şehit düşenlerin, ardında bıraktıkları yakınlarını konu alıyor. Feryatlar, özlemler, fedakarlıklar ve gözyaşları fotoğraflarla belgeleniyor.




Yüreğini yırtarcasına, aklını yitirmişçesine ve kaybetmişliklerin en kötüsüne bağıra bağıra ağlıyor bir şehit eşi.




Gidenlerin ardından ağıtlar yakılır. Ağıtlar rahatlatır belki insanı ama gözlerini sıkıp ne kadar gözyaşı varsa içinde dökmek ister insan.




Gidenlerle gidilmez ama son bir kez olsun onun kokusunu duymak, yüzünü görmek ve alnından öpmek izni verilir şehit analarına, son öpücük için eğilmek dünyanın en zor işi olsa gerek.




Kara haber tez duyulur. İnsanın bu dünyadan gittiği haberini alan yakınlarını teskin etmek de yine yakınlara düşer. Kimi ağlaya ağlaya “ağlama” der. Kendi üzüntüsüyle ortak olur yanındakine.




Şehidi götüren o yeşil, o soğuk ve sirenleri ağlamaklı seslerle karışan cenaze araçlarının gitmesini engellemek için son bir tutunuş son bir feryat kopar, dağlar yürekleri.




Kara haberi alan şehit anası, evinde başlar ağıdını yakmaya. Büyütmüştü, beslemişti, damat edip yuva kurmuştu. Sonra bir pusuda, bir solukta gitmişti evladı. Ona şimdi ağıt yakmak düşerdi.




Bir ölüm en çok çocuğu yıkar. Babasını kaybeden, yüreği burkulan ve dünyaya küs küs, ağlamaklı ağlamaklı bakar gözleri bir şehit kızının. Annesinden destek alır, yine de gururuna yedirip de ağlamamak için zorlar kendini.




Giden gitmiştir artık! şimdi yapılacak bir tek şey var sabretmek der yanında bir arkadaşı. “Sarıl bana öyle ağla” dercesine sıkıca sarılır birbirine iki arkadaş. Biri ağlayandır, biri destek olan.




Gittiğini bilirsiniz, gelmeyeceğini de. Ama önündedir işte o tabutun içinde. “Haydi kalk” der insan kalkmayacağını bile bile. Bir kuru gül konulur tabutun üzerine..




Ağlamak istemleri dışındadır, gözler pınar olmuş akmıştır günlerce. Gözyaşları yanağında kurumuştur da hala içini dökememişcesine ağlamak istenir. Ağlamaklar sızılanmaya dönüşür giderlerin ardından!




Gidenlerle gidilmez ama kalmak da istenilmez. Bir insanı yitirmek, ağlamak çıldırasıya, dövünürsün şehidine de gücün kalmaz hani. İşte o anda bir yudum su istemeden de içilir.




Kaybettiği evladı gelir anaların gözlerinin önüne. Bir fotoğrafını görse sarılası öpesi gelir.Yüreğe basılmak istenir bir çerçeveli fotoğraf. Herkes dokunmak ister. Anne vermez oğlunu…




Gözyaşları kurumuştur ama ağlamak ister hala insan. Ağıtta sallanan mendil, yüze her sürüldüğünde bir kez daha ıslanır.




Artık son yolculuğun vaktidir. Soğuk ahşap tabutu kaldırır acılı vücutların bitkin elleri. Her adımda bir hüzün, her adımda bir yalnızlıktır. Feryatlar susmak bilmez ama gidilmez de gidenlerin ardından.









Abdullah COŞKUN Hakkında

1981 yı
lında Adana’da doğdu. Üniversite eğitiminin ardından yerel ve ulusal medya kuruluşlarında muhabir olarak çalıştı. Fotoğrafa mesleği dışında ayrı bir ilgi duyduğundan bu alanda bir çok atölyeye katılarak eğitimler aldı. Çukurova Üniversitesi Radyo TV Bölümü’nde temel fotoğraf derslerine eğitmen olarak girdi. Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü’nün Sosyal Riski Azaltma Projesi’nin (SRAP) desteklediği “İnisiyatif Kültür Merkezi” bünyesindeki “An Fotoğraf Topluluğu”nun kurucuları arasında yer aldı. Hala bu toplulukta eğitmen, uluslararası bir haber ajansında ise foto muhabiri olarak çalışıyor.

















Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Abdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin ArdındanAbdullah Coşkun : Gidenlerin Ardından

Zoriah : 34 Gün Savaşı




Her sey, 2000 yilinda, isgal ettigi Lubnan topraklarindan BM denetimi ve sahitliginde, geri cekilen Israil` in Hizbullah saldirisi sonrasi olen Israilli siviller (mi, yoksa sahilde piknik yapan Filisitinli sivillerin Israil tarafindan bombalanmasi mi?, muallak…) ve yine 2 Israilli askerin Hizbullah tarafindan kacirilması uzerine yine yeniden cekildigi ulkeyi isgal etmesi ile basladı… (her gun olen ve esir alınan binlerce Filistinli icin harekete gececek birileri hala yok)



Israil basbakani’nin Hizbullah’in bu hareketini Lübnan ile savas nedeni saymasi karari, acil kabine toplantisi ve arkasindan cikan yedek kuvvetlerin de goreve çagirilmasi karari ile savas boyutunu aldi. Israil bir orgutle kapismak için bir devleti kullandi, topraklaiına girdi ve kuzey sinirina bir kac kilometre mesafedeki sivil yerlesim bolgelerine bir gecede 103 tane katyusha roketi yagdirdi….


