Kategori arşivi: EKİM 2010 SAYISI – OCTOBER 2010 ISSUE

Christine von Diepenbroek ile Röportaj


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓




Çalışmalarınız portfolyo açısından oldukça zengin görünüyor. Sürekli bir üretim çabası içindesiniz. Genel olarak bakıldığında, tüm eserlerinizde gerçekliğin yoğun biçimde öznel bir yeniden üretimi söz konusu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?



Çeşitli gerçeğin fotoğrafını çekiyorum ve bunları birbirine katıştırıyorum: tüm arka plan görüntülerini dünyayı dolaştığım sırada elde ediyorum. Modellerimden genellikle stüdyo ortamında faydalanıyorum. Onlarla çalışırken kafamda yeni senaryolar canlanıyor. Öyle ki bu senaryolar elimdeki arka plan görüntüleri içinde gerçeküstü koşullarda oluşuyorlar.




Çalışmalarınız genellikle bir fotoğrafın sahip olduğu doğal atmosferin dışında bir görünüme sahip. Belirli fikirlerin ortaya çıkmasında özellikle sayısal ortam müdahalelerinin ağır basan etkileri hemen göze çarpıyor. Tam olarak fotoğraf yaptığınızı düşünebilir miyiz?



Resimlerimdeki tüm öğeler gerçek birer fotoğraf öğesi olduğundan çalışmalarımda “sayısallığın ağır bastığı” nı sanmıyorum. ‘Resmin’ içindeki öğeleri düzenlemem ve Photoshop’ un sunduğu teknikleri (filtreleme, renk eksiltme”¦ gibi) kullanmam sayesinde etrafımızdaki doğal ortamda göremediğimiz türden yeni, gerçek olmayan veya gerçek-üstü dünyalar oluşturuyorum.




Bireyin sosyal yaşantısını, zevk ve değer yargılarını alaycı bir yolla eleştiren ilgi çekici öğeler çalışmalarınızı aynı zamanda felsefi bir boyuta taşımış. Üretim aşamasında yaşamış olduğunuz temel kaygılardan bahseder misiniz?



Uzun yıllardan beridir yaşam üzerine çalışmaktayım ve insan yaşantısını gördüğüm şekliyle resmetmeye ve bu yaşamı saflaştırmaya çabalıyorum: Gündelik yaşantımızda duygular, insanoğlunun yetersizlikleri ve mantıksız durumlar gibi pek çok olguyla karşılaşırız. Çalışma esnasında her zaman kendi gerçek-üstü arka planlarımı dolduracak belirgin tema ve durumları görmeye çalışırım.




Görüntüleriniz bana dijital imaj sanatçısı Maggie Taylor’ un tarzını çağrıştırdı. Duygularınızı yansıtırken nelerden ve kimlerden etkilendiniz? Tarzınızı oluşturmada destek aldığınız fotoğrafçı ya da ressam kişiler kimlerdir?



Dali ve Magritte resim sanatı alanında favorilerimdir ve yüzde yüz haklısınız, Maggie Taylor. Çalışmalarımı derinden etkileyen daha pek çok sanatçıdan söz edebilirim örneğin, Ben Gossens, Sauco, Jan Saudek ve Pavel Kaplun gibi isimler verebilirim. Ayrıca resim sanatçıları arasından Picasso, Frida Kahlo ve İtalya, Hollanda ve Alman ekolünün klasik isimleri olan Botticelli, Raphael, Vermeer, Rembrandt ve Lucas Cranach gibi eski isimler.




Ressam kişiler dedim. Çünkü resim sanatının renk ve biçim algısını aratmayan bir tekniğiniz olduğunu düşünüyorum. Bu konuda neler söylemek istersiniz?



Modellerim (genellikle onlardan stüdyoda yararlanırım) ile hazır mekanlarım (Doğa, İç ve Dış-Mimari) arasında bir uyum yakalayabilmek için ihtiyaç duyduğum temel şey eşitlenmiş bir renk dengesi kurmaktır. Böylece çeşitli gölgeleme ve yumuşatma araçları kullanarak modellerimi bu mekanlarla bütünleştirebilmekteyim. Bu bağlamda çalışma sürecim klasik resim sanatındaki bazı süreçlerle benzerlikler içermektedir.




Özellikle boş ve geniş mekanlar ya da köhne yapılar görüntülerin arka planını oluşturmuş. Mekan seçiminde nelere dikkat ediyorsunuz?



Tüm arka plan görüntülerimi çıktığım gezi ve seyahatlerde keşfediyorum. Çoğunlukla coğrafya ya da mimari açıdan eski, rüzgardan tahrip olmuş, harap olmuş ya da virane kalmış marazi mekanları tercih ediyorum. Arka plan görüntüleri pek çok fotoğrafçının önerdiği gibidir. Ben yaşamı bu karelere eklemeye çalışıyorum ve bunu yaparken de her bir resmin anlatabileceği öyküye yoğunlaşıyorum.




Modelleriniz estetik açıdan alışılmışın dışında bir görünüm sergiliyor. Örneğin şişman kadınlarla zayıf ve çelimsiz erkek bedenlerinin birlikte yer aldığı alaycı ama gülümseten çalışmalar. Her iki cinsin de sosyal konumunu alaycı bir cinsellik teması ile aktaran görüntülere bakarak, günümüz kadın ve erkeğinin toplumsal birlikteliği ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?



Dünyayı ve kendi yaşantımdaki gerçek olguları da “başka türlü” anlamak için sosyal yapıları baş aşağı etmekten hoşlanıyorum!



Batı dünyasında erkek ve kadının sosyal konumu ve rolü altmışlardan bu yana değişime uğradı. Büyük ebeveynlerimin yaşamış olduğu sosyal kimlikler kendi ailemde henüz terk edildi. Benim doğduğum sosyal yapı eşitlikler, sosyal rekabet ya da kadının iş yaşantısındaki konumu bakımından çekişmenin olmadığı bir hayattır. Evimde hiç tartışma konusu oluşmadı. Öyle ki alaycı hatta seksizim açısından eleştiri yaptığımda ister istemez bu rollerin klasik konumlanmasına bakıyorum ve resimlerimde bunu tersine çeviriyorum. Yani bazı çalışmalarıma taşıdığım şey; narin kadının bir dikenin pırtlaması gibi mutasyona uğraması, güçlü ve muktedir erkeğin de bir mikroorganizma kadar küçülmesi gibi.




Kullandığınız ekipman hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?



Nikon D2x, Photoshop CS 2, iyi bir monitörü olan temiz bir bilgisayar, küçük bir Valimex portatif flaş ve ayrıca bazı aksesuar ve kostümlerden oluşan bir ekipmanına sahibim.




Çalışmalarınızı sergilemeyi düşünüyor musunuz? Bu yönde bir projeniz var mı?



Bazı ulusal ve uluslar arası değerli yarışmalara henüz katıldım. Çeşitli bültenler yayınlıyorum, Almanya’ da kişisel bir sergi açtım ve Hollanda, Fransa, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Rusya ve Danimarka gibi memleketime komşu olan ülkelerden sergi davetleri almaktayım.




Biraz da geleceğe yönelik hedeflerinizden bahseder misiniz? Gerçekleştirmeyi düşündüğünüz projeler nelerdir?



Sıklıkla teknik mükemmelliğe erişmek için çalışıyorum, gerçekleştirmek istediğim projelerimden birisi “Sirk” le alakalı. Gündelik yaşam, edebiyat ve sanat içinde kabul görmüş konuların yeni yorumları için pek çok fikir üretiyorum






Your works seems quite enriched in terms of making portfolio. You should be in an effort of producing. When looking in the abstract it is assesment roll that whole reality had been reproduced intensively with subjectivity. What would you say about this?



I photograph various realities and mix these with each other: I shoot all my backgrounds on my travels around the world, the models usually in Studio. While working with my models, new scenarios get into my mind, which i bring into surreal context with my already existing background Photos.




Christine von Diepenbroek




Your works have an extraordinary appearance on the contrary a photograph has the natural atmosphere. Especially the effects of overbalancing digital media interpositions are being conspicuous at once in the appearance of given ideas. Can we think that you make photograph totally?



I do not see an “overbalance of digitality” in my work, as all elements of my pictures are real Photos. Due to my new arrangement of the elements (of the picture) and the work with photoshop ( e.g. filter techniques, color reduction) new irreal und surreal worlds come into existance, that we can not see like that in the natural context of our environment.




Those attractive elements that criticise the pleasure and value judgement and the social life of an individual with ironically had carried your works into a philosophical facet. Would you tell about your concerns that you experienced during producing?



Since many years I have studied on life and tried to picture human life in the way I saw it and to distill it in my works: Emotions, human insufficiencies and absurde Situations that we can truly find in our everyday life. Photography enables me to focus such Situations. During the work i always try to realize certain Themes and Situations with the target to integrate these photos into my surreal backgrounds.




Your images evoked me the digital image artist, Maggie Taylor’s style. From what and who did you be impressed while reflecting your feelings? Who are the photographers or art painters that you took support?



I esteem my favourite art painters, Dali and Magritte, and – you were 100% correct – the photographer Maggie Taylor. There are many other artists who influence my work, for example Ben Gossens, Sauco, Jan Saudek and Pavel Kaplun to name some photographers and some more painters are Picasso, Frida Kahlo and classical Maestros of the italian, netherlands and German school as Botticelli, Raphael, Vermeer, Rembrandt and Lucas Cranach the older to drop a few names.




I used the words so “art painters”. Because I think that you have such technique which is being equally good with the perception of color and shape of art painting. What would you say about this?



To achieve harmony between my Models (usually shot in the studio) and my backgrounds (Nature, Architekture – indoor and outdoor) it is necessary to create equalized Balance of colours. Therefore i work with shades and softening tools on my models in order to integrate them into my backgrounds. In that context, my working process has some simularity with the process of classic painting.




Especially expanded and empty areas or ramshackle structures composed the bacground of the images. What do you care while choosing places?



All my backgrounds i discover on my excursions and travels. Most of those geographic landscapes and architectural sites are old, weather-beaten, worn-out or abandoned and have a morbid atmosphere. The backgrounds are already “photos” and many photographers leave it like that. I try to add further life to the pictures and, during the work, i always focus on the story that each picture should tell.




Your models exhibited an extraordinary scene except the accustomed ones. For example those works which fat women and slim feeble men figures included in together, ironic but making one smile. While looking at images which reflected the social position of both genders with a sarcasting sexism theme what should you say about the social assocation of a modern man and woman?



I love to turn achieved social structures upside down, to percept the world “from the other side” – and all this truly happens in my real life, too!



The social structures and sex roles of men and women changed – in the “western world” since the 60′s dramatically. The classic allocation of roles that my grandparents lived, were already obsolete in the allocation of roles in my parents’ marriage and daily life. I was born into social structures, where there were no argues about equal rights, social Competence or the role of women in the working world – it was just no point of discussion at all, at my home. So when i want to satirize ironic points of view, sarcasm or even sexistic topics, i will necessarily look to the “classic” allocation of roles and invert these in my pictures. That is just what i transport in some of my works: The little tender woman mutates into a protruding plant; the strong mighty man shrinks to the size of a Microorganism.






Please give us some informations about your equipment?



I use the Nikon D2x, Photoshop CS 2, a decent PC with a good Monitor, a small Valimex porty flash equipment and a collection of costumes and accessoires.




Do you think of performing an exhibition or do you have any project related with this?



I already have taken part and got some honoring in national and international competitions, i publish online on different bullettin boards, i had some self-organized exhibitions in Germany and took invitations for exhibiting in the Netherlands, France, Spain, Czech Repubilc, Russia and Denmark – usually trough the “partner-towns” of my hometown.




Please tell something about your goals regarding the future? What are the projects you want to achieve?



I always work on achieving a higher technical perfection, one of my actual projects is the subject Circus. New subjects are to be found in everyday life, in Literature and art – i get many ideas for new interpretations of old and approved topics. An other important role is to play the ideas, wishes, (day-) dreams and fantasies of my models.




Röportaj ve Çeviri (interview and translatipn by) : Hasan SÖNMEZ






Christine von Diepenbroek born in December 1961 in Frankfurt/Main, Germany, living in Offenbach/Main, Germany



Profession: Dentist in own Surgery with a partner in Frankfurt/Main



Hobbies: Photography, Horseback riding, travelling, cooking



In 1993 first steps in Photography with analogue Systems. Member of the Photogroup “camera 83″ in Offenbach/Main, Still-Life, Travel, People and architectural Photos.



First contacts with photo-competitions on national base.



Since 1998 Participation in international Competitions in Austria, Spain, Netherlands,


Belgium, France, Russia and Denmark.



In 2003 first steps with Photoshop, digital imaging and online-publication.



In 2005 first digital camera – the one i still use.



My intention is to tell stories, therefore i do not regard myself as a photographer.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Christine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile RöportajChristine von Diepenbroek ile Röportaj

Jan Sochor : Nukak Maku


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



Nukak Maku: İki Dünya arasında sıkışıp kalmak


Kolombiya,2009



Nukak Maku halkı, Kolombiyalı gerilla ve milisleri tarafından ormanın dışına şiddet kullanarak sürülmüş, Amazondan gelmiş göçebe bir kabiledir. İlk temastan itibaren yarıdan fazla Nukak, grip gibi batılı hastalıklardan ölmüştür. Şimdi, mülteci kamplarında özgün kabile yaşam tarzlarından hoyratça koparılarak iki dünya arasında sıkışmış kalmışlardır. Yardım görevlilerinden (özellikle de Hristiyanlardan) bu kavramları anlayamasalar da giyinmeyi, radyo dinlemeyi, para dilenmeyi öğreniyorlar. Sindirim sorunlarına rağmen tatlıları, kurabiyeleri ve batıya ait diğer yiyecekleri yemeyi seviyorlar. Çevrelerindeki tüm hayvanları avladıklarından artık onlardan geriye hiç bir şey kalmamış. Nukaklar ormanlara geri dönemezler, zaten yaşamları geri dönülemez şekilde değişmiştir.




