Kategori arşivi: EKİM 2009 SAYISI – OCTOBER 2009 ISSUE

Simber Atay Eskier : Marifet ve Methiye



Marifet ve Methiye




Ne bahtiyarlık! Bilgelik Mabetleri’ni ziyaret etmek imkanını buldum. El Escorial, Richlieu, Metten, Duke Humphrey…… Yani Ahmet Ertuğ’un sözkonusu mekanlara ait fotoğraflarını gördüm. Üstad’ın bu yeni küresel nitelikli projesinin Türkçe tercümesini de pek beğendim. Temples de savoir ya da Temples of knowledge ifadelerine Borgesvari bir espriyle bilginin mülkiyeti durumuna bir de bilgili olma mertebesi ilave edilmişti. Yanısıra temple için de-dramatik kutsal mekan genellemesi tapınak değil, sırdan müteşekkil uhrevi bir aleme tekabül eden mabet kelimesi seçilmişti.



Ahmet Ertuğ, aynı zamanda mimardır. Binaenaleyh fotoğraf ve mimarlık şahsında meczolmuştur. Bu iki medeniyet parametresinin yüzlerce yıllık müşterek macerasını temsil eder. 20X25 cm stüdyo kamerası ile çalışır. Tabiatıyle Klasik – Mükemmeliyetçi bir estetiğe sahiptir. Misyonu, fotoğraflarla, kültür mirasının muhafazası ve mevcudiyetinin müjdelenmesidir. Eserlerini iki şekilde takdim eder: Sergiler ve yayınlar. Bazı sergileri, çalıştığı müzelerde gerçekleştirilmiş, sergi süresi dolduktan sonra da aynı yerde sergilenmeye devam edilmektedir. Bu fotoğraflar müze düzeni içinde, söz konusu müstesna mekanların ambiansına mimetik bir zenginlik katmaktadır.



Yayınlara gelince, Ertuğ’un bir diğer hususiyeti de yayıncı oluşudur. Sofistike bir yayın politikasıyla bibliofilik gönüllere hitap etmektedir. Ertuğ, ideal perspektif anlayışı ile Rönesans mimarları Brunelleschi, Alberti ve Bramante’ye, adeta bir hommage gerçekleştirmektedir. Kircher, Aldrovandi ve Settala’nın koleksiyonlarının maddi manevi zenginliğini sosyalleştirme arzusunu (1) paylaşırcasına sanatını icra etmektedir. Dominique Francois Arago’nun 3 Haziran 1839′da, Fransız Millet Meclisi’ne sunduğu Daguerrotype’e dair raporda ifade ettiği, söz konusu icadın, kültür mirasının araştırılması,incelenmesi ve korunması hususundaki işlev ve yararının olağanüstü bir tezahürüdür. Projeleri ile her seferinde bir janr olarak arkeolojik ve mimari fotoğrafı yeniden tanımlar. Onun fotoğraflarındaki Tarih göz kamaştırmaktadır. Güzel fotoğrafları, insanoğlunun yaratıcılığını temaşa ve tefekkür için birer vesiledir. Görüntülerle inşa ettiği harmoni alanında ümit, kendini hiç durmaksızın yenilemektedir. Çünkü realite ve röprodüksiyon olarak söz konusu alemde ne kaos ne kriz ne de disütopyanın zerresi mevcuttur. Ertuğ’un çalıştığı yerlerde Mnemosyne’nin ve Musalar’ın hükmü sürer. Batı’daki ve Doğu’daki fotoğraf tecrübesi dolayısıyla küresel, ikonografik simetrilere vakıftır.



Borges, Babil Kitaplığı’nda: “Evren (kimileri Kitaplık diye anıyorlar” der! Pamuk, Yeni Hayat’a: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diye başlar. Sonsuzluk ve Değişim! Ve bu ikisinin determinasyonu ya da hayatın idamesi ve insanoğlunun selameti için Paradoks! O yüzlerce yıllık maziye sahip, Avrupa’nın en güzel kütüphanelerinde, Bilgelik Mabetleri’nde iken bir fazilet olarak verboklasmı idrak ettim. Kalbim cesaretle doldu. Ben bir seyirci idim. Okumamış da olsam, ifade edemesem de Borgesvari sezgi ile kütüphanelerin Sırrın mekanı, kitapların Sırrın mahfazası olduğunu biliyorum. Neticede yine de bir mektup yazmaya karar verdim. Şu Barthes’ın Antonioni’ye hitaben yazdığı (1980) ünlü seslenişini hatırladım. Mektup, Point de Vue mecmuasının, aristokratların maceraları ile süslü monarşist sayfalarında yer alan, Üstad ile ilgili haberden alıntıyla başlayacak ve kısa bir serzenişle sona erecekti; yani şöyle: “Eserinizde bir de Kavramsal’ı telaffuz ile lutfedersiniz, halbuki Fotoğraf mefhumu mülkünüzdür!”



Prof. Dr. Simber Atay ESKİER



(1) Paula Finden, ‘The Museum,İts Clssical Etymology and Renaissance Geneology’, Museum Studies, Edited by.B.Messias Carborell, Blackwell, Oxford UK, 2004, s.40




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Simber Atay Eskier : Aydibi Üniteleri : Fotoğrafı Düşünüyorum, Gözlerim Kapalı
Simber Atay Eskier : Sanat Mesenliği ve Fotoğraf Sanatı
Simber Atay Eskier : Rönesans ve Fotoğraf
Simber Atay Eskier : 12 Eylül, Küreselleşme ve Türk Fotoğrafı








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tom Chambers ile Röportaj



Tom CHAMBERS ile Röportaj


Interview with Tom CHAMBERS






Baybars SAĞLAMTİMUR:
Sevgili Tom, bize sanat yolculuğunun nerede ve nasıl başladığını anlatırmısın? Ayrıca, başka bir röportajında grafik tasarımı alt yapının olduğunu okumuştum, geçmişteki ve günümüzdeki işlerinden de lütfen bahsedermisin?



Tom CHAMBERS: Fotoğrafçılığım, yaratıcı ve eleştirel düşünme yeteneğim, bir takım yaşam deneyimlerim ve aldığım eğitimden etkilenmiştir. Lancaster/Pensilvanya’da bir çiftlikte, sanatçı bir ailede, dini muhafazakar Amish ve Mennonite topluluklar arasında büyüdüm. Dünya görüşüm 18 yaşımda, Vietnam’ da Donanma devriye teknesinde hizmet ettiğim yıl değişti. Eve döndükten sonra 5 yılımı sıra dışı işlerle uğraşarak ve Kanada ile Amerika civarında otostop yaparak geçirdim. 1970 yılının sonlarında Florida’da bir vitray üretim ve tasarım sınıfına kaydoldum ve daha sonra kilise pencereleri inşa ettim. Kısa süre sonra, Ringling Sanat ve Tasarım Okulu’nda fotoğraf da dahil bir dizi ders aldım ve grafik sanatlar konusunda uzmanlaştım. Her ne kadar Virginya’ya, Richmond dergisinin sanat yönetmeni olarak gitsem de, son ondokuz yılımı ilk defa Photoshop kullandığım yer olan Hamilton Beach’te geçirdim. Photoshop’u öğrendikten sonra, sanat fotoğrafı yaratımı aşamasında fotomontajlar oluşturmak için bu yazılım kullanmaya başladım.




Baybars SAĞLAMTİMUR: Dear Tom, can you tell us about your art journey: When and how did it start? Furthermore, I knew from an interview that you have a graphic background, can you please tell us about your previous professions and today?




Tom CHAMBERS:
My photography has been influenced by a range of life experiences and educational training, all of which have impacted my creative and critical thinking. Originally from Lancaster, Pennsylvania, I grew up in a family of artists on a farm set amid religiously conservative Amish and Mennonite communities. At eighteen, my worldview was altered by the year I spent serving aboard a Navy patrol boat in Vietnam. After returning home, I spent five years doing odd jobs and hitchhiking around the U.S. and Canada. In the late 1970’s I enrolled in a stained glass production and design class in Florida where I later constructed church windows. Soon after, I majored in graphic arts at Ringling School of Art and Design where I took a range of classes, including photography. Although I moved to Virginia as Richmond Magazine’s art director, I have spent the past nineteen years at Hamilton Beach, which is where I first used Photoshop. After learning Photoshop, I began to use the software in my fine arts photography to create photomontage.




BS: Bahriye geçmişin sanatsal çalışmalarını etkiledi mi? Bize bahriye gezilerinden bahsedermisin?



TC: Denizde yaptığım askeri seyahatler esnasında olgunlaştım ve dünya hakkında daha geniş bir bakış açısına sahip oldum. Onsekiz yaşımda yaşadığım memleketi terk ederek dünya seyahati yapmam benim için önemli bir adımdı. Ben dört yılımı Donanmada geçirdim, bunun ilk yılı okuldan oluşuyordu. Savaş döneminde, Vietnam (Qui Nhon)’da ikinci yılımda hızlı bir devriye teknesinde çalıştım. Üçüncü senemi destroyer olarak bilinen küçük bir savaş gemisinde, Akdeniz’de seyahat ederek geçirdim. Dördüncü yılım ise Güney Doğu Asya Denizi’nde bir güdümlü füze kruvazöründe geçti. Farklı kültürlerden insanlarla tanışma ve dünyayı görme deneyimlerim zenginleşiyordu.




BS: Do your navy background affected your artistic work? Can you tell us about your navy journey?



TC: My naval journey was the point in time when I grew up and gained a broader view of the world. It was a significant step for me to leave my small hometown and travel the world at age eighteen. I spent four years in the Navy, the first consisting of schooling. During the second year I worked on a swift boat patrol base during the war in Vietnam (Qui Nhon). In the third year I traveled aboard a small war ship called a destroyer in the Mediterranean. My fourth year was spent on a guided missile cruiser in the South East Asian Sea. The experiences of seeing the world and meeting people from different cultures was enriching.





BS: Fotoğrafçı olarak mı, Foto-İllüstratör olarak mı, yoksa ne olarak anılmak isterdin?



TC: Bu, sürekli uğraştığım iyi bir soru. Son görüntüye, fotoğraf makinesi ile sürekli çekim yaparak ulaşmaya çalışan bir “fotoğrafçı” değilim. Aksine, ben fotografik anlamda sonuç işe ulaşmak için materyal toplayan birisiyim. Aynı zamanda bir “illüstratör” olarak da hissetmiyorum, çünkü görüntüleri birçok değişik yoruma açık tutmaya çabalıyorum. “Foto-İllüstratör” çalışma tarzıma en uygun terim olabilir.




BS: Do you want to be recognized as a Photographer, Photo-Illustrator, or what?




TC:
This is a good question, one with which I continually struggle. I am not a photographer who exclusively shoots an image intended to be the final product. Rather, I am working photographically in a process of gathering material for the preparation of a final image. At the same time I don’t feel that I am an illustrator because I try to keep my images open-ended to many different interpretations. Photo-Illustrator might be the term that best fits my style of work.





BS: Geleneksel yöntemler ve Photoshop hakkındaki hislerin nelerdir?



TC: Photoshop’un görsellik vasıtasıyla fikirlerin ifadesini sağlayan ve yaratıcılığı geliştiren bir program olduğuna inanıyorum. Ancak, bir defa fotoğraf çekildikten sonra Photoshop benzeri programları kullanarak görüntünün manipüle edilmemesi gerektiğini savunan ve bunun aslında yalan söylemek olduğuna inanan tutucu fotoğrafçılar arasında gerginlik vardır. Yeni kuşak dijital fotoğrafçılar Photoshop’a eğer daha fazla değilse de en az fotoğraf makineleri kadar itimat etmektedirler. Şu açıktır ki, her zaman için değişime karşı insanlar vardır ve görüntünün orijinal formunu değiştirmemesi gerektiği görüşü mevcuttur. Ancak, dijital teknoloji sayesinde fotoğrafçılık birçok farklı yöne atılabilmiştir ve bu yönlerin her birinin kendi geçerliliği vardır. Fotoğraf, bir zamanlar olduğundan çok daha ilginç bir ortam olmuştur.



1960’larda resim de aynı genişleme sürecinden geçmiştir. Sonuç olarak, bazı sanatçılar fırça kullanmazlar ancak onların yaptığına da resim denir. Bazı dijital fotoğrafçılar fotoğraf makinesi değil tarayıcı kullanırlar, fakat bu yaklaşımlar fotoğraf alanı içerisinde yer almaktadır. Tüm farklı tipteki fotoğraf yönlerini tek bir şemsiye altında gruplarsanız, bu alanlar en doğru biçimde “fotoğrafa dayalı sanat” adıyla anılabilir.




BS: What are your feelings about Photoshop and traditional techniques?




TC:
I am a believer that Photoshop is means to enhancing creativity and expressing ideas through imagery. However, there seems to be tension between old-school photographers who believe that you shouldn’t manipulate an image once you’ve taken it and that using software like Photoshop is actually “cheating”. However, the new wave of digital photographers seem to rely on Photoshop as much as, if not more than, they do their cameras. Understandably, there is always resistance to change, as well as the belief that a medium should not change from its original form. But, because of digital technology, photography has ventured off into many directions, each one having its own validity. Photography is a much more interesting medium than it once was. Painting went through the same expansion in the sixties. As a result, some artists don’t use a brush, but it’s still called painting. Some digital photographers use the scanner, rather than the camera, but these approaches all fall within the realm of photography. Group all the different types of photographic directions under one umbrella and they may more accurately be called “photo-based art “.





BS: Manipülasyon hakkında ne düşünüyorsun? Aşırı manipülasyon ile eğilmiş gerçeklik arasında ince bir çizgi varmıdır?



TC: Manipülasyon belli belirsiz ve hassas olarak veya kaba ve beceriksizce uygulanmış olabilir. Eğer kabaca uygulanmışsa, görüntüdeki müdahale aşırı durabilir ve bu durum ilgiyi sanat işinden başka bir yöne çekebilir. Eğer manipülasyon dikkatle kullanılırsa, basitçe fikirlerin ifadesini sanat yoluyla artıran bir araçtır.



BS: What do you think about manipulation: Is there a fine line between over-manipulation, and a tilted authenticity?




TC:
Manipulation can be heavy-handed or it can be subtle. If it is heavy-handed, resulting in over-manipulation, then it becomes a distraction from the artwork. If the manipulation is carefully utilized, then the manipulation is simply a tool, which enhances the expression of ideas through art.





BS: Sanat işlerinde bize büyülü gerçekçiliği mi gösteriyorsun?



TC: Yarattığım fotoğraf stili veya üslubu büyülü gerçekçilik olarak anılır. Büyülü gerçekçilik, bir dönem sanat, edebiyat ve film alanlarında kullanılmıştır; sihirli öğeleri veya mantıksız senaryoları başka bir biçimde gerçekçi ve hatta “normal” olarak gösteren yapıtlara verilen atıftır. Isabel Allende, Gabriel García Márquez ve Cormac McCarthy, tüm bu kişiler büyülü gerçekçiliği edebiyat alanında kullanmışlardır ki bu kişiler benim düşünce ve sanat eserlerimi de etkilemişlerdir.




BS: So do you show us a magic realism with your works of art?



TC: The style or genre of photography I create is called magic realism. Magic realism is term used in art, literature, and film referring to magical elements or illogical scenarios appearing in an otherwise realistic or even “normal” setting. Isabel Allende, Gabriel García Márquez, and Cormac McCarthy, all of whom used magic realism in literature, have influenced my thinking and artwork.




BS: Bir söyleşinde, işlerinin çoğunun Meksika dini sanatlarından etkilendiğine dikkat etmiştim. Bize bundan ve “ex voto”ları nasıl keşfettiğinden bahsedermisin?



TC: Yıllar önce Meksika üzerinden seyahat ederek Patzcuaro’yu gezmiştim ve bir sepet dolusu “ex votos” veya tenekeye boyanmış “retablos” a rastladım. “Ex voto” olarak anılan Meksika halk sanatı resimleri, zor durumdaki bir inananın duasına yanıt olarak, ona yardım veya rehberlik etmek için bir mucizenin gerçekleştiğini betimlerler. Elle boyanmış olan bu mucize resimler azizlerin güç ve merhametini onurlandırırlar. “Ex voto”ların konuları günlük olaylardan ciddi manada dramatik olaylara kadar uzanır. Tüm “ex voto”lar bir mucizenin görüntüsünü, “ex voto”nun adandığı azizin resmini ve mucizenin kısa bir açıklamasını içerir. “Ex voto” resimleri hakkında daha fazla bilgi sahibi oldukça, “Neden ben de işlerimi benzer yöne itmiyorum ve mucizevi ve inançla ilgili fotoğraflar oluşturmuyorum” dedim.




BS: In an interview I have noticed that most of your works are influenced by the Mexican religious Art. Can you tell us about this and how did you discovered the ex votos?



TC: Years ago I travelled through Patzcuaro, Mexico and came across a basket full of ex votos or retablos painted on tin. These Mexican folk art paintings called ex votos illustrate an occasion when in response to a prayer for help or guidance, the prayer is answered or a miracle occurs. These hand-painted miracle paintings honor the power and mercy of the saints. The subjects of ex votos range from common daily occurrences to truly dramatic events. All ex votos contain a picture of the miracle, an image of the saint to whom the ex voto is dedicated, and a brief description of the miracle. In learning more about the ex votos paintings, I thought, “Why not push my work in a similar direction and create photographs with magical or religious overtones.”





BS: Lütfen bize bir fotomontajın gerçekleştirilme öyküsünü, kaynak görüntüleri ve sonuç işlerle birlikte işin arkasındaki tekniği ve fikri de sunarak anlatırmısın?



TC: İlk etapta bir görüntüye ait düşüncenin veya konseptin eskizini yaparım. Bu görüntüye ait tüm parçaları bir Nikon D300 veya orta format fotoğraf makinesi ile genellikle de Mamiya Pro TL veya bir Fuji Rangefinder kullanarak fotoğraflarım. Bu ayrı çekimlerde ışık şiddeti ve yönünün benzer olması için dikkatli davranırım.



Bu işlemler, ayrı parçaları ne kadar hızlı çekeceğime ve en iyi parçaları ne kadar hızlı seçeceğime bağlı olarak değişmekle birlikte 1 ay kadar sürebilir. Son görüntünün parçaları, ana manzara veya arka planı, çoğu bölümlerde çekimin yanı sıra gökyüzünü, bir insan figürünü, bir hayvan veya başka bir nesneyi içerebilir. İşlenmiş film, kare başına yaklaşık 80 megabayt olarak yüksek çözünürlükte taranır. Sonra, bir Macintosh bilgisayar ile son görüntüyü oluştururken her bir “parçayı” birleştirmek için Photoshop yazılımını kullanırım. Son olarak, görüntü pamuk bez kağıt üzerinde arşiv pigment mürekkepleri ile basılır.



“Plymouth Rock” adını verdiğim final görüntüyü ve bu görüntünün fotomontaj ile oluşumu esnasında kullandığım tüm parçaları ekte sunuyorum.




BS: Can you please show us the journey of a photomontage with the source images and the short explanation of the idea and technique behind it?



TC: I initially sketch out a concept or idea I have for an image. I photograph each piece of the image using a Nikon D300 or a medium format film camera, generally a Mamiya Pro TL or a Fuji Rangefinder. I am careful to make sure the light intensity and direction are similar in each of these shots.




This process may take a month depending on how quickly I am able to get all the shots and sort through them picking the ones which work best together. “Pieces” of the final image may include the landscape or background, often shot in sections, as well as the sky, a human figure, an animal, or another object. The processed film is scanned at a high resolution, approximately 80 megabytes per frame. Then, I use Photoshop software with a Macintosh computer to combine each “piece”, thus creating the final image. Lastly, the image is printed with archival pigment inks on cotton rag paper.



I have included a jpeg of that illustrates the “pieces” which are combined to create the photomontage, along with the final image, “Plymouth Rock”.




BS: Entropik krallık serisinin ardındaki fikir nedir?



TC: Bu serinin ardındaki fikir, insanoğlunun doğanın kırılganlığını görmezden gelmesi ve bu durumun hayvanlar aleminin olumsuz değişimlere uğramasına neden olmasıdır. Hayvan nüfusu düzenli iklim modellerinin yok edilmesinden etkilenmektedir. Memeliler daha dar alanlarda mücadele etmekte ve sıcaklık değişiklikleri balık, kuş ve böcek göçlerini sınırlamaktadır. Ben, dengesini kaybetmiş hayvanlar alemini dünyaya göstermeye çabaladım.




BS: What is the idea behind the Entropic Kingdom series?



TC: The idea behind this series is that man has ignored the fragility of the environment, and his disregard is causing the animal kingdom to undergo negative changes. The animal population is affected as regular climate patterns are destroyed. Mammals compete for smaller spaces and temperature changes limit fish, bird and insect migration. I’m attempting to illustrate the animal world that’s been thrown out of kilter.




BS: Fotoğraf dışında başka sanat dallarıyla da ilgileniyor musun?



TC: Elbette, tüm sanat alanlarına ilgi duyarım, ancak özellikle resim ve müziğe.



BS: Are you interested in other arts than photography?



TC: Of course, I am interested in all facets of art, but particularly painting and music.