Ve dunya Bosna ve Filistin` deki gibi yine seyirci kaldi … Ilk aciklama ABD den geliyor… “Israil’in mesru müdafaa hakkini taniyoruz. Burada Israil’in tahrik ettiği saldiri soz konusu degil, tam tersine Israil topraklarinda Israil askerlerini hedef almis bir saldiri soz konusudur” “ABD yetkilileri; ABD hükümetinin, bu sorunun baris yoluyla cozulmesi amaciyla elinden geleni yapacaktir“ derken… AB den tik yok… Sozde insan haklarinin savunucusu, hukukun bekcisi AB, ”Lubnan’ da aralarinda çocuklarin da bulundugu onlarca masum insani olduren ve Beyrut havaalanini bombalayan Israil’ in neden kinanamadigini acikla(ya)maz’ kayitsiz kalir…




12 Temmuz 2006 tarihinden Agustos ortasında sağlanan ateskese kadar, Israil ordusu 7000 e yakın hava saldirisi duzenledi, savas gemileri ve topcular 2500 kez Lubnan topraklarini dovdu. Buna mukabil Hizbullah Rus yapimi Katyusa fuzeleri ile Israil sehirlerine yüzlerle ifade edilen roket saldirisinda bulundu.





34 gun suren savasin akabinde İsrail’in askeri kayiplari 118 sivil kayıplari 41. Karsi cephede 400 kadar hizbullah militaninin, 1200 civari Lübnan’li sivilin (1/3 u çocuk) yasamini yitirdigi saniliyor. yarali sayisi 4000 civarında, ulkenin güneyinin altyapisi buyuk oranda cokertildi, zarar yaklasik 6 milyar dolar.




34 gunun ardindan;


*1087 olu… 990′i sivil… (yuzde 30′u cocuk)


*95 hizbullah uyesi olduruldu… (israil 400 diyor)


*1 milyon kisi evini terk etti…


*4 BM gozlemcisi öldü…


*3568 lubnanli yarali…


*220 bin kisi ulkeden kacti…


*101 israilli (36 sivil)oldu…




Gecmiste yasadigi acilari unutup simdi ayni acilari baskalarina yasatmasi inanilir gibi degil…




Zoriah fotograflari Newsweek, Fortune, The Wall Street Journal, Grands Reportage, Focus, L’illustre ve benzeri bir cok dunyaca unlu yayin organinda yer almis bir coguda odullu bir fotojurnalist (fotomuhabiri). Felaketlerin idaresi ve insani yardim destekli calismalarinda ucuncu dunya ulkelerinde yasanan kutlesel felaketleri, catismalari ve krizleri belgelemekte uzmanlasmis…




Asagidaki ozgecmis sadece fotografik basarilarinin detayli gostergesi degil, ayni zamanda uc noktadaki kosullarda ve dunyanin en nahos mekanlarinda fotografciya lazim olan bilgi ve tecrubenin detayli gostergesidir.



IS TECRUBESI :


2005 yilindan beri warshooter (savas fotografcisi) ve Warshooter.com fotografcisi.


2003 yilindan beri National Press Photographers Association da serbest fotojurnalist


2005 Haziran ayindan beri ABD States Marine Corps da askeri fotografci, USFJ


2004 den beri World Picture News, NY, da serbest haber fotografcisi


2004 yilindan beri Belcika da News Photographer Reporters Agency, da serbest haber fotografcisi


2004 yilindan beri I mage Works Agency, NY, da serbest haber fotografcisi


2004 yilindan beri EyePress Photo Agency, Hong Kong, Cin de serbest haber fotografcisi


2003 Mart – Aralik doneminde Amerikan Kizilhac` inda felaket teknolojileri uzmanı, felaket anlarinda kullanilan insani kurtarma araclari ve ekipmanlarinin imalati ve denemeleri sorumlusu




Mayis – Aralik 2003 tarihleri arasinda Amerikan Kzilhac` inda gonullu gorevli Fotograflarini yayinlayan kuruluslardan bazilari : Newseek, Fortune, The Wall Street Journal, BBC News, Focus, Grazia Neri, Elle, UNICEF , Europe Business Week, The Copenhagen Star, Cafe, L’Express, Grands Reportage, L’illustre, Atlantico, American Medical News, NWK, Choc, Televizier, Aktueel, Knack, S.P.A, Trends, Deng, Vi Menn, Capital, Roul Medica, Welt, Suddeutsche Zeitung, L’Actualite, Cine-Revu, Morepraxis, World News, Columbia Globe, India Femina, Beijing Media, China Political, Europe Daily, China News Agency, Radio TV India, Denmark FM, Female Asian, China Europe Business, North America Business, China Business TV, Dublin Media, General Motors GM, Political India, Asia Confidential, Elle Mexico, Elle Japan, Global Auto Maker, Business Daily, London Business News, L’Actualite, World Photos,





Fotograflari ile destek verdigi uluslararasi insani yardim kuruluslarindan bazilari : UNICEF, Uluslararasi Kizilhac, Elton John Merkezi, Sihanouk Hastanesi, Morepraxis, Dunya AIDS gunu, Angel Heart projesi, Uluslararasi Kriminal suclar mahkemesi, Sunrise Cocuk Koyu, Prea Yesu Cocuk evi vs…



Fotograf uzerine aldigi egitimler: Dijital fotografcilik, Karanlik oda teknigi, renkli karanlik oda teknigi, dijital karanlik oda teknigi, Medya icin fotografcilik, dijital iletisim, ileri duzeyde fotojurnalistlik, etik ve fotojurnalizm, savas meydanlarinda roportaj, gazeteciligin sorunlari, dijital medya, multu medya ve photoshop teknikleri, gazetecilik National Press Photographers Association, uyesi, lisansli parasutcu, su altinda her turlu arama ve kurtarma calismalarina katilimi yanisira uluslararasi baris gonulluleri ve insani yardim sivil toplum kuruluslarina gonullu destek veriyor.




