Kategori arşivi: EKİM 2008 SAYISI – OCTOBER 2008 ISSUE

Ali İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Sanatta Benzeşimler



SANATTA BENZEŞİMLER: İKİ FOTOĞRAF VE İKİ RESİM



Rembrandt’ın “Dr. Nicolas Tulp’ın Anatomi Dersi” resmi, Che Guevara’nın fotoğrafı, Mantegna’nın “Ölü İsa” tablosu ve Eugene Smith’in “The Wake” isimli fotoğrafında benzeşimler.




10 Ekim 1967 tarihinde ajanslara iletilen bir fotoğrafta efsanevi gerilla lideri Dr. Che Guevara’nın ele geçirildiğini kanıtlayan bir fotoğraf geçildi. 9 Ekim 1967′de, saat 16:00′da Bolivya’nın güneyindeki La Higuera kasabasından havalanan helikopterin iniş takımlarında Ernesto Che Guevara’nın cesedi sallanıyordu. Ceset hâlâ sıcaktı. Yakınlarda Yuro Koyağı’nda yaralı olarak ele geçirilen Che, kasabanın okul binasında infaz edilmişti. Bolivya diktatörü Barrientos, infazı gizlemek ve Che’nin çatışmada öldüğünü iddia edebilmek için ölüm tarihini 8 Ekim olarak açıkladıysa da kısa sürede 9 Ekim’de katledildiği ortaya çıktı. Helikopterle Vallegrande’ye götürüldü. Ajanslara çekilen fotoğraf Freddy Alborta tarafından Vallegrande kasabasında bir ahırda çekilmişti. Ceset bir sedyeye, sedye de beton bir çeşme yalağının üstüne yerleştirilmişti (1,2).



İşte basına gösterilen ve John Berger tarafından Rembrandt’ın ‘Dr. Tulp’un Anatomi Dersi’ isimli tablosuyla karşılaştırılan fotoğrafı burada çekildi (2). Daha sonra ceset, Che ile aynı çatışmada ölen altı arkadaşının cesediyle birlikte ortadan kayboldu. Yıllar sonra 28 Haziran 1997′de Kübalı bir araştırma grubu uzun çalışmaların ardından Che Guevara ve altı yoldaşının kalıntılarını Vallegrande’de askeri bir uçak pistinin altında bulundu. Cesedin elleri yoktu.



Muhtemelen daha sonra teşhis edilebilsin diye elleri kesilmişti. Bu hala onların Che’nin cesedinden bile korktuklarının bir ifadesiydi. 10 ekimde yayınlanan fotoğrafta amaç bir efsaneye son vermekti. Halbuki bilmiyorlardı diğer efsaneler gibi oda yaşayacaktı. Ona ithafen yazılan sayısız şiirlerden birinde, İngiliz Christopher Logue şöyle diyordu (3):



Aralık


Geç kalmış kuşlar kanat çırpıyorlar.


Bir otomobilin karla kaplı ön camına şunları yazıyorum:


CHE YAŞIYOR!”







1632 yılında “Işığın ressamı Rembrandt” bir cesed üzerinde anatomi dersi veren Dr. Nicolaes Tulp’ı resmetmişti. Resmin ismi Dr.Nicolaes Tulp’un Anatomi Dersi”dir. Resim, Amsterdam’ın meşhur cerrahı ve anatomisti Dr. Tulp tarafından ısmarlanmıştı. Rembrandt, bu meşhur resmini yaptığında henüz 26 yaşında, Dr. Tulp ise 39 yaşındaydı. Bu ısmarlama resimdeki 7 kişiden sadece ikisi doktor, diğerleri Amsterdam’lı zengin burjuvalardı. Ceset silahlı soygundan hüküm giyip asılan Aris Kindt’e ait. Dr. Tulp’un kafasında toplumdaki seçkin yerini simgeleyen şapkası vardır. Kadavranın bedeninden yayılan çiğ ışık rengi dikkat çekicidir. Resmin gerçek bir anatomi dersi olmadığı açıktır. Karın ne göğüs bölgesi açılmamıştır. Sadece kolu dirsekle bilek arasındaki bölümü kesilmiştir. Çünkü resim ısmarlamadır, karın açılırsa organlar çabuk çürüyeceğinden istenilen resim bitirilemeyebilinir. Dr.Tulp, sağ elindeki forsepsle kasın bir bölümünü kaldırmaktadır. Bu tuttuğu yapılar flexor digitorum superfacialis’tir. Niye bir işaret sopasıyla göstermemiştir, forsepsle kaldırmıştır? Bu sorunun cevabı Dr.Tulp’un sol elindedir. Tuttuğu yapılar sol elin şeklini vermektedir. Öndeki iki kişi yani hekimlerden soldaki büyük bir dikkatle kadavranın ön koluna bakarken sağdaki ise gözlerini Dr.Tulp’un sol eline dikmiştir (4).