BS: Sıklıkla hangi müzik türünü dinlersin?



TC: Fotoğraftan sonra ikinci aşkım müziktir. Beatles’la başlamak üzere tüm hayatım boyunca rock’n roll hayranı oldum. Şimdilerde ise alternatif rock dinliyorum: The Decemberists, Andrew Bird, Iron and Wine. Alternatif country ve folk müzik gruplarından: Neko Case, Steve Earle, Calexico, Tom Waits ve Wilco. Hala eski ünlü sanatçılardan keyif alıyorum: Joni Mitchell, Bob Dylan ve Neil Young.




BS: What kind of music do you listen oftenly?




TC:
Music is my second love, right after photography. I’ve been a fan of rock and roll all my life starting with the Beatles. Now I’m listening to alternative rock: The Decemberists, Andrew Bird, Iron and Wine. Alternative country music or folk: Neko Case, Steve Earle, Calexico, Tom Waits and Wilco. I still enjoy the old favorites: Joni Mitchell, Bob Dylan and Neil Young.





BS: Favori sanatçın kimdir?



TC: Benim en sevdiğim ressamlardan birisi Andrew Wyeth’dir. Her ne kadar eserleri aleni güzellikleri yönünden eleştirilse de, çalışmaları güçlü duygusal akımlar, sembolik bir içerik ve altta yatan bir soyutlama içerir. fon gibi kış sahneleri doku kullanımı Onun renk paletini (kahverengiler ve siyahlar), doku kullanımını ve fondaki kış sahnelerini takdir ediyorum



BS: Who is your favorite artist?



TC: One of my favorite painters is Andrew Wyeth. Although his work might be criticized for its overt beauty, the work contains strong emotional currents, symbolic content, and an underlying abstraction. I appreciate his color pallet (browns and blacks), use of texture, and winter scenes as backdrop.




BS: Sanatsal becerilerin öğretilebilir olduğuna inanıyor musun?



TC: Sanatsal becerilerin öğretilebilir olduğuna ve sonradan pratik yapılarak mükemmelleştirilebileceğine inanıyorum. Ancak, yaratıcı düşünmeyi öğretmenin mümkün olduğuna inanmıyorum: bu, çok kişisel ve her birey için benzersiz bir süreçtir. Her birey kendisi için kişisel olarak anlamlı konuları tespit eder, daha sonra birey kendine has bir yöntemle sanat işinde bunu ifade eder.



BS: Do you believe that the artistic skills can be taught?




TC:
I do believe that an artistic skill may be taught, and then practiced and perfected. However, I do not believe that it is possible to teach creative thinking, a process that is very personal and unique to each individual. Each individual goes through a process of identifying personally meaningful issues, which are then expressed in a highly individualistic means through his artwork.





BS: Son olarak, başarılı bir Türk fotoğrafçı tanıyor musun?



TC: Türk fotoğraf camiasını tanımadığımı üzülerek söylemeliyim. Dil bariyeri beni genellikle İngilizce siteleri izlemeye sınırlıyor. Ancak, ileride Türk fotoğrafçılığı hakkında bir şeyler öğrenmek için sabırsızlanıyorum.



BS: And for the last, do you know any successful Turkish photographers?



TC: I’m sorry to say I’m not familiar with Turkish photography. I believe the language barrier keeps me somewhat insulated and limits me to viewing websites that are usually in English. However, I look forward to learning about Turkish photography in the future.




BS: Sevgili Tom, bu söyleşi için çok teşekkür ederim.



TC: Türkiye’deki fotoğrafçılarla bağlantı kurmama fırsat tanıdığınız için ben teşekkür ederim!



BS: Dear Tom, thank you very much for this interview.



TC: Thank you for the opportunity to connect with photographers in Turkey!





Röportajı Gerçekleştiren ve Çeviren: Baybars SAĞLAMTİMUR


Interview and Translation By Baybars SAĞLAMTİMUR







Tom CHAMBERS’ın Biyografisi
Biography of Tom CHAMBERS


Eğitim


Education



Ringling School of Art and Design, 1985


BFA, graduated with honors and recipient of Selby Foundation scholarship.




Tom Chambers

Sunulduğu Galeriler


Represented by



Chase Gallery, Boston, MA


Modernbook Gallery, Portola Valley, CA


Oswald Gallery, Jackson, WY and Austin, TX


Photo-Eye Gallery, Santa Fe, NM


VP Gallery, Milwaukee, WI


Wall Space Gallery, Seattle, WA


Galería Clave, Córdoba, Spain



Kişisel Sergiler


Solo Exhibitions



Galería Clave, Cordoba, Spain, June 2009


National Museum of Photography, Bogotá, Colombia – Fotográfica Bogota, May 2009


Oswald Gallery, Jackson, WY, Sept. – Oct. 2008,


George Billis Gallery, Los Angeles, CA, December 2007


Wall Space Gallery, Seattle, WA, August 2007


Photo-Eye Gallery, Santa Fe, NM, July 2007


Staunton-Augusta Art Center, Staunton, VA, September 2006


OK Harris Gallery, New York, NY, October 2005


ArtSpace Gallery, Raleigh, NC, August 2005


Ohio Northern University, Ada, Ohio, April 2005


Main Art Gallery, Richmond, VA, February 2001


OK Harris Gallery, New York, NY, December 2000


University of Virginia, Charlottesville, VA, March 1998



Grup (Karma) Gösteriler


Group Shows



TPS #18: The National Competition, 2009, Texas Photographic Society, San Antonio, TX, Third Place


Signs and Revelations, Peninsula Art Museum, Belmont, CA, May 2009


Chase Gallery, Boston, MA, May 2008


Inaugural Exhibition, Galería Clave, Córdoba, Spain, April-June 2008


Edgy Exhibition, The Center for Fine Art Photography, Ft. Collins, CO, May 2008


Mind Over Matter: Enigmatic Variations, Houston Community College,


6 artists – In conjunction with Fotofest 2008


VP Contemporary, Milwaukee, WI, August 2007


Just Imagine, Mark Woolley Gallery, Portland, OR, 5 artists – In conjunction with Photolucida, March 2007


Wall Space Gallery, Seattle, Washington, May 2006, and June 2007


O2 (Oxygen), St. Paul, Minnesota, November 2005


1st International Exposition of Electronic Art


Universidad Michoacana de San Nicolás de Hidalgo, Morelia, Mexico, November 2003


Electronics Alive II, National Computer Artists Invitational, University of Tampa, Tampa, Florida, February 2003


Digitalism Tour by Procreateâ„¢, The Corel Corporation and Museum Without Walls,


tours the US and Canada, starting July 2002


Digitally Born, The Alternative Museum, New York, NY, May 2002.



Ödüller


Awards



TPS #18: The National Competition, 2009, Texas Photographic Society, San Antonio, TX, Third Place


Critical Mass Top 50, 2008 and 2006, Photolucida, Portland, Oregon


TPS #15: The National Competition, 2006, Texas Photographic Society, San Antonio, TX, First Place


Art Kudos, 2006 International Juried Art Competition & Exhibition, www.artkudos.com, Award of Distinction


Photographer’s Forum Magazine’s 24th Annual Spring Photography 2004 Contest sponsored by Canon,


“Honorable Mention”


2004 National Photography Competition, Soho Photo Gallery, New York, NY, June 2004, “3rd Place”


Texas National 2003, SFA Gallery, Stephen F. Austin State University Nacogdoches, TX, April 2003, “Merit Award”


DPI (Digitally Propelled Ideas-2002), California State Polytechnic University:


“First Place and Two Purchase Awards”



Burslar


Fellowships



2005-2006 Arts Fellowship, Virginia Museum of Fine Arts


2000-2001 Visual Artist Fellowship, Virginia Commission For The Arts



Kolleksiyon


Collection



National Museum of Photography, Bogota, Colombia


California State Polytechnic University’s “Channing Gilson Collection”


Royal Caribbean Cruise Lines



Yayınlar


Publications



Digital Photo (Russia) February, 2009 (Interview)


La Maquina Contemporanea Art Magazine, Winter, 2008, (article and cover photo)


Shots Magazine, No. 102, The 2008 Portfolio Issue (Interview)


The Huffington Post, Photography Undergoes a Sex Change: The Art Of Tom Chambers, May 2008


Virginia Living Magazine, profile article by Laura Parsons, Dec. 2007


Seizure, By Erica Wagner, Fiction – book jacket photo, W.W. Norton (US) & Faber & Faber (UK), 2007


F-Stop, The First 5 Years, book cover and featured photographer, Spring 2007


Digital Photographer, Ukrainian edition, Summer, 2006


Blend Magazine, Amsterdam, Netherlands, May, 2006


Photography Reborn, by Jonathan Lipkin, Harry Abrams, 2005


Photo Sélection Magazine, interview, Quebec, Canada, September, 2005


The New Yorker Magazine, December 6, 2004, (calendar insert)





Tom Chambers


P H O T O G R A P H Y


23227 Ӣ 804-264-2604 (home) / 804-527-7359 (work)


www.tomchambersphoto.com


tom@tomchambersphoto.com











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile RöportajTom Chambers ile Röportaj

Yücel Zorlu : Backstage in İstanbul


Backstage in İstanbul


Yücel ZORLU




Hemen hemen birçok defileden bir saat önce venülerin arkasındaki backstage’deydik. Bir yanda saçları yapılan mankenler diğer yanda son makyaj rötuşları, askıda üzeri etiketli kıyafetler, harıl harıl çalışan son ütücü, elbise provaları, ayakkabı ve aksesuar kontrolleri, ortalıkta koşuşturan asistanlarla tipik bir backstage havası… İzlediği defilelere son anda giren ve kapalı ışıkların altında oturacak yer aramak için koşturan Ece Sükan da bu kez backstage’de… Üzerinden rehaveti atamayanlar için çay ve kahve, açlıktan bayılmamak için (defilelerden önce mankenlerin göbeğin çıkmaması için kaç saat boyunca aç kaldıklarını siz düşünün artık) karpuz ve salata servisi ve enerjisiz mankenler için redbull…



Derken, defileye yarım saat kala ortalık curcuna halini alıyor. Sağda solda boş buldukları yerlere oturan miskin mankenler ayaklanıyor. Kimi backstage fotoğrafçılarına poz verme telaşında, kimi de elindeki kağıttan koreografiyi ve sırasını ezberleme halinde… Ve sıra son provalarda… Bütün mankenler ip gibi diziliyor ve mikrofondan kendilerine talimatlar yağdıran koreografın dediklerine uymaya çalışarak son kez podyumda müzik eşliğinde yürüyor.



Defileye son 10 dakika… Bu sırada basın mensupları yavaş yavaş içeri alınıyorlar ve hepsi de güzel köşeyi kapmak telaşıyla hızla mevzileniyor. Prova sona erdiğinde podyum üzerindeki örtü kaldırılıyor ve konuklar içeri davet ediliyor. Herkes uzun ve dar podyumun hemen yanındaki iki sırada uygun bir yere oturmaya başlıyor. Arkadaşları için yer tutanlar, son anda gelip bir kişinin oturmasına imkan olmayan aralıklara oturarak kendine yer açanlar derken ışıklar sönüyor ve müzik başlıyor.




Yazı: Derya ATAKAN
Çeviri : Berna AKCAN



Before one hour almost many fashion show we were on the backstage of venues’ behind. On the one hand models who are being hairdressed and on the other side with last touches of make up, clothes on hangers with their labels, last pressers working hard, fitting clothes, checking shoes and accessories, assistants running around this is a typical backstage atmosphere. Ece Sükan who comes to fashion shows at last moment and looks for an empty seat in dark is at the backstage for this time. Coffee and tea for ones who can not throw up their slackness, watermelon and salad service (think about amount of hours models don’t eat anything for being slim) and redbull for the models without energy.



Then, half an hour before fashion show the area becomes racket. Miserable mannequins who sat down right and left are getting on their feet. Some are posing to backstage photographers in turmoil, some are memorizing choreography and her turn from the note page on her hands. And the next is last rehearsals…All models are aligning ropy and trying to obey to the choreographer’s orders, they are walking for the last time accompanied music on the podium.



Last 10 minutes to the fashion show… Meanwile members of the press are taken inside slowly and all of them are in a hurry to take up a good position. When the rehearsal finished the covering is removed from the podium and guests are being invited inside. Everyone is sitting on the two rows near the long and narrow podium. Some reserve seats for friends, some come at the last moment and sit on the ranges which is not possible for sitting for one person, just then lights off and music begins.



Text : Derya ATAKAN
Translation : Berna AKCAN



























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Yücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbulYücel Zorlu : Backstage in İstanbul

Baybars Sağlamtimur : Kedah’ta Pirincin Öyküsü



Kedah’ta Pirincin Öyküsü
Story of Rice in Kedah






Fotoğraflar, İngilizce ve Türkçe metin: Baybars SAĞLAMTİMUR

Photographs, English and Turkish Text by Baybars SAĞLAMTİMUR





Sabah sisleri, 1.217 metrelik yüksekliği ile Malezya’nın Kedah eyaletinin en yüksek tepesi olan Gunung Jerai’nin üzerinden dağılırken, ardındaki sırları da açığa çıkartmaktadır.



While the morning haze fades away from the steepest hill of Kedah state of Malaysia (the Gunung Jerai hill, altitude of 1.217 m), that reveals the secrets behind it.





Gunung Jerai’nin yüksek noktalarından, baş döndüren bir hız ve debiyle aşağıdaki ovalara doğru yol alan bu sular pirincin öyküsünün de başlangıç noktasını oluştururlar.



The springs that starts from the highest points of Gunung Jerai, finds their way down to the lowland with a dazzling velocity and volume, and these waters are the start point of the story of rice.





Gunung Jerai’den aşağıya doğru bakıldığında, Kedah’ın neden Malezya’nın “pirinç kasesi” olarak anıldığı daha net anlaşılır.



While looking down from the Gunung Jerai, it is easy to understand why Kedah is called as the “rice bowl” of Malaysia.





Sabah saatlerinde çeltik tarlaları ile çevrili bir yolda hızla ilerlerken, sahanın ne kadar geniş olduğu çok daha iyi anlaşılmaktadır. Bu geniş sahalar sadece tatlı su kaynakları ile değil, tropikal yağışlarla da beslenmektedir.



While travelling through the roads surrounded by the paddy fields it is distinct to understand the wideness of the area. These wide areas are not only filled by the spring waters but also by the tropical rains.





Çeltik tarlaları, dikim aşamasına hazırlanırken özel bazı aletlerle sürülürler. Bu esnada altüst olan çamurlu zeminde ortaya çıkan böcek larvaları ve çeşitli omurgasızlar su kuşları için leziz birer yemdir.



Paddy fields have to be ploughen by the special tools as they are prepared for the planting stage. Meanwhile as the mud mixes -up and down- on this process, live materials like insect larvae and various invertebrates becomes delicous feeds for the water birds.





Tarlaları sürmek için kullanılan ahşap tırmıklar, yukarıda ve aşağıda görülen araçlara takılırlar.



Wooden harrows mounted on the vehicles which are on the above and below are used for ploughing the paddy fields.





Çeltik tarlası sürme işlemlerinde çocuk sayılabilecek yaşta bazı işçilerin de çalıştığı görülebilmektedir.



On the ploughing process it is possible to see workers on the child age.





Çeltik, Malezya’da kabuğundan ayrıldığı andan ve bembeyaz gövdesi ile kendini gösterdiği andan itibaren pirinç olarak anılmaya başlar. Diğer tüm aşamalarında ise çeltik olarak bilinir. Çeltik başlangıçta fide olarak arazilerin kenarlarında, belli alanlarda yetiştirilir. Dikilecek boya ulaştırılan çeltik fideleri tarlalara taşınırlar.



After removed from its shell and seen as a white seed then paddy is called as rice in Malaysia. Before the rice process it is known as paddy at all the stages. Paddy is cultured as seedlings nearby the fields. Seedlings are then transported to the fields when they reach to the length enough for to be planted to the fields.





Tarlalara taşınmak üzere çeltik fideleri tepsilerden alınarak, köklerinin bağlı bulunduğu zeminle beraber rulo halinde katlanırlar ve kamyonetlere yüklenirler.



Before transportation paddy seedlings are removed from the culture trays and rolled. Then they are loaded to the vans.







Dikilecekleri araziye getirilen çeltik fideleri bağlı bulundukları zeminden ayrılarak demetler haline getirilirler. Çeltik fideleri artık önceden zemini sürülmüş, ilaçlanmış ve su ile doldurulmuş çamurlu zemine sahip tarlalara dikilmeye hazırdırlar.



As they are transported to the fields for planting, the base of the seedlings where the roots are attached are removed and paddy seedlings are accumulated as bunchs. Now they are ready to be planted to the muddy fields.








Çeltik dikimi işin en zahmetli aşamalarından birisidir.



Planting the paddy is one of the most difficult stage.





Uçsuz bucaksız araziler, dizlerine kadar çamura ve suya gömülen bir kaç işçinin yoğun emeği ile çeltiklendirilmektedir. Bu işlemi bir kaç saat boyunca izleyince nasıl yapıldığına şahit oluyor ve bu insanlara karşı büyük bir saygı duyuyorum. Yemyeşil halı görünümündeki araziler tamamen bu insanların el emeği ile yoğrulmuş”¦



These wide lands are planted with paddy by the intensive labour of the workers who are inside the mud up to their knees. After watching and witnessing this process for some several hours I have feelings of deep respect to these workers. All these green carpet-like fields are only laboured by these workers.






Çeltik dikimi demek sabır demek, karınca gibi çalışkanlık demek, çamura, suya, aşırı neme, her türlü parazite ve sivrisineğe katlanmak demek”¦



Planting the paddy means: patience, diligencey like ants, to stand against mud, water, excessive humidity, all kinds of parasites and mosquitos”¦













Bir tarlanın dikim işlemlerinin sonuna gelindiğinde, çalışanların yüzüne mutlu ama yorgun bir ifade yansımaktadır.



At the end of the planting process happy but tired expressions can be seen from the face of the paddy workers.





Çeltik fideleri arasında, böcek larvaları ve balık arayışına çıkan su kuşlarını görmek mümkündür.



It is possible to see water birds searching for the insect larvae and small fish between the paddy seedlings.





Çeltik tarlalarının daimi böceklerinden olan yusufçuklar sıklıkla göze çarpar.



Dragonflies, the permanent insects of paddy fields can oftenly bee seen.








Çeşitli çeltik zararlılarına ve sivrisineğe karşı dönem dönem tarlaların ilaçlanması gerekmektedir.



Paddy fields are have to be sprayed periodically against the mosquito and paddy parasites.





İyi verim alabilmek için suni gübre kullanımı yaygındır.



It is widespread to use artificial fertilizers to increase the yield.





Gübreleme de yine dikim ve ilaçlama gibi elle yapılmaktadır.



Fertilization is also operated by the hand like spraying and planting.





Tarlalar arasında bulunan ve uzaktan, tarla seviyesinden bakıldığında seçilemeyen, dar toprak yollar arazide ulaşımı sağlarlar. Ulaşımda kullanılan yegane araç motosiklettir.



Between the paddy fields there are narrow earthen roads for transportaion which can’t be seen from the level of the field and over a distance. The choice of transportation vehicles are motorcyles.





Tarlalardaki ürünün kaldırılmasından sonra yeni bir üretim dönemi için arazi hazır hale getirilir.



After the harvest paddy fields are have to be prepared for the new planting season.





Hasattan sonra, ortalık sakinleştiğinde, su kuşları çeltik tarlalarında balık ve böcek larvası avına çıkarlar.



After the harvest and when the fields are quiet, water birds appears for hunting the small fishes and insect larvae.








Bir çok köy evi çeltik tarlaları ve Hindistan cevizi ağaçları ile iç içedir.



Most of the village houses are surrounded by the coconut trees and paddy fields.





Tüm bu aşamalardan sonra, çekilen zahmetin kazancı çiftçinin yüzüne yansır.



After all the farmers face shows the gain after the pain.





Fabrikaya getirilen çeltik, kabuğundan ayrılmak ve boylanmak üzere bantlara yerleştirilir.



As the paddy transported to the rice factory it is poured to the rotary belts for the rice processes.





Fabrikaya getirilen çeltik, fotoğrafta sağda bir tepe şeklinde yığılmış.



At the right side of the photo paddy is accumulated like a hill inside the rice factory.





Makinelerde kabuğundan, kepeğinden ve tohum özünden ayrılan pirinç boy gruplarına göre tam otomatik makinelerde elenerek çuvallara doldurulur. Pirincin ayrıldığı kabuk kısmı ve kepeği de ayrıca değerlendirilmek üzere paketlenmektedir.



After the chaff, the bran and the germ of the rice is removed by the mills it is packaged for different size groups. The chaff and the bran of the rice is also packaged for different purposes.





Fabrikada çalışan işçiler, sürekli maruz kaldıkları çeltik tozundan ense, boyun ve yüzlerini korumak için pratik önlemler almaktadırlar.



The rice factory workers finds practical precautions to keep their nape, neck and faces against the paddy powder.