Felaketin de tecrubesi olur mu demeyin, oluyor iste :

Lubnan- Beyrut – Cluster Bombalari, Gaza Ilac Krizi, Tsunami felaketi (sri Lanka, Tayland), Asya depremleri , Kasmir, Pakistan, Indonezya dahil Guney Dogu Asya da kus gribi, New York, Honduras ve El Salvadore gosterileri Iris Kasirgasi, Dunya Ticaret Merkezi Saldirisi


Odulleri : 2006 VII. Portfolio Fotograf Ajansi Yarismasi birincisi 2006 Yilin fotojurnalisti – Morepraxis – Dunya AIDS gunu projesi cercevesinde cektigi fotograflari ile. 2006 World Picture News – yilin en iyi fotograflari odulu, Gaza Ilac Krizi serisinden bir fotograf ile 1992 yilinda 37 muzede sergilenen ABD de Evsizler calismasindan yedi fotografi ile Songs of The People odulu 1996 yilinda Washington Medya fotograf yarismasinda AIDS serisinden bir fotografi ile birincilik


Yuruttugu fotograf projeleri : AIDS –Dunya AIDS gunu Orta Dogu da yukselen catismalar Sivil mekanlarda Cluster Bombalari Fakirlik ve catismalarin mimarisi

Gezdigi ulke sayisi : 41 Yasadigi ulke sayisi : 21

Ana dili ingilizce yani sira, temel fransizca, arapca ve farsca biliyor



Giris yazisi ve ceviri : Faika Berat PEHLİVAN

Zoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün SavaşıZoriah : 34 Gün Savaşı

Nurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin Çocukları

1983 ODTÜ/ Matematik bölümünden mezun oldum.



Fotografçılık tutkum, doğa gezilerindeki doğal güzellikleri çekerek başladı. Işıgın fotoğraftaki görüntüsünü yakaladığımda ise fotoğrafçılık yaşam biçimine dönüştü ve vazgeçemeyeceğim alan oldu. Fotoğraf çekmekte asıl amacım kendi görüşlerimi ve düşüncelerimi fotograftaki görsellikle ifade etmek olduğu için fotoğrafı kavramsal, tasarımsal boyutu ile ele alıyorum ve çekimlerimi bir konu başlığında yoğunlaştırarak yapıyorum.



İlk kişisel sergim olan “Gölgemdeki Tutsaklığım” sergisi fotografa bakış açımın ürünüdür. Çekimlerimi kavramsal anlayış ile birlikte estetik anlayışı da göz önüne alarak yapmaktayım. Bu doğrultuda sanat tarihi, görüntü biçimleri,estetik anlayış, anlamlandırma ve görüntü felsefesi alanlarında seminerlere katılıyorum ve araştırmalar yapıyorum. Belgesel fotoğrafcılık; toplumun sosyal, kültürel yüzü ve belgesi olduğu için değer veriyorum ve bu anlamda hem kişisel çalışmalar yapıyorum hem de gruplar içinde yer alıyorum. Bu doğrultuda Ankira Grubuyla belgesel çekimlere katıldım. Bir yıllık çalışma sonucu “Ankaranın İki Yüzü” adlı karma belgesel sergisi hazırlayarak 21 Ekim 2002′de Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde sergilenmesi gerçekleştirildi.




Katıldığım diğer karma fotoğraf sergiler:



Zorlanmalar,


Foto-karanlık,



Siyah/beyaz ilk kişisel sergim olan “Gölgemdeki Tutsaklığım” sergisi :


13 Aralık 2003 tarihinde AFSAD da, Mart 2004 de Karadeniz Ereğli’de, 27 Kasım – 8 Aralık 2006 ODTÜ Ktütüphane Sergi Salonunda, 5-7 Mart 2007 Altındağ Belediyesi İshak Paşa Konağı’nda, Mart 2007 Konur sokak/Ankara’da, 17 Mart Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nde sergilenmiştir.




İkinci kişisel sergim “Uzunbeyli’den Doğdu Bu Güneşin Çocukları” sergisi :


5 Haziran 2005 tarihinde Polatlı/Uzunbeyli Köyü Uzunbeyli İlköğretim Okulu’nda, 28 Mayıs 2006 Ahmer Barındırır İlköğretim Okulu’nda sergilenmiştir.




Hepsinin toplamında asıl amacım ise görünürden yola çıkarak gönlümüzde kalıcı güzellikler bırakmasını sağlamaktır. “Gölgemdeki Tutsaklığım” Fotoğraf Sergisi, kavramsal boyutta belirli bir görüşü ele alarak ve detaylandırılıp irdelenerek yapılmıştır.


Kapsam olarak, gölgede kalmanın, baskı altında yaşamanın, insanın ruhsallığını zedeleyebileceğini, algısız hale getirebileceğini, insanın insanca yaşaması için benliğimizin korunması koşulunda kendimizle yüz yüze gelmenin, kendimizi sorgulamanın önemli olabilecegini, içinde bulunduğumuz yaşamın ve ortamın değiştirilebileceğini içermektedir.




Sergi, tek bir model ile ve kurgulanarak oluşmuştur. Çekimler belirli bir görüş çercevesinde yapılmıştır. Sembol olarakta uzun saç örgüsü ve erkek yumruğu kullanılmıştır. Sergideki temel görüş kadına yönelik baskı olsa da; kadına yönelik baskı ile kadının susturulması, baskı gören kadının kendisiyle hesaplaşması, ve aydınlık bir geleceğin olması şeklinde üç tema üzerinde yoğunlaşılmıştır..


Sergi fotograflarının hepsi bir bütünlük içinde 19 adet fotograf ve bir de afiş çerçevesi olmak üzere toplam 20 fotograftan oluşmaktadır. Fotograflar siyah/beyaz basılmıştır. Baskı ebatları 30*40 şeklinde olup çerçeveler 45*55 ebatıyla paspartulanmıştır.




“Uzunbeyli’den Doğdu Bu Güneşin Çocukları” Fotoğraf Sergisi, güneş ışığından çok çocukların ışığıyla ortaya çıkan; onların neşesi, hüznü, kaygısı, coşkusu ile beslenen fotograf sergisi, çocuklarımıza yoğunlaşmak ve yaşadıkları ortama dikkat çekerek ilgi odağı yaratmak amacıyla ortaya çıkmış ve paylaşılmıştır.




Çocuklarımızı sanatsal etkinliklerde buluşturmak, onlara fırsat vermek ve ortam yaratmak belki de mutlu, üretken, yapıcı ve kendilerini korkusuzca ifade eden insanlar olmanın yolunu açacaktır. Çocuklarımız köyde de yaşasalar, kentte de yaşasalar yüreklerinde taşıdıkları umut, coşku ve sevgi onları gönüllerinin en güzel yerine götüreceği inancıyla başlanan çalışmalar sergiye dönüşmüş Ve bu düşüncelerle yola çıkarak sergi Uzunbeyli İlköğretim Okulu’nda sergilenmiştir.