Nukak Maku: Stuck between Worlds


Colombia, 2009



The Nukak Maku people, a nomadic indian tribe from Amazonia, were violently driven out of the jungle by the Colombian guerilla and paramilitary squads. Since the time of the first contact, more than a half of Nukak have died of the western diseases like flu. Now, roughly cut off their original tribal lifestyle in refugee camps, they stuck between worlds. They learn from the (mainly Christian) aid workers to use clothes, to listen to the radio, to beg for money despite the fact they do not understand these concepts. Although their digestion suffer, they love to eat sweets, cookies and other western food. They have hunted out all the animals around and now there is nothing left for them. Nukak can not return to the jungle, their world has already passed through an irreversible change.



http://www.jansochor.com/photo-essay/nukak-maku.html

Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



The Nukak people, a nomadic indian tribe from Amazonia, were violently driven out of their jungle territories by the Colombian civil war. Now they live in refugee camps, stuck between worlds.



Nukak Maku halkı Kolombiyalı gerillalar ve milisler tarafından ormanın dışına şiddet kullanarak sürülmüş, Amazondan gelmiş göçebe bir kabiledir.Şimdi, mülteci kamplarında, dünyalar arasında sıkışıp kalmış bir halde yaşamaktalar.


The Nukak women have short black hair, they still decorate their faces with ornaments painted with red dye and they keep their eyebrows always plucked.



Nukak kadınları kısa siyah saçlıdır ve yüzlerine hala kırmızı boya ile süslemeler yapar, kaşlarını her zaman yolarlar.


At the time of the first contact, the Nukak Maku’s population was about 2000 people. During 20 years most of them have died from flu and pneumonia. Now, there are about 400 Nukak.



İlk temas zamanında, Nukak Maku nüfusu yaklaşık 2000 kişiydi. 20 yıl boyunca çoğu grip ve zatürreeden öldü. Şimdi yaklaşık 400 kadar Nukak yaşamakta.


The collision of cultures caused that Nukak can not return to the jungle, to a nomadic lifestyle. They were given and got used to clothes, radios, bicycles and other western stuff.



Kültürlerin çarpışması nedeniyle Nukaklar ormanlarına ve göçebe yaşam tarzlarına geri dönemiyorlar.Onlar kendilerine verilen elbiselere, radyolara, bisikletlere ve diğer batılı şeylere alıştılar.


Although Nukak lost their original tribal way of life, they still collect vegetal materials in the jungle (palm leaves e.g.) to make their hammocks.



Nukaklar orijinal kabile yaşam tarzlarını kaybetmiş olsalar bile hala hamak yapmak için ormandan bitkisel materyaller topluyorlar (palmiye yaprakları gibi)


The young Nukak boys from refugee camps, influenced by Colombian colonists and missionaries, often adopt Christian symbols and proudly wear them.



Mülteci kamplarındaki Nukak delikanlıları, Kolombiyalı sömürgeciler ve misyonerlerden etkilenmişlerdir. Sık sık Hristiyan sembollerine uyum sağlayarak onları gururla giyerler.


Colombians and Nukak do not understand each other. Many villagers believe Nukak women paint themselves to witch a white man. In fact the red painting has a variety of meanings.



Kolombiyalılar ve Nukaklar birbirlerini anlamıyorlar. Pek çok kasabalı, Nukak kadınlarının beyaz bir adama büyü yapmak için kendilerini boyadıklarına inanıyor. Aslında kırmızı boyamanın çok çeşitli anlamları vardır.


Nukak people have been naked for thousands years. Now, most Nukak want clothes. They learn from the (mainly Christian) aid workers to cover their bodies.



Nukak halkı binlerce yıldır çıplaktı. Şimdi çoğu Nukaklı giysi istiyor. Yardım görevlilerinden (özellikle de Hristiyanlardan) vücütlarını örtmeyi öğreniyorlar.


The helicopter of the Colombian Police, flying over the Nukak settlement, protects fumigation planes eradicating coca crops. Nukak are among casualties of the US supported drug war in Colombia.



Kolombiya Polis helikopteri, koka bitkilerinin kesilerek yokedilmesine engel olmak için Nukak yerleşim bölgesi üzerinde uçuyor. Nukaklar ,Kolombiya’daki Birleşik Devletler destekli uyuşturucu savaşında ölenler arasında.


The traditional world of Nukak is going through a quick and irreversible change. Nukak kids were born in the jungle but they can not live in there anymore.



Geleneksel Nukak dünyası hızlı ve geri dönülemez bir değişikliğe doğru yol alıyor. Nukak çocukları ormanda doğmuş ama artık orda yaşayamıyorlar.


In 2007, after the Nukak leader committed suicide by drinking poison, some of the young boys speaking little Spanish became tribe’s spokesmen dealing with the outside world.



2007’de Nukak lideri zehir içerek intihar ettikten sonra biraz İspanyolca bilen genç çocuklar, kabilenin dış dünya konuşmacısı oldular.


Nukak are nomadic hunter-gatherers, they always have to move to find new territories. As they stuck in a refugee camp, they hunted out all the animals around and now there is nothing left for them.



Nukaklar göçebe avcı-toplayıcılardır ve her zaman yeni topraklar bulmak için yer değiştirmek zorundadırlar. Bir mülteci kampına sıkışıp kalmış oldukları için etraflarındaki bütün hayvanları avladılar ve şimdi onlardan geriye hiç bir şey kalmadı.


Nukak always lived off fruits and berries they found in the tropical forest. Giving them rice, beans and milk was not a help but an error because their digestion is not able to process western food.



Nukaklar her zaman tropik ormanlardaki meyve ve yemişlerle beslenmişlerdir. Onlara pirinç, fasulye ve süt vermek bir yardım değil hatadır çünkü onların sindirimleri batılı yiyecekleri işlemeye uygun değildir.


Nukak treat monkeys as pets until they kill them for food. Nukak say their ancestors climbed from the world underground and now they must share this world with monkeys.



Nukaklar, yemek için öldürünceye dek maymunlara evcil hayvan gibi davranıyorlardı. Nukaklar, atalarının yer altı dünyasından tırmandıklarını ve şimdi bu dünyayı maymunlarla paylaşmaları gerektiğini söylerler.








Jan Sochor, fotoğrafçı ve medya tasarımcısıdır. Çek Cumhuriyeti’nde doğmuş ama Güney Amerika ve Avrupa arasında sık sık yer değiştirmektedir. Son beş yıldır Şili, Kolombiya, Kosta Rika, İspanya ve Çek Cumhuriyeti’nde yaşıyor ve çalışıyor . O zamandan beri Amerika, onun başlıca konusu haline gelmiştir. Latin Amerika ve onun günlük yaşamı, sosyal, siyasi ve kültürel yanlarını göstermeye ve anlatmaya çalışan belgesel projelere odaklanmıştır.Fotoğrafları ve hikayeleri; Sunday Times, National Geographic, Le Figaro, NBC Universal, Reuters, Burn magazine, Foto8, 100Eyes, UNESCO, Boston Review, Focus, Center for Strategic gibi sayısız Çek ve uluslararası dergi, gazete ve internet sitelerinde ve PDN online, NACLA Report, Adbusters magazine, The Vienna Review, Czech Television, Reflex, Instinkt, Koktejl, Xantypa, MF DNES, Hospodarske noviny gibi uluslararası çalışmalarda yer almıştır .


2009, Uluslararası Photoshare Fotoğraf Yarışması, Onur Ödülü


2009, ACAF Uluslararası Fotoğraf Yarışması, 3.lük


2009, Harry Chapin Medya Ödülleri, Finalist (son liste)


2009, WACC Fotoğraf Yarışması,Takdir


2009, Fotoğraf Ödülleri,Paris (PX3), Onur Ödülü


2006, Çek Basın Fotoğrafı, Kollektif Fotoğraf Sergisi


2005, Çek Grammy Ödülleri,Yılın İnternet Sitesi-Bowwave.cz,Adaylık




Jan Sochor, photographer & media designer. He was born in the Czech Republic but he is changing his base between South America and Europe frequently, he lived and worked in Chile, Colombia, Costa Rica, Spain and the Czech Republic in the last five years. America has become a major theme for him since then. He focuses on documentary projects trying to show and tell about Latin America, its everyday life, social, political and cultural issues. His photographs and stories have appeared in numerous Czech and international magazines, newspapers and websites, including Sunday Times, National Geographic, Le Figaro, NBC Universal, Reuters, Burn magazine, Foto8, 100Eyes, UNESCO, Boston Review, Focus, Center for Strategic and International Studies, PDN online, NACLA Report, Adbusters magazine, The Vienna Review, Czech Television, Reflex, Instinkt, Koktejl, Xantypa, MF DNES, Hospodarske noviny.



2009, International Photoshare Photo Contest, Honorable Mention


2009, ACAF International Photographic Competition, 3rd place


2009, Harry Chapin Media Awards, Finalist (shortlisted)


2009, WACC Photo Competition, Commendation


2009, Prix de la Photographie, Paris (PX3), Honorable Mention


2006, Czech Press Photo, the collective photography exhibition


2005, Czech Grammy Awards, the Website of the year – Bowwave.cz, Nomination





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Jan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak MakuJan Sochor : Nukak Maku

Aydın Çetinbostanoğlu : 70′li Yıllar




70’li yıllar tıpkı benim gibi birçok insanın bedenen var olduğu fakat zihnen pekte hatırlamadığı yıllar.



Neden 70’li yıllar tanıklarının ve tanık olmayıp da daha sonradan bilinç olarak eklemlenenlerin hafızalarında önemli bir süreç olarak yer etmiş?




20’li yıllarda var olmak ile yok olmak arasındaki ince sınırı, tarihini referans alıp ve/veya aldığı için geçebilen bir destana imza attıktan sonra Rönesans’ının eteklerine doğru yelken açmış çok kültürlü bir ulusun hikayesi başlamıştır. Adı üstünde Rönesans, değerlerin sorgulandığı, olguların yer değiştirdiği, alt yapının evrimleşerek üs yapıyı devrimci bir nitelikte yoğurduğu yıllar başlamış, çok kısa süre içinde benimsenip uzun yollar kat edilmiş.



Artık damla suya düşmüş, halkalar daha büyük halkaları oluşturmuş, alan giderek büyümüş, benimsenmiş, desteklenmiş her büyüyen halkanın zaman içindeki yolculuğu gibi zaman, mekan ve gerçeklik sınırlarına çarparak ters dalgalar oluşmaya başlamış. Türkün Rönesans’ının uyandırdığı etki öyle büyük olmuş ki onu bir den bire tırpanlamak mümkün olmamış.




Hikayenin bundan sonrası hepimizin malumu; 1960, 1971, 1980 darbeleri, Türkiye de Türkün Rönesans’ının önüne konan engeller olmuş. 1960 görece demokrat olmak zorunda olduğu için diğerlerine göre daha fazla özgürlük sunmak zorunda kalmış, oyun alanına”¦



Çok şeylerin başarılmış, benimsenmiş ve tekrar tekrar üretilmiş olması bunu zorunlu hale getirmiş. Yaratılan bu görece özgür ortamı Rönesans’ın attığı temelin üzerinde hızlıca yeşermiş toplumsal sınıfların olaşabildiği kadar oluşmasına ve sorgulamasına dayanak oluşturmuş.




Bu noktada sizler ile fotoğraflarını paylaşmak istediğimiz Sn, Aydın Çetinbostanoğlu devreye giriyor. Yaşanan özgürleşme sürecinden fotoğrafçılar da payına düşeni almış, sosyal sorumluluklarına karşı duyarsız kalmamış. Kendi adıma, Aydın Çetinbostanoğlu’nun fotoğraflarına bakarken 70’li yıllar ile bilincimde kurduğum gönül ve algı bağı buruk bir duygu uyandırıyor bende. Yazacak çok şey var ama fazlası ve hep daha fazlası fotoğraflarda olacak”¦

Yazı: Mehmet UÇKUN




































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Aydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li YıllarAydın Çetinbostanoğlu : 70'li Yıllar

Sabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / Küller


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓






Devam eden bu proje, kişinin kökeni ve geldiği yere geri dönüşünün yorumları üzerine. Bu, ‘yuva’ tecrübesinin duygusal olarak ve farklı bireyler için ne anlamlar ifade ettiğinin araştırılmasıdır -bir yer nostaljisi mi yoksa korku mu- bu eninde sonunda kişinin faniliği ve kendine doğru yaptığı samimi bir yolculuktur. Zaman geçidinin, kişi ve o kişinin, kadın ya da erkek, doğal yaşam süreci içerisindeki gelişme ve yaşlanma süreci ailesini ve/veya bir manzarayı geride bırakarak oradan fiziksel ve duygusal olarak ayrıldığı kökeni arasındaki ilişkide çok daha belirgin olduğuna inanıyorum.



Doğum ve ölümün doğal yaşam döngüsü, kişinin dönüşü, kendi düzenimizi bu dönüşün keşfedilmesi sırasında duygusal olarak kendi çaresizliğimizi aşarız ve bunun yerine zamanın yüzündeki sınırsız ruhumuzun tezahürünü koyarız. Bu fotoğraflar, aşk, kırılganlık ve dayanıklılık kuvvetinin kaynağını arıyor. Bunlar, kendi kökenimizi aşmamızda bir vasiyetnamedir, hangi formda gelirse gelsin, onlardan sakınmayı nasıl öğrendiysek ve daha gelişmiş kalpler ve ruhlar olmak için onların pınarlarında içiyoruz ve gerçekten ‘hepsi şaşkınlığında ötesinde’ (“Directive” (Satır 62). Robert Frost, 1947).




This ongoing project is based on interpretations of origin and return to where one comes from. It is an investigation into the emotional experience of ‘home’ and what that means for different individuals””whether it be a place of nostalgia or of dread”” it ultimately relates to the reality of one’s mortality and intimate journey through the self. I believe the passage of time is most apparent in the relationship between a person and the origin-place he or she departs from both physically and emotionally in the natural course of his or her evolution and aging process leaving both family and/or landscape behind.



The natural life cycle of birth and dying is one of return, yet hopefully through exploring this return of our own accord we emotionally transcend our own inevitability and replace it instead with an epiphany of the infinity of the spirit in the face of time. These images seek to express the love, vulnerability, and enduring strength of source. They are a testament to the quiet way in which we excel our origins, in whatever form they came, how we learn to elude them, and yet drink from their wellsprings to become more evolved hearts and souls, and indeed ‘whole beyond confusion’ (“Directive” (Line 62). Robert Frost, 1947).