Yaklaşık 10 bin yıldır Asya’da yetiştiriciliği yapılan pirinç, dünyada mısırdan sonra en çok yetiştirilen 2. tahıl ürünü ve dünya nüfusu için çok önemli bir besin kaynağıdır. Beyaz pirincin diyette diğer gıdalardan fazla ve aşırı tüketimi B1 vitamininin eksikliği ile kendini gösteren “beriberi” hastalığına yol açmaktadır. Bu nedenle, eğer günlük diyette pirinç büyük bir yer kaplıyor ise esmer pirinç tüketimi önerilmektedir.



Rice has been cultivated in Asia likely over 10.000 years. Rice is the grain with the second highest worldwide production, after the corn. Its excessive consumption without the addition of the other diets leads to deficiency of vitamin B1 and this causes the disease known as “beriberi”. Because of this if the daily diet contains mostly the rice it is advised to consume it as brown rice.







Pirinç unundan yapılan bir gevrek Kota Kuala Muda’da, halk pazarında yağda kızartıldıktan sonra satışa sunuluyor.



A speacial type of crisp which is made of rice flour is served to the public market in Kota Kuala Muda after fryed in oil.





Malezya ve Kedah eyaleti hakkında kısa bir bilgilendirme*:



Güney Doğu Asya’da yer alan Malezya, ikisi Borneo adasında olmak üzere, toplam 13 eyalet ve 3 federal bölgeden oluşur. Tam bağımsızlığını 1957 yılında kazanmış olan ülke, yaklaşık 27 milyon kişi ile nüfus yoğunluğu bakımından dünyada 43. sırada, toplam 320 bin m2’ lik yüz ölçümü ile 66. sırada yer almaktadır. Ülkenin 2 ana bölümü birbirinden Güney Çin Denizi ile ayrılmıştır. Ülke genelinde tropik iklim koşulları hüküm sürmektedir. Yılda en fazla 1.5 mevsimin görülebildiği Malezya bu nedenle genelde “ebedi yazın ana vatanı” ismiyle anılmaktadır.






Ülke kauçuk ve palmiye yağının dünyadaki ana ihracatçılarından biri olarak bilinir. Yer altı kaynakları olarak da özellikle kalay ve petrol yönünden zengin olan ülke, petrol bakımından dışarıya bağımlı olmayan nadir ülkelerdendir. Ülke nüfusunun yaklaşık %60’ı Müslüman, %19’u Budist, %9’u Hıristiyan, %6’sı Hinduizm ve %2.6’sı geleneksel Çin inanışlarına sahiptir.


Pirinç Malezya’da ana gıdalardan birisidir. Türkiye’de ve birçok batı ülkelerinde, buğdayın kullanıldığı alanlarda (makarna ve çeşitli unlu mamüller) sıklıkla kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca yemeklerin yanında ana katkı besinidir. Ülkede tatlılardan, özel bazı pilavlara ve böreklere varıncaya kadar pirinç veya pirinç unundan faydalanılmaktadır. Bunun ana nedenlerinden birisi, ülkenin pirinç üretimi konusundaki kaynakları ve ülke insanının gelenekleridir.



Kedah eyaleti, kuzeyinde Tayland, güneyinde ise Perak eyaleti ile komşudur. Eyaletin başkenti Alor Setar’dır. Kedah eyaleti, 9.426 km2’lik yüz ölçümü ve 1.818.188’lik nüfusu ile ülkede yüz ölçümü ve nüfus yoğunluğu bakımından diğer eyaletler arasında 8. sırada yer almaktadır. Eyalet nüfusunun yaklaşık %75.5’ini Malay’lar oluştururken, %14.2’sini Çinliler, %6.9’unu Hintliler, %1.9’unu yerel olmayan halk ve %1.5’ini ise çeşitli etnik gruplar oluşturmaktadır. Kedah eyaletinde pirinç üretimi yapılan alan yaklaşık 100.000 m2’dir. Bu alandan elde edilen ürün ülkenin pirinç ihtiyacının yaklaşık %40’ını karşılamaktadır. Pirincin yanı sıra kauçuk, yağ palmiyesi, tütün, şeker kamışı ve çeşitli meyveler de eyalette üretilmektedir.




A Brief Information About Malaysia and The State of Kedah*:



Located in the South Eastern Asia, Malaysia has 13 states (2 of the states are located in Borneo island) and 3 federal territories. Gained independence on 1957, Malaysia is the 43rd most populated country and the 66th largest country by total land area in the world, with a population of about 27 million and a land area of over 320.000 km2 respectively. The two distinct parts of Malaysia separated from each other by the South China Sea. Tropical climate conditions are dominant all around the country. Only 1.5 half seasons can be seen in Malaysia thus it is usually called as “the land of the eternal summer”.



Malaysia is one of the top exporters of natural rubber and palm oil. As for the minerals the country has rich sources of especially clay and also petroleum. Approximately 60.4 percent of the countries population practiced Islam; 19.2 percent Buddhism; 9.1 percent Christianity; 6.3 percent Hinduism; and 2.6 percent traditional Chinese religions.



Rice is one of the primary diets in Malaysia. Like wheat used in the areas such as spaghetti and various types of floury products in Turkey and at the other western countries, rice and rice flour is usually used for the same purpose. From the desserts to special types of pilaf, rice and rice flour is generally in use. The main reasons for this widespread uses are the rice production resources of the country and the traditions of the people.



Kedah state is neighboring to Thailand on the North and Perak state on the South. The capital of the state is Alor Setar. The state is the 8th largest state by land area and 8th most populated state in Malaysia, with a total land area and population of 9.426 km2 and 1.818.188 respectively. The states population consists of about 75.5% Malays, 14.2% Chinese, 6.9% Indians, 1.9% non-citizens and 1.5% people from other ethnic groups. Kedah boasts 100.000 ha of paddy fields that contribute 40% of national rice production. Along with the rice, rubber, palm oil, tobacco, sugar cane and various kinds of fruits are produced in the state.







* Faydalanılan kaynaklar (sources):


http://www.gomalaysia.net/kedah/kedah_economy


http://en.wikipedia.org/wiki/Kedah





Special Thanks to: Malaysian Technical Cooperation Programme.




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

İçimizden Biri : Baybars Sağlamtimur
Mağarada Olmak : Baybars Sağlamtimur
Geniş Açı Objektif Testi: Sigma 10-20mm f/4-5.6 D EX DC HSM, Tokina 12-24mm f/4 AT-X AF Pro DX, Nikon 12-24mm f/4 G AF-S ED, Nikon 20mm f/2.8 MF AI-S
Baybars Sağlamtimur “Teknik İnceleme” : Koruyucu Objektif Filtreleri
Baybars Sağlamtimur : Doğa Fotoğrafçılığında Müdahale
Baybars Sağlamtimur ile Fotoğrafa Dair
Baybars Sağlamtimur : Fotoğrafçılıkta Empati
Baybars Sağlamtimur : Mağarada Olmak
Baybars Sağlamtimur : Göksu Deltası, Yaban Hayatı Koruma Sahasında Buruk Bir Gezinti
Baybars Sağlamtimur : Fotoğrafta Sayısal Çağ







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Baybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin ÖyküsüBaybars Sağlamtimur : Kedah'ta Pirincin Öyküsü

Serkan Taycan : Memleket




Mehmet Uçkun: Geçtiğimiz günlerde ‘Memleket’ adlı serginizi Galeri Elipsis’de gerçekleştirdiniz. Sergi katalogundaki bir alıntı ile devam edersek ‘zaman ve mekan hissiyatından uzak seyreltilmiş memleket tasviri manzarayı cafcaflı bir fetiş nesnesi haline getirmiyor, aksine doğayı kültür üzerinden olabilecek en alçak gönüllü şekliyle düşünmemize vesile oluyor’. Alışık olduğumuz memleket manzaraları ve portrelerinden farklı bir çalışma ile karşılaştık. Yöreselliğin ve bölgeselliğin içinde olmadığı fakat duyumsadığımız bir sergi olmuş.



Bu sergide vurgusunu yaptığınız fotoğrafların kesin bir yanıt üzerinden hareket etmemesi, tarif edici olmaktansa tasvir edici olması ve aidiyetsizlik hissine sözcülük etmesi.



Çalışmalarınızı neden bu kavramlar üzerinden gerçekleştirmeyi seçtiniz ve serginizin sürecini, gelişimini ve sonuçlarını konuşalım.



Serkan Taycan: Memleket kavramının ne olduğundan başlayarak ben bunu anlatmaya çalışayım. Çok genel başlığı ile benim kendi kişisel tarihim ile ilgili olarak bir jenerasyonun ve bir coğrafya parçasına ait bir duygunun vücut bulması gibi düşünüyorum. Babamın görevi nedeni ile çocukluğumda Anadolu’nun çok farklı yerlerinde bulundum. Bulunduğum bu yerlerde her seferinde yeni bir mekan, yeni bir okul, yeni bir durum şeklinde bir aidiyetsizlik duygusu ile karşılaştım”¦ Hiç bir zaman hayatımda bir mekana, bir şehre, bir duruma aidiyet hissi duymadım, kök salacak uzun süreler kalamadım. Bu süreç arkasından İstanbul, fotoğraf ve yurtdışı şeklinde devam etti. Derken otuzlu yaşlara geldim, otuzlu yaşlar insanların hayatında gençlik heyecanlarının geçip biraz daha sakinleştiği, ayaklarının daha yere bastığı bir dönem, bu süreç içerisinde Anadolu’ya çeşitli seyahatlerde bulunuyordum ama bunun benim için hiçbir zaman fotoğrafik bir manası yoktu ilk başlarda. Bu seyahatlerimde kafamda aidiyet duygusu ile ilgili soru işaretleri yoğun bir şekilde uyanmaya başlamıştı ve seyahatlerimde kendime çok yakın ve bir o kadar da uzak bir sürü imge, durum ve insan ile karşılaştım. Niye yakın diye kendime sorduğumda bundan önceki hayatımı hep oralarda geçirdim. Oralar dediğim yerler aslında buralar, oralar buralar diye bir kavram yok. Dolayısı ile bütün genetik kodlarımın, bütün kültürel mirasımın geçtiği yerlerde kendime çok yakın şeyler bulmam son derece normal. Bir yandan da kendime çok uzak… Çünkü bütün bu yaşadığım yerlerde olan ve kısa süreler benim ilişki kurmamı oldukça zorlaştırıyordu.


Bu yaşananlar bende soru işaretlerinin oluşmasına sebep oldu. En büyük soru işareti de; bir insanın aidiyet duygusunun ne olduğu ile ilgiliydi. Bir coğrafyaya aidiyet hissedilebilir mi, bu kadar sınırların gittikçe belirsizleştiği bir çağda kendini bir coğrafyaya bağımlı, ait hissetmek mümkün mü? Ardından daha farklı sorular birbirini takip etti. Ben 1978 doğumluyum, 1980 yılında bir darbe geçirdik. Hayat bir hengame halinde devam ederken ben çocukluğumda açık piyasa ekonomisi, liberalleşme, Avrupa Birliği vs. derken ne olduğunu bilmediğim ama hayatıma birebir etki eden bir sürü kavramlar ile yüz yüze geldim. Üstüne üstlük ülkede bir miras kesintisine yol açıldı. Ben aidiyet duygumu bir yerde hissedemezken, coğrafyanın sisli ve kaygan olması da benim için büyük bir etki kaynağıydı. Bütün bu bilgiler ve soru işaretleri ile beraber tekrar birebir çocukluğumu geçirdiğim yerlerde, bu duygular ile fotoğraflar çekmek istedim. Bu sorulara cevap arama niteliği taşımayıp sadece tekrar yeni sorularla kafamdakileri biraz daha açabilmek hissiyatından kaynaklanıyordu.




MU: Yaşanmışlıkları tekrardan gözden geçirilmesi gibi”¦



ST: Evet, evet. Benim bu yaşadığım hikayenin anlatılabilir bir şey olduğuna karar verdim. Benim ve benim gibi hayatlarını başka şehirlerde sürekli olarak idame ettirmiş insanların ortak hikayesi olarak aldım. Yaşadığımız toplumda kim kaldı ki yaşadığı, büyüdüğü topraklarda hayatını devam ettirsin? Onların her birinde olan bu aidiyet, aidiyetsizlik soru işaretlerinin bir şekilde bende de olduğunu hissetim ve bunun çok anlatılabilir bir hikaye olduğunu düşünmeye başladım.




MU: Aidiyetsizlik hissinin sorgulanması beraberinde şöyle bir şeyi de getiriyor, bugüne kadar aidiyet hissinin yarattığı neydi ki karşılığında aidiyetsizlik hissini sorguladınız?



ST: Aidiyet hissi bırakılmış kültürel mirasla da eşgüdümlü giden bir şey. Aidiyet hissinin peşine düşmemdeki sebeplerden bir tanesi de bizde modernizm batı ile tarif edilir, benim kişisel tarihimde de İstanbul’a geliş ve ondan sonra yurt dışına çıkış gibi hep batı ile tarif edilen bir süre甦 Biraz da bu şeyleri araştırmaktı maksat. Aslında geride bıraktığımız şey neydi, aidiyet hissi bakımından nerede duruyordum, bu batılılık ilişkisi benim kültürel hayatımda nereye denk düşüyordu gibisinden soruları tekrardan sordum.




MU: Batı ile ilişkiye girdikçe buradaki süreçte bir etkileşime giriyor.



ST: Tabii ikisi de birbirine kutup gibi. Sen bir kutba yaklaştıkça öbür kutuptan uzaklaştıkça öbür kutbun çekim alanına giriyorsun. Bu sorular daha daha artmaya başlıyor. Bir ay önce Hollanda’da idim, bunu hepimiz yaşıyoruz, üç gün önce Anadolu’da olup üç gün sonra Hollanda’da olursan bir şeylerin farkına varıyorsun. Örneğin, benim Anadolu’da bulduğum şeylerden bir tanesi de hamlık duygusuydu, işlenmemişlikti”¦ Batıda bunu hissedememeye başlıyorsun çünkü her şeye o kadar insan eli değmiş ki, her şey o kadar tasarım ürünü haline gelmiş ki, her şey o kadar insan aklının düzeni haline gelmiş ki kendini rahat hissedememeye başlıyorsun, üstüne üstlük insanlar da bu porsesten geçmişler”¦




MU: Söylediğiniz bir şey dikkatimi çekti; Anadolu insanını işlenmemiş olarak görmek baskın kültür bakış açısının bir uzantısı değil mi? Asında biliyoruz ki orada bir form var, bir değerler sistemi var”¦



ST: Benim işlenmemişlikten kastım şu; bir yoğun modernist insan aklı sayesinde çok tasarımlanmış bir ürün var, kısa sürede imal edilmiş, bir de binlerce yılda organik bir şekilde üretilmiş bir ürün var”¦ Organik ve yavaş yavaş prosese uğramış ve doğallığını kaybetmemiş, bir tanesi de çok insan aklı ile kısa dönemde üretilmiş ve artık doğallığı ile arasındaki mesafe açılmış”¦




MU: Çalışmanızda kullandığınız bu dil fotoğrafınıza zenginlik katan bir arayış olmuş bence. Fotoğrafta görsel dil arayışı olmazsa olmaz mıdır, kuralları nelerdir? Kişinin birikimli olması deklanşöre basmak için yeterli midir yoksa bunu süzmek ve güncele uyarlamakta ayrı bir önem mi taşıyor?



ST: Çok basitçe, her fotoğraf kullandığımız bir iletişim aracı. Herkesin ayrı bir konuşma biçimi olduğu gibi fotoğrafta kendine ait bireysel bir üretim aracı. Elbette ki daha elzem olan şey kendine ati bir dil geliştirebilmek. Kullandığımız malzeme ancak görsel bir malzeme olduğu için ben bu iletişim aracını daha etkili kullanabilmek ve daha önce denenmemiş, hoş dünyada ne kadar denenmemiş şey kaldı oda tartışılır, bir şekilde kullanmaya en azından alışılmadık bir formda sunmaya çaba göstererek hem dikkati çekebilmek hem de insanların algısını toparlayabilmek anlamında önemli olduğunu düşünüyorum.




MU: Bunu sormamdaki temel neden, günümüzde şöyle bir algı var; mükemmel renkler, mükemmel ışık olacak, kadrajı şöyle olacak, bu fotoğraf için”¦ hayatın diğer alanlarında da bu böyle, örneğim bizlerin yetiştirdiği çocukların izledikleri şeylere baktığınız zaman izlenen karede hareket yoksa, renk yoksa, aşırılık yoksa çocuğum ilgisini çekmiyor, bize ait olup olmamasını boş verin, dolayısı ile burada dil önemli”¦ genel kabul gören hareketli, renkli belli kategorilere oturmuş söylemler tercih ediliyor, dolayısı ile bu dil arayışı beraberinde bir riski de getiriyor.



ST: Sakince bir şeyin çok daha anlaşılabilir olduğu üzerine hepimiz hem fikirizdir. Ben bir nevi bütün fotoğraflarında o sakinliği yakalamaya çalıştım. İzleyici arasındaki bağı ancak çok katmanlı bir alanda yaratabiliriz. Bir fotoğrafın içerisinde binlerce anlam ifade etmek yerine birkaç şeyi imgeleme yolu ile ifade etmenin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum, onun için daha sakin, daha renk yelpazesinin düşük olduğu, daha indirgenmiş, daha sade şeyler üzerinde uğraşıyorum görsel olarak.




MU: Aidiyet hissi duymadan gerçekleştirilen son çalışmanızda güncelin temel bazı tartışmalı sorunlarına güzel bir yanıt olmasının dışında bazı yönleri ile de güncelin dışına düşmekte. Çevremizde din, iktidar, sınıflar ve birçok katmanın kendisine bu aidiyet duygusundan yola çıkarak bir yer bulduğunu ve varlıklarını bu şekilde sürdürdüklerinin söyleyebiliriz. Konuya bu noktadan bakarsak?



ST: Aidiyet hissi insanın kendini en temel şekilde anlamlandırabileceği alanlardan bir tanesi çünkü insan kendisini belirli bir coğrafyaya, belirli bir gruba, belirli bir topluma ait hissetmek ister, çünkü güvenli olmak ister”¦ Ama dünyanın sınırları o kadar iç içe geçmiş ve kaybolmuş halde ki, somut şeyler ile yola çıkar isek Amerikalı standart bir insanı düşün dedesi İrlandalı öbür, dedesi Hispanik, araya da bir Yahudi akraba girmiştir belki de, arada bir yerlerde de bir Arap akrabası bile vardır”¦ Bu insanın aidiyet hissi nereden kaynaklanacak? Dolayısı ile çok heterojen sınırları birbirlerinden keskin hatlar ile bağlanmış bir dünyadan bahsedemiyoruz ki bugün, dolayısı ile o kadar kolay değil ki bir yere aidim demek. Ben de bunlardan bir tanesiyim. Bu soru çok güncel bir soru aslında, insanları en büyük dertlerinden bir tanesi bu kadar iç içe geçmiş toplumlarda kimliklerin nasıl oluşturulacağı”¦ Özetle ben size katılamıyorum.




MU: Fotoğraflarınızda ulaşmayı hedeflediğiniz bir kitle var mı? Ne olmuş, bunu ben de çekerim kavramı size ne anlatıyor?



ST: Ben basit olanın aslında değerli olduğunu düşünüyorum. En iyi aktör asılında onu izlediğinde ‘ya bunu bende oynarım’ denilen aktördür çünkü çok iyi oynadığı için basittir ve çok doğaldır. Anlatım dili olarak çok daha sade, çok daha damıtılmış, çok daha basit bir anlatım dilinin, bütün sanat disiplinlerinde olduğu gibi fotoğrafta da çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Basit olanın arkasındaki hikayenin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum ve daha az malzeme ile çok daha fazla şey anlatmak, çok daha yoğun bir şey anlatmanın çok daha zor ve önemli bir şey olduğunu düşünmeye başladım. En basit hali ile ama en katmanlı, en imgesel şekli ile uğraşıyorum”¦


Bu kadar indirgenmiş ve detaylar ile uğraşmaya başladığında en küçük detaylar bile o kadar önemli olmaya başlıyor ki fotoğrafınıza binlerce imgeleri sıkıştırdığınızda gücünü yitiriyor. Daha basit bir biçim ile uğraşmaya başladığınızda bütün imgeler çok daha değerli ve nerde nasıl durması gerektiğini uzun uzun planlayarak yapmanız gereken şeyler haline dönüşüyor. Bazen arkadaşlar soruyorlar ‘neden kare format çekiliyor bunlar’ diye, kare formatın şöyle bir zorluğu vardır, çok dengeli bir formdur ve çok fazla oyunlara müsaade etmiyor kare format, içine binlerce şey koyamazsınız, her şey merkeze oturmak zorunda, karenin sağında veya solunda bir şey yaparsanız çok dengesiz olur. Örneğin 35mm formatında sağda yarım bir şey, solda tam bir şey, arka planda bir şey bunlara müsaade edebilir, kare formatta böyle bir şeye müsaade etme şansız yok, bu bir bakıma sizin elinizden bir silahı alır ama başka bir bakıma başka bir silah verir elinize. Çünkü bu kadar şeyin elinizden alınması durumunda siz biçimle oynamayı bırakıp içerikle oynamaya başlıyorsunuz ve içeriğin, hikayenin ana bütününe bakmaya başlıyorsunuz. Ben hiçbir zaman fotoğrafın birer birer kullanılmasına sıcak yaklaşamadım. Projenin, serginin bütününün ne söylediği benim için daha önemli, dolayısı ile bu sadelik benim için bunları temsil ediyor. Herkes şunu diyebilir ‘bunu ben de çekebilirim’ ama bütünlüğü oluşturmak aslında birkaç fotoğrafı oluşturmaktan daha zordur”¦




MU: Aslında bu sizin hedefinize ulaştığınızı gösteriyor sanırım. Güncel yaşamda insanlar daha çok kendilerine ne söylendiyse oradan hareketle olaylara bakıyor. Ona söylenen şey neydi? Birçok şeyin çok zor olduğu idi”¦ Birileri hayatta kendilerine bir yer edinebilmek için her şeyi zorlaştırıyorlar, özü tartışılmıyor, özü ortaya konmuyor ve maalesef insanlar buna alışık, böyle bir kanalda zor olduğunu anlatıp pazarlamak gerekiyor. İnsanlar da bunlara alışık oldukları için temel alt yapısı olmasa da ‘a ne var bunu ben de çekebilirim’ in altı aslında kazındığı zaman öyle değil”¦ Eğer öyle olsaydı bugün fotoğraf yarışmalarında çeşitli ödüller alanların bu fotoğraflar ile bir sergi açtıklarında, bu birbirinden bağımsız çekilmiş fotoğrafların bir anlam bütünlüğü oluşturmaları gerekirdi.