Nurhayat VAROL






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Nurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin ÇocuklarıNurhayat Varol : Uzunbeyli`den Doğdu Bu Güneşin Çocukları

Berna Akcan : İznik Nicaea


Güzel bir Nisan Pazar’ında üç aile , Değirmendere’den iki araba ile peşpeşe yola koyulduk. Karamürsel’den İznik yol ayrımına sapıp 53 km lik hafif tatlı virajlarla ama bol yeşillik manzaralı yola dizildik. Köy evlerinin yanısıra şehrin trafiği , kirli havası ve gürültüsünden kaçan insanların inşa ettikleri güzel, bahçeli villaları izleyerek yüksekçe bir yerde bir manzara molası verdik. Kıvrıla kıvrıla giden yoldan İznik Gölü görünmeye başladığı andan itibaren arabamızda arka koltukta oturan iki delikanlının (yaşları 11) ”Burası göl mü yoksa deniz mi? Bu nasıl göl , kocaman!” diye şaşkınlık içinde sorularına maruz kaldık. İznik’e vardığımızda arabalarımızı göl kenarındaki yola parkederek bir çay bahçesine girdik. Demli birer yorgunluk çayı içerken çay bahçesi sahibinden nereleri gezebiliriz diye fikir aldık. Ve hemen yayan olarak başladık İznik turumuza.





İZNİK


İznik, her avuç toprağı binlerce yıldır kültür kalıntıları ile yoğrulmuş, bölgede, yüzyıllar boyu tarih sayfalarının baş köşelerinde yerini almış bir kenttir. Dört imparatorluğa başkentlik yapmış nadir yerleşimlerden biridir.





Bursa’nın 86 kilometre kuzeydoğusunda yer alan İznik İlçesi, aynı adla anılan gölün doğu kıyısında kurulmuştur. Çevresi zeytinlik, bağ ve bahçelerle çevrili olan İznik’in etrafı yaklaşık 5 kilometre uzunluğundaki surlarla çevrilmiştir. İlk çağda kurulan kentin ızgara planı aynen korunmaktadır.



İznik sadece Bursa civarının değil bütün Marmara Bölgesi’nin en önemli tarihi ve turistik yörelerindendir.




İznik Britanya, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapan bir şehirdir. Bu kadar medeniyete ev sahipliği yapan İznik bağrında birçok medeniyetin izlerini görebileceğimiz ender şehirlerimizdendir.



İznik, şehir olarak tarihte ilk defa Büyük İskender’in Komutanlarından Antigonyus tarafından kurulur. İznik ismi Nikai’a dan türemiş olup, muhtemelen Nika’nın şehri anlamını taşımaktadır. Nikai, Antigonyus devletini yıkan bir diğer Büyük İskender komutanı Lysimakhos’un eşinin adıdır. Lysimakhos, çok sevdiği eşinin adını bu şehre vererek eşinin anısını asırlar boyunca insanların dillerinde yadettirmiştir.





Göl kenarındaki kaldırımdan yürürken yöre insanlarının Pazar sabahı kahvaltılarına tanık olduk çimlerde yayılarak yaptıkları. Kimi banklarda oturmus dinleniyor , gölü seyrediyor , kimi kahvaltısını ediyordu. Gölün hemen kenarında Senato Binası’ndan kalma ufak bir kalıntı gözümüze çarptı. Ama çoğu göl suları altında kaybolmuş ne yazık ki.





Senatüs (Bizans sarayı): Sarayın 4. yüzyılda yapıldığı katî olup halen göl suları tarafından örtülmüştür. Zemin mozaikleri toprak altında mevcut olup Hristiyanların Teslis ve İsa’nın ulûhiyeti,insaniyeti münakaşalarını yapan 318 papazın ilk Konsili 325 yılında burada akdolunmuştur. 787 yılında Ortodokslar arasında Azizlerin tasvirleri hakkında çıkan ihtilâfın münakaşası için toplanan 7. Konsil de burada toplanmıştır.




Yolumuz bizi ilk olarak benim çok görmek istediğim Çini Vakfı’na götürdü. Çok güzel ve bakımlı bir bahçe içerisine kurulmuş vakıfta hafta içleri çini kursları veriliyormuş. Fırınları mevcut. Çininin boyandığı taşın ana maddesini oluşturan kuartz taşlarını gördük. Bir odada sergiledikleri çini ürünler ise gerçekten birer sanat harikası idi. Hayranlıkla izledik. Müsade alıp fotoğraflarını çektik. Bize modellerini çalmak için çekmeyin yeter çünkü bazen bu amaçla fotoğraflarını çekip kopyalarını yapanlar da oluyor dediler.






İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı, 400 yıl önce üretimi biten İznik çinisini yeniden hayata geçirmek için 1995′te kuruldu. Vakfın ArGe merkezindeki çalışmaları, TÜBİTAK ve Princeton Üniversitesi’nden de destek gördü. Çiniler, 16. yüzyıldaki formüle uygun olarak, yüzde 85 oranında kuvarsla ve vakfın kendi ürettiği boyalarla yaratılıyor. Japonya ve Almanya gibi ülkelerden gelen sanatçıların, atölyelerimizde bizimle beraber çalışıp kendi çinilerini ürettiklerini görmek de çok keyifli. Bu arada devamlı yurtiçi ve yurtdışından siparişler alıyoruz. Tokyo’da Dostluk Anıtı, Kanada’da Barış Bahçesi, Taksim- Levent metro hattı, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, THY Dış Hatlar, Sabiha Gökçen Havaalanı ve Çırağan Oteli sadece birkaçı. Ayrıca ev, restoran, büyükelçilik, kışla, iskele, müze gibi sayısız mekanı da çinilerle süsledik.





Vedalaşıp ayrıldıktan sonra mahalle aralarından sessiz sakin ve bahçeli evlerin oluşturduğu sokaklardan geçerek Roma Tiyatrosu kalıntılarına vardık. Bizim gibi gezmeye gelen bir grupla daha karşılaştık. Onlar İstanbul’dan gelmişlerdi tur minübüsü ile.