Sabine Mirlesse grew up between Los Angeles, California and New Haven, Connecticut in the United States. She holds a Bachelor of Arts degree in Religious Studies and English Literature from McGill University in Montreal, Quebec, and additionally studied for one year at the Universiteit van Amsterdam in the Netherlands. She is a recent graduate of the Master of Fine Arts in Photography and Related Media program at Parsons the New School for Design in New York City. Sabine lives and works in Brooklyn.




www.sabinemirlesse.com



Sabine Mirlesse; Los Angeles, Kaliforniya ve New Haven Connecticut arasında büyüdü. Montreal Quebec McGill Üniversitesin’den Dinsel Çalışmalar ve İngiliz Edebiyatı’dan mezun oldu ve şu anda New York’taki Parsons Tasarım Okulu’nda fotoğrafçılık master’ını tamamlıyor. Brooklyn’de yaşıyor ve çalışıyor.




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN, Hülya YELTEPE, Şebnem AYKOL





Interview with Sabine Mirlesse




Dear Sabine what were the factors on your choosing photography by changing direction of your education and how did it happen?



In high school I was the nerdy girl staying late in the art building to develop pictures in the black and white darkroom instead of being on a sports-team or something. Like many people I was intitally taken by the magic in the chemical process””the red light, the exposure of the paper, the baths, and then an image appearing was all very mysterious and beautiful for me as a teenager. I didn’t go on to art school right away because it wasn’t altogether encouraged by our school counselors for whatever conservative reason. But in fact I was very glad to end up having gotten a Bachelors in the humanities because I feel like the literature and the philosophy of religions I studied in college (my double subject major) has somehow informed the work I do now. When I finished college I secretly applied to the MFA program at Parsons because I felt like it was time to properly dedicate some focus to photography and see where it could lead me…



Sevgili Sabine, eğitiminde yön değiştirerek fotoğrafı seçmendeki etkenler nelerdi ve nasıl gerçekleşti?




Lisedeyken spor takımında olmak ya da başka şeyler yapmak yerine sanat binasında geç vakitlere kadar kalıp karanlık odada siyah beyaz fotoğrafları banyo eden inek bir öğrenciydim. Çoğu kişi gibi başlangıçta kimyasal sürecin büyüsünden etkilenmiştim- kırmızı ışık , kağıdın pozlaması, banyolar ve bir görüntünün ortaya çıkışı hepsi benim gibi bir genç için çok gizemli ve güzeldi. Hemen sanat okuluna gitmedim çünkü bu, okuldaki danışmanlarımız tarafından muhafazakar sebepler nedeniyle teşvik edilen bir şey değildi. Ama aslında insan bilimlerinden mezun olmaktan çok memnundum çünkü kolejde okuduğum edebiyat ve dinler felsefesi bir şekilde beni bugün yaptığım işle ilgili bilgilendirmişti. Koleji bitirdiğimde Parsons’da master programına başvurdum çünkü fotoğrafçılığa tam anlamıyla odaklanma ve beni nereye götüreceğini görme zamanı olduğunu hissediyordum



What kind of photography experiences and sharings have you got personally? What did it bring to you, what did you achieve with it?



I think it has brought me into unusually close proximity to the stories of both strangers and friends in a way that I never would have been had I not had my camera in hand and my eyes and ears open. I was made privvy to many intimate moments between people and places, or people and their families… and I do feel like that has been something extraordinary.



Fotoğraf ile ne gibi tecrübeler, paylaşımlar yaşadın kişisel olarak? O sana neler verdi, sen onunla neleri gerçekleştirdin?



Sanırım o, hem yabancıların hem de arkadaşlarımın hikayelerine hiç bir zaman olmadığım kadar yakın olmamı sağladı. İnsanlar ve mekanlar ya da insanlar ve aileleri arasındaki çok yakın anlara sırdaş oldum ve bu bana çok sıradışı şeyler hissettirdi.



I want to talk about your project “” going home/dust/ashes” which questioning and explaining flashbacks and life /death.How did come out this project’s opinion , what was it’s aim and how did you work? Are you satisfied with the results and feedbacks?



The work developed as an exploration of different interpretations of ‘home’””a word that has a plethora of meanings much beyond the ‘house’ in English. The more I photographed the more varied people’s ‘homes’ were… for some it could be that simple house they grew up in, for others who didn’t have such a traditional upbringing home was something attached to a person more than a place, or a landscape even. I was fascinated by what happened in these different returns…how out of place most people appeared in their so-called ‘origin’ whether they had moved across an ocean or across town… maybe because there is something very mysterious about the reality of coming from somwhere, something very whimsical and very metaphysical at the same time. In any case I wanted to try to capture what I saw overlapping in people’s stories… it was also important to me that anyone could literally be part of the work, because everyone does come from somewhere… which immediately allows a certain entrance into the subject matter by any viewer. In terms of the results I feel like the series has room to evolve more. Right now the emphasis seems to rest more often than not on the fact of one’s mortality… on the tensions of going back and what one encounters there in the place representative of one’s past.



I’m very interested in the idea of time transcended and I like the medium of photography as a tool to try to depict that idea””everyone knows that photographs can be understood as ‘dead moments’ but the way that they engage you is very much related to how you presently feel about the past. For decades people have kept photo albums for the express purpose of remembering their lives… a single photo could conjure a whole narrative for someone, could jar them into recollection… but it is a recollection of that which has ‘survived’ so-to-speak. And so, in a way, one aspect I’ve been considering is how to represent an emotion of two chapters joining in one’s life …




Geçmişe dönüşü ve yaşamı / ölümü sorgulayan, anlatan projen “ going home / dust / ashes” üzerine konuşmak isterim. Bu projenin fikri nasıl oluştu, amacı neydi ve nasıl bir çalışma gerçekleştirdin? Neticelerinden ve geri dönüşlerinden memnun musun?



Çalışma, “ev” kelimesinin ( İngilizcedeki ”ev”in çok daha ötesinde, anlam bolluğuna sahip bir kelime) farklı yorumlarına ait bir araştırma olarak gelişti. Kimisinin sadece büyüdüğü, kimisinin yuvaya değil de bir insana veya bir peyzaja bağlılığı olan ne kadar çok sayıda farklı insanın evini fotoğrafladımsa, bunun farklı geri dönüşleri karşısında çok etkilendim. Okyanusun karşısına ya da kasabanın karşına taşınsalar da ortaya koydukları kökenlerinin görüntüsü…belki de bir yerlerden gelmiş olma gerçekliğinin bir aradaki, büyük gizemi, tuhaflığı ve soyutluğu. Her şekilde, insan hikayelerinin örtüşmesinde gördüklerimi, yakalamaya çalışmak istedim. Herkes farklı bir yerlerden geldiği için, herkesin, herhangi birinin, izleyenin anında projenin konusu olmasına imkan sağlayan bu çalışmanın parçası olması benim için ayrıca önemliydi. Sonuçlara bakılırsa, bu seriler, gelişmeye ve genişlemeye hala müsaitler gibi hissediyorum. Şu anda çalışmanın vurgusu ölümlülük gerçekliğinden ziyade, gerilere gidip ve birilerinin geçmişini temsil eden şeylerle yüzleşmesi arasında bir yerlerde.



Zamanın akışı kavramını çok ilginç buluyorum ve bu kavramı betimleyebilmek için araç olarak – herkes fotoğrafı ‘ölü anlar’ olarak düşünebilir, ancak geçmiş ile ilgili size neler hissettirdiği şekliyle fotoğraf formatını seviyorum. Onlarca yıldır insanlar fotoğraf albümlerini yaşamlarını kolayca hatırlamak amacıyla sakladılar. Tek bir fotoğraf, bir kişiye ona hatılrlayabileceği tüm bir öyküyü çağırıştırabilir… Deyim yerindeyse ‘kurtarılmış‘ bir hatıradır. Ve böylece, bir şekilde, bir kişinin hayatındaki iki farklı dönemin duygularını birleştirebilme fikrim gerçekleşti.




How much do you give importance to the technical part of photography? Do you think is a photo taken with insticts more valuable and meaningful?



The more technical knowledge one has the more tools they probably have to express their meaning… that seems fairly straightforward. Very little attention to the ‘technical’ details can cause a hindrance to the work, create an unintended distraction. İt is important to be on top of things. That said, accidents happen that make things outstanding. I am much more able to ‘enter’ into images that are formally imperfect if the emotional content is strong than I am to enter formally exquisite images purely from the point of their unified aesthetic.



Fotoğrafın teknik kısmına ne kadar önem verirsin? İçgüdülerle çekilen bir fotoğraf sence daha mı anlamlı ve değerlidir?



Bir insan ne kadar çok teknik bilgiye sahipse anlamları ifade etmek için belki de o kadar çok araca sahiptir…. Bu oldukça basit görünüyor.Teknik detaylara çok az dikkat vermek işe engel oluşturabilir, istenmeyen bir dalgınlık yaratabilir. Herşeyin en tepesinde olmak önemli . Olağanüstü şeylere sebep olan kazalar meydana gelebilir. Eğer duygusal içerik kuvvetliyse birleşik estetik açıdan tamamen enfes görüntülerle ilgilenmekten ziyade, şeklen mükemmel olmayan görüntülerle daha fazla ilgilenebilirim.



It seems to be a photographer needs more chance in comparison to previous years.It looks like only hard working and making sacrifices are not enough. What do you think about the way to the success in art?



I don’t feel like I’m even at a place where I can comment on that yet! I’ve just finished my Masters, and am focusing on making the work, pushing it to evolve more and more, creating new projects, and paying my rent. One thing I will say is that the best and most fruitful moments so far have come through going on little adventures””meeting people that are coming from an entirely different perspective, culture, and education on the subject and exchanging ideas with them””traveling to and working in new cities always inspires me as well, and can often lead to new opportunities.



If I could hypothesize it would be to say that each person has their own story of how they will move in whatever direction they desire, professionally””i.e. what works for some doesn’t necessarily work for others. So there is no formula nowadays. Maybe I’m completely wrong but I don’t think there was a formula fifty years ago either. I think one is indeed very fortunate if they can support themselves financially through their creative projects, both then and now.



Günümüzde fotoğrafçı olarak var olmak eski yıllara oranla biraz daha çok şansa kalmış gibi gözüküyor. Sadece çok çalışmak, özverilerde bulunmak yetmiyor gibi. Sence sanatta başarıya giden yol nedir?



Henüz bunun hakkında bir yorum yapabilecek yerde olduğumu hissetmiyorum. Master’ımı yeni bitirdim ve tüm dikkatimi işimi yapmaya , daha fazla gelişmeye, yeni projeler üretmeye ve kiramı ödemeye veriyorum. -Söyleyeceğim tek şey bu zamana kadar en iyi ve en verimli anlar, devam eden küçük maceraların sonucudur – konuyla ilgili tamamen farklı bir bakış açısı , kültür ve eğitimden gelen insanlarla tanışmak ve fikir alışverişi yapmak , her zaman bana ilham veren yeni şehirlere seyahat etmek ve oralarda çalışmak yeni fırsatlara yol açabilir.



Eğer varsayımda bulunsaydım profesyonel olarak istedikleri yön ne olursa olsun nasıl hareket edeceklerine dair herkesin kendi hikayesine sahip olduğunu söyleyebilirdim – mesela başkaları için çalışmak zorunda olmayan bazıları… Bugün böyle bir formül yok. Belki tamamıyla yanılıyorum ama elli yıl evvel de bir formül olduğunu sanmıyorum. Eğer bir kişi yaratıcı projelerinde maddi açıdan kendini destekleyebiliyorsa o kişinin gerçekten şanslı olduğunu düşünüyorum.




























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / KüllerSabine Mirlesse : Eve Dönüş / Toz / Küller

Harun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu’nun Avukatı Cevat Şakir Belgeseli




“İtalya’yı gör de öl” derler. Yok a canım; Bodrum’la kıyılarını gör ve yaşa”¦


Halikarnas Balıkçısı -Cevat Şakir Kabaağaçlı



Ağustos’un böcekleri eşliğinde, kavuran sıcakta Harun Özakıncı ile sohbetimize başlıyoruz.



Şebnem Aykol : Merhaba Harun Bey Bize biraz kendinizden ve sinema kariyerinizden söz eder misiniz?



Harun Özakıncı : Ben 46 yaşımı bitiriyorum, 47 yaşıma geliyorum. 35 yaşından sonra sinemaya başladım. 35 yaşına kadar Türkiye’nin en çok para kazanılan zamanı, herkes gibi ticaretle uğraşıyordum. Sinema da hep beynimin bir yerinde vardı, zamanında Kanada’da çok şey bir kurs vardı, oyuncu yönetmenliği… Çok etkilemişti beni, ama o zaman daha lisan okuluna gidiyordum. Lisan okulunda, okulun intibak kursları vardı, oyuncu yönetmenliği ile ilgili de bir kurs vardı. Kızlar güzel diye ben o sınıfa gittim. Aşçılık ta vardı ama orada güzel kızlar yoktu. Orada çok etkilenmiştim, çok da gençtim, 22-23 yaşındaydım o zaman.



Aradan yıllar geçti, İstanbul’da ticaret çok sıkıntılı döneme girmişti, benim işlerim de çok bozulmuştu. Ben de sinema filmi seyrede seyrede çok da biriktirmişim. Çok da sıkıntı çekiyorum ama sevdiğim bir işi yapacağım dedim bir gün. Açıkcası çok da bir şey bilmeden, Kanada’da gördüğüm eğitimin atölyesini Akademi İstanbul’da açtım. Ama hiç de bir şey bilmiyorum yani…

Ama orada çok da doğaçlama çalışmalar yapılıyordu; insan davranışları, neden korkarız nasıl korkarız, korkuyu gösteren organ nedir, tabancadan nasıl korkarız, akrepten nasıl orkarız, tebligattan nasıl korkarız… Bunlar çok farklı korkular, kimi gözde, kimi yutkunmada, kimi iç çekmede, kimi geri adım atmada gibi, çok hoşuma gitmişti. Çok eğlenceli çalışmalardı. Bunun aynısını kurdum İstanbul’da, yönetmenleri davet ettim, oyuncu olmak isteyenleri davet ettim. Herkes de icabet etti bu davetime. Çok güzel bir kış geçti o kış. O atölyelerden insanlar, büyük büyük yönetmenler, Çağan Irmak’lar, Serdar Akar’lar filmlerine oyuncular götürmeye başladılar. Sonra bunu profesyonel olarak bunu okullara taşıdım. Aşağı yukarı beş sene oyuncu yönetmenliği ve belgesel eğitimi almak isteyen kursiyerlere çeşitli okullarda, kurs yönettim. Sonrasında ise ilk belgeselimi, kendi atölyemin belgeselini çektim. Bu anlattığımı nasıl yaptığımı, oyunculuk belgeselini çektim. Sonrasında hayalim olan zor bir film vardı “Simbiyotik”, çekmeye çalışıyordum, çekiyordum param bitiyordu, kimse yardım etmiyordu. Sonra Digitürk onu satın aldı, ve “Sıfır Noktası”nı çektim.