ST: Temel felsefe şu aslında; benim bütün fotoğraflarımda, az çoktur aslında. Az malzeme ile çok şey anlatılabilir, ben de tamamen onu yapmaya çalışıyorum. Sınırsız malzeme ile birçok kişi iyi yemek yapabilir ama önemli olan iki tane malzeme ile güzel yemek çıkarmak”¦




MU: Güncelden hareketle, içinde bulunduğumuz toplumda fotoğrafınızın daha geniş kitlelere ulaşması gibi bir kaygınız gözükmüyor.



ST: Ama bu Türkiye’nin günceli”¦



MU: Evet, aynen.



ST: Türkiye’de tırnak içinde maalesef fotoğraf bir anlatım biçimi olarak amatör camianın çok fazla domine olduğu bir ortam ve kesinlikle buna karşı değilim çünkü ben de buradan geldim. Amatörlük bir işte çok mantıklı olarak çok fazla zaman geçirememeyi beraberinde getirir. Fazla zaman geçirememek ise imbikten geçercesine bir süreçten geçilememesine sebep olur. Önemli olan her gün aynı şeyi binlerce binlerce kere yaparak imbikten geçercesine damıtılmış bir süreci yaşamaktır. Bizde maalesef amatör, bütün fotoğraf dünyasını domine ettiği için ve zamansızlık nedeni ile damıtılamadığı için bütün genel fotoğraf anlayışı amatör camianın ürettiği şey üzerinden kuruluyor. Dünyada fotoğrafı bir anlatım biçimi olarak kullanan birçok farklı insan var ama Türkiye’de maalesef ki amatör camianın kullandığı biçimde çok cafcaflı şeyler belirleyici oluyor.


Ben bir şey yaparken belirli bir zümreyi hedef almaya gayret etmiyorum, fotoğraflarım ile birçok kişinin iletişime geçebileceğini düşünüyorum, böyle bir kaygım yok. Umarım insanlar gelir ve sergimi görürler, hani niye insanlar bütün daha önceki algılarını belleklerinde sakladıkları şeyler üzerinden değerlendiriyorlar ki, boş bir bellek algısı ile sadece bir imge olarak bakarlar ise ben çok daha rahat iletişime geçebileceklerini düşünüyorum. O bütün cafcaflı fotoğrafların belleklerinde oluşturduklarını bir kenara bırakarak bakarlar ise örneğin bir çocuğun sihirbazlara bakar şekilde bakmaları gerekir çünkü çocuklar sihirbazlara şaşırmıyorlar, ergenler şaşırıyorlar. Çocuk için her şey olağan ve şapkadan tavşan ona göre çıkabilir. Kuşun şapkadan çıkamayacağını, insanın uçamayacağını ergenler bilir. Niye o bütün yanlış bilgilerle ile donatılmış bilgi birikimi ile bakıyorlar ki imgelere, kimin tarafından doğru ya da yanlış olarak belirlenmiş? Eğer benim şu an yaptığım doğru olsaydı şu an genel olan fotoğraf veya imge algısı mı yanlış olacaktı? Herkes benim gibi şeyler üretseydi o zaman ötekisi yanlış olacak, niye böyle bir şey var? Her şey kendine ait bir ilktir ve o an için değerlidir ve o algı ile bakılması gerekir.




MU: Bizim hayatımızda bilgi çok değeri olmadığı ve çok kolay elde edilebilir olduğu için her zaman için yaslanacak bir şeylere ihtiyaç duyuyoruz, bir önceki bildiğini yargılayıp bundan kuşku duymaktansa tek ve yegane bildiği şeye yaslanıp da hayata buradan bakmak bize kolay geliyor diye düşünüyorum.



ST: Evet, evet. İnsanlar genel geçer şeylerin dışında bir şeyler göreceklerse sergimde, fazla büyük konuşmayayım ama J, diyelim ki başka bir dil göreceklerse bu sergimde bu benim için başlı başına önemli bir şeydir.




MU: İnsanlar bunu bende çekerim derken kafalarında gene de bir soru işareti oluşuyor. Güncelin dışında bir şeyleri görmek onları tehdit ediyor, rahatsız ediyor, bir şeyleri kıpırdatıyor.



ST: Zanaat çok önemli bir şeydir ama arkasındaki fikir ve felsefe bütünü daha önemlidir. Bir iş ne kadar damıtılırsa o fikir ve felsefe bütünü daha kolay bir şekilde ortaya çıkabilir.




MU: Özellikle fotoğraf sanatçısının içinde yer aldığı koşullarını tanıması ve nabzını iyi tutabilmesin konusunda hemen hemen herkes hem fikir. Bu noktadan hareketle yaşadığımız 12 Eylül sendromunu konuşalım istiyorum. 12 Eylül’ün toplumumuzda yarattığı etkiler, bıraktığı izler ve bunların günümüze ve geleceğimize yansımalarını bir fotoğrafçı olarak nasıl değerlendiriyorsunuz, 12 Eylül sizin için nasıl bir tanıklıktı?



ST: Birebir yaşayan birisi değilim fakat okuduklarım ve gözlemlediklerim paralelinde özgürlüklere vurulmuş çok büyük bir darbe olduğunu söyleyebiliriz. Fotoğrafik açıdan değerlendirirsek ülkenin kapanmasına ve kendi sınırları içerisinde hapsolmasına yol açmış.




Demokrasinin sekteye uğraması ile beraber fotoğrafik olarak da farklı sesler ortaya çıkamadı. Dünya ile iletişimi koptuğundan ve farklı argümanların otaya çıkmaması beraberinde kısır bir süreci de getirdi diye düşünüyorum. Evet, bu konu fotoğrafik bir malzeme olarak kullanılabilir, ben yaşım itibari ile yaşamadığım için ancak etkileri üzerine gözlemler yapabilirim, bu konuda daha farklı kişiler kişisel farklı yaklaşımlarda bulunabilirler.





MU: Şu anlamda soruyorum, onlara ait olan şey bize ait olan şeydir. Geçmişten devraldığımız her şeyin yansımaları devam ediyor. Bu günkü kurumlaşmalarımızdan tutun da çok insanın güncel reflekslerine kadar yaşananların uzantıları var. Sanatın popüler söylemin dışındaki buna benzer konulara fazla bulaşmadığını düşünüyorum. Belki de anlatım olarak fotoğraf için bu konular daha mı zor?



ST: Fotoğrafın bazı konularda, örneğin sinema kadar etkili kurgusal bir yapısı yok. Fotoğraf kurguya açık olmak ile beraber gerçekliği daha ön planda olan bir dal, dolayısı ile 12 Eylül’ün yarattığı atmosfer nedeni ile fotoğraf dünyasının evrilemeyişi benim açımdan daha önemli çünkü farklı seslere, farklı görüşlere fazla tahammülü olmadığı için ve sınırlar kapalı olduğu için beslenmeye olanak sağlayan bir atmosfer oluşturulamamış.




MU: Bize gelecekteki projelerinizden bahsedebilir misiniz?



ST: Gelecek anlamında ben bu sergi ile beraber aidiyet kavramı üzerine bir şeyler geliştirdim. Bunu en iyi bildiğim kendim ve coğrafyam üzerinden geliştirdim. Bu coğrafyada yaşayan bir fotoğrafçı olarak çemberi genişleterek aynı kültürel ve duygusal atmosferi paylaştığımız Balkanlar, Yakın Doğu ve Kafkasya üzerinden bu temalar etrafında yapmaya çalışacağım yeni çalışmalarımda.




MU: Daha önce yaptığınız Arka Sokaklar, Wellcome to Puntland ve Genç; Ben’ deki kullandığınız dilin Memleket adlı çalışmanızda biraz evrimleştiğini görüyorum sanki.



ST: Benim daha önceki yaptığım işlerin çoğu yine ben merkezli, yaşadığım kişisel hayat üzerinden yapılmış işlerdi. Dolayısı ile kişisel olandan toplumsal olana doğru bir yolculuk gibi algılıyorum ve her işin içerisinde çok kişisel olan bir şeyleri ortak bir tecrübe olarak sunmaya çalışıyorum.




MU: Fotoğraf eğitiminizi yurt dışında aldınız. Bu bir zorunluluk muydu yoksa sizin tercihiniz miydi, neden?



ST: Aslında burada fotoğraf eğitimi almayı defalarca düşündüm ama ülkede fotoğraf eğitimi çok iyi durumda olmadığı için”¦ Türkiye’de fotoğrafı sanatsal bir ifade aracı olarak kullanan kaç tane fotoğraf bölümünden mezun insan vardır veya kaç kişi fotoğrafı sanatsal ifade aracı olarak kullanır? İsveç’te yaşayan fotoğrafçı Halil Koyutürk sayesinde bir süre fotoğraf eğitimi alma şansım olmuştu. Onun en büyük faydası, bana dünya üzerinde neler oluyor ve bunlardan beslenme şansını açtı, bir çeşit kendimi besleyebilmem için farklı kanalları bana açtı, en büyük faydası bu oldu bana.




MU: Toplumların tarih içinde farklı gelişim çizgisi izlemesine paralel olarak fotoğrafın ortak bir dilinden söz edebilir miyiz? Alex Webb’ in çektiği İstanbul fotoğrafları ile sizin ‘Değişen İstanbul’ başlığı ile çektiğiniz fotoğraflarda ne gibi paralellikler ve farklar var? Burada şunu demek istiyorum: köken ve gelişimi farklı olan bir insanın, bizler ile aynı acı ve baharatı yememiş bir insanın hemen hemen aynı sonuca varması ve algılaması mümkün mü?



ST: Fotoğraf bir iletişim aracı ve bu farklı kökenlerden gelen insanlar tarafından kullanılabiliyor. Şöyle bir örnek vereyim; aynı dönem içerisinde Richard Avedon Amerika’da siyah beyaz büyük formatlı portreler çekerken onun karşılığı olarak Almanya’da Helmut Newton da aynı şekilde siyah beyaz büyük formatlı devasa portreler üretiyordu. Amerika’da Nan Goldin kişisel hayatına dair yakından belgelemelerde bulunup üretim gerçekleştirirken aynı şekilde Wolfgang Tillmans Almanya’da aynı biçimde benzer şeyler üretiyordu. Tabiî ki başka ülkelerde başka başka sanatçıların aynı şeyi yapması normal, ne bileyim dünyada Beatles varken bizde de Erkin Koray vardı. Bu son derece normal çünkü dünyanın kendine ait ortak bir mirası var, iletişim o kadar hızlanmış durumda ki aynı şeyden iletişim araçları sayesinde hepimiz aynı anda etkilenebiliyoruz. Aynı duruma aynı tepkiyi vermemiz, farklı kültür ve geçmişlere sahip olmamıza rağmen, son derece normal olduğunu düşünüyorum.



MU: Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum.



ST: Ben teşekkür ederim.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Serkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : MemleketSerkan Taycan : Memleket

Ahmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri Kütüphaneler



Admont Manastırı Kütüphanesi, Avusturya





Eğitiminiz mimarlık… Fotoğrafa ilginiz nasıl başladı?



1964-1974 yılları arasında Londra’daki Architectural Association Mimarlık Okulu’nda mimarlık eğitimi aldım. Bu efsanevi kurum liberal eğitim sistemi ile tanınır. Onlar sizin kendinizi keşfetmenize ve mimariyi öğrenmeniz ya da tasarım odaklı faaliyetler yapmanıza izin verirler.



Londra’da British Museum‘a yakın yaşıyordum ve müzenin bir kapısını okula çok yakın olduğu için kullanıyordum. Müzenin sonu gelmez galerilerinden geçerken şaşırtıcı şeyler görmeye ve diğer kattaki galerileri de keşfetmeye başladım. Galerideki bu sabah yürüyüşlerim muhtemelen benim temel görsel eğitimimi oluşturmuştu.



1972 yılında bir Nikon F kamera satın aldım ve 12 ay taksitle ödedim. Fotoğrafçılığa siyah beyaz film kullanarak ve Londra’nın sıra dışı metropolitan yaşamını görüntüleyerek başladım. Tarihi binalar, Londra nın eski kent dokusunun mekanları ilgi alanım oldu.



1974 yılında mimar olduğum zaman ilk ciddi işim İran’daydı. İran’da ülkenin birçok bölgesini inceledim; yerel mimariyi, kapalı çarşıları, görkemli tarihi eserlerin fotoğraflarını çekme imkanım oldu. Fotoğrafçılığa meslek olarak girişim Japon Vakfı’nın profesyonel araştırma bursunu kazanarak başladığım zaman oldu. 1979’da 12 ay boyunca Japonya’da yaşadım ve seyahatler yaptım. Bu, aynı zamanda orta format 6x7cm.lik kamera kullanmaya başladığım dönemdi. İstanbul’a döndükten sonra 4×5 inch, 13×18 cm ve 20×25 cm gibi büyük format kamera kullanmaya başladım. 25 yıldan fazla zamandır 20×25 cm.lik sinar p2 profesyonel kamera kullanıyorum.



Mimari fotoğrafçılıkta ve arkeolojik eserler ve heykellerin fotoğraflanması konusunda ustalaştım. Bizans, Roma, Osmanlı, Selçuk, Asya sanatını ve eserlerini fotoğrafladım ve fotoğraflarımın bulunduğu 25 kitap yayınladım. Paris’te 5 büyük sergi açtım.




Çek Ulusal Kütüphanesi, Prag




Your training is on architecture. How did your interest about photography begin?



I have studied architecture at the Architectural Association school of Architecture in London.during the years of 1969-1974. This legendary institution is well known for their liberal education system.They leave you to discover yourself and learn architecture or related design oriented activities by yourself.



I was living very close to British Museum and I use to enter one gate of British Museum and take the exit which was very close to my school. Going through the never ending galleries of the museum I started seing amazing objects and exploring other galleries on other floors as well. Probably these morning walks through the galleries has been my basic visual education.



I have purchased a Nikon F camera, and paid it over 12 months. Started my photography with this legendary camera using B&W films and photographed the London’s extraordinary metropolitan life. Historical buildings,street festivals, demolishment sites of old buildings, became my subject of interest. When I became an architect my first serious job was in Iran. I had the opportunity to travel all over Iran and photographed the vernacular architecture, bazaars and monuments. My serious involvement in photography started when I received the professional fellowship of Japan Foundation and lived and traveled extensively in Japan for 12 months, during 1979. This was the time I have also started using medium format 6×7 cms camera. After my return to Istanbul,my home town,I started using large format view cameras with formats like 4×5 inch, 13x18cm and finally the grand format of 20x25cms. Over 25 years I am using 20x25cms view camera in my photography.



I became specialized with the photography of architectural and archaeological monuments and sculptures. I photographed Byzantine, Roman, Ottoman, Seljuk, Asian art and published 25 books with my photographs. Held 5 major exhibitions in Paris.




Fransız Ulusal Kütüphanesi Labrouste Salonu, Paris




Fotoğrafını çektiğiniz kütüphaneleri nasıl seçtiniz: ait oldukları devir, boyutları/önemleri, güzellikleri?



Kütüphaneleri kuruluş tarihlerine, mimari niteliklerine ve koleksiyonlarının güzelliğine göre seçtik. Özellikle Avusturya’dakilerin hepsi, manastırlarda oluşları ile sıra dışıydılar ve sırları saklamada çok iyiydiler. Metni yazan Profesör Friedrich Krinzinger’e çok teşekkürler, bu manastırlardan birinde eğitim almıştı ve erkek kardeşi kıdemli bir rahipti. Bu sayede pek çok manastır kütüphanesinde çok iyi sunumlar aldık ve imtiyazlı olarak girebildik.




Fransız Ulusal Kütüphanesi, Paris




How did you select libraries? According to date they belong to, size, beauty…?



We selected the libraries according to their establishment dates, their architectural qualitiy,and the beauty of their collections. Especially the ones in Austria was extraordinary as early all of them was in monasteries and they were best kept secrets. Thanks to professor Friedrich Krinzinger who wrote the text, his education was in one of the monasteries and his brother was a senior priest. We had good introductions and priviledged access to many monastery libraries.




Melk Kütüphanesi ‘detay’, Avusturya




Bundan böyle kütüphanelerin gittikçe sanallaşacağı söyleniyor… Sizce bu görüş nostaljik bir bakış, bir requiem mi?



Kameramla her zaman sıradışı mimari eserlere bakıyorum ve zamanın yavaşladığı, bu sıra dışı yerleri farkında olmayan insanlara göstermeye çalışıyorum. Tüm kitapların daha çok yer altında depolandığı, okuyucunun onları göremediği ya da dokunamadığı modern kütüphanelerle kıyaslandığında, eski kütüphaneler insan ruhuna tamamıyla farklı bir tat veriyor.



Bunu, kitaba dokunabileceğiniz, sayfalarını çevirebileceğiniz ve okumak için satın almaya o an karar verebileceğiniz bir kitapçıdan satın almak yerine, internetten kitap almaya benzetebilirim.




Melk Kütüphanesi, Avusturya




It is said that libraries are going to be virtual. According to you is this view a nostalgic glance or a requiem?



I always look into extraordinary architectural volumes or heritage with my camera and try to show the people who are not aware of these extraordinary spaces,where flow of time is slowed down. When compared with the modern libraries where mostly all the books are stored away underground, where the reader cannot see or touch them, the old libraries are a completely different treat to ones soul. I compare this buying books from internet instead of buying from the bookstore. Where you can touch the book, turn the pages and take it away that moment to read.




St.Gallen Kütüphanesi, İsviçre




Çekimleriniz için kullandığınız makineler / malzemeler hangileri? Aydınlatma, objektif… Bize biraz teknik açıdan anlatır mısınız?



20×25 cm film formatlı Sinar p2 profesyonel kamera kullanıyorum.



Film kullanıyorum, 20×25 cm filmin kalitesinin, en üst düzeydeki dijital kameralardan daha üstün olduğuna inanıyorum. Çok iyi dijital ekipmanım olmasına rağmen film, fotoğrafçıya konusunda ustalaşması için daha fazla hareket alanı sağlamakta.



Fotoğraf çekimlerinde film kullanmaktan dolayı tamamıyla konuma konsantre olabiliyorum, dijital fotoğraf çekiminde görüntüyü kontrol edebilmek için profesyonel bir monitör kullanılmasının şart olduğuna inanıyorum, bu da benim konuya direkt bakmamı engelliyor. Kütüphane görüntülerimde yalnızca gün ışığı kullandım ve karanlık bölgelerdeki detayları yakalamak için 2 veya bazen 5 dakikaya varan çok uzun pozlamalar yaptım.




St.Genevieve Kütüphanesi, Paris




What are your equipments ? Could you tell us about lighting, objectives and your technique?



I use Sinar p2 view camera with 20×25 cm film format. This precision Swiss instrument is the masters tool in photography. I am using film not digital; the quality of 20x25cm film surpasses any of the high end digital cameras. Although I have high end digital equipment, it proved that the film is more leaving space for the photographer to master its subject.



I am total liberated from the use of computers during photography and I can totally concentrate to my subject. It s very heavy but gives all the awards back.



In my library images I only made use of thee available daylight and gave very long exposures of 2 minutes or sometimes even 5 minutes,to capture the details in dark areas.




Strahov Manastırı Kütüphanesi, Prag




Bir özel hatıra / anı anlatabilir misiniz bu çekimlerle ilgili? (Tercihen bir İspanyol Kütüphanesi ile ilgili)



Salamanka Üniversitesi’nde tarihi kütüphaneyi fotoğraflıyordum, kütüphaneci hanımlar çok samimi ve yardımseverdiler. Ana kütüphane salonunun fotoğraf çekimi çok heyecan vericiydi ve bitirdiğimiz zaman bize orada, kitaplar için özel bir koruma odası olduğunu ve gösterebileceklerini söylediler.