Tiyatro: İznik Antik Tiyatrosu göl kıyısı ile Yenişehir Kapı arasında geniş bir alana inşa edilmiştir. Tiyatro, İmparator Traianus döneminde Bithynia prokonsülü (valisi) Plinius’un çabalarıyla 111-112 yıllarında yapılmıştır. Tiyatro, XIII. yüzyılda toplu mezarlığa dönüştürülmüştür. Daha sonraki yıllarda içinde kilise, saray ve Osmanlı seramik atölyeleri ve çini fırınları yapıldığı, yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılmıştır.







Tiyatroda fotoğraflarımızı çektikten sonra şehrin merkezine yürüdük. Yoldan geçen el arabasında toprak kaplar satan bir satıcıdan eşim dayanamayıp hemen bir yayvan tepsi satın aldı. Bizim İznik hatıramız da böylece toprak bir kap olmuştu içinde lezzetli yiyecekler pişirip o günü anacağımız…




Yeşil Camii’ye vardığımızda öğle namazı saati olduğunu ve abdestini alan erkeklerin camiye girişlerini gördük ancak içini gezemedik sadece dışından fotoğrafladık.




Yeşil Cami: İznik’in sembolü olan Yeşil Cami, adını yeşil çinili ve tuğlalı minaresinden almıştır. Caminin yapımını Çandarlı Hayreddin Paşa 1378 yılında başlatmış, fakat ölümü üzerine oğlu Ali Paşa 1391′de tamamlatmıştır. Erken Osmanlı döneminin tek kubbeli camileri arasında en görkemlilerindendir. Eşsiz minaresi caminin sağ köşesindedir. Gövdesi mavi ve yeşil renkli çinilerle zigzaglı mozaik tekniğiyle bezenmiştir. Selçuklu minare geleneğinin ilk dönem Osmanlı sanatına yansımasının önemli bir örneğidir.




Oradan sonraki durağımız ise şehir merkezinde bulunan



Ayasofya Kilisesi idi.






Ayasofya Kilisesi: İki ana caddenin kesiştiği yerde, kentin tam ortasındadır. Bizans dönemi eseridir ve tahminen XI. yüzyıldaki depremden sonra yenilenmiştir. 1331 yılında Orhan Gazi Camii adını almıştır. Deprem ve yangınlarda tahribe uğramıştır. XVI. yüzyılda Mimar Sinan tarafından büyük ölçüde değişikliğe uğratılmış ve yenilenmiştir. Bir mezar odası duvarında Hz. İsa freski bulunmaktadır. VII. Konsil’in toplandığı yerdir. Bu nedenle inanç turizmi için önemli bir merkezdir.






Gezmekten çocuklarımızın acıktığını bile akıl edememiştik. Hemen onlar için birer ekmek arası tavuk döner ile ayran alarak bu defa arabalarımızla Abdülvahap Tepesi’ne çıkarak İznik manzarasına tepeden baktık.İnsanlar oradaki türbeye dualar okumaya gelmişlerdi.




İznik’in doğusunda yüksek bir tepe üzerinde Abdülvahab Sancaktari Türbesi bulunmaktadır. Bu türbenin İznik’i kuşatan İslam ordularından Abdülvahab adlı bir kişiye ait olduğuna inanılmıştır. Osmanlılar İznik’i ele geçirdikten sonra, VIII.yüzyıldaki Arap kuşatmalarında yararlılıkları görülen ve sancaktarlık yapmış olan Abdülvahab isimli kişinin halk arasında inanılmış bir de efsanesi bulunmaktadır:



“Abdülvahap kuşatma sırasında gönlünü genç bir Rum kızına kaptırmıştır. Kızlar burcunu müdafaa eden sevgilisi her seferinde Abdülvahap´a Kaleyi alırsan beni de alırsın diye bağırırmış. Genç sancaktar sevgilisine kavuşmak için yaptığı hücumda bir düşman oku ile yaralanmış ve başı uçurulmuştur. Buna rağmen kılıç sallamaya devam eden sancak bir arkadaşının “bre Abdullah başını unuttun” demesi üzerine sancaktari geri dönmüş ve başını koltuğuna alarak yedi adımda bugün yattığı tepeye çıkarak kendini defnetmiştir”.



Bugün bu türbe halk arasında, sürekli bayrak asıldığından ötürü Bayraklı Dede olarak anılmaktadır.





İznik’i tepeden izleyip çocuklarımızın da karınları doyduktan sonra oraya giderken altından geçtiğimiz Lefke Kapı’yı fotoğraflamak üzere yine kısa bir mola verdik.







Kentin günümüze kalan dört kapısı; İstanbul, Lefke, Yenişehir ve Göl kapıları. Kapılar, MS 1. yüzyılın sonlarına doğru İmparator Vespasianus ve Titus tarafından yaptırılmış. Önceleri, Zafer Takı olarak düşünülen bu kemerler, Roma döneminin ilerleyen yıllarında surlarla birleştirilmiş. İstanbul’dan gelenler, kente bu kapıların en güzeli ve en iyi korunmuşu olan, İstanbul Kapısı’nın yanındaki bir açıklıktan girer. Dış surdaki kapı, iki büyük, yuvarlak kule ve ünlü Roma İmparatoru Hadrianus’un MS 123′te, kente gelişi anısına dikilen zafer takından oluşuyor. Bursa’dan gelenlerse, İznik’e Yenişehir Kapısı’ndan girer. Bu kapının daha az korunabilmiş olması, Selçuklular’ın ve Osmanlılar’ın kente girmek için bu kapıya zarar vermiş olmalarından kaynaklanıyor. Bu kapının yakınında bulunan Roma Tiyatrosu’nun üst sıraları çökmüş, ardından da alt sıraların taşları, surların ve kapıların onarımında kullanılmış. Doğu’daki Lefke Kapı, üçlü bir yapıda. İki surun arasında da, yine İmparator Hadrian’a adanmış bir Zafer Takı var. Yeşil Cami’yi geçince varılan kapının hemen dışında görülebilen bir sıra su kemeri, yakın zamana kadar şehre su getirirmiş. Göl Kapısı’ndan ise geriye pek bir şey kalmamış.