“Hadigari Cumhur”u 20 yaşımdayken kafamda, burada yazmıştım zaten. Karşımızda bir otel vardı, denize sıfır arazide. Damadındı otel, karı koca deli gibi çalışıyorlardı. Hyırsız da bir kayınbiraderleri vardı, durmadan bana buradan hisse verin, burada, otelde benim de hakkım var filan deyip, bir şekilde anlaşmıyorlardı işte. Meşrubat kasaları falan taşıyordu, mecbur kalıyordu çalışmaya kimi zaman. Ama damat ve o kadının çalışkanlığı, o hayta kayınbirader de benim çok ilgimi çekmişti. Bunun bir gün film olabileceği o an aklıma gelmiyordu. Yıllar önce bu hikayeden Gani Müjde’ye bahsetmiştim, dedi ki bu bir film için çok güzel, süper bir çalışma. O zaman ortak olduğu Birol Güven adını koymuştu. Ben “Tıkır tıkır Cumhur” koyacaktım filmin ismini, “gari” lafı Bodrumlular ile özdeşleşmiş bir laf, onu kullanarak filmin adını “Hadigari Cumhur” koydu. Yirmi yıl sonra filmi çekme fırsatı buldum. Baktım kafam hep belgesel yönüne kayıyor, devamlı belgeseller çekiyorum hayattaki oluşumlar ile ilgili, kısa kısa filmler tadında. Bodrum’daki hikayeler çok çekiyor beni, Bodrum’daki durumlar, Bodrum’daki renkli insanlar Türkiye’nin hiç bir yerinde yok. Cevat Şakir bunlardan bir tanesi. Dalavera Mehmet’in kitabı da çok güzel, adam mezarcı, tuvaletçi ve dünyanın en dürüst adamlarından biri ve yoldan geçenlere, ne zaman öleceksiniz, ölün de göeyim diyecek kadar uluslararası mizah duygusu olan bir kişi. Bodrum’da bu iyottan ve balığın içindeki fosfordan oluyor bu, kesin… Bununla ilgili çok ciddi araştırma yaptım, herkes de bunu söylüyor. Deniz insanı çok akıllı, çok zeki. Bu zeka direkt mizahı getiriyor, bu mizah da benim için çok çekici. “Anadolu’nun Avukatı” belgeselini yaptım, iyi izleyin çok komik bir belgesel aslında. Cevat Şakir o kadar komik bir adam ki. Cevat Şakir’in muhatap olduğu her adam aslında o kadar zeki ve hazırcevap ki, çok kendi içinde tiyatro. Şirket olarak da karar aldık, belgesel çok seviyoruz. Kurgu filmi de çok seviyoruz.


“Hadigari Cumhur”dan beri, “Anadolu’nun Avukatı” ikinci iş, şimdi üçüncü iş olarak “Yettigari İbraam”ı çekeceğiz. Hepsi belgesel tadında mizahi fimler, bu bir tarz. Hiçbir yerde var mı yok mu bilmiyorum. Ama bütün senaryo gruplarıyla, filmde çalışacağımız görüntü yönetmenleri, yapımcılar, daha kreatif taraftaki insanlarla konuşuyorum. Büyük gruplar, laboratuar çalışmaları, büyük atölye çalışmaları; bizim bildiğimiz sinema çalışmaları klişelerinden kaçıyorum hep. Böyle bir ironinin peşindeyim. Bodrum kadar çok güzel bir yerde, İbraam kadar dip bir adam, çok büyük bir çelişki bence ki o çelişkiyi çok seviyorum. Şu anda da eski Bodrum belgeseline başladık bir yandan da. Şirketi Bodrum’a getirdik, fiziki olarak…

Çünkü ruh olarak Bodrumlu olup, fiziksel olarak İstanbul’da yaşamakla olmuyor, merkezinde olmak gerekiyor. Çekilecek çok hikaye var, belgesel yapmaya devam edeceğiz. Bundan sonra “Turizm Polisi” ya da “Çeyrek Efe” diye bir film var kafamda, “Yettigari İbraam”dan sonra yine Bodrum temalı. Akdeniz film festivallerinde gözümüz, dört tane büyük Akdeniz film festivali yapılıyor; Hırvatistan’da, Saraybosna’da, İspanya’da ve Belçika’da. Sinema için Akdeniz, özellikle Bodrum çok uygun. Herşeyi ile; kamerayı oynattığınızda arkadaki görüntüsü bile…Herhangi bir şehirde bir insanı yürürken çekin, br de Bodrum’da yürüyen bir insanı çekin, bakın aradaki farka, bir de müzik döşeyin.Bu sinemaya dipten gönüllülük ve bağlılıkla farkı hemen farkediyorsunuz, diyorsunuz ki burada başka bir sinematografi var. 12 sene içinde, işte bu Bodrum filmlerini, belgesellerini yapmak için şirkete bir kimlik kazandırdık, kurumsal kimliğimiz budur. Bundan sonra da Bodrum belgeselleri, filmleri çekmeye devam edeceğiz. Şu borçlarımızdan bir an önce kurtulmak dileğiyle
J, evet romantik konular bitti, sıra gerçeklerde.





Şebnem Aykol : Müsade ederseniz yaptığınız işlerle ilgili sorularıma geçmeden önce size başka bir şey sormak istiyorum. Daha önceki görüşmemizde Bodrum’a 1973 yılında geldiğinizi söylemiştiniz. Biraz o zamanlardaki Bodrum ve Bodrum yaşamına dair hatırladıklarınızı anlatır mısınız?




Harun Özakıncı : Tabi ki, başka birşey hatırlamıyorum ben zaten. Hayatımda hatırladığım yegane şeyler onlar. Mesela Kalamış’ın da böyle bir yaşantısı vardı aslında, onları da hiç unutamıyorum. 1970’li yıllar benim İstanbul’da, Bodrum’a gelmeden yaşadığım çocukluk yıllarımda, Fenerbahçe köhne, Kalamış köhne, bu rock kültürünün, hippi kültürünün dipleriydi o tarihler. Ben o zaman 6-7 yaşlarındaydım o zaman, çok etkileniyordum o zamanların, o insanların kültüründen, onları da unutamıyorum aslında.



Ama Bodrum’da unutulmaz bir nesnel oluşuyor. Ben Bodrum’daki hiç bir kokuyu unutmadım, Bodrum’daki hiç bir lezzeti unutmadım. O lezzet, o kokuyu ben hala burada bulabiliyorum. Çökelek peynirinin kokusu, sokaklardaki çiçeklerin kokuları, o zeytinlerin acı tadı, çoraptan süzülmüş o zeytinyağının tadı. Duyu belleği diye bir şey var, lezzetle ve kokuyla ve dokunmayla aldığınız hatıralar çok saklı kalıyor sizde. O tarihlerde yollarda asfalt bile yoktu, topraktı yollar. Alim Bey Caddesi’nde beton yoktu, şu anda sanırım Cumhuriyet Caddesi oldu adı. Bana göre hala Alim Ekinci Caddesi.



Babam İzmir’e gidiyordu, 6 saatlik yol, konu komşu ayakkabı cilası, piyango bileti sipariş ediyordu, daha ne diyeyim ki”¦Öyle bir Bodrum ki”¦ Çok mu güzel bilemem ama çok otantik, bir daha yaşanmayacak onlar,asal. Şöyle bir sohbetten nefret ediyorum; Bodrum çok kötü oldu, eski Bodrum çok güzeldi. Yerden bir tane çöp alıyor musun derler adama, ne yaptın Bodrum için. Benim hiç öyle bir derdim yok, Bodrum’un yeni halinden ben çok memnunum; hastane var, kızımı istersem okutabileceğim özel kolej var, üniversite var. Bodrum’un yeni hali çok güzel, değerini bilelim.




Eski Bodrum çok mu güzeldi, eski Bodrum bir daha olmayacağı için çok enterasan. O günlerde, ortaokula gittiğim yıllar; kültür, insanlardaki sosyal refleks, sosyal algı o kadar değişikti ki. Paranın hiç olmadığı, arada bir para kazanılan bir yerde, insalar mutlu mesut yaşıyorlardı. Çünkü henüz şeytan dürtmemiş kimseyi. Ev pansiyonculuğu var, her ev pansiyondu, her arkadaşımın evi yazın pansiyon. Arkadaşımın evine gidiyorum Barış Manço’yu görüyorum. Ordan çıkıyorum başka bir ev pansiyonunda Fikret Kızılok’u görüyorum. Ne bileyim o aksşam Hadigari Bar’da, o devrin Yunanistan’da bulunan siyasi kaçakları bir şekilde –artık oradan mı kaçmışlar, burada polisle möi anlaşmışlar- Bodrum sokaklarında geziyorlardı. Biliyorduk onları, 12 Eylül sonrası bu parlak isimleri herkes biliyordu. O kadar değişik geliyordu ki o insanların özgürlük durumu. O tarihte de materyalizm çok yukarıdaydı, hepimiz solcuyduk, manadan çok uzak yaşıyorduk o tarihlerde. Hepimizin sahip olduğu bir müzik kültürü vardı. O müzik kültürünü burada işletime açan, yatırımcılar çok sevdirdiler. Ben şu anki müzik zevkimi çok beğenir ve kaliteli bulurum, o tarihlerde dinlediğim rocklar, o tarihlerde dinlediğim cazlardan ayrılmadım, onlarla yaşıyorum. Mesela şimdiki gençler bu şansa sahip değil. Çünkü çok daha hızlı bir müzik var, kötü demiyorum; ben de Serdar Ortaç’ı çok seviyorum. O tarihte değerler çok önemliydi, ölçülebilirdi, tartılabilirdi, koklanabilirdi, tadılabilirdi. Şimdiki gibi kullan at veya sanal değildi. Sanal hiç bir şeye itirazım yok, internetsiz bir yaşam olmaz, cep telefonsuz bir yaşam olmaz. Sistemler, fiyatlar değişiyor. Herşey değişirken Bodrum elbette değişecek. Turzimde herşey dahil olacaksa, herşey dahil olacak. Keşke bütün Bodrum’u yıksak da ev pansiyonculuğuna geri dönsek, ve bu kurumsal bir kimlğimiz olsa. Avrupa’ya daha çok satış yaparız, 6 ay”¦ Şimdi iki ay herşey dahil ile birşey olmuyor, herşey dahil ile insanlar otellere sıkışıyorlar, sokaklarda esnaf para kazanamıyor. Demokrasi sancıları bunlar ama böyle”¦Sonuçta soruya dönecek olursak Bodrum’a ilk geldiğim dönemler çok önemli benim için, o günler çok değerli günler”¦




Belediye arşivinden




Şebnem Aykol : Mimarlıkta bir terim vardır; genel olarak bir yerin kendine özgü atmosferi veya “yerin ruhu” anlamında kullanılan genius loci- . O döneme dair hissettikleriniz bununla mı ilgili? Filmleriniz ile yakalamak istediğiniz şey bu mu; mekanin ruhunu yakalamak?



Harun Özakıncı : Tabi ki. Ben hala onlarla yaşıyorum. Sarnıcın ruhu, değirmenlerin ruhu, iki dükkan bir fırın ruhu. O bakkalların içinde satılanların komikliği. Toplu iğne, at nalı, enjektör, çimento vs”¦ O bir ruhtu, o bir kültür, o bir sıkışıklık, o bir çaresizlik”¦ O kadar muhteşemdi ki. Her evin bir ruhu, her evin ayrı kokusu kadar ayrı bir ruhu vardı. Nasıl anlatsam bilmem. O tarihte her evde bir inek, her evde üç beş tane tavuk, horoz. Nerde şimdiii? Etrafta bir horoz sesi mi var çok otantik, çok nostaljik, çoook. Kahrolsun motosikletler mi diyeceğiz, hayır. Süper 51 motosikletin sesini ben ömrümce unutamıyorum, Süper 51 basarsın gaza gidersin J. E şimdiki motosikletleri mi kötüleyeceğiz, hayır.



Bodrum dünyadaki 3-4 yerden biri. Görmedim ama Sicilya, Malta ve Kazablanka’da varmış. Kazablanka filmi yapıldı. Miami’de, Los Angeles’da var böyle durumlar. Nerden, güneşten mi, ışıktan mı, denizden gelen kokudan mı geliyor bu durumlar. Buraya gelen insanların fiziksel olaylardan refleksleri, doğaları mı değişiyor acaba? Burada aşk oluyorsunuz, İstanbul’da aramıyorsunuz bile. Burada evleniyorsunuz, İstanbul’da boşanıyorsunuz. Bizim film Bodrum’un toprağında mıknatıs var diye başladı ama bu toprakta magnezyum var. İnsandaki negatif enerjiyi çekiyor. Yemin ediyorum; İstanbul’dan çıkın gelin, burada hiçbirşeyiniz kalmaz. İstanbul’da bin tane davanız, sıkıntınız olsun, yürümeyen işleriniz olsun, burada hiç biri aklınıza gelmez. Burada beyninize bir şey oluyor. İşte bu da Bodrum ruhu”¦




Fotoğraf: Ara Güler




Şebnem Aykol: Ve Bodrum’la beslenen, Hadigari Cumhur, Anadolunun Avukatı ve şimdi de Yettigari İbraam, bir seri niteliğinde, nasil başladınız bu seriye, ne tetikledi sizi? Neydi başlangıç fikri?