Bu, renkli rafları ve ender kitaplarıyla sıradışı bir koruma odasıydı. Bu sürpriz olarak aldığım görsel bir ödüldü.



Bir diğer ilginç anı Portekiz’de Mafra Sarayı’nın kütüphanesinde antik kitapların belası böceklerin kontrolü için ilaçlama yerine kütüphanede küçük yarasaların beslenmesiydi.




Trinity College Kütüphanesi, Dublin, İrlanda




Do you have any special memory about these shots? (Preferably about an Spanish library)



I was photographing the ancient library of Salamanca university, the librarian ladies were very friendly and helpfull. The photography of the main library hall was very exciting and when we finished they said there is a special “safe room” for the books that they would like to show.



It was an extraordinary safe room with very colourfull cupboards and rare books. This was a visual award I received as a surprise. The results was proved to be a very exciting addition to the book.




Angelika Kütüphanesi, Roma




Bundan sonraki/şu anda üzerinde çalıştığınız projelerden söz edebilir misiniz?



Avrupa’daki opera binaları hakkında bir kitap ve sergi projesi üzerinde çalışıyorum.



Yaklaşık 30 opera binasında çekimlerim olacak, şimdiden 10 operayı çektim. Muhteşem yapılar ve mekanlarla karşılaşmaktayım. Fotoğraf çekimleri zor ama neticeler müthiş çıktığı için çok heyecanla devam ettirebiliyorum.




August Herzog Kütüphanesi, Almanya




Could you tell us about the projects you are working on now/next?



I am working on a book and exhibition project about the opera buildings in Europe. I’ll take approximately 30 opera buildings, right now I’ve taken 10 buildings. I am meeting with gorgeous structures and spaces. Shotings are difficult but as the results are very awfull I can continue shhoting excitedly.



Röportaj (interview) : El Mundo – Orlando Torricelli
http://www.elmundo.es/elmundo/2009/06/24/cultura/1245852877.html


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN







Ahmet ERTUĞ Hakkında


Ahmet Ertuğ Londra’da Architectural Association School Mimarlık Okulu’nda okudu ve 1974′te mezun oldu. İngiltere, İran ve Türkiye’de mimarlık çalışmaları yaptı. Fotoğrafçılığa 1972′de Londra’da başladı ve Karayip Festivallerinin, Londra’nın batı ve doğu bölgelerinin sokak yaşamının fotoğraflarını çekti. 1974-76 yılları arası mimar olarak İran’da çalışırken yöre halkını ve tarihi İran anıtlarını çekti.



Fotoğrafçılığa bağlılığı 1979′da, Japonya geleneksel mimarisi üzerine bir araştırma yapmak amacıyla Japonya Vakfı Bursu’nu kazandığı zaman başladı. Bir yıl Japonya’da araştırma amaçlı seyahat yaptı ve eski tapınakları, Zen bahçelerini, festivalleri fotoğrafladı.



Japonya’dan sonra İstanbul’a döndü ve tarihi yerlerin koruma amaçlı planlamasında mimar olarak çalıştı. Şehrin tarihi bölgeleri hakkında gelişen bilgisi, Bizans, Osmanlı, Roma eserlerinin fotoğraflarını çekmeye başlamasına neden oldu. İstanbul’un tarihi mirası ile ilgili fotograf sergisi Paris, Madrid, Toronto’da UNESCO desteği ile sergilendi.



1980′ler süresince kendi yayınevini kurdu ve daha sonra Ahmet Kocabıyık la birlikte Ertuğ & Kocabıyık ismiyle Bizans, Osmanlı, Helenistik Roma ve Asya sanatıyla ilgili 25 sanat kitabını yayınladı. Mimari ve heykel çekimlerinde 20×25 cm / 8X10 inch geniş formatlı kamera kullanıyor. Kitapları kişisel gözetimi altında İsviçre ve İtalya’nın en iyi bazı baskı ve ciltleme kurumları tarafından hazırlanıyor. Bu sanat kitapları yayın dünyasında büyük bir başarı ve yenilik olarak karşılanmıştır.



Ahmet Ertuğ, Osmanlı ve Bizans mimarisi ile ilgili Paris de önemli fotoğraf sergileri yapmıştır. Bizans eserleri ile ilgili sergisi Couvent des Cordelier’de; Osmanlı-Bizans mimari eserleri ile ilgili fotografları da La Conciergerie’de sergilenmiştir.



Helenistik ve Roma dönemi heykellerine ait fotoğrafları Louvre Müzesi yanındaki Tuilleries Bahçelerinde sergilenmiştir. Musée Guimet Koleksiyonundaki Asya sanatı eserlerinin fotoğrafları bir kitap haline getirilmiş ve aynı zamanda müzede de sergilenmiştir. Bu kitap, Le Monde tarafından 2004′ün en iyi yayınları arasında aynı zamanda yılın en güzel kitabı olarak da seçilmiştir.



Ahmet Ertuğ’un fotoğrafları güçlü bir enerjiye sahiptir ve izleyiciyi, devasa binaların içlerinden antik heykellerin sessiz bakışlarına kadar çeşitlilik gösteren konularının entellektüel içeriğine çeker.



Ahmet Ertuğ’un Aya Sofya fotoğrafları, İstanbul’da, Aya Sofya üst galerisinde daimi bir sergi olarak yer almaktadır.



Ekim 2008′de Efes antik kenti ile ilgili geniş formatta 35 fotoğraflık sergisi Viyana’daki Kunst Hisitorische Müzesi’nin bir parçası olan Efes Müzesi’nde sergilenmiştir. Bu sergi, müzenin daimi koleksiyonu olmuştur.



Avrupa’daki tarihi kütüphaneler ile ilgili 32 büyük boy fotoğrafı Mayıs-Haziran 2009 tarihleri arasında Paris’deki Fransız Ulusal kütüphanesinde sergilenmiştir. Ayrıca bu konuda bir kitabı da yayınlanmıştır.






About Ahmet ERTUĞ



Ahmet Ertug studied architecture at the Architectural Association School of Architecture in London, graduated in 1974 and practiced architecture in England, Iran and Turkey. He started photography during 1972, in London and took photographs of Caribbean festivals and street life in West End and East End of London. While working in Iran as an architect during 1974-76, he photographed indigenous settlements and ancient Persian monuments. His commitment to photography started when he was awarded the Japan Foundation Fellowship to do research on the traditional architecture of Japan in 1979. For one year he traveled extensively in Japan and photographed the ancient temples, Zen gardens and festivals.



After Japan he returned to Istanbul and worked as an architect for the conservation planning of the historical city. His knowledge of the historical quarters of the city encouraged him to photograph the architecture and art of Byzantine, Ottoman, Roman heritage of this ancient city. His photographic exhibition on the monuments of Istanbul was shown in Paris, Madrid, Toronto under the auspices of UNESCO.



During 1980s he established his own publishing house and published about 25 exquisite art books on subjects in Byzantine, Ottoman, Hellenistic-Roman and Asian art. He uses a 20×25 cm / 8×10 inch large-format camera in his photography of architecture and sculpture. His books are printed under his personal supervision, by some of the best printing and binding institutions in Switzerland and Italy. These exquisite art books became a major achievement and innovation in printing industry.



Ahmet Ertug has held important solo exhibitions of his photographic work on Byzantine architecture in Paris at Couvent des Cordelier and also Ottoman and Byzantine architecture at La Conciergerie.



His photographs of Hellenic and Roman sculptures were exhibited at the Tuilleries Gardens adjacent to the Louvre. His photographs of Buddhist sculptures from the Musée Guimet collections became an exquisite book and were also exhibited at that museum. This book was selected among the best publications of 2004 by Le Monde, which also called it the most beautiful book of the year.



Ahmet Ertug’s photography has a deep meditative energy and it withdraws the observer into the intellectual content of his subjects, ranging from the vast interior of monumental buildings to the silent gazes of ancient sculptures.



A permanent exhibition of Ahmet Ertug’s Hagia Sophia photographs is on display in the upper gallery of Hagia Sophia, in Istanbul.



In October 2008, an exhibition of his 35 large format photographs about Ephesos antique city has been launched, in the Ephesos Museum, which is a part of the Kunst Historiche Museum in Vienna. This exhibition became a permanent collection of the Museum.



A major exhibition of his large format photography on historical libraries of Europe has been exhibited at the Bibliotheque Nationale de France, during May-June 2009. A limited edition book was also launched during this exhibition.











Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ahmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri KütüphanelerAhmet Ertuğ : Bilgelik Mabetleri Kütüphaneler

Özgür Çakır ile Söyleşi



“…–kulağa biraz tuhaf geliyor ama- an itibariyle ‘amatör bir kalfa’yım sanırım.”




Çocukluğunun değişik illerde geçmesi, ruhuna neler kattı, neler götürdü? Bugünkü sanatsal kimliğine çocukluk ve gençlik yıllarının etkisini anlatır mısın?



Bu sorunun kaynağı sanırım tembellik edip değiştirmediğim “hikayem” olmalı; her yerde ismimin yanında yer alan. Kimilerine göre şans, kimilerine göre şanssızlık olarak nitelendirilebilecek bir şekilde çocukluğum ve gençlik yıllarım Ankara, Rize, Mardin, Tunceli ve Bursa’yı içine alan bir rotada geçti gerçekten de. Nihayet kapağı İstanbul’a atmışken 2009’u da Hakkari’de geçirmekteyim kaderin cilveli yanının bir kez daha yüzüme gülmesiyle.



Mutlaka önemli handikapları olmuştur. Mesela görüştüğüm en eski arkadaşım bazılarının olduğu gibi anaokulundan değil. En sevdiğim ilkokul öğretmenim onlarcası içinde hangisi seçemiyorum bir türlü. Eski mahalle denince aklıma çoğunlukla güvenliği askerlerin sağladığı, soğuk gri binalarıyla lojmanlar geliyor. Nerelisin diye sorulduğunda cevap verirken biraz sıkıntı yaşıyorum falan… Bunları ve belki ilerde bir gün psikiyatrımla görüşeceğim bazı şeyleri geçersek ben yine de bunu bir şans olarak görüyorum açıkçası. Özellikle de konumuz olan fotoğrafçı kimliğim açısından değerlendirince. Bu cümle ile soruyu biraz deforme etmiş olduğumun farkındayım ama fotoğrafın bir sanat olup olmadığından da, eğer öyleyse benim bir sanatsal kimliğimin olup olmadığından da emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var, o da çocukluğumun şehirli bir apartman çocuğu olarak geçmediği. Bu sayede –şimdilerde hiçbir şey hatırlamasam da- Mardin sokaklarında Kürtçeyi öğrenecek kadar yaşadığım şehrin çocuğu olduğum. Haddimi aşmak istemem ama bu süreçte Anadolu’yu ve insanını iyi gözlemlediğimi ve tanıdığımı düşünüyorum. Bunun fotoğrafa ne katkısı var diye düşünecek olanlara küçük bir örnek vermek isterim. Bir kuşbazla karşılaştığınızda “abi şöyle geç de afili bir fotoğrafını çekeyim” demek dükkanının önünde terziyi tabelasıyla çekmekten farksızdır. Ama sohbete “abi bu “baştankara” değil mi? Var mı sende paçalı Mardin ya da taklacı?” diyerek başlarsanız, onu ve yaptığı işi, o çatı altında geçen zamanın ne anlama geldiğini bildiğinizi, onu anladığınızı hissettirirseniz o dükkanın içine girersiniz. Öyküsü olan gerçek fotoğraflar çoğunlukla içerdedir. İnsanın bildiği yeri, tanıdığı insanları daha iyi fotoğrafladığı, fotoğraflayacağı doğrudur. İyi bir portre fotoğrafı öncesi kısa da olsa sıcak bir sohbet her zaman işe yarar çektiğiniz fotoğrafın o kişiyi yansıtabilmesi için. Bunun ön koşullarından biri de karşındakini tanımak, nelere ne tür bir tepki verebileceğini öngörmekten geçer biraz da. Aynı şey şehirler için de geçerlidir. Gezi amaçlı gidip en verimli fotoğraf çektiğim yerin Mardin olmasını bir tesadüf saymak haksızlık olur.




Burada İstanbul için ayrı bir paragraf açmak isterim. Bu röportajı okuyanlardan beni tanıyanların büyük kısmı İstanbul fotoğrafçısı diye bilir aslında… İstanbul’u büyük bir Anadolu köyü olarak tanımlama kolaycılığına kaçmayacağım. Belki İstanbul’un büyük insan kalabalığı için bunu söylemek mümkün ama Dersaadet için asla. Beş sene önce “İstanbullu” olduğum ilk zamanlarda da İstanbul’u fotoğrafladığım doğrudur ama doğru fotoğrafları çekmem “İstanbul, Hatıralar ve Şehir”i okumamdan sonradır. Her ne kadar bir biyografi olsa da aslında kendi hikayesinden çok İstanbul’un hikayesini anlatır bu kitapta Orhan Pamuk. Bu sayede zihnimdeki -çoğunlukla hayranlıkla izlediğim- 50’ler ve 60’ların siyah beyaz İstanbul fotoğraflarının arasındaki kopukluğun ortadan kalktığını, hikayenin eksik parçalarının tamamlandığını ve İstanbul’un değişimine şahit olmuş bir kuşağın yazarı olan Orhan Pamuk’un hatıralarından bu şehri gerçekten tanıma fırsatı yakaladığımı söyleyebilirim. Şehrin yıkılmış bir imparatorluktan geriye kalan hüzün duygusunu çok iyi veren bu kitabın “Melankolistanbul”a da sebep olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacak sanırım (Bilmeyenler için küçük bir açıklama gerekirse eğer, “Melankolistanbul”: 2008 yılında Sina Demiral ile ortaklaşa açtığımız serginin adı). Bu kitabı tüm yeni kuşak “İstanbullular”a ve olma isteği içindekilere de şiddetle tavsiye ederim.





“Özlediğim bir tek şey var diyebilirim o da geliştirici banyoda fotoğrafın oluştuğu anı izlemek. Her defasında bir mucizeye şahit oluyormuşum hissi verirdi bana…”




Analog makineleri, filmleri özlüyor musun? Dijital’in neticelerinde onların verdiği neticeleri arıyor musun? Ya da şöyle sorayım; fotoğraf çekimlerinde dijital ile binlerce fotoğraf çekebilmek, sonra bu yığının içinden fotoğraf ayıklamak, düzenlemeleri ile uğraşmak, ileride tekrar dönüp atladığım iyi kareler var mıydı bakmak vs.vs. sıkıyor mu? Keşke 36 poza bağlı disiplin içinde olsak ve ne yaptığımızı-aradığımızı daha iyi bilsek dediğin oluyor mu?



Ah nerde o eski karanlık oda günleri!” demeyeceğim sanırım. Her şey zamanında güzel bence. Elbette çok keyifli bir şeydi fotoğrafın tüm aşamalarına müdahil olmak. Evet, çok güzeldi karanlık odada çalışmak. Ama bir o kadar da zahmetliydi. Genelde iki üç metrekareyi geçmeyen bir alanda, karanlıkta ya da kırmızı ışık altında ve ağır kimyasallar soluyarak geçen saatler bazen hüsranla da biterdi. O günlerde saatler alan bir işlem bugün sayısal ortamda bir iki tıklama süresine indi bazı durumlarda. Kalan saatlerde durmayın fotoğraf çekin işte fena mı? Sonuçta sayısal fotoğrafın getirdiği kolaylıkları yok saymak mümkün değil. Benim için analog makineler güzel bir nostalji, hoş bir anı sadece artık. Özlediğim bir tek şey var diyebilirim o da geliştirici banyoda fotoğrafın oluştuğu anı izlemek. Her defasında bir mucizeye şahit oluyormuşum hissi verirdi bana…




Sayısal fotoğrafın onlarca olumlu yönünden bahsetmek mümkün elbette ama soruyla ilişkilendirmek gerekirse bence en büyük artısı verimliliği arttırmış olması. Hem de herkes için. Açıkçası ben bu binlerce fotoğraf çekebilme özgürlüğünü çok seviyorum. Eskilerde bir klişe vardı mesela: “Bir makaradan bir tane iyi fotoğraf başarıdır, iki olursa kendini şanslı say!”. Şimdilerde buna gülüp geçmemek elde değil. Nihayetinde artan verimlilikle bu lafların sahibi, senede 5-10 kalburüstü fotoğraf üreten ve köşebaşlarını tutan bir zümrenin egemenliği alaşağı edilmiş oldu fotoğraftaki sayısal devrim ile fena mı? Varsın olsun, sıkıntı büyük bir yığının içinden fotoğraf ayıklamak olsun. Buna değer bence. Bu durumun bir disiplinsizlik yarattığına da açıkçası katılmıyorum. Belli bir sayıda sınırlı fotoğraf çekmek bence disiplini değil olsa olsa istediğin kadar deklanşöre basamayacak olmanın ve konuyu yeterince belgeleyememenin stresini getirir beraberinde… İlerde dönüp “atladığım iyi kareler var mı acaba?” diye arşivin tozsuz dosyalarını karıştırmak ise bence sıkıcı değil bilhassa çok keyifli bir uğraş. Hem fotoğraf algının, becerinin, anlayışının nereden nereye geldiğini görmek için bir tür iç hesaplaşma fırsatı veriyor, hem de çoğu zaman geçirdiğin vakti boşa çıkarmayacak karelerle masaüstüne çıkmak mümkün oluyor eğer çalışkan bir fotoğrafçı isen.



Kısaca ben davayı sattım, sayısal fotoğrafa gönlümü kaptırdım çoktan. Çocukluk aşkıma olan hislerimden pek farkı yok analog dönem için hissettiklerimin. Meğer çok çilli, eğri bacaklı ve de şaşıymış demeye başlamadan burada keseyim en iyisi cevabımı.






Belgesel projeler ile tek fotoğraf (fotoğraf gezileri) arasında gidip geliyorsun”¦ En çok hangisi seni çekiyor? Projeler üzerinde çalışmak konusunda seni çeken ve engelleyen neler var?



Sanırım şunu söyleyebilirim: fotoğraf çekmek için geziyorum ve aslında fotoğraf gezilerini de başlı başına bir belgesel proje olarak görüyorum. Belki dışarıdan bakınca böyle bir izlenim vermiş olabilirim ama aslında arasında gidip gelmeler yaşadığım bu ikisi, yani belgesel projeler ve fotoğraf gezileri değil. Ama İstanbul’dan çoğunlukla gezi amaçlı gidip geldiğim doğrudur.



Şaka bir yana elbette ki sosyo-belgesel fotoğrafa bir meylim var ve bu konuda daha üretken olabilmeyi çok isterim. Yaşım yolun yarısına yaklaşsa da konu fotoğraf olunca kendimi hala yolun başında saydığım için bundan sonrası için çok ümitliyim. Fotoğrafı belge olarak görenlerdenim ve değişimin çok hızlandığı yaşadığımız bu yüzyılda çalışılacak tüm projelerin çok kısa sürede önemli belgesel dosyalara dönüşeceği fikri beni heyecanlandırıyor. Biraraya getirdiğim fotoğraflarımın hep birlikte bir hikayesinin olması fikrini seviyorum. Tüketim çağına direnecek olanın “diğerleri” değil belgesel projeler olacağını biliyorum. Tüm bunlar beni çeken nedenler ama diğer taraftan da çekiştiren bir şey var: vakitsizlik. Bir uzman hekim olarak şu ana kadar fotoğrafa ayırabildiğim süreye bile bazen şaşıyorum aslında. Fotoğrafla ilişkim bundan sonra nasıl gelişir bilemiyorum ama yaşam stratejimde ve beklentilerimde bazı küçük değişiklikler yapmak gerektiğinin farkındayım bu kulvarda daha verimli olabilmek için.




Kendini amatör bir sokak fotoğrafçısı olarak tanımlıyorsun… Sence amatörlük – profesyonellik fotoğrafçılıktan para kazanma koşulu ile mi ayrıştırılan bir durum? Amatör sanatçı profesyonel sanatçı diye bir ayrım mı var? Ya da “zaman ayırma” ile mi alakalı? Neden böyle betimlemelere ihtiyaç duydun (veya duyuyoruz)?



Bu konuyla ilgili türlü yorumlar yapılabilir elbette. Ama ben biraz kolaycılığa kaçıp bir alıntı ile cevap vereceğim. Geçenlerde sevgili fotoğrafçı dostum Hakkı Ceylan’ın web sitesinde yaptığı bir yorum şöyle: “Öncelikle amatör fotoğrafçı kimdir diye soran olursa cevabım şöyledir; Fotoğrafı seven, boş vaktini fotoğraf çekerek değerlendiren, mümkün mertebe gezilere, sergilere vb. etkinliklere gitmeye çalışan, fotoğraftan para kazanmak bir yana fotoğraf için para harcayan kişidir. Amatör terimi sizi yanıltmasın, profesyonellik ile amatörlük arasında temelde tek bir fark vardır, profesyonelce yapılan işte maddi bir kaygı vardır, amatörce olanda ise yoktur. Ustalık-acemilik ise ayrı bir konudur. Profesyonel acemi bir fotoğrafçı olabileceği gibi, usta amatör bir fotoğrafçı da olabilir.”