Yazar ve sanat eleştirmeni John Berger, 40 yıl önce vurularak öldürülen devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara’nın ölümünün ardından yazdığı yazıda, Rembrandt’ın söz konusu resmi ve Che’nin Vallegrande köyündeki ölümünün ardından ‘sergilenirken’ çekilmiş olan fotoğrafı arasındaki ilginç benzerliğe dikkat çekerken, bir yandan da aslında bunun şaşılacak bir şey olmadığının altını çizer (2). Çünkü her ikisi de bir ölüyü temsil eder ve nesnel olarak inceleme yapılırken çekilmiş ya da resmedilmiştir. Profesörün yerini muhtemelen kurşun deliklerinin yerini gösteren albay almıştır. Albay’da profesör gibi en sağdadırlar. Albay’ın solundaki iki kişi kadavrayı profesörün solunda, en yakınında duran iki doktor gibi, yoğun ama duygusuz bir ifadeyle seyrediyorlar. Rembrandt’ın tablosunda daha çok kişinin olduğu doğru olmakla birlikte her iki cesedin yukarıdan kendisine bakan kişilerle ilişkisi açısında yerleştirilişi açısından birbirine çok benziyor. Bunun da benzemesi normaldir. Çünkü her ikisinde de resmi olarak veya nesnel olarak incelenmekte olan cesedi sergilemek amaçlanmıştır. Bundan öte her iki resimde ölü ile ders vermeyi amaçlar. Biri tıbbın ilerlemesi için, diğeri siyasal bir uyarı olarak.



Başka bir resim ve başka bir fotoğrafı birlikte yeniden değerlendirelim. Resim Mantegna’nın “Ölü İsa” tablosu, fotoğraf ise Eugene Smith’in “The Wake” fotoğrafıdır. Bu resim ve fotoğraflarda ortak olan öğeler çoktur. Ölen kişilerin duruşu ve onlara bakan gözlerdeki endişe aynıdır. “Ölü İsa” tablosunda yaslı kadınlar resmin sağ tarafındadır. Eugene Smith’in “The Wake” isimli fotoğrafında ise sol tarafında yüzlerindeki ifadeden oldukça üzgün olan yaslı kadınlar görürüz. Eugene Smith’in fotoğrafında ışık yine tüm yüzleri aydınlatmaktadır. Işığın geliş yönü ve konumu her ikisinde de ölüye saygının son ifadesi olarak öbür dünyada ışığın kutsallığını ifade eder tarzda ölünün yüzünde yoğunlaşmıştır. Diğer fotoğraf ve resimlerdeki gibi parmaklar bükülmüş ancak eller üst üste konmuştur.





John Berger, Che’nin fotoğrafının kendisine Mantegna’nın “Ölü İsa” tablosunu düşündürttüğünü belirtir (2). Beden, bu kez aynı yükseklikten, ancak yandan değil ayaklardan görülmektedir. Eller aynı yere yerleştirilmiş, parmaklar bükülmüştür. Bedenin alt kısmındaki örtü, tıpkı Che Guevara’nın kanla ıslanmış, düğmeleri açık, haki pantolonu gibi durmaktadır. Baş aynı açı ile kaldırılmış, ağız aynı ifadesizlikle görülmekte. İsa’nın gözleri açık, yanında yasını tutan iki kişi var. Guevara’nın gözleri açık, çünkü yasını tutan yok. Berger, Che’nin fotoğrafına daha sonra tekrar baktığında Mantegna’nın resminde ki İsa’nın yerine Che’yi gördüğünü belirtir o tabloda. Çünkü bazı durumlarda bir insanın ölümündeki trajedinin, onun tüm yaşamının anlamını tamamlaması ve örneklemesi olduğunu ve bunun bir duygu çakışması olduğunu belirtir. Elif Vargı, post-mortem fotoğrafların ölüyü hatırlama amacıyla çekilmiş olsalar da, aslında bu fotoğrafların ölümün inkarının arzulanması olarak da okunabileceğini belirtir (5). Che’nin fotoğrafı veya Mantegna’nın tablosu bu düşünceyle uzlaşır. Her ikisinde de aslında bir ölümsüzlük resmedilmektedir.