Harun Özakıncı : Aziz Nesin hikayelerini çok seviyorum. Aziz nesin’in hikayeleri gibi çok hikaye var hayatta ve çok gerçekler. Üçüncü sayfadaki en dipteki haberlerdeki insanlar çok ilgimi çekiyor. Karakterlerin nasıl yaşadıkları, karakterlerin nasıl çözümlendikleri hemen onların peşlerine takılacağım kadar ilgi alanım içinde. Eğer mahallede bir karakter varsa ve o benim dikkatimi çekiyorsa, o adamla çarşıya kadar yürürdüm. Hala öyle. Sonuçta bu dip insanlar çok dolu insanlar, eğer bir üçüncü sayfaya haber oluyorsa. Bu çok izlenebilir bir şey. Aziz Nesin grameri çok hoşuma gidiyor, onun çok küçük insanlarının çok büyük kahramanlar olması gibi. Böyle bir şablon oturttum, hala grameri kendi başıma tesbit etmeye çalıyorum. Filmlerde de o karakterlerin üzerine gidiyorum. O dipteki mahalle kahramanları, o sınıftaki en parlak insan değil de en küskün insan benim çok ilgimi çekiyor, dibinde bir derinlik görüyorum. Bütün bunlar da sinemaya çok uygun. Filmlerde hep bir karakter ve o karakterin devamlılığı ile uğraşıyoruz. Yani filmin başında karakteri ne görüyorsak, onun nasıl komik olacağını düşünmüyoruz, komiklikten, komediden ve enteresanlıktan vazgeçip son derece minimal sahnelere de düşüp, ama yeterki o karakter devam etsin diyoruz.



Şebnem Aykol: Bodrum’da turizm sektörü gelişmeden önceki yıllarda, sahillerdeki arazilerin değersiz olduğu için kız çocuklarına bırakılması, daha sonra da bu arazilerin turizm nedeniyle değer kazanmasıyla yaşanan aile içi çatışmaları konu alan “Hadigari Cumhur”. Eh tüm Bodrumlular’ın bildigi bir hikayedir. Daha önce bir röportajınızda filmlerin bir sözü, mesajı, bir göndermesi vardır demişsiniz. Hadigari Cumhur’un mesajı var mıydı ve kimlere gönderilmişti bu mesaj?




Harun Özakıncı : Elbette mesaj olmalıdır, mutlaka. Burada; “Hey Cumhurlar kendinize gelin” demektir o. Bodrum’daki bütün değerleri harcayan çok insan gördüm ben, kimseyi suçlayamam. Ama şu çok gerçektir, kendi arazisini satıp, sattığı arazide garsonluk yapan çok insan vardır buralarda. Bodrum’un yaz halleri, kadının kızın, içkinin bol , mekanların çok otantik oluşu, eğer bir de içinizde çalışma arzusu yoksa, hayatın kolayına kaçıyorsanız, çok çabuk kapılırsınız, elinizdeki maddi değerleri çok çabuk bu yolda feda edersiniz. Bodrumlu Cumhur’un filmde harcadığı değerleri neydi, kendi evi, arazisi. Bodrum’da insanlar evlerini, arazilerini, zeytinliklerini, mandalinliklerini, tarlalarını satıp satıp yazın turistlerle, kışın da pavyonlardaki kadınlarla yediler. Ve Bodrum değerleri de bunlarla beraber gittti. Adamalrın süngerci dükkanı vardı, zeytinyağı dükkanı vardı, şimdi o dükkanlarda imitasyon takılar satılıyor. Bodrum’un değerini hem o adam hem de tüm Bodrum çok kaybetti. Ben bunlara Cumhur diyorum, Bodrum’da çoktur Cumhur ismi. Bu az önce de söylediğim gibi bir karakter, Karadeniz’deki Dursun, İdris, Temel gibi bir karakter yaratmaya çalışıyorum, -ki galiba da yolun yarısındayım. “Allahın Cumhur’u”, “Cumhurluk yapma lan” denir hale geldi. Hayta, sorumsuz”¦ Hatta filmde de Cumhur’un kel, ayaklarının devamlı çıplak ve pis olmasının sebebi; “başı kabak, yalınakayak” metaforudur. Dikkat edin Cumhur ve İbraam Bodrum’un her yerinde sularla oynar, suları harcarlar. Ya İbraam sürekli yıkanır, Ya Cumhur evinin bahçesinde sürekli suyu akıtıp ayaklarını yıkar, birinin üzerine su döker. Bodrum’daki en değerli şey sudur, Bodrum’da su yoktur. Bodrum’un en değerli şeyini sürekli harcar Cumhur, aslında harcadığı Bodrum’un kültürüdür; bu da bir alt metin, metafordur. Dünyanın her yerinde böyle insanlar var. Sonuçta bununla yüzleş ve Bodrum’un değerlerine sahip çık, ya da herkes Cumhur, yoldan bir çöp alıp atsın. Hiç bir şey yapamıyorsan, turist sana bir şey sorduğu zaman, elinden geldiğince yardımcı ol. Yurtdışında gidiyorsunuz bir lokantaya,zincirli geçilemeyen bir masa var, neden diye sorduğunuzda 85 yıl önceölmiş bestecinin yemek yediği masayı, tabağını çatalını öylece koruyorlar, bir de bize bakın Cevat Şakir’in evi köfteci, olmaz böyle şey. Burada sitemim var. Sonuçta Cumhurluk başka bir şey, ülkenin değerlerini harcamak işte. Biz biraz kendimiz olursak, şu kıymet bilen, çalışkan eniştelerin kıymetini bilirsek”¦



İnsanlar kendi değerlerini harcarlarken benim de değerlerimi harcıyorlar, o “Sevilen Yoğurt” dükkanı nerede şimdi. Benim çok sevdiğim sünger satan dükkanlar nerede şimdi. Benim, senin çok değerli şeylerini sattın. Amerika’da hala yirmibeş cent ile telefonla konuşuluyor, Amerika’da hala 911, 911. Hiç birşey değişmedi.



Atatürk’ün milliyetçilik okunun içi bununla dolu. Milliyetçilik sokaklara çıkıp bağırmak mı, yoksa kültürle mi ortaya çıkar. Deve ile mi, zeytin ile mi, folklor ile mi çıkar. Milliyeçilik millletimizi çok sevmekten öte bir şey. Hangi kültürel değerine sahip çıkıyoruz, devam ettiriyoruz, ya da yenisini üretiyoruz? Bütün hikaye bundan kaynaklanıyor. Türk insanının en büyük hasleti bence, tabi maddi zorluklar da var. Bir emanetin korunması için illaki kutsal mı olması gerekli, olmaz öyle şey”¦




Fotoğraf: Ara Güler




Şebnem Aykol: Ve belgesele gelecek olursak, “Anadolu’nun Avukatı” Şakir Kabaağaçlı’nın “Dünyadaki bütün medeniyet ve uygarlıkların çıktığı yer Anadolu’dur” tezi ve Balıkçı’nın yaşam hikâyesi anlatıyor. Ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in 1960’lı ve 1970’li yıllarda çektiği ve bugüne kadar hiç yayınlanmamış Bodrum ve Balıkçı fotoğrafları da belgeselde yer alıyor. İlk Bodrum filminizden tümüyle ayrı bir çalışma. “Anadolu’nun Avukatı” belgeseli fikri nasıl doğdu ve çalışma sürecinizi biraz anlatır mısınız?



Harun Özakıncı : Daha önce de dediğim gibi Bodrum bir nesnel, ve biz o nesnel içindeki öznellere gözümüzü diktik. Bu atmosferden çok etkilenip, bu atmosfere çok şey katmış insanlar var. Buraya gelip herşeyini kaybeden adamlar da var, onları da biliyoruz, onlar da güzel belgesel konusu. Ama Cevat Şakir’e bakacak olursak, dünyada eşi benzeri olmayan bir yaşam hikayesine sahip bir insan. Hollywood bugün Cevat Şakir’i bilse 10 tane iş yapar. Üç tane hayat, üç tane döngü yaşamış. 1910’a kadar muhteşem bir hayat, sonrasında 35 yaşına kadar hapishane ve Babali yaşantısı, sonra Bodrum. Biz bunu üçe ayırdık. “Daha Önceleri” (1890-1910) kendi hayatındaki şaşaalı dönemi ve babası ile olan malum sıkıntılı dönemi, Bodrum öncesine “Önce” dedik, sonra da “Hep” dedik. Neden Hep dedik, Cevat Şakir Kabaağaçlı, Halikarnas Balıkçısı olarak imzasını atıyor ve bir kimlik alıyor, bu onun kimliği. Ama ona bir kimlik daha koymamız lazım. Cevat Şakir’I çok rasyonel ve naturel takip etmemiz lazım. Cevat Şakir’in 30 küsur kitabı bize bir şey anlatır. Bu yaşadığınız topraklar o kadar modern topraklar ki, bu yaşadığınız topraklarda atom bulundu, bu yaşadığınız topraklarda güneş tutulması hesaplandı, bu yaşadığınız topraklarda ilaçlar hazırlandı, kitaplar yazıldı, icatlar yapıldı, oyunlar yazıldı sahnelendi, aryalar söylendi, bu topraklardan medeniyetler fışkırdı. Bugün insanoğlu uzaya füze gönderiyorsa, bu topraklardan çıktı o insanlar. Eğer Tales’in Atomist, bulduğu trigonometri, hesapladığı güneş tutulması olmasaydı, sistem daha başlamamıştı. Cevat Şakir İsa’dan 521 yıl öncesini insanlığın uygarlık başlangıç tarihi olarak söyler. Ortada bütün bunlara gözünü dikmiş, bütün bunları çok güzel alıp pazarlamış o tarihin düşünürleri ve politikacıları var. Buradaki düşünen adamı almışlar, buradaki yaratımı almışlar ve kendi malzemeleri olarak satmışlar. Ve Yunan mitolojisinin içine çok güzel sıkıştırmışlar. Bu da bizden çalınmış bir şey, sonuçta ortada savunulması gereken bir toprak ve savunulması gereken o toprağın üzerinde Frigya, Lidya, Karya, İyonya, Çatalhöyük, Burdur, Kayseri, Bergama’daki parşömen, Trakya’daki bira, ilk banka. Bütün bunların burada olması, Cevat Şakir’in bu topraklardaki 30 kitabında anlattığı değerlerin bizim olduğunun savunulması, savunulan bir şey varsa ortada bir mağdur vardır. Bu da bir avukatlık gerektirir. Cevat şakir’in manevi oğlu Şadan Hoca’nın (Gökova) buldüğü çok güzel bir isimdir, Anadolu’nun Avukatı der ona. Biz de o ismi çok sevdik, bundan sonra da Cevat Şakir anılırken yok babasını öldürdü, yok bilmem ne yaptı vs değil, Anadolu’nun Avukatı’dır densin istiyoruz. Yaşamında her ne olursa olsun, çok değerli bir insan.




Fotoğraf: Ara Güler




Kitaplarını okuduğunuz zaman ya çok etkilenirsiniz, ya hiçbirşey ifade etmez. Gramer hataları da vardır, umurunda da değildir. Yazma özgürlüğü var, herhalde cezaevlerinden kalma”¦ Neyi neden yaptığını söyleyecek bir insan olduğunu da düşünmüyorum. Çok klişe şeyler okuyorum. Ama o adamın yarını yok ki, yarını düşünmeden bugünü yaşıyor bence. Yaşadıklarına o kadar hayret ediyor ki, yaşarken çoktan öldüğünü düşünüyor tüm yaşadıklarından dolayı. Ve tabi büyük bir zeka, beş altı dil biliyor, yazıyor, okuyor, konuşuyor. Aryalar söylüyor, sözlerini ezbere biliyor. Biraz da eğlenceye düşkün, onun eğlenceye düşkünlüğü ailesini biraz yıpratsa da bizler için çok önemli olud, “Mavi Yolculuk” da ondan kaldı. Eğlenmek için o günün aydınlarını, gazetecileri, dostlarını biraz daha hedonist isimleri buraya çağırdı. O kişiler de köşelerinde ve kitaplarında çok güzel yazdılar ve ortada bir “Mavi Anadoluculuk” başladı. Bu her ülkeye nasip değil. Cevat Şakir belgeseli için zaten çok geç kalınmıştı diye düşünüyorum. 5 sene önce Cevat Şakir belgeseli’ni nasıl yapmışlar bir bakayım dediğimde, hiç bir şey bulamadım ve şaşırdım. Bugün Cevat Şakir 120 yaşında, TRT bir belgeselini yapmış ancak sonra kaset lazım olunca yine göstermeyiz diye silmişler, düşünebiliyor musunuz 1970 senesinde yapılmış Cevat Şakir belgeseli şu an yok. Biz de şirketin kurumsal kimliği içinde seve seve yaptık. Çok da mutluyuz.



Şebnem Aykol : Belli bir araştırma ve çekim grubuyla mı çalışıyorsunuz, yoksa tümünü kendiniz mi üstleniyorsunuz?



Harun Özakıncı : Hepsiyle bire bir kendim uğraşıyorum. Paylaşamıyorum ki zaten. Bir tek en son aileyle çok paylaşıyorum. İzmir’e gittiğimde çok mutlu oluyorum, onun takipçileriyle bir raya geldiğimde, Yaşar Aksoy, Şadan Gökova, İsmet Abla (kızı), Deniz ( torunu) burada Nükhet Hanım (Anadol). Geçen görüştük, sarıldık öpüştük, bunları konuşabiliyoruz diye sevindik. Cevat Şakir’in kitapları özellikle bugünlerde, etnik, etik bir sürü sancımızın olduğu günlerde, Cevat Şakir’in Anadolu’nun ne kadar değerli olduğunu anlatan kitaplarını okuyup, buralarda neler var deyip kültürümüzü bir benimseyelim.




Fotoğraf: Ara Güler




Şebnem Aykol : Peki bu fikrin oluşması ile gerçekleşmesi arasındaki süreç nedir?



Harun Özakıncı : 11 ay.