Zaman zaman fotoğraftan para kazandığım oluyor elbette ama ben hala para kazanma kaygısı ile yapmıyorum bu işi. Dolayısıyla “amatör”üm. Sanırım acemi de sayılmam. Henüz usta da değilim. Bu durumda belki kalfalık mertebesi uygun olabilir benim için. TDK sözlüğü şöyle diyor “Kalfa: Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı”. Kendimi tanımlamam gerekirse –kulağa biraz tuhaf geliyor ama- an itibarıyle “amatör bir kalfa”yım sanırım.




Peki, bu tanımlamalara neden ihtiyaç duyuyoruz? Bilmem ki. Belki biraz da biz fotoğrafçılara dışarıdan dayatılan bir şeydir bu. Mesela elinizdeki SLR makineyi gören birinin “profesyonel çekiyorsunuz galiba?” diye sorması olağan bir durum değil mi? Gel de anlat şimdi uzun uzun ben amatörüm aslında diye. Bir de tabi sektörün dayatmaları var. “Profesyonel DSLR makine”, “amatörler için kompakt”… Bunlar tanıdık geliyor mu mesela? Bilemiyorum belki de fazla direnmeden kullanılageldiği biçimde kabul etmek mi gerekir acaba? Ne demişler: “galat-ı meşhur, lügat-i fasihten evladır“.



İşin sanatçılık kısmına gelince daha önce söylediğim gibi fotoğrafın sanat olup olmadığı konusunda –öyle olduğu fikrine daha yakın dursam da- halen ciddi şüphelerim var. Ama eğer öyleyse fotoğraf sanatçısının da maddi kaygısının olup olmaması kriterine göre amatör ve profesyonel olarak ayrılması mümkün elbette.




Felsefe Terimleri Sözlüğü’nün “sanat” için yaptığı tanımlardan ikisi şöyle: “Bir şeyi kendi iç yasalarına göre özgürce biçimlendirme yeteneği.”, “İnsanın, yarattığı yapıtlarla kendisini yücelten ve ölümsüzleştiren yaratıcı yeteneği.” Bu tanımlara bakarsak aslen sadece bir görüntü üretme yöntemi, bir teknik olan fotoğraf için sanat demek biraz güç gibi görünüyor. Bu durumda fotoğraf çeken kişiyi sanatçı saymanın Manyetik Rezonans Görüntüleme ya da Bilgisayarlı Tomografi cihazlarını kullanan teknisyen ya da doktorları sırf görüntü ürettikleri için sanatçı saymaktan farkı kalmayabilir. Ama tabi fotoğrafın bir de çekim anındaki yaratıcılık, oluşan görüntüye kendinden bir şeyler katma, fotoğrafı çekilen objeyi olduğundan farklı sunma, bir takım düzenleme ve manipülasyonlar yapmaya açık olma gibi bir tarafı da var. Burdan yola çıkarak belgesel fotoğraflar çeken birini ya da bir kuş gözlemcisini/fotoğrafçısını sanatçı saymak için biraz zorlanabiliriz belki ama dijital düzenlemelerle son ürünü olduğundan farklı sunabilen bir fotoğrafçıyı sanatçı saymak olasıdır. Herkesin bildiği isimlerle örneklemek gerekirse Ara Güler –kendisinin de her daim üstüne basa basa söylediği gibi- bir fotoğrafçıdır ama sanatçı değildir, mesela Erdal Kınacı ise hem bir fotoğrafçıdır hem de –bildiğim kadarıyla para kazanma kaygısı olmadığı için- amatör bir sanatçı sayılabilir portfolyosu bu gözle değerlendirilince.






Fotoğraf paylaşım sitelerinde olan birisin… Ekşisözlük’te ve benim izlenimlerimle hakkında yorum ver – yorum al, puan ver – puan al gibi durumlara girmemiş biri olsan da neticede buralarda fotoğraflarını paylaşıyorsun… Doğal olarak da yorumlar ile az çok alakalısın… Hem genel olarak bu sitelerle ve sitelerdeki durum ile ilgili fikirlerini hem de buralarda senin ve diğer fotoğraf paylaşan insanların ne bekledikleri konusunda (egosal tatmin, yön gösteren eleştiri, sanatsal paylaşım vs.) fikir ve düşüncelerini öğrenebilir miyim?


Eskiden, yani öğrencilik yıllarında kulüp çatısı altında çalışıyorken çektiğim fotoğrafları paylaşabileceğim kişiler çok sınırlı sayıdaydı. Evden, okuldan arkadaşlar –o da fotoğrafa ilgisi olan birkaçı- ve kulüpteki diğer fotoğrafçılar… Bir de bugüne bakalım. Yeri geliyor onbinlerce kişiye ulaşıyor paylaştığım bir fotoğraf. Beş yüze yakın fotoğrafımın yer aldığı uluslarası bir paylaşım sitesinde fotoğraf başına ziyaretçi ortalamamın yaklaşık 900 olduğunu biliyorum. Şimdi bu iki tabloyu kıyaslamak mümkün mü? Hangi sergi salonunda açacağınız sergi bu kadar izleyiciye ulaşabilir? Ben fotoğraflarımı “göstermek” için çekiyorum. Yani benim için –sanatsal olup olmadığını bilemiyorum ama- paylaşım esas. Aksini iddia edenleri de –varsa eğer- pek samimi bulmuyorum açıkçası.



Bir de madalyonun diğer yüzü var elbette. O da fotoğrafın görsel bir iş olması ve çok sayıda iyi fotoğraf görmenin fotoğrafçıya olacak olan katkısı. Eskisi kadar sıkı bir kullanıcı olmasam da bugün halen bu siteler yoluyla dünya üzerine tespih tanesi gibi dağılmış favori fotoğrafçılarım sayesinde her gün farklı coğrafyalardan hiç olmazsa elli altmış tane, bazen yüzlerce yeni fotoğraf görme şansım var. Az şey mi?




Gelelim şu “kritik” meselesine. Önce olumlu görüş bildiren, beğeni ve tebriklerden bahsedelim. Bazen tekdüze olsa da fotoğraflarımı izleyenlerden samimi olduğunu hissettiğim beğeni cümlelerini duymak benim için önemli. Beğenilmek herkes gibi benim de hoşuma gidiyor elbette ve haliyle yeni fotoğraflar için itici bir güç de oluyor bu durum. Yani eğer “bir ego tatmini var mı?” diyor ise bu soru samimiyetle evet demek isterim. Sadece kendi adıma değil herkes adına elbette… Bir de tabi “yön gösteren eleştiri” diye tabir ettiğiniz yapıcı “kritik”ler var bahsetmek gereken. Bu konu biraz karışık bence. Bu tür ortamlarda geçen yılların ardından çıkardığım bir sonuç var: o da kimsenin, ne seviyede olursa olsun olumsuz bir eleştiriden –yapıcı ve yol gösterici de olsa- hoşlanmadığı. Nihayetinde buralardaki büyük kalabalığın hobisi fotoğrafçılık ve kimse konu hobisi olunca keyfi kaçsın istemiyor doğal olarak. Bunu çok iyi anlıyorum. Ve işin bu “ustalardan gelecek olumlu, yapıcı ve yol gösterici eleştiri” kısmının –istisnaları zaman zaman olsa da- bir fantezi olduğunu düşünüyorum artık.



Açıkçası eğer bugün fotoğraf çekiyorsam bunda fotoğraf paylaşım sitelerine üye olmuş olmamın etkisi büyüktür. Tekrar fotoğraf çekmeye başlamam da bir arkadaşımın tavsiyesi ile Fotokritik üyesi olmamladır. Bu sitenin özelinde bir iki şey de söylemek isterim. Son dönemde eski çizgisinin biraz uzağına düşse de Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Öncü sayılabilecek bu platformun Türkiye’de fotoğrafın yaygınlaşmasına katkısı olduğunu, bir ivme kazandırdığını ve büyük bir tekeli kırdığını düşünüyorum. Fotoritik ile fotoğrafa başlayan, benim gibi geri dönüş yapan, bu süreçte büyük başarılar yakalamış ve hatta fotoğrafı profesyonel anlamda iş edinmiş çok sayıda insan tanıyorum. Ve tabi her şeyden önemlisi, belki de başka bir şeyden bahsetmeye gerek bırakmayacak olan, Fotokritik yoluyla tanımış olduğum ve sanal ortamdan gerçek hayata taşıyabildiğim dostlarım var. Daha ne olsun…




Siyah/beyaz çekimlerini çekim aşamasında mı seçiyorsun yoksa renkli çekip sonradan siyah beyaza mı dönüştürüyorsun? Ve her iki durumda da neden?



Elbetteki renkli çekiyorum. Neden aksini yapayım ki? Nasılsa renkli çekilen bir fotoğrafın siyah-beyaz çevrimini yapmak artık bir tıklık mesafede. Ama tersi mümkün mü? Hatta çoğunlukla makinenin görüntü modlarına da (renk doygunluğu, keskinlik, kontrast vs) bir müdahalem olmaz bırakın siyah-beyaz çekmeyi. Nasılsa sayısal fotoğraf çeken herkesin fotoğrafa ulaşabilmesi için bir bilgisayarın aracılığına ihtiyacı var değil mi bir şekilde? Neden daha sonra çok daha ince müdahaleler yapabileceğim ham görüntüyü işleme işini fotoğraf makinesine bırakayım ki? Bir de tabi gerçekten dijital bir fotoğraf makinesi ile siyah beyaz fotoğraf çeken birileri var mı merak ediyorum doğrusu. Varsa eğer sormak isterim: çekim anında neden fotoğrafın renklerinden feragat edelim? Yeri geliyor bir fotoğrafı özel kılan şey sadece renkleri oluyor öyle değil mi? Aslında bununla ilgili “fotoğrafı çekerken siyah-beyaz düşünmek daha yaratıcı olmamı sağlıyor” diyenleri filan duymuştum bir aralar ama açıkçası çok da mantıklı gelmiyor bu senaryo. Olsa olsa eski bir siyah-beyaz 35mm’cinin takıntılı ruh hali olabilir böyle bir durumun açıklaması gibi geliyor bana.





Sina Demiral ile açtığın sergiden biraz bahsedelim istiyorum… Fikir nasıl doğdu, sergiye hazırlanma heyecanı ve iki fotoğrafçının birlikte sergi açması durumunu vs.vs. anlatabilir misin?


Sina ile tanışıklığımız yine sanal ortama dayanır. Fotokritik’e üye olduğumuz ilk zamanlarda benzer bakış açısına sahip iki İstanbul fotoğrafçısı olarak birbirimizi keşfettik diyebilirim. Sonrasında ise sanal ortamdaki tanışıklığı gerçek hayata taşıdık. Derken bir gün Sina bir sergi projesiyle geldi. Antik Sisterna Sergi Salonunun sanat danışmanı ile bir şekilde tanışmış ve fotoğraf hobisi, sonrasında da sergi fikri gündeme gelmiş. Sina’nın aklına da ben gelmişim. Ben de neredeyse hiç düşünmeden evet dedim teklifine çünkü fotoğraflarımızın bir arada çok iyi duracağından emindim. Nitekim öyle de oldu. 2007 yazındaki ilk sergimizin ismi “İstanbul’da” idi. Sanırım biraz da yaz aylarının sergi trafiğindeki duraklamaya denk gelmesi nedeniyle hem medyadan hem de İstanbullulardan bizi şaşırtan bir ilgi gördü ortakla ilk sergimiz. Tarihi bir Bizans sarnıcı olan mekan da fotoğraflarla çok güzel bir uyum sağlamıştı ve geri dönüşler de hep olumlu yönde olmuştu. Bunun sonucunda da bir sonraki sene yine aynı dönemde ve aynı mekanda ikinci sergi fikri ortaya çıktı: “Melankolistanbul”. İlk sergimizde ağırlıklı olan şehir manzaralarının yerini bu defa İstanbul’dan insan manzaraları aldı. Bu değişiklik aslında bilinçli değil bizim fotoğrafa bakış açımız ve değişimimizle ilgili bir şeydi.


Aradan geçen bir yıllık sürede biriken kareleri bir araya getirdiğimizde benim yorumum ortak duygunun melankoli olduğuydu; Sina da buradan yola çıkarak Melankolistanbul ile isim babalığı yaptı sergiye. Tamamı siyah beyaz büyük boy baskılarla oluşturduğumuz ikinci sergimizde ise -çalıştığımız reklam ajansının da katkısıyla- ilkinin de üzerinde bir ilgiyle karşılaştık. Hatta bunun üzerine Bursa’dan davet aldık ve sergimiz Kent Meydanı Alışveriş Merkezi’nin sergi salonunda bir de turne gördü. Ve yapılan yorumlarda fotoğraflardaki uyumun hep sanki iki kişinin değil tek bir fotoğrafçının sergisi hissi verdiği yönündeydi. Gerçekten de -aynı ekipmanı kullanıyor olmamızın bu işte ne kadar katkısı var bilemeyeceğim ama- fotoğrafların uyumu üst düzeydeydi. Bugün bile sergiye ait fotoğrafları birbirinden ayıramam ve hepsini bir bütün olarak algıladığımı söyleyebilirim. Sanırım iki “sonradan olma İstanbullu” nun şehre bakışındaki benzeşme bunun en büyük sebebi. İki ayrı egonun bir potada eritilmesi çok zor gibi dursa da her iki sergi sürecinde de karar alma aşamasından, fotoğrafların seçimine, baskıdan açılış kokteyline kadar tüm işlerin organizasyonunda –laz damarımın tuttuğu bazı anlarda Sina’yı birkaç kez ölümle tehdit etmem dışında- nerdeyse hiç bir sıkıntı yaşamadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Velhasıl tüm amatör fotoğrafçılara olayı gözlerinde çok büyütmemelerini, -ortak ya da kişisel fark etmez – bir sergi deneyimi yaşamalarını tavsiye ederim.




Sevdiğin, etkisinde kaldığın eski-yeni, yerli-yabancı fotoğrafçılar kimler? Sen de ne gibi etkiler bırakıyorlar, nasıl faydalanıyorsun bunlardan?



Eskilerden bahsetmek gerekirse benim için en önde gelen isim –belki biraz klişe gibi algılanması muhtemel – Ara Güler’dir hiç kuşkusuz. Ara Güler fotoğraflarıyla ilk tanışıklığım lisede iken kitapçılarda satılan tebrik kartlarına dayanır. Hayranlığım ise HÜFK (Hacettepe Üniversitesi Fotoğraf Klübü) üyeliğimin ilk zamanlarına denk gelen 18.yaş günü hediyem “Eski İstanbul Anıları” ile başlar. Birkaç hafta elimden düşürmediğim albümün fotoğraflarını ezberleyinceye kadar hatmettiğimi hatırlıyorum. Halen de arada elime alıp uzun vakitler geçiririm bu kitapla ve daha sonra –yine birçoğu hediye olmak üzere- edindiğim diğer Ara albümleri ile. Uzun yıllar Dost Kitabevi’nden aldığım Ara Güler kartları yurtta dolabımı, öğrenci evinde ise odamın duvarlarını hep “Eski İstanbul Anıları”ndaki fotoğrafların fotokopileri süsledi. Yakın döneme kadar da bu alışkanlığımı sürdürdüm doğrusu (Son dönemde artık sergilerden arda kalan fotoğraflar süslüyor duvarları o ayrı mevzu). Hal böyle olunca ister istemez en çok etkilendiğim isim, “fotoğrafçı” Ara Güler’dir desem yanlış olmaz sanırım.




Bunun dışında başta H.C. Bresson, Josef Koudelka, Bruno Barbey, Economopoulos ve Alex Webb olmak üzere magnum fotoğraf ajansına bağlı çalışan/çalışmış tüm fotoğrafçıların portfolyolarını zevkle ve imrenerek izlediğimi söyleyebilirim. Özellikle Josef Koudelka’ya hayranlığım ve saygım büyüktür. Henüz tanışmamış olanlara “Çingeneler” serisini özellikle tavsiye edebilirim. Romanlara dair gördüğüm en etkili portfolyolardan biridir. Böyle söylüyorum çünkü fotoğrafçılar tarafından sık çalışılmış olan konulardan biri olan romanlara dair tavsiye edeceğim iki çok sıkı portfolyo da, iki Türk fotoğrafçısı olan Halil Koyutürk ve Kutup Dalgakıran’ a ait. Kutup Dalgakıran’ın cezaevleri serisi ve Halil Koyutürk’ün travestileri çalıştığı portfolyosu da görülmeye değerdir. Merak edenlere özellikle travestilerle ilgili olanı araştırıp bulmadan önce bir kez daha düşünmelerini öneririm. Zaman zaman Erdal Kınacı fotoğraflarında oluşan ilk bakışta hafif gerçeküstülükle birlikte suratına inen tokat ve şaşkınlık hissinin birkaç misline ve çok daha gerçeğine hazırlasınlar kendilerini. Foto-muhabirleri içinde ise ismini zikretmeden geçmemem gereken benim için iki büyük isim var: Ali Öz ve Coşkun Aral. Fazla söze gerek yok belki ama olayların içinden özel anları yakalayarak konuşan haber fotoğrafları üretmek herkesin harcı değil bence. Ve elbette bizim kuşaktan olan, fotoğraf paylaşım siteleri yoluyla işlerini büyük beğeni ile izlediğim birçok arkadaşım var. Engin Güneysu, Ömür Değirmenci, Hakan Yılmazer, Hüseyin Solak, Abdullah Coşkun, Gökhan Bedir, Soner Yaman ve şimdi saymaya başlarsam sonunu getirmekte zorlanacağım onlarcası ile kalabalık bir listeden bahsediyorum. Nüfus cüzdanlarına bakarsak henüz olgunluk çağına girmemiş olmalarına rağmen birçoğunun çizgisi ve tarzı oturmuş olan bu fotoğrafçıların gelecekte Türk fotoğrafına yön veren isimlerin arasında yer alacağına hiç şüphem yok.




Büyük saygı duyduğum, işlerinin çok büyük kısmını hayranlıkla izlediğim ve üretkenliğine de hayran olduğum bir büyük usta da yine paylaşım sitelerinden bir isim: Piero Marsili Libelli. İtalyan ustayla sanal tanışıklığımızın öyküsü de oldukça ilginçtir. Flickr’da paylaştığım bir fotoğraf sonrası özelden bir mesaj almıştım kendisinden, İngilizcesi çok iyi olmadığı için istediği gibi ifade edemediğini ama işlerimi çok beğendiğini yazıyordu. Ben de vakit darlığında geri dönüp şöyle bir iki fotoğrafına göz attıktan sonra “Hey dostum, sağol. Sen de hiç fena değilsin. Böyle devam et…” türünden biraz da sarkastik bir cevap yazıvermiştim. O da hiç bozuntuya vermeden teşekkür edip geçiştirmişti büyük ihtimalle çok eğlenerek. Sonrasında geniş bir zamanda portfolyosunu incelediğimde nasıl utandım, tepeden tırnağa nasıl ateş bastı anlatamam. Tahminim 70 yaş üzerinde olan Piero M. Libelli dünya üzerindeki fotoğraf çekilebilecek neredeyse tüm duraklara uğramış, son yüzyılın seyrini değiştiren tüm olaylara, iç savaşlara, işgallere, sosyal olaylara tanıklık etmiş yaşayan dev bir çınar adeta. Sosyo-belgesel ağırlıklı portfolyosundan muhabir olduğu kolayca anlaşılabilecek olan fotoğrafçı; dünyaca ünlü yönetmenlerle dostluklar kurmuş ve bu sayede İtalyan ve Amerikan sinemasının çok önemli isimlerinin portrelerinden oluşan bir portfolyoyu da paylaşmış Flickr’da. Kavramsal fotoğraflar da çeken ismin fotoğraflarına dalıp kaybolmamak neredeyse imkansız. Şiddetle tavsiye ederim. Yaşına, deneyimine ve büyük ihtimalle fotoğrafa dair yaşanabilecek tüm tatminleri yaşamış olmasına rağmen halen bir paylaşım sitesinde fotoğraflarını paylaşabilecek enerjiyi bulabilmesinin ve alçak gönüllüğünün ülkemizdeki “ununu elemiş eleğini asmış” isimlere örnek olmasını dilerim. Flickr demişken aklıma gelen bir ismi daha zikretmeden geçemeyeceğim. O da genç Yunan fotoğrafçı Lukas Vasilikos. Sokak fotoğrafları çeken Vasilikos’un İstanbul’u da içine alan geniş bir portfolyosu ve büyük bir hayran kitlesi mevcut bu platformda. Yakın zamanda Magnum ajans fotoğrafçı listesinde görürsem hiç şaşırmayacağım bir isim Lukas.




Gelelim bu isimlerin bendeki etkilerine ve bu isimlerden nasıl faydalandığıma… Fotoğraf çekmenin büyük bir yetenek gerektirmediğini düşünenlerdenim. Çok sayıda iyi ve doğru fotoğraf görmenin fotoğrafçının “fotoğraf gözü” nün gelişiminde ve çevreyi algılayış biçiminin değişiminde önemli bir faktör olduğuna inanıyorum. Bu açıdan faydalandığım kesin. Ama beğendiğim bir fotoğrafa –en azından bilinç düzeyinde- bir öykünme çabam olmadı hiç. Böyle bir taklit çabasının zamanla yaratıcılığı ve dolayısıyla o fotoğrafçıyı bitireceğini düşünüyorum. Ve maalesef özellikle belli bir şöhreti ve medyatik ilgiyi yakalamış bazı isimlerde taklitçiliğe varan ürünler görünce gerçekten çok şaşırıyor, gelişim sürecini bildiğim için üzülüyor ve örnek alındıklarını görünce biraz da kızıyorum doğrusu.