Meydan Hamamı:1.Murat Hamamı olarak da bilinir. Çifte hamam biçiminde inşa edilmiştir. Hamam XIV. yy sonlarına tarihlenir.





Tekrar şehrin merkezine dönerek Bu defa 1.Murat Hamamı , Süleyman Paşa Medresesi Çini ve Seramik Çarşısı ile çiniciler sokağını dolaştık ve fotoğrafladık. Medresenin avlusunda gölgelikte , tahta masa ve sandalyelerden oluşmuş küçük ama güzel bahçede yine yorgunluk çaylarımızı yudumladık.


Bu sırada ben avlunun dört bir tarafına yayılmış olan ufak çini dükkanlarına girip çıkarak hem satış hem de bir taraftan boyama yapan dükkan sahiplerini görüntüleyip dergimizin adresini verdim. İnsanlar gayet kibar , anlayışlı ve hoşgörülü idiler.



Sokak arasında yürürken bir kaldırım kenarına oturmuş yaşlı teyze dikkatimizi çekti. Kendisine yaklaşarak biraz sohbet ettik. Teyze bize 130 yaşında olduğunu söylüyordu. Kulaklarımıza inanamadık ama o sırada bizi izleyen bir komşusu “bazen 130 der bazen 110 ” diyince durumu kavradık. Teyzeden müsaade isteyerek fotograflarını çektik. Kendisine iyi dileklerde bulunarak ayrıldık yanından.





Son olarak İstanbul Kapıyı da görüntüleyerek İznik Gölü kıyısında büyükçe bir bahçesi olan Kopuk’un Yeri’nde balık çorbamızı, yayın balıklarımızı, salatalarımızı yedik. Ve tekrar Değirmendere yoluna koyulduk. Herkesin üzerine tatlı bir yorgunluk çökmüştü dönüş yolunda. Kendi memleketimize vardığımızda ise deniz kenarındaki çay bahçesine giderek birer çay da orada içip bir sonraki geziyi yapabileceğimiz yerleri konuşarak evlerimize döndük.






Bir anı…




Atatürk 1936′da İznik’e uğramıştı. Yanında Celal Bayar, Afet Hanım ve daha birçok arkadaşları vardı. İznik Belediye Bahçesi’nde uzun bir masanın etrafında toplananlar, O’nu eğliyorlardı.



Afet Hanım, tarihi İznik’i gezmek için Atatürk’ten izin alarak ayrılmak istedi. Atatürk, herkesçe malum olan tarih bilgisine dayanmış oalcak ki, şöyle dedi: “Hay hay, gidebilirsiniz, fakat unutmamalı ki, asıl İznik’i göremeyeceksin, çünki o topağın altındadır.” Afet Hanım ayrıldıktan sonra Atatürk, masasında oturanlara şöyle bir soru soruyor:



“İznik’in etrafını çeviren surların kaç kapısı vardır?” Bu sorunun yanıtını İznik tarihini iyi bildiğini sanan bir İznikli veriyor: “Üç kapısı vardır efendim. Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir Kapısı, güneyindeki İstanbul Kapısı diye bilinir.” Atatürk: “Hayır, dört kapısı olacak. İznik Türkler tarafından ilk zaptında Kılıç Aslan’ın girdiği Batı Kapısı nerede?”



“Böyle bir kapı bilmiyoruz efendim.” Atatürk bir süre sustu. Canı sıkılmışa benziyordu. Nihayet konuyu değiştirdi. Aradan seneler geçti. Biriken suları İznik Gölü’ne akıtmak için yol açmaya uğraşan işçiler, bir noktada suların kendiliğinden boşluk bularak akmakta olduğunu hayretle gördüler ve ilgililere bildirdiler. Kazıya devam olununca, bunun bir kapı, hem tam teşkilatlı kurşunlu bir kapı olduğu meydana çıktı. Atatürk’ün bahsettiği Batı Kapısı bulunmuştu



Alıntılar:



http://www.bursa.gov.tr/ilce/turizm/iznik.htm


http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2004/02/18/415198.asp


http://www.tekadamdevrimi.com/tekadamdevrimi/tad_anilar/tad_aanilar_05.htm


Berna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik NicaeaBerna Akcan : İznik Nicaea

Ergün Karadağ : Uzaklar 1 – Deprem





8 EKİM 2005


Saat 08:02


79 Sn.


75.000 ölü .


Yok olan hayat.

Taa uzaklarda ama çok uzaklarda . Yükselen çığlıklar Pakistan’ın özerk bölgesi Kashmir’de.Dağların, birbiri ardına sanki hiç boşluk bırakmadan sıralandığı ama yaşama çok az hak verdiği , acımasız, uzak ,yoksun,yoksul çaresiz bir hayatın olduğu yerde , günün yüze vuran ilk ışıklarında , günün aydın olacağı anda , bir anda her şey bitti. Her yer göçtü. Her yer yok oldu. Çığlıklar yükseldi. Çığlıklar,feryatlar dağlarda ardı sıra yankılandı gitti. Dünyaya aydınlığa, umutlarına kavuşmaya çalışan çocuklar ,daha dersin başladığı o anda, hep umut koydukları o çatının altında , hiçbir şey yapamadan sustular.




Belki işine yeni giden, dükkanını açan , evinde uyuyan binlerce insan o an yok olup gittiler.Enkazların altına gömülüp kaldılar. Çaresizlikleri, geri kalanlara bir o kadar daha yük oldu.Göğe binlerce çığlık yükseldi. Eller duvarlara sarıldı. Yer gök kapkara, taş taş üstünde kalmadı. Aksine ve acımasızca dışarıs
ı soğuk, hava ayaz. Önce kimseler anlamadı, yaşanan acıyı ve sonrasındaki boyutunu. Hayatlarında apayrı bir kader, bir o kadar da keder başlamıştı. Balokot . Nüfusu

75.000 olan bu şehirde 30.000 ölü. Şehir ortada yok, sanki etraf taş yığını.