Şebnem Aykol : Belgeselde röportajları ile yer alan isimler: Fotoğraf Sanatçısı Ara Güler, Prof. Dr Selçuk Erez, Ahmet Tanrıverdi (Fıstık Ahmet), Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, Edebiyat Adamı Cevat Çapan, televizyon programcısı Okan Bayülgen, gazeteci Haluk Şahin, tiyatro sanatçısı Gülriz Sururi, Balıkçı’nın kızı İsmet Noonan, torunları Deniz Kabaağaç ve Deniz Noonan, Prof. Dr. Şadan Gökovalı, Bodrumlu turizmci Rüştü Gür, Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon, Heykeltıraş Ekin Erman, Gazeteci Yaşar Aksoy, Bodrum Anadolu Lisesi Müdür Yardımcısı İ.Hatice Orman, Bodrum Ajans’ın sahibi Demircan Türkdoğan, Bodrum Kalesi eski müdür yardımcısı Ayşe Temiz ve Bodrum’da yaşayan Balıkçı hayranları”¦ Tüm bu kişilere ve arşivlere ulaşmakta ne gibi zorluklar yaşadınız?



Harun Özakıncı : Hiç bir zorluk yaşamadım. Ne istediysem, ne dediysem verdiler. Her telefon açtığım yerden ne istedimse gel al, gel yap dediler. Herkes sonuna kadar arşivini açtı. Herkes de bunu bekliyormuş; aile Apikam’a (İzmir Ahmet Priştina Vakfı) vermiş bütün herşeyi, bedelsiz verdiler. Aile sonsuz yardımcı oldu. Ara Hoca(Güler) hiç kimseye vermediği resimleri bedelsiz verdi. İnsanların doğru değerlendiremeyeceklerini düşündüğümüz için koymadığım pek çok sohbet var. Etik olarak hiç bir sorun yok, zaten süre de yetmedi, tümü 161 dakika. Söyleyebileceğim hayatımdaki en güzel onbir aydır, hiç bir sıkıntı çekmeden zevkle çalıştık. Sıkıntılı bir dönemimde bu belgesel ruh olarak beni kurtardı diyebilirim.




Fotoğraf: Ara Güler





Şebnem Aykol :
Çok mu hızlı çalışıyorsunuz, yoksa herşey denk mi geldi?



HÖ : Ben hızlı çalışamam, denk geldi herşey. 11 ayda bir belgesel çıkmaz, böyle bir biyografi yapılmaz yani. Sipariş değildi, hiç bir hız yoktu, bir yere yetişmiyordu. Satışını da kendi sitemden kendim yapıyorum zaten.



Şebnem Aykol : Arşivi de adım adım paylaşa paylaşa toparladınız, sizin belgeselde aldığınız her adımı takip edebildik.



Harun Özakıncı : www.eskibodrum.com ‘ a girin. Bütün belgeselde kullandığımız görsel malzemeyi görebilirsiniz. Halka açık, girin bakın, kullanın diyorum herkese, bilabedel. Haber bile vermeyin, telif isteyen yok.




Fotoğraf: Ara Güler




Şebnem Aykol : Sizle ilk görüşmemizde bilginin, hatta arşivlerin paylaşımı üzerine kendi görüşlerinizden bahsetmiştiniz, bunu okuyucularımıza da tekrarlar mısınız?



Harun Özakıncı : Elbette, insanlar tarafından bazı bilgiler, fotoğraflar saklanıyor. Eski Bodrum fotoğrafları insanlar tarafından saklanıyor. Kimseye bir sitemim yok ama, biz www.eskibodrum.com ‘u bir daha olmayacağı için kurduk. Bunları geçelim, Bodrum şimdi de güzel. Eski Bodrum’u düşünürseniz, o sokaklar bir daha hiç olmayacak. Bunun sorumlusu ve suçlusu yok. Ama bunlar bir gün birinin bir ödevine, araştırmasına lazım olacak. Bilgi paylaşılmalıdır, eski Bodrum bilgileri, fotoğrafları paylaşılmalıdır. Ve o kadar kadimdir ki o tarihler; sebebini bilmek ve öğrenmek istemiyorum, 1950-1990 arasındaki o 40 yıl, ve ondan öncesi; Bodrum’un gelişme zamanı, Bodrum’un balıkçılık, mandalincilik, dalgıçlık, açlık sefillik zamanı çok özeldir bana göreçok enfestir. Bir daha olmayacak birşey olduğu için de yaşamalıdır.



Şebnem Aykol : En önemlisi de toplumsal bellekten silinmemesi için değil mi?



Harun Özakıncı : Elbette. Ödevlerde, araştırmalarda, gazetelerde, dergilerde, belgesellerde mutlaka yaşamalıdır. Sadece onun için kurulmuş bir istedir bu.



Şebnem Aykol : Peki belgesel içinde yer alan arşivlerin hak sahipleri de paylaşım konusunda sizinle hem fikirler mi, aynı hoş görüyü gösteriyorlar mı?



Harun Özakıncı : Elbette. Şu an eski Bodrum belgeseli yapıyorum. Ev ev gezip eski Bodrum, Cevat Şakir, Neyzen Tevfik fotoğrafları topluyorum. Herkes elindekileri veriyor. Bazı insanlar çok ketum bir şekilde kendileri için vermiyorlar. Yok ben kitap yapacağım, yok ben müze yapacağım sözleri. Ee ver, sen yapacağın şeyi yine yap. Zaten sadece fotoğraf sitesi sadece bu site, anlatım ve metinler yok.



Şebnem Aykol : Peki bu görselleri geliştirip metinlerle genişletmeyi, açmayı düşünüyor musunuz?



Harun Özakıncı : Zaten şahısların arşivi olarak açıyoruz sitemizde. Elinizdeki herşeyi, günlükleri, belgeleri, neyi ne kadar paylaşmak istiyorsanız size kalmış. Eğer bir röportaj ile hiç söylenmemiş şeyleri söylemek istiyorsanız, açalım orada bir sayfa sizin adınızla konsun gibi.



Şebnem Aykol : Ulaşamadığınız bilgiler ya da ulaşıp da koyamadığınız bilgiler oldu mu? Bugün izlediğinizde eksik kalmış ya da başka türlü ele alabilirdim dediginiz bölümler var mi?



Harun Özakıncı : Olmaz mı? Telefonumuza çıkmayanlar da oldu. Bittikten sonra aradığım 20’ye yakın resim buldum. İkinci kopyalara koyacağım onları. İlk kopyalarda bu resimlerin olmadığına çok üzüldüm. Cevat Şakir ile ilgili 20 resim, bir de onun yaşadığı dönemde eski Bodrum ve onun teknesinin resimlerini buldum. Düşünüyorum yook, istediğim şeyi yaptım. Bir de kaymaması gereken bir grammer var ortada bir ezber var herkesin kafasında. Hem belgesel ezberi var, hem de Cevat Şakir’in hayatında biraz da kurgu gerekiyor. Bir belgeselde hiç kimsenin hayatı kurgusuz olamaz. Onları da seve seve yaptım, hiç bir sorun yok. Sonuçta yukarı doğru yükselen bir hikaye. İniş ve çıkış var ama sonu yükselme ve başarı ile biten bir hikaye”¦Başarılı bir hayat ve yükseklerde bir ölüm Cevat Şakir’in ki, herşeyini çözüp hallettikten sonra ölmüştür.




Fotoğraf: Ara Güler




Şebnem Aykol : Bodrum mutfağında pişen, Bodrumlular’ın sponsor olduğu bu film hakkında yerli halktan ne gibi tepkiler aldınız?



Harun Özakıncı : Evet 4 tane sponsorumuz vardı, zaten çok büyük bütçelerle çekilmedi belgesel. Yerlisi çok sevdi, çok beğendi. Çok da otantik bir günde yaptık ilk gösterimi. Yaşayan süngercimiz Aksona Mehmet’in, uzak denizlere açıldığı, Bodrum’a veda ettiği bir gündü. Kurumsal olarak da çok güçlü bir gündü. Süngerin, mandalinin, zeytinyağının, sarnıcın, değirmenin hatırlandığı, buralarda emekler vermiş insanların toplandığı yerde, Cevat Şakir’de çok güzel bir semboldü. Çok duygusal bir gündü, çok mutluydum. Gelen teşekkürlerden, yaş ortalamasından çok memnundum. Üç saatlik belgeselin aşağı yukarı aşağı yukarı 1,5 saatini gösterdik, yüz kişilik salonda yüzelli kişi aralıksız izledi. Çıt çıkmadan izlendi. Çok büyük bir alkış koptu. Benim için çok önemliydi.



Şebnem Aykol : Bir Ege geleneği olan ‘süngerciliğin’ kalan son temsilcilerinden olan Aksona Mehmet’, belgeselin ilk gosterimi ile aynı gün, süngercilik kültürümüzü dünyaya anlatmak için çıkacağı 4 aylık deniz yolculuğuna uğurlandı (Tirhandil tipi teknesi ile Afrika denizlerine). Bunlar eş zamanlı gelişen projeler miydi, birbirlerini nasıl beslediler?



Harun Özakıncı : Hayır, hayır. Biz sadece Mehmet Ağbi’yi gördük., Cevat Şakir ile ilgili kendisine röpotaja gittiğimizde ben de ötelerin çocuğuyum, yazdıklarından biriyim dedi Mehmet Ağbi. Yakınlarda yine ötelere gideceğim, o ruhu yaşatmak için deyince, biz de o zaman seni Balıkçı ile uğurlayalım dedik. Çok otantik, çok ama çok nostaljik oldu bu uğurlama. Şimdi 13 Ekim için hazırlanıyoruz, çok güzel bir şey yapacağız.



Şebnem Aykol : Bu 13 Ekim “Yettigari İbraam” ile ilgili değil mi?“Hadigari Cumhur” devamı niteliğinde “Yettigari İbraam” nasıl oluştu?



Harun Özakıncı : Hadigari Cumhur’da bütün Bodrum “Hadigari Cumhur kendini toparla, biz Bodrumlu’yuz. Bodrum’un değerlerinin kaybolduğundan eminiz, olabilir. Bir erozyondur gidecektir, yerine koyabiliriz. Biz bütün Bodrumlu karar verdik, seni suçlu ilan ediyoruz, bizim adımıza sen suçlusun. Hep beraber toparlanıyoruz, tamam mı Cumhur?” dedik o filmde. Şimdi Cumhurluk değişmiyor. Burada da başka bir karakter var, bu da madde ile mana’yı ayıramayan karakter. Para ile hesabı hiç bir zaman bitmeyecek, sonsuz para da verseniz mutlu olmayacak bir karakter İbraam. Filmde birşeyler olacak, para ile halledemeyeceği işlerin içinde bulacak kendini. Ve filmin sonunda çok büyük bir paraya bir karış kalacak, o bilmeyecek. Sonuçta yine bir destur var, dünyanın her yerindeki Cumhurlar gibi her yerindeki İbraamlar’a söylemeye çalıştığımız şeyler var. Para benim son 10 yıldır çok hassas olduğum bir konu; insanların seviyelerinin paralarına göre belirlenmesi, paralarına göre söz haklarının dayanılmaz ve çığırandan çıkmış olduğu zamnları yaşıyoruz. Burada da insanların ekonomik saplantıları ile biraz çuvaldızı kendimize batıracağız. Sonuçta bütün insanlara diyeceğiz ki; yok anlatmayayım J.



Şebnem Aykol : Film çekimi Gökova’da değil mi? Sarı yaz ve Gökova keyifli bir çekim olacak sanırım J.



Harun Özakıncı : Evet, bekleriz buyrun J. Bir fotoğraf sergisi ile filmin lansmanını başlatacağız. Çok otantik bir yerde filmi çekeceğiz. Çekilen fotoğraflar ile filmi tanıtacağız. Çok güzel bir buluşma olacak. Türkiye’deki sinemanın gelişme yıllarında Gökova’da bir set ve üç tane teknenin üzerinde bir set; çok iştah kabartıcı.



Şu an milmin kurumsal kimliği ile çok uğraşıyorum. Bu filmin Fikret Kızıok’un bir parçası gibi olması lazım. Bülent Ortaçgil’in bir ezgisi gibi olması lazım. Bu film nasıl anlatsam; Godfather’ın müziğini kontrbas ile de çalarsınız ama bir mandolinle çalınması gibi etkilemez hani”¦ İşte öyle Akdeniz kokmalı, inanılmaz Arşipel”¦ Çok şeyler vadetmek istemiyorum ama inşallah o görseli, kurumsalı çok kuvvetli olmalı işte”¦ Teknenin pervanesi, yekesi ayrı ayrı güzel çekilmeli. Demirin atılışı, demirin kuma değişi”¦



Şebnem Aykol : Bu Bodrum serisinin gözbebeği bu mu olacak?



Harun Özakıncı : Çok özeniyoruz ama Cumhur’un yeri başka. Ne kadar kim ne derse desin Cumhur J.



Şebnem Aykol : Bu sıcak havada, küçük Zeynep ile denizde olmak varken bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.



Harun Özakıncı : Ben de size teşekkür ederim.





www.eskibodrum.com




Ara Güler’in Objektifinden Cevat Şakir













Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Harun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir BelgeseliHarun Özakıncı ile Röportaj : Anadolu'nun Avukatı Cevat Şakir Belgeseli

Ahmet Yakar ve Sezgin Güvel : Dökümhanede




DÖKÜMHANEDE


Ahmet Yakar – Sezgin Güvel





Alevler, eriyen metaller, yükselen dumanlar ve bunların arkasında çalışan işçiler”¦ Sarı ve kırmızı renklerin, insan bedenindeki dansı”¦ Sıcağın en somut hallerinden biri”¦ Sadece birkaç fotoğraf çekmek amacı ile gitmiştik ilk kez dökümhaneye. Amacımıza da ulaşmıştık aslında kısa bir süre sonra. Ama yapılan işin ne kadar büyük bir emek gerektirdiğini gördükçe, onların çaylarını, sohbetlerini, sevinçlerini, üzüntülerini paylaştıkça, sadece birkaç güzel fotoğraf elde etmekten çıkmaya başladı amacımız.