“Sanatçı” doğuştan mı olunur? Sonradan da olunabilir mi? Eğitim, tecrübe, çalışma, usta-çırak ilişkisi, şans vs.vs. neler etkilidir bu süreçte?


Bu soruya cevap vermeye kalkışmak benim için haddini aşmak olur sanırım. Bu yüzden ne demeli bilemedim şimdi. Bir tıp doktoru olarak haddimi aşmadan söyleyebileceğim şu olabilir: Bilimsel veriler diyor ki: Yetenek gerektiren sanat dallarında elbette ki kalıtımın etkisi büyük. Tabi eğitimin, usta-çırak ilişkisinin ve çevrenin de bu gelişime katkısı en az genetik yapısı kadar olmalı. Konuyu fotoğraf özeline indirgemek gerekirse-sanat gibi beni yutacak bir konuya girmekten imtina ederim- bence çok önemli bir şey daha var, o da aslında neredeyse tüm alanlarda olduğu üzere kararlılık ve yaptığın işte ısrarcı olmak. Yıllar önce okuduğum bir ders kitabının ön sözü şöyleydi: “Dünyada hiçbir şey azmin yerini alamaz. Yetenek alamaz; başarısız olmuş yetenekten sık başka ne var ki. Deha alamaz; değeri anlaşılamamış deha lafı neredeyse bir atasözü artık. Eğitim alamaz; dünya eğitimli ama ihmal edilmişlerle doludur. Yalnızca azim ve kararlı olmanın gücü herşeye yeter.” Bu sorudan kasıt eğer “iyi fotoğrafçı olmak için ne lazım?” ise cevabı da bence budur: Azimle ve karalılıkla yılmadan fotoğraf çekmek. Zeka, eğitim ve yetenek elbette önemlidir ama iyi fotoğrafı çekmenin yolu en önce bol bol deklanşöre basmaktan geçer. Tabi bence…





“Teknolojinin fotoğrafçılığın biçimini değiştirme ihtimali çok yüksek gibi geliyor bana.”




Fotoğraf ekipmanları ve programları üzerinde tüketimi körükleyen hızlı bir teknolojik devinim var… Her şey 3-4 ay içinde eskiyebiliyor… Bununla paralel olarak da fotoğraf makinesi sahiplerinin, fotoğraf sitelerinde fotoğraf paylaşan insanların sayısı çığ gibi büyüyor… Önceki cevaplarında bahsettiğin gibi 2-3 yıl içinde belki de 20-30 yıllık aşamaları kaydeden fotoğrafçılar var. Sen de hızlı aşama kaydeden bir fotoğrafçı sayılır mısın? Kendinin artı ve eksi yönlerini değerlendirir misin?… Geleceğe yönelik olarak sorumun başında bahsettiğim hızlı büyüme (çoğalma) içinde bir fotoğrafçı kendine nasıl bir yol çizmeli? Neleri hedeflemeli? Ve sen geleceğe yönelik hangi hedefler, planlar, projeler içindesin?



Açıkçası ben bu kalabalıktan çok memnunum. Fotoğraf makinesi sahibi arttıkça insanların fotoğrafa olan ilgisi de doğru orantılı bir şekilde artacaktır. Fotoğrafçılığın eskisi gibi sınırlı sayıda insanın sınırlı sayıda üretimiyle süren bir alan olmasındansa çeşitliliğin arttığı daha çok insana ulaşan bir konumda olması neden kötü olsun ki? Belki tek çekincem bu hızlı devinim içinde fotoğrafların da hızla tüketiliyor olması olabilir. Yine de geleceğe taşınacak olan karelerle bazı pop müzik parçaları misali hızlı tüketilmeye müsait fotoğrafları karıştırmamak gerek bu tespiti yaparken… Teknolojideki gelişmeler ise biraz ürkütüyor aslında laf aramızda. Bu hızla giderse üç ana parametreden biri olan ISO seçimi artık fotoğraf çekerken mevzu bahis olmaktan çıkacak korkarım. Bir de şu HD video çekim hadisesi var tabi. Mevcut durumda yeni kuşak D-SLR makinelerin yetenekleri arasına müdahil olan HD videonun durdurulmuş anlık görüntüsünün çözünürlüğü neredeyse ilk kuşak dijital kameralarla aynı. Bu gidişle video çekimindeki çözünürlük biraz daha arttırıldığı takdirde –ki olamayacağını düşünmek saflık olur galiba- kimse “an fotoğrafı” nın peşine düşmeyecek artık. Video çekip beğendiğin anı dondurmak daha kolay olacak haliyle. Teknolojinin fotoğrafçılığın biçimini değiştirme ihtimali çok yüksek gibi geliyor bana. Benim tahminim: “An”dan ziyade fotoğrafın ve fotoğrafçının tarzı, ifadesi ve duruşu farklılığı yaratan faktör olacak çok da uzak olmayan gelecekte… Bahsettiğiniz baş döndüren hızlı teknolojik gelişim sürecinde bir fotoğrafçının öncelikli hedefi de sanırım üretken olabileceği özgün bir tarz ve ifade ediş biçimine sahip olabilmek olmalı.




Falcılığı bırakıp soruya dönmek gerekirse… Evet, kısa sürede çok yol alan fotoğrafçılar var elbette. Ne kadar hızlı bilmiyorum ama, evet kendimi de bu gruba dahil edebilirim sanırım sayısal fotoğrafla haşır neşir olduğum dönemi göz önünde bulundurursam. Bunu beni izleyen herhangi biri de rahatlıkla söyleyebilir aslında son dört beş seneye ait tüm delilleri, pardon fotoğraflarımı uluorta bırakmayı göze aldığım düşünülürse. Kendimi değerlendirme kısmı ise hiç beceremediğim, pek de hoşlanmadığım bir şey aslına bakarsan. Soru ısrarcıysa ve illa bir özeleştiri gerekiyorsa, zaman zaman musallat olan tembelliğimi negatif uca, fotoğraf çektiğim sürede görece verimli bir fotoğrafçı olmamı ise pozitif uca koyabilirim sanırım.




Hayat biz gelecekle ilgili planlar yaparken başımızdan geçenler değil midir? Genel olarak da zaten öyle uzun vadeli planlar yapan biri değilimdir ve yaşadığım günle daha çok ilgilenirim. Dolayısıyla fotoğrafla ilgili de önüme koyduğum, üzerinde ilerlemeyi planladığım, kesinleştirdiğim bir yol haritam yok. Elbette benim de kafamda kuyrukları birbirine dolanan birtakım tilkiler mevcut ama hangi sırayla çözmeye başlayacağımı pek düşünmüyorum. Bir sonraki adımı nasılsa hazır olduğumda atacağım değil mi? Bildiğim bir şey var o da fotoğraf çekmeye devam edeceğim. Bir de sanırım daha çok gezeceğim…


Röportaj : Levent YILDIZ



www.ozgurcakir.net







Fotoğraf Altı Diyalogları :









Sokak fotoğrafçılığı ülkemizde ve dünyada son dönemlerde hızla gelişti.. Bu konuda çalışmalar yapan pek çok başarılı fotoğrafçı var. Fotoğraf makinesinin anlık ortaya çıkardığı “durum” un etkisi bazen hicivsel bazen dramatik bazen de şiirsel bir duyguyu aktarabiliyor ve habersiz çekim bunun en önemli ayağı. Belki de diğer fotoğraf alanlarına göre daha gelişmiş bir refleks daha gelişmiş bir öngörü (olacağı önceden hissetme) gerekiyor… Sen bu konuda kendini nasıl eğittin? Sokak çekimleri ve sokak fotoğrafçılığı üzerine düşüncelerin nelerdir? Sokağa karışmak ve onu anlamak, yorumlamak için neler yapmalı?

Sokak fotoğrafçılığının diğer alanlara göre daha gelişmiş bir refleks ve elbette öngörü gerektirdiğine kesinlikle katılıyorum. Sokaktayken ışık, fotoğrafa müdahil olacak/olan objeler, hava koşulları, teknik ekipman ve çekim parametreleri vs bir dolu değişkenin bazen hepsi, bazen bir kısmı anlık değişebilir çekim esnasında. İşin bu kısmıyla yani sokak fotoğrafçılığıyla ilgilenenlere sorsanız her seferinde kaçırdıkları karelerin çektikleri kareler kadar, belki de daha fazla sayıda olduğundan bahsedeceklerdir. Kaçan balığın büyük olduğu çoğunlukla bir şehir efsanesi değil gerçektir kesinlikle. Tam deklanşöre basacağınız anda güneşin önü koyu bir bulut tarafından kapanabilir, istemediğiniz bir gölge oluşabilir, önünüzden bir otobüs geçebilir, çekmeyi planladığınız avınız! uçabilir, size sırtını dönebilir, yanına bir başkası gelebilir, size kızıp saldırabilir, biri size çarpabilir, taşlanabilirsiniz, coplanabilirsiniz, hava o kadar soğur ki piliniz donabilir, daha kötüsü parmaklarınız donabilir, sele kapılabilirsiniz, yıldırım düşebilir, sıcaktan bayılabilirsiniz, geniş açılı objektifiniz takılı iken tele mesafesinde bir “an” gözünüzün önünde cereyan edebilir, siz objektifinizi değiştirdiğinizde çok geçtir ve daha kötüsü bu defa hemen burnunuzun dibinde tele ile sınıfta kalacağınız bir şeyler oluyordur, dışarıdasınızdır ve birden geçtiğiniz kapalı alanda siz ISO değerini yükseltene kadar çok geç olabilir vs vs. İşte bunun için -kimse darılmasın ama- sokak fotoğrafçısı stüdyoda on kaplan gücündedir ya da stüdyonun kaplanı sokakta miyavlamaya meyillidir (Bu cümle subjektif bir yorum olup espri amacı gütmektedir). Ve tabi tüm bu handikapları aşmanız, doğru anda doğru yerde olmanız da yeterli değildir her zaman. En önemlisi şanstır bu fotoğrafta da görüldüğü üzere. O gün şansın yoksa işin de zordur. Lakin insanın şansını kendinin yarattığı da doğrudur. Bunun için sokağa çıkınca, hele güzel bir konu bulunca bol bol deklanşöre basmak esastır. Ama önce sokağa çıkmak, şehre karışmak, gözlem yapmak, şehrin müzmin kalabalığından farklı bakabilmek ve onu anlamak gerekir. Gerisi mutlaka kendiliğinden gelecektir zaten.




Portreler portfolyonda geniş bir yer kaplıyor… Portre çekimlerinde insan ilişkileri, bazı çekimlerde geniş açıya yönelme, arka plan ön plan anlatımı vs. pek çok olgu söz konusu. Bu fotoğrafında da çok başarılı bir konu ve onu daha da güçlendiren bir arka plan var. Portreler üzerine bu fotoğraftan yola çıkarak düşüncelerini anlatır mısın?



Portre konusunda kafam biraz karışık bu aralar. Aslında sanırım sadece benim değil herkesin de öyle gördüğüm kadarıyla. Geçenlerde portre fotoğraflarından oluşan portfolyoların yarışacağı bir yarışmaya katılmaya niyetlendim ve seçtiğim bazı fotoğrafların portre olup olmadığı konusunda şüphelerim oldu. Önce internette küçük bir araştırma yaptım. Kafam daha da karıştı. Kimi neredeyse bildiğin vesikalık kadrajının dışındaki herşeyi reddediyordu, kimi de başrolde insanın olduğu tüm karelere portre diyordu. Kimiyse yüzün fotoğrafta kapladığı alanın fotoğraf alanına oranı ile ilgili yüzdeler vererek matematik bir formülasyondan bile bahsediyordu. “Şöyle bir görüş alayım, bakalım fotoğrafçı dostlar, abiler, üstadlar ne diyecek?” diyerek gerçekleştirdiğim küçük referandumla da pekiştirdiğim sonuç şu oldu: “portre fotoğrafı nedir?” sorusunun kesin bir cevabı, daha doğrusu üzerinde konsensus sağlanmış bir tanımı yok. Mesela Cenk Gençdiş şöyle diyor: “Sadece çok yakından çekilen, ifade, tavır, bakış, gülüş ya da herhangi bir yüz hattını hedefleyen fotoğrafları portre olarak tanımlamayı yetersiz buluyorum. Ana konusu insan olan, başrolünde bir insanın rol aldığı fotoğraflar için portre fotoğrafı tanımı kullanmayı tercih ediyorum. Örneğin bir göl manzarasında yer alan, fotoğrafın % 10′luk belki de daha küçük bir alanını kaplayan bir insanın varlığı elbet o fotoğrafı portre (ya da insan) fotoğrafı yapmaz. Ancak o adam balık tutuyorsa ve oltayı savurduğu an fotoğraflandıysa bir anda fotoğrafın ilgi merkezi insan olacak, başrole soyunacaktır. Dolayısıyla artık o fotoğrafı insan fotoğrafı kabul etmek ve portre fotoğrafı başlığında incelemek bence daha doğrudur. Burada belki de fotoğrafçının niyetinin ve izleyicinin bakış açısının belirleyici olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer fotoğrafçı, örnek fotoğrafta balık tutan adamı vurgulayacak tercihleri yaparak fotoğrafı çektiyse elbette artık o fotoğraf insan fotoğrafıdır. Aynı şekilde izleyici aynı fotoğrafa bakarken ilgi merkezi olarak balık tutan adamı kabul ederek fotoğrafı okuyorsa / izliyorsa yine fotoğrafı insan fotoğrafı başlığında düşünmek gerekir.” Belki bu tanım da biraz fazla geniş bir alan bırakıyor “portre fotoğrafı” na. Yani her “insan” fotoğrafını “portre” saymak da yanlış gibi geliyor bana. Eğer bir fotoğrafta kapladığı alanın yüzdesine bakılmaksızın başrol bir insana ait ise ve o kişinin ifadesi fotoğrafı taşıyan ana faktör ise o fotoğrafı portre saymak daha doğru sanırım. Yüzün olmadığı fotoğrafları da portre sayabilme ihtimali de var elbette ama bundan sonrası beni aşıyor. Gelelim bu fotoğrafa… Bazılarına göre portre sayılmama ihtimali de olan bu karenin “portre” eksenindeki bir soruya ön ayak olmasından memnun oldum doğrusu. Aslında iyi portre fotoğrafı kendini çoğunlukla çok uzaktan da belli eder. Yani bulunduğu çevre içinde modelinizi gördüğünüzde hissedersiniz en başında iyi bir portre ihtimali olduğunu. Tıpkı eskici Pala’da olduğu gibi. Mardin eski çarşıda sokağın orta yerindeki dükkanının önünde, mekandaki herşey gibi eskimiş olan koltuğunda devasa pala bıyığıyla eski zamanların muzaffer komutanları edasıyla oturan bu adamı görüp de heyecanlanmamak, fotoğrafını çekmemek mümkün mü? Burada şansım tabii ki arkadaki küçük misafirimizdi. Tek kare olan bu fotoğrafımı ben de çok sever ve beğenirim ama bilemiyorum, belki çok daha iyisini çekmek de mümkündü ama bu an çok kısa sürdü maalesef. Yanımdaki arkadaşımın ufaklığı fark etmeyip Pala’nın sağına doğru geçmeye çalışmasıyla kaçıp gözden kaybolduğunu ve küçük çaplı bir hayal kırıklığıyla karışık öfkelendiğimi de hatırlıyorum laf aramızda. Bir önceki fotoğraf altı sohbetimizde de konuştuğumuz üzere kaçan balık büyük olur. Sokak bu; her türlü sürprize açık ve sokak fotoğrafçısı atik olmalı her daim, öyle değil mi?







Portfolyondan “Taşlar ve İnsan” ya da “Mezar ve İnsan” diye bir fotoğraf grubu çekip çıkarıldığında sanırım afiş olabilecek bir fotoğraf bu… Sessizlik, yalnızlık ve özlem üzerine… Bu fotoğrafının öyküsünü çok merak ettim?



Böyle düşünmene sevindim doğrusu. Hemen anlatayım öyküsünü… Fotoğraf Ahlat Selçuklu mezarlıklarından. Bu yaz başında çıktığımız Doğu turunda rotamızı Van Gölü havzasını turlayacak ve Bitlis’i de içine alacak şekilde genişletme nedenimiz bu mezarlıklardı. Ve gerçekten de buna değdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Birkaç futbol sahası büyüklüğünde bir alana yayılmış devasa boyutta, bazıları 4,5-5 m‘yi bulan, ancak boyutlarına tezat çok ince detaylar barındıran taş işçiliği örnekleriyle süslü mezar taşlarının kapladığı bir mezarlık düşünün. Manzaraya bir de gün batımı ışığını ve mezarlık sessizliğini ekleyin. Mekana adım attığım anda çok etkilendiğimi hatırlıyorum ve içimdeki sesin “burayı anlatan çok iyi bir fotoğraf çekmeliyim mutlaka” dediğini. Hatta dakikalar geçtikçe ve istediğim fotoğrafı bir türlü çekemediğimi hissettikçe çocukça bir telaş yaşadığımı da. Sabahın köründe yola çıktığımız ve neredeyse tüm vaktimizde fotoğraf çektiğimiz günün sonuna yaklaştıkça iflas ve de isyan etmeye yüz tutan bacaklarımı dinlemeyerek ana patikadan saptım ve gruptan ayrılarak mezarlığın içine doğru yol aldım. Bir süre sonra karşımdaki manzara buydu. İstediğim fotoğrafa çok yaklaştığımı hissettim. Ama bir eksiğim vardı, o da fotoğrafta taşların boyutunu algılatacak bir model! Kuşlarla birtakım denemelerim oldu ama içime sinmemişti doğrusu. Derken etrafıma bakınırken üstadın da (Doruk Salancı, nam-ı diğer doruksal) gruptan koptuğunu ve bana çok da uzak olmayan bir yerde taşlardaki işlemelerden detay/doku çalıştığını fark ettim. Rica ettim, sağ olsun beni kırmadı ve taşlara eşlik eden silüet olmayı kabul etti. Önceleri -kabul etmek gerekirse- benim de yönlendirmelerimle aslında çok içime sinmeyen, taşları ellediği, kollarını açtığı vs birtakım doğal olmayan pozlar verdi. Ne zamanki dikkati dağıldı ve taşlardaki bir detaya takılarak beni unuttu, işte bu kare çıktı ortaya. Çıkışta bizi bekleyen minibüse dönüşte ekipten baston yapımı ve kilim dokuma atölyelerini kaçırmamıza neden olan gecikme için fırça yemiş olsak da buna değmişti bence.




Son olarak şunu sormak istiyorum. Daha evvelden bahsettiğimiz site yorumcuları ve yorumları üzerine. Sol ayak kadrajdan çıkmış, kulak kesilmiş, elektrik telleri girmiş gibi yapıcı (!) yorumlarla mutlaka karşılaşmışsındır. Fotoğrafı, koleksiyon pulu ile karıştıran ve özellikle konunun ortasında yer alan düşünce-duygudan alıp maddi kriterlere taşıyan bu tür durumları nasıl karşılıyorsun? Fotoğrafta müdahalelerin artması ve karşımıza her türlü döndürme ile dört başı mahmur ve çoğunlukla birbirine benzer çekimlerin çıkması genel algıyı kısırlaştırıyor mu? Bir görsel mühendislik mi ortaya çıkıyor hem izleyici hem de fotoğrafçı açısından?



Olmaz mı? Oluyor tabi. “Müthiş, harikulade! Ah bir de şu boyacı sandığı kesilmeseydi!“. Ne oldu yahu? Hani müthişti? Belki kesilmeseydi daha iyi olabilirdi ama ya o zaman da bu an kaçmış olsa daha mı iyiydi? Bak sen diyorsun “müthiş” diye. Öyle değil mi?