Berger, önemli olanın, fotoğrafın temsil ettiğinden çok, dünyanın durumuna katlanamayarak kendi yolunu çizen Che Guevara’nın tasarlanarak seçilmiş ölümü olduğunu söylüyor. “Tasarlanan ölümü, ona, dünyayı değiştirmenin zorunluluğunu gösterdi. Tasarlanan ölümünün verdiği hak sayesinde, bir insan için zorunlu onurla yaşamayı başarabildi,” diyor İngiliz yazar. “Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin, eğer savaş sloganlarımızı başka bir kulak duyacak, silâhlarımızı kullanmak için bir başka el uzanacaksa ve başkaları, makineli tüfeğin kesik güçlü ezgisiyle, yeni savaş ve zafer sloganlarıyla ağıtlar yakmaya hazırsa, hoş geldi,” diyen de Guevara değil miydi zaten? O ne yaptığının fazlasıyla farkında olan bir insandı.



John Berger gibi fotoğraf sanatıyla ilgilenmiş, bu konuda (da) derinleşerek düşünce üretmiş yazarlardan biri olan Susan Sontag, ölümünden sonra “Che’nin ilham verici güzel bir masala dönüşmesine izin vermememiz gerektiğini” söylemişti. “Onun eşsizliğini vurgulamak, onu çağdaş dünyanın tartışmalı bir siması olarak görmek çok daha iyidir” (3). Ancak, zaman içinde Sontag’ın söyledikleri gerçekleşemedi ve Che bir tür efsanevi masala dönüştü.



John Berger, bu fotoğrafın bir an’ı gösterdiğini belirtir. Ancak bu an’ın Che’nin yapay olarak korunan cesedinin, salt bir gösteri nesnesine dönüştüğü andır. Fotoğraf, dehşet göstergesi veya devrimin sözde saçmalığını belirtmek için sergilenmiştir. Ancak fotoğraf, amaç gereği o kadar aşıyor ki burada sergileyenlerin aksine yarattığı etkinin bu kadar güçlü olmasına neden oluyordu.



Yine bir 11 Eylül’de (1973) Şili’de Allende’yi bir darbe ile deviren Pinochet cuntası ülkede tam bir faşizm rüzgarı estirir. Tüm ileri düşünceli aydın ve solcular içeri alınır. İşkence yapılır veya öldürülür. Şilili folk şarkıcısı ve müzisyen Victor Jara’da Santiagoda “Estadio” stadyumunda işkence görenlerdendir. Bir daha gitar çalmasın diye parmakları kırılır (Che’nin de öldürüldükten sonra elleri kesilmiştir). Victor Jara, işkence gördükten sonra öldürülür. Ölümünün 30. yılında öldürüldüğü stadyuma kendi ismi “Estadio Victor Jara” adı verilir. Che için yazdığı ve söylediği şarkı ise şöyledir (6).



ZAMBA DEL CHE



Bu sambayı söyleyerek geliyorum,


özgürlüğün adımlarıyla.


gerillayı öldürdüler


Komutan Che Guevera’yı.


Ormanlar, çayırlar ve dağlar,


ya özgür vatan ya ölüm! yazgısıydı bu onun.



İnsan haklarını çiğniyorlar


sayısız ülkede,


Latin Amerika’da ise


her gün, pazar, pazartesi, salı.


Üzerimize askerleri salıyorlar,


halkı ezmek için.


diktatörler ve katiller,


goriller ve generaller.



Köylüyü sömürüyorlar,


madenciyi ve işçiyi,


ne yıkıcı bir yazgı,


açlık, yoksulluk ve acı.


Bolivar yolu gösterdi,


ve Che peşinden yürüdü,


halkımızı kurtarmaya


sömürücülerin iktidarından.



Küba’ya onurunu kazandırdı


özgür bir ulus olmanın,


Bolivya ise,


ağlıyor kurban edilen yaşamına.


Aziz Ernesto de la higuera,


Köylüler böyle diyor ona,


Ormanlar, çayırlar ve dağlar,


ya özgür vatan ya ölüm! yazgısıydı bu onun.





Bu iki fotoğraf ve iki resim sanatta benzeşimlerin örneğini oluşturması nedeniyle ilginçtir. Günümüzde farklı sanatların birbirini desteklemesi çağdaş sanat anlayışının bir devamı gibi görülmekte ve desteklenmektedir.



Görsel etki açıdan baktığımızda fotoğrafın etkisi bir tablodan çok farklı olacaktır. Her iki fotoğraf, ölümün çıplak gerçeğini beynimize kazırken, resimler veya tablolar insanların gördükleri şeyleri nasıl gördükleriyle ve konusunun çağrıştırdığı süreçlerle ilgili olarak elimizdeki hayali kanıtlardır. Fotoğraflar anlamını kendimizin tamamlayacağı imgeler topluluğudur. Her iki fotoğrafın anlamını herkes kendi içindeki değerlere göre yeniden tanımlayacaktır.