Dökümhanede bir gün”¦ Kumun elenmesi, kalıpların yapılması, pikin, sferonun, çeliğin, hurdaların eritilmesi ve eriyen metallerin potalara aktarılması, potalardaki erimiş metalin süratle kalıplara dökülmesi, bu sırada yaşanan büyük telaş, koşturmaca, bağırmalar ve sonrasında kısa süren çay sohbetleri, küçük kestirmeler ve yeniden pik, sfero, çelik, alevler, yükselen dumanlar”¦ Her gün defalarca sahnelenen bir oyun gibi. Ama kendine özgü kuralları olan, güç, çabukluk ve bilgi isteyen zor bir oyun”¦



Altmış beş yaşındaki Mahmut Usta “hele oğlumu da evlendireyim, sonrasında bırakacağım bu işi yavaş yavaş” diyor ama bunu söylerken o da biliyor, oğlu evlendikten sonra çalışmak için başka bir nedeni olacağını”¦ Dökümhanenin bir köşesinde baktığı güvercinlerine koşuyor Yusuf en küçük fırsatta, sonrasında da köpeğine”¦ Yaşından çok daha fazlasını gösteren otuz beş yaşındaki Mehmet Usta, cüzdanından çıkardığı kızının fotoğrafını gösterirken onu okutmak gerektiğini anlatıyor”¦ Ramazan her çay molasında Hasan’ı kızdırıyor, Hasan Ramazan’a saldıracakken diğer arkadaşları onu engelliyor kahkahalar arasında… Bir gün daha böyle geçiyor dökümhanede”¦



Hatırını sorduğumuzda “Allaha şükür bir iş sahibiyiz” diye cevaplıyordu her defasında Hakkı Usta; yaptığı işin zorluğuna, tükenmişliğine bakmaksızın”¦ Ne kadar haklı olduğunu birkaç ay sonra daha iyi anlamaya başlamıştık. Çünkü gittiğimiz bazı dökümhanelerde önceleri haftanın her günü iş yapılıyorken artık haftada iki veya üç gün iş yapılır hale gelmişti. Fotoğraflarını götürdüğümüz işçilerin bazılarına fotoğraflarını veremedik, “işten çıkartılmak” zorunda kalmışlardı çünkü”¦ “Bir yandan iş azalıyor diğer yandan alacaklarımızı tahsil edemiyoruz, piyasada para yok herkes birbirine borçlu, böyle giderse daha ne kadar dayanırız bilemiyorum” diyordu Erdal Usta, her an dökümhaneyi kapatmak zorunda kalacakları endişesini yaşayarak”¦



“Sıcak” nedir bilir misiniz? Isısı 1400 derecenin üzerinde olan erimiş metallerle kaynaşmadan anlamıyor insan gerçek sıcağı. Eriyen metallerden çıkan gazların insana etkisini anlamak için de bir döküme tanıklık etmek şart. Elbette her işin kendine göre zorlukları vardır. Ama dökümhaneleri görünce “zor iş” ne demekmiş daha iyi anlıyor insan.



Biz bu çalışma ile dökümhanelerin, dökümcülerin bir iş gününü sizlerle paylaşmak istiyoruz ve yaptıkları işin zorluğuna bakmaksızın sahip oldukları iş için mutlu olan Hakkı Ustaları selamlıyoruz”¦







































Ahmet YAKAR Hakkında



1976 yılında Adana’da doğdu.



Babası Abdullah Yakar’ın foto muhabiri olması nedeniyle fotoğraf çocukluğundan itibaren hayatının bir parçası olmuştur. AFAD ve FOTO FORUM üyesidir.





Halen Allianz Sigorta A.Ş. Adana Bölge Müdürlüğü’nde görev yapmaktadır.




Sezgin GÜVEL Hakkında



1963 yılında Adana’da doğdu.



AFAD ve FOTOFORUM üyesidir. Çeşitli ulusal ve uluslararası fotoğraf yarışmalarında ödülleri olup 2007 yılında FIAP tarafından AFIAP unvanı verilmiştir.




Halen Başkent Üniversitesi Adana Uygulama ve Araştırma Merkezinde Üroloji Doçenti olarak görev yapmaktadır.






.Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ahmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : DökümhanedeAhmet Yakar ve Sezgin Güvel : Dökümhanede

Brennan O’Connor : Kaçmak


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



KAÇMAK


ON THE RUN


Brennan O’Connor




“Kaçmak”, cunta nedeniyle kendi topraklarından çıkarılan Burma kabile gruplarını belgelemektedir. Bazıları asilerin kontrolündeki bölgelere gitmişler. Diğerleri aşırı kalabalık Tayland mülteci kamplarında yıllarca “depolanmış” halde çürümek üzere ülkelerinden ayrılmıştır. Hikaye, onları, binlercesinin yeniden yerleştirildikleri Kanada’ya kadar izliyor.



Burma’nın en büyük isyancı ordularının ön saflarındaki Karen Ulusal Kurtuluş Ordusu (KNLA) ve Güney Shan Eyalet Ordusu’nun (SSA) yanı sıra askerleri ve onlarla birlikte yaşayan yerinden edilmiş yüzlerce insanı fotoğrafladım.



Tayland-Burma sınırında Loi Taileng’de kamp kurmuş olan SSA karargahında 300 metreden daha az uzunlukta, 3.5 km genişlikteki çorak bir tepede hiç bir yere ayrılamadıkları bir dünyada yaşıyorlar. Aşağıdaki vadiye karamayınları yerleştirilmiş. Bir tarafta Tayland sınır karakolu, diğer tarafta da korkunç düşmanları yer almakta. Birmanya Hükümet Birlikleri dağa bitişik olarak yerleşmiş. Shan’liler Tayland Hükümeti tarafından mülteci olarak kabul edilmiyor.



Hayatının yarısından fazlasını Tay mülteci kamplarında geçirmiş bir Karen Kabilesi kadını olan Moo Jai Burma’da yaşadığı hayatı tarif ediyor.



“Hükümet birlikleri kasabamızı teslim aldığında yalnızca 6 yaşındaydım. Eğer Birmanya ordusu bir Karen kasabasına saldırırsa herkesi öldürürdü. Yaşlı, genç, kadın ya da erkek olmanız hiç fark etmez. Kasabamıza geldiklerinde birkaç hafta ormanda saklandık. Tay mülteci kampına vardığımızda pirincimiz tükenmişti.”



O ve kocası şimdi, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu’nun bir raporunda “dünyanın en büyük mülteci yerleştirme operasyonu” olarak tanımladığı katılımcılardan Kanada, ABD. ve diğer Birleşmiş Milletler ülkelerine yerleştirilmiş 30.000 etnik Burmalı azınlığın bir parçasıdır.




‘On the Run’ documents tribal groups from Burma who have been pushed off their land by the junta. Some of them have moved to rebel controlled zones. Others have left the country only to languish for decades ‘warehoused’ in overcrowded Thai refugee camps. The story follows them to Canada where thousands have recently resettled.



At the front lines of Burma’s largest rebel armies, the Karen National Liberation Army (KNLA) and the Shan State Army South (SSA), I photographed the soldiers and hundreds of internally displaced people (IDP) who live alongside them.



At Loi Taileng – the headquarters of the SSA, camped on the Thai/ Burma border, their world is a barren hilltop no longer than 300 meters wide by 3.5 km in length that they can’t leave. Landmines lay scattered in the valleys below. On one side is the Thai border patrol and on the other is their dire enemy: Burmese government troops, based on the adjacent mountain. The Shan are not recognized as refugees by the Thai government.



Moo Jai, a Karen tribeswoman who has spent over half of her life living in Thai refugee camps describes what life was like when she lived in Burma.



“When the government troops took over our village I was only six-years old. If the Burmese military attacked a Karen village they would kill everyone. It didn’t make a difference whether you were old, young, man or a woman. When they came to our village we hid in the jungle for a couple of weeks. By the time we reached the Thai refugee camp our rice was finished.”



Now she and her husband are part of 30,000 ethnic minorities from Burma being resettled to Canada, the US and other UN countries participating in what the United Nations High Commission for Refugees (UNHCR) described in a report as one of ‘the world’s largest refugee resettlement operations’.



Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



























Brennan O’CONNOR Hakkında


Brennan O’Connor şu anda Kuzey Tayland’da yaşamakta ve orada Burmalı etnik azınlıklar hakkındaki bir kitap üzerine çalışmaktadır. Bu hikaye, O’Connor’un Güneybatı Asyalı kabile grupları için modernleştirmenin etkilerini araştıran Modern Kabileler olarak adlandırdığı büyük bir projenin bir parçasıdır.

Fotoğrafları hem Kanada’da hem de uluslararası pek çok dergide yayınlanmıştır. Walrus, Burn, Vision, Saturday Night and Equinox bu yayınlardan bazılarıdır.


www.nomadphotos.ca


boconnor@nomadphotos.ca





About Brennan O’CONNOR



Brennan O`Connor is currently based in Northern Thailand where he is working on a book project on ethnic minorities from Burma. This story is part of a larger project of O`Connor’s called Modern Tribes which examines the effects of modernization for Southeast Asian tribal groups.



His photography has been published in various magazines both in Canada and internationally. Some of these publications include the Walrus, Burn, Vision, Saturday Night and Equinox.



www.nomadphotos.ca


boconnor@nomadphotos.ca








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Brennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  KaçmakBrennan O'Connor :  Kaçmak

Lori Vrba : Lütfum Yeterli


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓


“Lütfum Yeterli”





Genç bir kız olarak çoğu günümü en iyi arkadaşımın evinde geçiriyordum. Annesinin yatağının başında etamin işiyle “Lütfum yeterlidir” yazılı büyük antika bir parçanın asılı olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Odaya her girdiğimde beni durdururdu. Orada gözlerimi dikip bakarak durur ve ne anlama gelebileceğini düşünürdüm. İncil’den bir mısra olduğunu bilmeden bu cümleyi istediğim gibi yorumlardım. Bu proje benim fotografik yorumumdur.



Çalışmam doğal olarak kadınsı. Alenen kadınsı ve geleneksel güzelliğe sahip bir projeyi işledim. Kadınların sessiz gücünü övüyorum ve Doğa Ananın kadınsı niteliklerini şereflendiriyorum. Biz kadınların gücümüzü giysilerimizin altında nasıl sakladığımızı inceliyorum.



Ve son olarak; ”¦lütfum yeterli. Eğer yaşamım süresince nezaketle hareket edersem iyi yaşarım ve diğerlerine göre doğru olanı yaparım.



Bu çalışma, orta format filmle çekildi, fiber bazlı kağıda basıldı ve yoğun selenyum eriyiğinde titizlikle ton verildi.




“My Grace Is Sufficient”




As a young girl, I spent most days at my best friend’s house. I clearly remember that her mother had a large, antique cross-stitched piece hanging over her bed that read, “My Grace Is Sufficient.” It stopped me dead in my tracks every time I entered the room. I would stand there, staring, and consider what it could mean. Not knowing that it was a bible verse, I was free to interpret this phrase however I pleased. This project is my photographic interpretation.




My work is inherently feminine. I’ve committed to a project that is overtly feminine and has a traditionally beautiful aesthetic without apology. I am celebrating the quiet power of women and honoring the lady-like qualities of Mother Nature. I am looking at how we, as women, often keep our strength under wraps.



And ultimately”¦my grace IS sufficient. If I move through my life with grace, I will live well and do right by others.



This body of work is medium format film, printed on fibre based paper and split toned in a heavy dilution of selenium.





Lori Vrba



“Etrafındaki sesler kötü tavsiyeler vermeye devam ederken bir gün, sonunda ne yapman gerektiğini anladın ve başladın.”


-Mary Oliver “Seyahat”ten



İlgilenmediğim, özel ve görsel bir manzara ile büyüdüm. Bilinçli olarak hayatımı yeniden yazmayı seçtiğimde çok gençtim. Bu, kim olmalıyım ve ve dünyam nasıl olmalı düşüncesini ve araştırmasını gerektirdi. Böylece bildim bileli insanlara ve yerlere ait nüansları yakından gözlemliyorum.



Aslında kendim için tamamıyla farklı bir dünya yaratıyorum ama burada konuyla ilgili olan şey, bir sanatçı olarak önsezilerimin nasıl şekillendiğidir. İçimdeki kutsal yerlere seslenen konular ilgimi çekiyor: bir anı, arzu, kırılganlık, ruhaniyet, kayıplar. ”¦ Çocuklardan, doğadan, edebiyattan, her tür müzikten ve güçlü kadınların derin etkilerinden illham alıyorum. Çalışma projelerim bu ilgileri ve gerçekleri yansıtıyor.



Eski bir Hasselblad ile çekim yapıyorum çünkü kareyi seviyorum. Elimdeyken iyi hissettiriyor ve deklanşöre bastığımda en güzel sesi çıkarıyor.



Evde, bütün işleme, baskı ve tonlamayı yaptığım geleneksel bir karanlık odam var. Son baskıyı yaratma eylemi, çekimi yaptığım anda bir fotoğrafçı olarak kim olduğumla alakalı. Her baskıyı (projeye bağlı) yoğun bir selenyum seyreltici ile tonluyorum, genellikle de çay ile”¦



Çalışmamın, benzer ruhlarda yolunu bulmasını ve benim için gerçek ve anlamlı olan şeyin başkaları tarafından da anlaşılması ve değer verilmesini umuyorum.






“One day you finally knew what you had to do and began, though the voices around you kept shouting their bad advice.”


””Mary Oliver from “The Journey”



I grew up with a personal and visual landscape that I could not relate to. I was very young when I consciously chose to re-write my life. This required thought and study as to who I would be and what my world would look like. So I have been closely observing the nuances of people and places for as long as I can remember.



I did in fact, create an entirely different life for myself, but what is relevant here, is how this shaped my sensibilities as an artist. I am drawn to subjects that speak to a sacred place within me: a memory, desire, vulnerability, spirituality, loss. I am most inspired by children, nature, literature, music of all kinds and the profound influence of strong women. My working projects reflect these interests and truths.



I shoot with an old Hasselblad, because I love the square. It feels good in my hands and makes the most beautiful sound when I press the shutter.



I have a traditional home darkroom where I do all processing, printing and toning. The act of creating the finished print is as relevant to who I am as a photographer as the moment of capture. I tone each print (depending on the project) with a heavy dilution of selenium and often times, tea.



My hope is that my work finds its way to kindred spirits and that what is true and meaningful for me will be understood and valued by someone else.


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN

























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Lori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum YeterliLori Vrba : Lütfum Yeterli

Birgül Erken : Lembeh Notları




LEMBEH NOTLARI




Gezgin kimsin sen?


Ne arıyorsun aşağılarda?


Böyle Buyurdu Zerdüşt



Dünyanın en zengin dalış noktalarından sayılan, makro cenneti Lembeh’e ilk gidişimiz bir yıl önceydi. Bu yıl yeniden Lembeh için plan yaptık. Ayrıca Papua Yeni Gine’deki Raja Ampat’ı da aldık programa.