Muzafferabad. 150.000 nüfus, 35.000 bin ölü. Depremin olduğu yerlerde hemen hemen her evden bir kayıp, bir acı vardı. Bir daha geri gelmeyecek yüzler, kaybolup gittiler… Daha nice yerler, nice kayıplar.Ya dağlarda! Zaten normal yaşamda da ulaşılamayan yerler. Oralara asla ulaşılamadı…




Kader ölümle geldi o talihsizliklerine. Asıl olan , yine çocuklara oldu. Kurtulanlar yaşama tutunmaya çalışanlar ,bu sefer deprem sonrasında yardım ekipleri gelip , sistemi kuruncaya , güvenlik oluşturuluncaya kadar çaresizce kaderlerini beklediler… Asıl trajedi, deprem ve kaos sonrası başladı. Durumu fırsat bilenler yardım ekipleri gelene kadar, kötü kadere akın etti. Kurtulan çocuklardan 3.000′i ortada yok.



Kurtulan genç kızlardan binlercesi yok.


Bilinen söylenen , organ nakli simsarlarının cirit attıkları.


İnsanlar, yani felaketten kurtulanlar, ayağa kalktığında ne aile , ne soy ne tanıdık kaldığını gördüler. Tarihin , coğrafyanın zaten yaşamdan ötelediği bu insanlar, kurtarma çalışmalarının çaresizliğinde ortada yoksullukları ile kaldılar. Ama dünyanın ortak sorununun yöresel kaderini yaşadılar.



Hep yaşanılmayacak, sorumsuzca yapılan plansız düzensiz evlerin diyetini öder gibiydiler. Sorun yine, bilinçsiz cahil kafalar ve bu kafaların getirdiği, i
ç inden çıkılamayacak koskoca karanlık.



Muzafferabad’da ve sonrasında dikkati çeken yoğun bir nergis kokusunun olmasıydı.Göz gezdirdiğinizde bahçede etrafta aramaya çalıştığınızda asla bulamıyorsunuz o güzelim nergisleri. Sonradan fark ediyorsunuz ki sadece mezarlarda nergis var. Ama sadece mezarlarda”¦




Enkazların arasında, kalıntılarda dolaştığınızda, o nergis kokusu hep burnunuza geliyor, etrafı kaplıyor. Sanki ölümü ve sessiz mekanı andırıyor.Mekandaki ölüyü, üzerini sonradan kökleriyle kaplayana kadar şimdiden kokusuyla kaplıyor adeta sarmalıyor.


Ölümü oradaki yok oluşu, o kokuyla daha derinden ve ürpertiyle hissediyorsunuz.


Enkazlar kaldırılıp yaşam yavaş yavaş kurulmaya başlandığında, hayat kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı.




Deprem sonrası gittiğimiz Muzafferabad, Balakod da, o acılar insanların yüzlerine yüzlerine yansımış. Ama daha kötüsü hemen ardından unutulan depremin yaşattıkları, hala farkına varamadıkları gelecekleri. Daha dün olan depremin getirdiği gelecek kaygısı, sorumluluğu, anlamsızca yok…




Yüzler, ifadeler inanılmaz farklı, yaşam çok zor.


Muzafferabad Kashmir ‘in başkenti, ama sanki yıllar önce terk edilmiş bir virane, ama bir o kadar da tezat bir yaşamın başkenti . Devam eden inanılmaz bir trafik ve asla olmayan ışıklar. Hiç görülmemiş otobüsler kamyonlar. Sağlı sollu, üzerine tutunarak gidilen bir trafik.



Kural yok,




Her yer seyyar satıcı. İlkellik inanılmaz. Temizlik neredeyse yok. Ama kamyonlar birer sanat esri. Tek düze ve koyu renk olan yaşamlarına nisbet eder gibi renk renk. Apayrı bir yaşam şekli o kamyonlar.



Edilgen ürkek yöre insanı size ilk bakışta soğuklar, tedirginler ama yaklaşıp selam verdiğinizde, konuşmaya çalıştığınızda hemen etrafınızı sarıyorlar. Hele bir de Türk olduğunuzu öğrenince, daha bir sıcaklar. Yaşanmışlıklarına dair dedikleri tek şey var , tek savunuları , acılarını unuttukları tek bir kelime… KADER



Yolda yürüdükçe görüyorsunuz yıkık , yerle bir olmuş alanlar. Koltuk değnekleri ile gezenler. Kolu olmayanlar, kaldığı yerde bekleyenler, alçılı, sargılı onlarca insan. Acı ve ölüm hala rüzgarını estiriyor. Her yer kurulmuş çadır kentler.Tepeler, düz alanlar, binlerce insanı barındıran koskoca ve onlarca çadır kentle kaplı.






Gece
şehri

dolaşırken , enkazların arasından geçerken ürperiyorsunuz. Günler geçmesine rağmen kaldırılmamış ve altında hala insanların olduğu bilinen ve onlardan çoktan umut kesilmiş, cesetlerine ulaşılması imkansız olan enkazlar arasında o nergis kokusu aklınıza geliyor.




Ölüm ve çaresizlik hep ortada ve orada. deprem tüm acısı ve çaresizliği ile yaşamın tam kendisi olmuş, kapladığı nergis kokusuyla.


Yazı ve Fotoğraflar : Ergün KARADAĞ






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ergün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - DepremErgün Karadağ : Uzaklar 1 - Deprem

Organ Nakli



Organ nakli ve bağışı günümüzde üzerinde durulması gereken en önemli hususlardan biridir. Bugün Türkiye’de yaklaşık 40 bin böbrek hastası diyaliz makinelerine bağlı olarak yaşamını sürdürmekte ve 10 binlerce hasta organ nakli beklemektedir.