Bunu yorumcu koltuğuna oturan kişinin biraz da o iktidar hissiyle izlediği fotoğraf hakkında negatif bir şeyler bulup çıkarma çabasına bağlıyorum ben. Adı üstünde, “eleştiri” yapmak fiilinin algılanış biçimiyle alakalı doğal bir durum bu. Ama bu işe kendini kaptırıp fotoğrafın keyfini çıkarmak yerine böyle bir yola sapmanın bir de yan etkisi var tabi; o da eleştirmenin kendisinin de fotoğraf çekerken bu tür kaygıları ön planda tutması. İşte o zaman özellikle yeni başlayan bir fotoğrafçı için konunun özünden uzaklaşıp görseline öncelik vermek ve tornadan çıkmış bolca benzeri olan fotoğraflar çekmek de kaçınılmaz oluyor tabi… Yine de bu aşılabilir bir durum bence. Belki de yaşanılması gereken bir dönem bile diyebilirim. Nihayetinde hepimizin aldığı eğitimde kompozisyon kuralları önemli yer tuttu ve artık bu doğrulara uymak için özel bir çabamız olmasa da bilinçaltımızda uymaya özen gösterdiğimizi söylemek yanlış olmaz sanırım. Tıpkı araba kullanmaya başlanılan ilk dönemlerde debriyaj, gaz ve fren üçlüsüne her defasında düşünerek basarken geçen zamanla bu senkronizasyonun hiç düşünmeden yapılıyor olması gibi… Soruda bahsi geçen “fotoğrafa yapılan müdahaleler ve birbirine benzeyen çekimler” den ne kastediliyor bilemiyorum ama benim aklıma yakın dönemde salgın şeklinde fotoğraf paylaşım sitelerini saran, HDR tekniği ile zombiye çevrilmiş olan fotoğraflar geliyor hemen. Neyse ki son dönemde bu modanın etkisi bitmese de bir nebze hafifledi ve bu teknikle canına okunmuş fotoğraf sayısı da oldukça azaldı. Başarılı örnekler elbette var ama bu istisnalar kaideyi bozmaya yetmiyor maalesef. Genelde ton haritalaması aşırı doygun renklerle sonuçlanan bir garabet hali hakimdi bu fotoğraflara ve açıkçası bir ara gerçekten “doğru fotoğraf” algısının değişmekte olduğundan kaygı duymuştum. Bu söylediklerim ile beni yeniliklere kapalı, örümcek kafalı bir dinozor gibi algılayanlar olacak belki ama ne yapalım, doğruya doğru. Aydınlık odalar, yani fotoğraf işleme programları elbette çok önemli her dijital fotoğrafçı için ama müdahaleleri dozunda bırakmak gerek. Kimin sözüydü hatırlamıyorum şimdi ama şöyle bir söz var hafızamda kalan “iyi fotoğrafı fotoşopla daha iyi bir fotoğrafa dönüştürmek mümkündür ama kötü bir fotoğraf için hiç zahmet etmeyin, en fazla nurtopu gibi bir zombiniz olur“. Son kısımını ben uydurdum, idare edin J










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Özgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile SöyleşiÖzgür Çakır ile Söyleşi

Krzysztof Wladyka : Animalies



ANIMALIES


Krzysztof Wladyka




1980 yılında halen yaşayıp, çalışmakta olduğum Olawa, Polonya’da doğdum. Fotoğrafın enerji, renkler, formlar, konu ve mekanın birleştiği yere açılan kapı olduğunu düşünüyorum. Dünyada etrafımızı çevreleyen her öğe bana artistik arayışlar için ilham veriyor. Dünyayı kendi bakış açımla fotoğraflama ve bunu paylaşabilme süreci benim için gerçek bir keyif. Renkleri bir araya getirmek, hikaye kurgulamak, ışıkla oynamak ve metafor kullanmak beni büyülüyor. Dünyanın algılanışı, gerçekliğin yeni baştan inşasına dayalıdır. Çalışmalarımda, öğelerin; soyut düzlemlerin, gizemli karakterlerin, doğadan parçaların, ilginç aksesuarların bir araya gelişlerini gözlemleyebilirsiniz. Beni sarıp sarmalayan gerçekliği izlerken, oluşan hayallerimi şekillendirebildiğim çok özel bir ortam olan fotoğrafa minnettarım. Yarı gerçek, yarı soyut kareler yaratıyorum. Benim görsellerimde, insanlar çoğunlukla bir karmaşaya düşerler. Çalışmalar ayrıca benden izlerle, işaretlerle ve enerjimle de yüklüdür. Onları, güçlü renklerle, dokularla ve düz renk lekeleri ile kışkırtırım. Bu benim tecrübelerimin, düşüncelerimin, duygularımın ve enerjimin sentezidir.



“Animalies” serisi, HAYVANAT BAHÇESİ’ne yapılan kısa bir gezi sonrasında oluşturuldu. Bu gezi beni farklı bir şeyler yaratmak adına etkiledi. Siyah beyazın hisleri yoğunlaştıran güçlü kontrast ve dokuları nedeniyle renkten ödün verdim. Adı geçen hisler de çoğunlukla da yalnızlık, çünkü seri de zaten bu konuda. Her fotoğraf farklı bir hikaye anlatır ama hepsinin konusu aynıdır…




Krzysztof Wladyka




I was born in 1980 in Olawa, Poland where I currently live and work. I believe photography is a gate, the place where energy, colours, forms, matter and space are connected. Every element in the world around us inspire me to search for artistic ideas. A process of taking pictures and possibility of sharing my own way of looking at the world, are the real pleasure for me. Mixing of colours, building the story, playing with the light and using the metaphor fascinate me a lot. The perception of the world is based on the reconstruction of reality. In my works you can observe how the elements – abstract planes, mystery characters, the fragments of living nature, strange props – are mixed. Thanks to photography, a specific medium, I can give a shape to my visions, made because of watching reality around me. I create frames which are in half real and in half abstract. In my pictures people very often become embroiled in those frames. The works are also full of my own traces, sings, energy. I disturb them by a strong colour, texture or a flat colour stain. It’s the synthesis of my experiences, thoughts, meanings, emotions and energy.



The series “animalies” has been created after short visit in the ZOO. It inspired me to create something different. I’ve abandoned colour for B&W, strong contrasts and textures which intensify feelings. Mostly the feeling of loneliness because the series is about it. Every picture tells different story but they all have the same subject”¦



www.krzysztof-wladyka.com




Çeviren (Translation by): Şebnem AYKOL































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.



Use By Author Permission Only.



Bookmark and Share







Krzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : AnimaliesKrzysztof Wladyka : Animalies

Feryal Uludağ : Dökümevi



DÖKÜMEVİ
FOUNDRY


Feryal Uludağ




Salgado, belgesel fotoğrafçıların bir şeyi göstermek üzere fotoğraf çekerken kendilerini orada olma fırsatı bulamamış insanların yerine koyduklarını ve iki taraf arasında bağlantı kurduklarını söyler. Fotoğraf bu özelliğiyle başka hiçbir şekilde sesini duyuramayacakların sesi olma özelliğine de sahip olur.



Bu fotoğraflar, büyük bir organize sanayi bölgesinde döküm yapılan küçük bir işletmede yevmiyeli çalışan insanların öyküsünü anlatıyor.



Fotoğrafları paylaşmaktaki amacım döküm işinin nasıl yapıldığını anlatmaktan çok bu insanların fotoğraflar sayesinde her izleyende ayrı bir yaşam bulmasını sağlamaya çalışmaktır.



Öyküm, fotoğrafı çekilenler ve bu fotoğrafları izleyenler arasında umarım bir bağ oluşturabilir.




Salgado comments that documentary photographers substitute themselves for people who don’t have chance to be at shooting location, strive for establishing a bond between these people and whatever, wherever that photographers take shots of. Therefore, a photo has attributes of becoming voice for those who are unable to do so.



These shots simply tell the story of workers who work at small business in big organize industry zone.



My goal in sharing these shots is not how these people nor that foundry work but to make their images create different impression and meaning that can live in your viewing eyes.



I hope these shots will create a bond between taken shots of and viewers.




Çekim için zor bir ortam olduğu ortada idi”¦


İlk başlarda fırının yandığı gün ortamın nasıl olacağından henüz habersiz olduğum için ışığın yetersiz-dengesiz olması gibi fotografik kaygılarım vardı sadece…




It was obviously difficult setting to shoot”¦.


At first, I wasn’t aware of how that setting would be when stove was on so I only


worried about inadequate-unbalanced light, as for photographic worries.



İçlerini ergimiş metal ile dolduracakları kum kalıpları hazırlarken bir yandan da benim merakla sorduğum sorular cevaplanıyor”¦




My questions are being answered as they prepare sand templates to be filled up


by melted metal.






Fırında eritilmek üzere kullanılan hurdalar”¦ Bazen işe yarar birkaç şey buldukları da oluyor bu hurdaların içinden”¦




Scrap to be melted in stove”¦ Now and then they find something


use able in the junk.



Ergiyecek olan hurdalar fırına girecek boyuta getirilmek üzere balyozla parçalanıyor.



Soon be melted scrap are being crumbled to fit into stove.


Kupol fırın yakıldıktan sonra döküm işi başlıyor.



Cupola stove is ready for pouring.


Potanın (ergitilen madenin taşındığı kap) ergimiş metalle dolması için bekleniyor”¦ Ben pota erimiş kıpkırmızı bir hal alan metal ile dolarken sürekli taşacak diye endişe ederken, sanırım onlar da sürekli dayanıklılığıma dair endişe duyuyorlar.



Melting pot is waited to be filled with melted metal. As I worry that red-hot will boil over they worry about how long will I go without fall out.



Basabileceğim yerlerin çok kısıtlı olması ve çok hızlı hareket etmeleri çekim yapmamı daha da güçleştiriyor… Hem onların işine engel olmamak hem de kendi güvenliğim için sürekli nereye basıp nereye basamayacağımı soruyorum.



It is very complicated to take shots due to they need to move around quickly and space I was given is limited. I asked often where to step onto for my own safety and to avoid any complication that might cause them delays.


Oldukça iyi işleyen bir iş bölümü var aralarında. Bir kişi sürekli fırında duruyor diğerleri ise sırayla birbirlerini dinlendirerek potayla çalışıyor. Fırının başında durmak sanırım en zoru”¦



They have very good cooperation among them. One guy stays by the stove as the others take turns, rested with that pot. I suppose working with that stove is hardest duty in all.




Aslında ortam bir tiyatro sahnesini andırıyor



The scenery reminds us of a play stage.


Ergiyen metal kalıba ilk döküldüğünde bazen patlayarak etrafa kıvılcımlar saçıyor. Bunu yakalamam için benden daha çok çabaladılar. “Bu ortamı bizimle beraber soluyorsun hiç olmazsa güzel fotoğraflar çek”. Onlardan sık sık bu tür cümleler duyuyorum”¦




Melting metal sometimes spreads around sparks when poured first time. They made more efforts than me to capture it for me to shoot. I keep hearing from them sentences like ; “You breath in this environment with us so take good shots.“




Biraz dinlenmek ve nefes almak için aralıklarla dışarıya çıkılıyor.



Taking breaks mean fresh air and get rested.




Dökümevinin en yaşlısı ve sevileni”¦



He’s the most loved and oldest in the foundry.


Bu ayakkabılar ile zeminin sıcaklığından korunmaya çalışıyorlar.



With these shoes they protect themselves against heat coming from ground.


Yemekler tabildot”¦ Yedikleri, harcanan enerjiyi yerine koymaya yeterli oluyor mu bilmiyorum”¦



Meals table d’hote kind. I’m not sure whatever they eat provides them the energy they need.


İçerisi o kadar sıcak ki yazın ortasında dışarıya çıktığınızda serinlediğinizi hissediyorsunuz”¦



Inside is so hot that when you get out of there, you feel cooler in middle of summer.


Fırının başında duran kişinin sakallarının yandığını görüyorum”¦ Öğreniyorum ki zaten yüzü yanmasın diye sakal bırakıyor”¦



I see that the guy’s, stays by the stove, beard burns. And I learn he grows beard in order to protect his face from fire.


Sarı lastik çizmeler içinde ayakları çok rahat değil; sık sık çizmelerin içine su dökmek ve serinlemek için aşağıya iniyor.



His feet aren’t comfy in those yellow rubber boots so he goes down often to fill them with water to cool off and refresh.


Baş ıslak bez parçası ile bağlanıyor ve tekrar fırın başına gidiliyor.



Head is tied with wet cloth and headed for the stove.






Ayran ve maden suyunun ortam nedeniyle oluşan baş ağrısına iyi geldiğini düşündükleri için ayran ve maden suyu tüketiliyor. Tabii ben de içiyorum.



They think that mineral water and ayran, a drink made of yogurt and water are good for headaches caused by the environment so I join them as well.


Onların işi azaldıkça benim de basabileceğim alan azalıyor ve işim daha da zorlaşıyor. Yapılan işin ne kadar zor olduğunu yüzlerinden okumamak mümkün değil”¦



As they get closer to finish, my space gets smaller and my job gets more difficult. It is impossible not to understand how difficult their job is when you read their faces.




Çalışanların giyinip soyundukları üst kattan genel bir görüntü alıyorum.



I take a general shot of their dressing place.


Döküm işi bitiyor ve fırın söndürülüyor.



Foundry work is finished and stove’s put out.


Kum kalıpların içinden dökümler çıkartılıyor.



Foundry is taken out of sand templates.




Kalıplar dışarıya taşınırken bir sonraki döküm için de odunlar üst kata çıkartılıyor.



Firewood’s are taken upstairs for the next foundry work as the templates are moved outside.


Kalıptan çıkan rögar kapaklarının üstü dinlenmek için bir alan oluşturuyor.



Templates’s lids tops in one place to rest.




Henüz iş bitmedi, ustaca boya yapılıyor.



Well, the job isn’t finished yet, painting being done skillfully.


Boyası kuruyanlar bir yandan da son adrese teslim edilmek üzere kamyona taşınıyor.



Dried pieces are carried to truck to be delivered.


Üstler değiştiriliyor ve patronun odasına çıkılıyor. Vakit, emeğin karşılığını alma zamanı”¦



Changing dress and heading to boss’s office. Now, it is time to get paid for all their very hard work.




Çeviri (translation by) : Süha SÖZBİLİR




Feryal ULUDAĞ Hakkında



2006 başından beri fotoğraf onun için sürekli öğrenmenin devam ettiği bir yaşam şekli. Belgesel fotoğrafçılığı dolayısıyla konusu insan olanı kendisine daha yakın buluyor. AFSAD üyesi. Kısa bir süredir de AFSAD’da eğitmen.


Feryal Uludağ



Since 2006, photography is life style for life-long learning. Documentary photography and it’s subject humans are what she stand close to and what she is attracted to a member of AFSAD. She has started teaching at AFSAD in recently.






FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

İçimizden Biri : Feryal Uludağ
Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi
Feryal Uludağ : Fotoğraflarla Yaşamın 8 Evresi (Bölüm 2)






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Feryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : DökümeviFeryal Uludağ : Dökümevi

Curtis Salonick : Duygusal Değişkenliklerimiz



Sanat, insan duygularının fiziksel şekilde gerçekleşmesidir ve bizim yokluğumuzda var olmazlar. Duygusal değişkenliklerimizin bir yan ürünüdür.




Birleşik Devletler, Pennsylvania eyaletinde Kingston adlı ufak bir kasabada doğdum. İlk film kameram olan Pentax K-1000 35mm’i 1969’da 16. yaş günüm vesilesiyle hediye olarak aldım. Bu olaydan önce, resim ve çizim eğitimleri alarak sanatlarda kendimi ifade etme yollarını arıyordum ama çok geçmeden sabırdan yoksun olduğumu anladım. O yüzden kamera çok uygun bir zamanda gelmişti. Kameramla ilk deneyimlerim gelenekseldi; arkadaşların, ailemin ve çevremin görüntüleri… Hikaye (hiç bir insan müdahalesi olmaksızın herhangi bir nesne, kişi ya da sahnenin gerçek zamanda göründükleri gibi) tanımlanır. Çok geçmeden orta formatın beni büyülediğini anladım, deneme yanılma yöntemiyle kendi kendimi eğittim. Daha sonrasında keşfettiğim ise, kameranın görüntüleri olduğu gibi kaydetmesinin, benim kendimi ifade etme ihtiyacımı gidermeyeceğiydi. Böylece kendi gerçeklerimi keşfetme seyahatime başladım.



İlk başarılı çalışmamı ipek baskı yöntemine benzer bir yöntem ile 1978 yılında Kodachrome renkli slayt filmde kaydedilmiş orijinal renklerin yerini agrandizör ve litho film kullanarak önceden düşündüğüm renklerle değiştirerek gerçekleştirdim. Ortaya çıkan görüntüleri Lito-Krom olarak adlandırdım. Bu işlem son görüntü üzerinde bazı etkiler oluştururken, içerik hakkında bilgi vermiyordu. Araştırmalarım, kırmızı ışıkta aracımın içinde beklerken fark ettiğim, uzun pencerelere sahip bir deponun sahibinden izin alarak iç mekanda ilham veren ışık altında yaptığım çekimlere yani 1989 yılına dek devam etti.



Bu fırsat, var olandan üretilmiş olana dönüştürerek, bulunmuş ve yapılmış desteklerden faydalanarak çalışmam üzerinde bir başkalaşıma neden oldu ve benim ilk çıplak figürümün uygulamasını oluşturdu. 35 mm kameradan 65 mm lensli Cambo-Super geniş 4×5 kameraya ve Koda-Chrome renkli slayt filmden T-Max 4×5 ISO 400 siyah beyaz planfilme kadar ekipman kullandım. Görüntü içeriği hikayeden subjektife dönüştü. (nesnelerin ve kişilerin sahne için yeniden düzenlenmesi ve sunumunun sanatçının zihninde canlandırdığı gibi oluşu.)



Depodaki çalışmam devam ederken karanlık odada alternatif yollar aramaya devam ettim. Bulduğum şey, kameradaki orijinal görüntüleri kontakt baskı ile hazır karma negatif şeklinde yeniden düzenlememi sağlayan bir süreçti. Bunu, agrandizörden uzaklaştırılmış 16 inch bir floresan koyu ışık ve 4×5 röntgen ışını filmi kullanarak yaptım. Bu işlem, çalışmamı kişiselden kavramsala kaydırarak içeriği etkilememi sağladı: (herhangi bir nesne, kişi ya da sahnenin sanatçının zihninde gerçekleştiği şekilde olması) Çalışmamda çoğunlukla anlatılan konu din, politika, cinsellik ve insanın ölümlülükle ilgili takıntıları ve onun duygusal korkuları. Bu tarza Gotik Gerçeküstülük adını verdim. Negatifin tamamlanmış negatifleri, fotoğrafçıda tarandı ve renklendirildi, ortaya çıkan görüntüyü Mono-spektrum olarak adlandırdım. Depodaki çalışmam 1998’de, evde kendi stüdyomu kurana dek devam etti. Fotografik çalışmalarımın bir sonucu olarak 1972’de kendi kişisel ticari işlerime başladım.



www.salonick.com

Curtis Salonick



Art is the realization in physical form, of our human emotions, and does not exist in our absence. It is a byproduct of our emtional insability.




Born in the United States, in a small town named Kingston, in the State of Pennsylvania, I was presented my first film camera, a Pentax K-1000 35mm on the occasion of my 16th birthday, in 1969. Prior to this event I had been searching for a means of self expression in the arts, taking instruction in painting and drawing classes but soon came to the realization that I lacked the patience. So, the camera came at a most opportune time. My first experiences with the camera were the traditional, images of friends, family, and my surroundings. The Narrative defined (as any object, person or scene as they appear in real time, void of any human intervention.) I soon found myself enthralled with the medium, learning through trial-and-error: self taught. What I soon found was that the cameras intent to record an image as it appeared, did not satisfy my need of self expression. So began my journey, to define my realities.



My first success occurred in 1978 with a process akin to silk screening using the enlarger and litho film to mask, and replace, original occurring colors recorded in Koda-Chrome color slide film, with preconceived colors. I named the resulting images Lito-Chromes. While this process did allow some influence over the final image, it did not address content. So, the search continued, until 1989 when while sitting at a stop light I noticed a warehouse and on futher investigation found a row of elongated windows whose light I found to be all inspiring. So impressed was I that secured from the owner permission to photograph there.



This opportunity brought about a metamorphosis to my work, transforming it from the existing to the fabricated, utilizing found and made propes, and the introduction of my first nude figure. Equipment wise I went from the 35mm camera to a Cambo-Super wide 4X5 camera with 65mm lens, and from Koda-Chrome color slide film to T-Max 4X5 ISO 400 Black and White sheet film. The image content went from the Narrative to the Subjective defined (as the rearrangement and introduction of objects, and or persons to a scene as it has been visualized in the artists mind.)



While my work in the warehouse proceeded, I continued to seek alternative means in the darkroom. What I found was a process that allowed me to rearrange by contact printing original in camera images into a finished composite negative. I did this by using a 16inch florescent dark light suspended from the enlarger, and 4X5 X-Ray film. This process then allowed me to effect content: shifting my work from the Subjective to the Conceptual defined (as the manipulation of any object, person, or scene as it is realized in the Artists mind.) The subject most addressed in my work deals with Religion, Politics, Sexually and the human obsession with mortality, and its emtional scares. The style that transpiered I named Gothic-Surrealism. The completed negatives of negative can then scanned and colorized in photo shop the resulting image I named a Mono-Spectrum print. My work continued in the warehouse until about 1998, whereafter I set up my own studio at home. I, also as a result of my photographic work,began my own commercial business in 1972.



www.salonick.com




Çeviri (translation by) : Berna AKCAN



Woman and Blue Horse



The Inqusition



Straw Lady



Star of David



Skeletons and Cityscape



Red Devil



Pandora’s Box



Omission of Resolve


Human Pandemic



Grafitti Woman



Girl On Rocks



Dolltable



Dancer with Stars



Celestial Twillight



Brown Woman



Blue Bubble



Beach Pink Blue



Arrival



Arch a Cropped


9 11







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Curtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal DeğişkenliklerimizCurtis Salonick : Duygusal Değişkenliklerimiz