Lembeh Tam bir Makro Cenneti



Geniş açı için iyi görüntü vermese de makrolarıyla dalıcıları kendine çekiyor. Lembeh Boğazı’nın esintisi biraz memleketim Çanakkale’ye benziyor. Esinti hiç bitmiyor. Bu çok hoş elbette. Manado ise nemli ve oldukça sıcaktı hatırladığım kadarıyla. Neyse ki Manado’da üç gün dalış yapıyoruz. Daha çok Lembeh’te kalmak için planlamışız gezimizi. Bunun çok isabetli bir karar olduğunu yaşayarak öğreniyoruz. Manado, Endonezya’da Sulawesi Adası’nın kuzeyinde yer alıyor ve el değmemiş güzellikleriyle de insanı cezp ediyor. Manado’nun maviliklerindeki küçük karabalıkları görüntüye kattığı estetik kadar teknemizi takip eden yunuslar da oldukça etkileyici fotoğraflar veriyorlar.




Yaz mevsimi tropikler için kuru dönem. Yine de birden başlayan ve hiç bitmeyecekmiş gibi yağan yağmurlarla karşılaşmak olası. Bir de gel-git olaylarını çok bariz olarak gözlemleyebiliyorsunuz ekvatora yaklaştıkça. Sabah saat 6”²da gün doğuyor ve akşam 18”²de batıyor. Bu neredeyse hiç değişmiyor.




Günde üç-dört dalış yapmak benim için oldukça yorucuydu ilk başlarda. Sonra bu tempoya alışıyorum. Hatta sualtında kaldığım süre hiç bitmesin istiyorum çok zaman. Suyun altındayken yorulmuyorsunuz bile. Ne oluyorsa yüzeye çıkınca oluyor.




Oldukça zor bir iş aslında sualtı fotoğrafçılığı. Yine de yüksünmüyoruz. Yüz güldürücü sonuç karelerle yorgunluğumuzu unutuyoruz. “Koça boynuzu yük değil” diyerek karıncalar gibi taşıyoruz ekipmanlarımızı oradan oraya”¦




Lembeh’te önceden tavsiye ile seçtiğimiz rehberimiz İwan canlıları ve çevreyi iyi tanıyan bir ağır abi. Ne istersek bulup iyi fotoğraflar çekebilmemiz için elinden geleni yapıyor. Volkanik kumların arasına gömülmüş, başka yerlerde görülmeyen çok farklı sualtı yaratıklarını en iyi İwan buluyor. Onu gözümüzün önünden ayırmıyoruz.




Son gün final olarak mavi benekli ahtapot görmek istiyoruz. (Bu tür dünyanın en zehirli beş canlısından biri olarak anılıyor.) İwan biraz düşünüp bölgeyi seçiyor. Sonrasında eliyle koymuş gibi o minicik, kamuflajı çok sağlam ahtapotu bulup bize gösteriyor. Önce ahtapot sonra da İwan’ın sevinci, coşkusu gerçekten görülmeye değer. Günlerdir ağır abi olarak tanıdığımız ciddi adam naralar atıyor suyun altında :)




Burası gerçekten fantastik bir yer, baktığın her yerden ilginç bir şeyler çıkıyor. Minicik ayrıntılarda öyle çok canlı çeşitliliği var ki. İlk günlerde neyi fotoğraflayacağımızı şaşırıyoruz.




Bir akşamüstü mandarin dalışı yapıyoruz. Pigme denizatı, orangutan yengeci, şeffaf karides ve kamçı mercanındaki küçük balıklar, crablar, deniz yılanları ve rengârenk mercan çeşitleri, ilk gördüğümüzde bizi heyecanlandırıyor. Bazen mercan dokularından soyut fotoğraflar üretiyoruz, bazen de sadece geniş açı ile bomboş bir maviliği görüntülüyoruz. Deniz bizler için kelimenin tam anlamıyla bir yaşam biçimi artık.




Tabi her zaman işler yolunda gitmiyor. Kimi zaman bir flaş arızası ya da hausingin ufacık bir su sızdırması ile makine akvaryum oldu diye hop oturup hop kalktığımız oluyor. Kısacası her zaman heyecanımızı taze tutan bir şeyler var J




Dünyadaki En Zengin Resif



Bu yıl ilk defa gideceğimiz Raja Ampat bizim için yeni ve heyecan verici olacak gibi görünüyor. Papua Yeni Gine adasının batı ucunda yer alan Raja Ampat’ta, çok yeni keşfedilen bir dalış noktası ve hiç bozulmamış, çok bakir bir sualtı yaşamı var. Etrafı beyaz kum ve kristal gibi denizle çevrili adalar, sığ balta girmemiş ormanlarla kaplı. Raja Ampat “dünyadaki en zengin resif” olarak tanımlıyor. Bir sualtı biyologu, Raja Ampat’da tek bir dalışta 400 çeşit farklı mercan turu tespit etmiş.




Geçtiğimiz yıl kaldığımız yerin kütüphanesi çok zengindi. Yemekteyken mutlaka bir yayın inceliyorum sualtına dair. Daha önce bu bölgeye gelip farklı projeler yürütenlerin işlerini görmek de ayrı bir deneyim. Su atında ne kadar isim yapmış ünlü varsa gelmiş kitabını imzalamış bırakmış buraya. Ne de olsa sualtı fotoğrafçıları, filmcileri ve biyologlarının vazgeçilmez dalış noktalarındayız.




Pek tabi birlikte dalış yaptığımız ve yemekte birlikte olduğumuz sıcak, sevecek dostlar ediniyoruz. Genelde İtalyanlar ve İspanyollarla daha yakın ilişkileriniz oluyor. Ne de olsa Akdenizlilikten kan çekiyor.




Kuş Gözlemcileri İçin Biçilmiş Kaftan



Hem dalışlar hem de çektiğimiz fotoğraflar çok çok keyifli devam ederken su üstünde de fotoğraf bitmiyor. Endonezya’nın Kuzey Sulawesi Bölgesi’nde Manado’da karşılaştığım kuş türleri oldukça ilginç. Yolculuğun her aşamasında yanımda olan kameram ilk günlerde ve dönüş hazırlıkları için bir iki gün kara zamanı yaptığımızda çevre gezileriyle portreler, kuşlar, çiçeklere yöneliyor. Burası kuş gözlemcileri için biçilmiş kaftan. Zaman yaratabildiğiniz ölçüde çok çeşitli rengârenk kuşların sesini dinleyebilir, fotoğrafını çekebilirsiniz.




Yaz aylarında insanlar yaşadıkları kentlerin insanı yoran rutinlerinden kaçarak huzurlu durağan bir tatil planlarlar. Biz dalıcıların hayal ettiği yerler, tropiklerde palmiyelerin gölgesinde sade ve konforlu bir konaklama ile dalışa uygun hale getirilmiş mekânlar oluyor.




Huzurlu olduğumuz destinasyonlar beş yıldızlı dinlenceler değil. Uzun sözün kısası bizler fotoğraf odaklı tatillerimizde gideceğimiz bölgenin sualtına yönelik dikkatimizle mutluyuz.



Sağlıklı ve keyifli dalışlar, bol fotoğraflı günler dilerim.



Birgül ERKEN


Sualtı Fotoğrafçısı


*** Dalıcı


birgulerken@gmail.com




Nasıl Gidilir?



Lembeh’e İstanbul’dan Singapur Hava Yolları ile yaklaşık 18 saatte gidiliyor. İstanbul- Dubai ve Singapur güzergâhını izleyerek yolun büyük bölümünü tamamladıktan sonra İç Hatlar Terminalinden Manodo uçağına aktarma yapıyorsunuz. Manado’ya vardığınızda iki saatlik bir kara yolculuğu ile Lembeh’e geliyoruz. Lembeh Boğazı’nda iki tesis var: Kungkungan Bay Resort ve Lembeh Resort”¦ Biz ilkini tercih ediyoruz. Bu arada dönüşte Singapur’da uçak aktarma yaparken yaklaşık beş saatlik ara olması alış-veriş açısından da bulunmaz fırsat oluyor. Genellikle yeni bir kamera, farklı bir ekipman ya da objektif almak için yeterli zaman bulabiliyoruz. Ayrıca Singapur Havaalanının yemekleri de oldukça güzel. Hem Botanik Park’ta biraz kelebek fotoğrafı çekmek için 3. terminale uğramak keyifli oluyor. Kelebeklerin doğal yaşam alanına benzer bir yer burası ve yüzlerce kelebek arasındasınız. Yalnız biraz da sıcak ve nemli bir ortam.




Ne Yenir?



Kaldığımız yer olan Kungkungan Bay Resort’te dünya mutfağından yemek seçenekleri mevcut. En önemlisi yemek seçenler ve veya çocuklar için pizza gibi, hamburger gibi kurtarıcı can simitleri var. Endonezya mutfağının yemekleri de deniz mahsülü severseniz rahatlıkla damak zevkinize uyar. Yalnız ekmeklerinin şekerli bir tadı olması ve süt ve süt ürünlerinin kısıtlılığı -özellikle peynirin olmayışı- canınızı sıkabilir. Benim gibi peynirsiz kahvaltı mı olur diyenler birkaç kalıp peyniri vakumlayıp götürsün derim. Bence bolca balık tüketin; ama yanında sos almayın. Sosları var bizim soslara benzemez durumları yaşanabilir. Tatlı seçeneklerinde de dondurmadan şaşmayın derim. Yerel tatlılar meyve ağırlıklı kızarmış muz, muzlu sandviç vs gibi komik yemekler.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Birgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh NotlarıBirgül Erken : Lembeh Notları

Sally Gall : Mağaraların Gizemi


For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



“Otuz yıldır, sürekliliği, sessizliği, basit ve kimi zaman korkutuculuğu ile doğal dünyanın güzelliklerini ve gizemini görüntülüyorum. İzleyicinin, doğayı ve bizim doğayla oluş biçimimizi daha içsel ve duygusal olarak özümseyebilmesi için, bahçeleri, işlenmiş tarlaları, yüzücüleri, jetlerin gökyüzündeki izlerini, mağaralardaki alacakaranlığı, çiçeklenen ağaçları ve sürünen ve emekleyenlerin yeryüzü krallığını konu alıyorum. Mekanın bizi nasıl şekillendirdiğini ve bizim kabullerimizle onu nasıl şekillendirdiğimizi bitmek bilmeyen bir hayranlıkla fotoğraflıyorum.”


Sally Gall New York Şehrinde yaşamakta olan bir fotoğrafçıdır. Güzel sanatlar üzerinde kariyerine devam ederken aynı zamanda, fotoğraf eğitmenliği yapmakta, peyzaj ve lifestyle fotoğraçısı olarak basın ve reklam alanında çalışmaktadır. Çalışmaları sayısız müze ve ortak koleksiyonlarda yer almaktadır ve iki MacDowell Colony Fellowships ve bir Rockefeller Foundation Bellagio Residency bursunun da içinde olduğu pek çok ödül kazanmıştır.


Gall’ın fotoğraf üzerine iki kitabı basılmıştır, yazar James Salter’ın işleri üzerine yazdığı metin ile The Waters Edge- Suların Kenarı (Umbra Editions / Chronicle Books, 1995) ve Amerikalı şair Laureate’nin yazığı metin ile Subterrenea – Saklı (Umbrage Editions, 2005).The Water Edge, ana teması su ve susuzluğun etkileşimi olan fotoğraflardan oluşan bir antolojidir. Subterranea’da ise Gall, mağaraların “gizli” peyzajını ve gün ile gecenin arasındaki alacakaranlığı ele almıştır.


Gall, yirmibeş yıldır müze ve galerilerde solo ve grup gösterimlerinde yer almaktadır. New York, Julie Saul Galeri’sinde yedi kez solo sergi açmış olan Gall, en son sergilenmekte olan Crawl (Emeklemek) sergisini şöyle tanımlıyor;


“Bebekler bu dünyayı bir süre için tanırlar. Piknikçiler ve askerler göz ucuyla şöyle bir bakarlar. Yer yüzeyinin birkaç inch yukarıdaki dünyanın hayata ve ölüme dair devingen durumu burada yoktur. Burası çayırların ormanların olduğu yerdir. Burası yiyeceklerimizin geldiği, hayatlarımız bittiği zaman gittiğimiz yerdir. Rahatlatıcı, güzel, korkutucu- işte yeryüzü dünyası. Ve sadece eller ve dizler üstünde iyice keşfedilip öğrenilebilir.”



Sally Gall

“For 30 years I have photographed the beauty and mystery of the natural world – its elemental and sometimes terrifying aspects, its silence, its persistence. To immerse viewers in a visceral and sensual contemplation of nature and our place within it, I have taken as subjects gardens, cultivated fields, swimmers, jet contrails and power lines, the twilight zone in caves, blossoming trees, and the ground level kingdom of things that creep and crawl. I photograph with an ever deepening appreciation for how this “place” shapes us, even as we shape it with our passage.”


Sally Gall is a photographer living and working in New York City. In addition to her fine art career, she teaches photography, and works as an editorial and advertising landscape and lifestyle photographer. Her work is in numerous museum and corporate collections and she has been awarded several prestigious fellowships, which include two MacDowell Colony Fellowships and a Rockefeller Foundation Bellagio Residency.


Gall has published two books of photographs, The Waters Edge (Umbra Editions / Chronicle Books, 1995) with an essay on her work by writer James Salter, and Subterranea, (Umbrage Editions, 2005) with an essay on her work by two-time U.S. Poet Laureate Mark Strand. The Waters Edge is an anthology of photographs whose dominant theme is the interplay of water and not water. In Subterranea, she explores the “hidden” landscape of caves and the twilight zone between daylight and darkness.

Gall has a twenty five year history of solo and group shows at museums and galleries. She has had seven solo exhibitions with the Julie Saul Gallery, New York City, the most recent being Crawl, which she describes below:


“Infants know this world for a time. Picnickers and soldiers glimpse it. There is no more dynamic stage of life and death on earth than the first few inches above its surface. This is where prairies and forests are born. Here is where the bulk of our food comes from and where all terrestrial creatures return when our lives are finished. Comforting, beautiful, frightening, and strange–this is the terrestrial world. And it can only be discovered and known intimately on hands and knees.”



























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların GizemiSally Gall : Mağaraların Gizemi