Biz Ege Üniversitesi Toplum Gönüllüleri olarak organ bağışı yetersizliğinden kaynaklanan sorunlara bir nebze olsun çözüm üretebilmek için Organlarımı Bağışla Projesi’ni başlattık. İnsanların bu konudaki bilinçsizlikleri donör sayısının düşük seviyelerde seyretmesine sebep oluyor. İnsanların yanlış bildiği bazı konularda onları aydınlatmak için organ bağışı konusunda proje ekibi olarak eğitimler aldık ve kafalardaki soru işaretlerini gidermeye çalıştık.Amacımız daha fazla insana ulaşarak bu projenin Türkiye genelinde yaygınlaşmasını sağlamak ve böylece nakil bekleyen hastaların umudunu yitirmesini önlemek.



Organ bağışında en önemli faktör beyin ölümü tespitidir, ancak beyin ölümü, bitkisel hayatla karıştırılmaktadır. Beyin ölümü teşhisi yalnızca yoğun bakım ünitelerinde konulabilir ve hastanın beyin ölümü teşhisi sonrasında hayata geri dönme şansı yoktur. Organ bağışı bu süreçten sonra geçerli olabilir. Bitkisel hayat ise bir yaşam formudur ve hastanın tekrar iyileşme şansı vardır. Organ bağışını azaltan dini inançların etkisini irdeleyecek olursak; Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu 6.3.1980 tarih ve 396/13 sayılı kararı ile organ naklinin caiz olduğunu açıklamıştır. Diğer İslam ülkeleri ve büyük dinler de organ bağışını desteklemektedir.


Organ bağışını azaltan bir diğer etkense basında çıkan organ mafyası haberleridir. Bu haberler tamamıyla gerçek dışıdır ve bir insanın öldürüldükten sonra organlarının alınması konusunda adli kayıtlarda herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Ayrıca yaşının yüksek olduğunu düşünüp organlarının işe yaramayacağını belirten bir çok insan bilmelidir ki mutlaka vücutlarında işe yarar organları mevcuttur. Diyalizin ne kadar pahalı bir yöntem olduğu da unutulmamalıdır ve böylece organ bağışının ekonomiye de katkı sağlayacağı göz ardı edilmemelidir. O halde hem insan sağlığı için hem ekonomik açıdan organ bağışı yapılmalıdır.


Unutulmamalıdır ki; organ bağışı yalnızca ailenin rızasıyla olur ve siz öldükten sonra buna karar verecek olan kişi en yakınınız yani ailenizdir. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra cebinizden organ bağış kartı çıksa bile ailenizin izni olmadan asla organ nakli yapılamaz. Bir nevi vasiyet yerine geçen şu cümleyi ailenizle hayatta iken paylaşın: ’’Öldükten sonra başka insanlara umut olabilmek için organlarımı bağışlamak istiyorum’’




EGE ÜNİVERSİTESİ TOPLUM GÖNÜLLÜLERİ






Ege Üniversitesi Fotoğraf Topluluğu (EFOT)


Fotoğraflar: Gülşah Sütlüoğlu, Bernis Sütçübaşı


Önümüzdeki dönem için “Bekleyiş” sergisi hazırlığındayız.


Amacımız; daha fazla insana ulaşarak bekleyişlerin hayal kırıklığına dönmesine engel olabilmek!




——————————————————————-



Hastahanede olmak hiç bilmediğin bir yerde olmak gibi…


Bilmediğin bir şehirden ya da sokaktan daha başka bir yer.


Orada olmak, dışarıdaki yaşama ara veriyor sanki. Fotoğraf çekmek, hastahane koridorundaki bekleyişleri görmek ve onlarla zamanın geçmesini beklemek bir belgeselin içinde olmak gibi.


Nesrin…


Onu ilk gördüğüm gün, birkaç saat içinde Ankara’dan gelecek karaciğeri bekliyordu… bekledik…






Ameliyathaneye girdi, yoğun bakımdan çıkmasını bekledik”¦


Yoğun bakımdan çıktı”¦ Hastaneden çıkmasını bekledik”¦ İyileşti çıktı”¦.


Ona aldığımız boyama kitabını bitirmiş olmalı!


Benim için tarif edilemez bir paylaşım hastanede olmak, onlar tahmin edemeyeceğiniz kadar güçlüler. En basit bekleyiş bile sıkıcı ve zorken onlar hayatlarına geri dönmeyi bekliyorlar.



Gülşah SÜTLÜOĞLU


——————————————————————-



“Hastaneleri sevmem…Hani hastane kokusu vardır ya… Her gidişimde hasta oluyorum…”


Kokusundan bahsedilir hep, o hastalardan sessiz çığlıklar halinde yükselen,onunla kendinin arasındaki farkı sorduran,senin yerine onun o yatakta yatıyor olmasının adil olmadığının farkına vardıran ve her an o yatağın seni de hapsedebileceğini buram buram koklayabildiğin “korku”dur aslında “koku” sandığın”¦ Beynin de dil sürçmesi yapabiliyordur bazen!



Biz rahatsız olduk bu kokudan, çok çok rahatsız olduk hem de. Bu rahatsız koku, ne kadar hayatın dışına atmaya çalışsak da bir yerlerde çarpacaktı burnumuza. Organ bekleyenler, organ alıp kokusu dinenler poz vermekte hiç tereddüt etmedi objektiflerimize, organlarını paylaşmakta tereddüt edenleri utandırırcasına. Her aralanan kapıya hiç vakit kaybetmeden, gerekirse tekmeyle girmeleri gerekti. Bir kaçıyla beklediğimiz organa kavuştuk, bir kaçıyla taburcu olduk, gazetelerdeki başarılı organ bağışı haberlerimizi okuduk, kontrollerimize geldik, bir kaçıyla umudumuzu kaybetmedik, bekledik… Mert’ le tanıştık rastgele, artık okula başlaması gereken yaşta, fona hastane kokusunu almış, çarşafını yarış arabasına otoban yapmış, organ bekleyişi içindeyken. Diğer gidişlerimiz de hiç rastlayamadık Mert in çarşaf üstü yarışlarına… Gazeteden öğrendik Mert’in bir daha çarşaf üstü yarış yapamayacağını…



Koku daha fazla alana yayılmadan, yayıldığı alanları temizlemek için henüz geç değilken paylaşmak istedik burnumuza fotoğraf makinemizle çektiklerimizi”¦



Bernis SÜTÇÜBAŞI




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Organ NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan NakliOrgan Nakli