KAYNAKLAR:


1-Wikipedia. Ernesto CHE Guevara.


tr.wikipedia.org/wiki/Ernesto_Che_Guevara


2-John BERGER: O Ana Adanmış: Metis Yayınları. 2007. Sayfa 127-132


3-Hilmi TEZGÖR: Fotoğraftaki Masal. Radikal Gazetesi. 2 Ekim 2007


4-Ali İhsan ÖKTEN: Tıp, Hekimlik ve Sanat. Türk Nöroşirürji Derneği Bülteni. No: 28, 2008 sayfa 38-41


5-Elif VARGI: Post-Mortem Fotoğraf Üzerine: Fotoğraf Öldürür mü, Yaşatır mı? www.fotografya.gen.tr/sayı 20


6-Victor Jara. Zamba Del Che. siir.gen.tr/siir/v/victor_jara/zamba_del_che





Dr. Ali İhsan ÖKTEN


aihsan33@hotmail.com



FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Ali İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Fotoğrafta Zaman
Ali İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Fotoğrafın Eleştirel Gücü
Ali İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Şiire Yansıyan Fotoğraf






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ali İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Sanatta BenzeşimlerAli İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Sanatta BenzeşimlerAli İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Sanatta BenzeşimlerAli İhsan Ökten : Fotoğraf Yazıları : Sanatta Benzeşimler

Adnan Veli Kuvanlık : Unutmayacağız



Sevgili dostum, değerli ressamlarımızdan Nusret Orçan telefonda; “Adnan Veli Kuvanlık’ı kaybettik” deyince konuşamadım. Ne diyeceğimi bilemeden, inanamamanın da verdiği ruh haliyle kitlendim, kaldım. Sayın Orçan “Yarın defnedeceğiz” dedi, alçak sesle ”peki” dedim. Şaşkın bir halde telefonu kapattım. Uzunca bir süre boşluğa bakakalıp hareketsiz kaldıktan sonra, ağlamaya başladım.



Çok sevgili dostumu, can arkadaşımı kaybetmiştik. Daha on gün önce büromda Mehmet Aslan Güven, ben ve Ado (Adnan’la birbirimize öyle seslenirdik) uzun uzun sohbet etmiş, “bu sıcakta bıçak altına yatılmaz” diye ameliyatı beş, on gün sıcaklar geçinceye kadar erteletmeye çalışmıştık. “Hayır” dedi, “yapacağım çok işler var”. “Birlikte açacağımız Ankara’da fotoğraf, fotoğrafçılar sergilerinin ikincisinin hazırlıklarına biran önce sağlıklı olarak başlamalıyım”.



“Olamaz”, dedim, iki gün önce telefonda konuşmuştuk ve iki, üç güne kadar hastaneden taburcu edileceğini söylemişti.



Hastaneden çıktı, hepimizi üzerek, ağlatarak. Hala şaşkınım. Türkiye’nin değerli bir sanatçısının, müzisyeninin ölümü bu kadar genç yaşta mı olacaktı? Adnan artık resim yapamayacak mıydı?, fotoğraf çekemeyecek miydi?, ilginç, özgün, dijital çalışmalar yapamayacak mıydı?, gitar çalamayacak mıydı?, “ne haber Ado” diyerek büroma gelmeyecek miydi?




Adnan Veli Kuvanlık (Portre: Adnan Polat)

Ado’yla arkadaşlığımız ortak çabamız fotoğrafla otuz yıl önce başlamıştı. Birbirimizi sevmiştik. İnişli, çıkışlı gençlik günlerimizde birbirimize çok destek olmuştuk. Fotoğraf çalışmalarındaki birlikteliğimiz, zaman zaman ticari ortaklığa da dönüşmüştü, birkaç ticari iş yapmıştık. Birlikte fotoğraf çekim gezilerine çıkmış, jürilere katılmış, ortak sergiler açmıştık.



İnanması zor, hala inanamıyorum. Bu yazıya başlarken içimden geldiği gibi yazacağım ve tek kelimesini değiştirmeyeceğim demiştim kendi kendime. Öyle devam ediyorum yazıya”¦




Adnan Veli Kuvanlık (Portre: Adnan Polat)


Ado, farklı biriydi, yaratıcıydı, yeniliği severdi, teknolojiyle barışıktı. Her türlü teknolojik aleti ilk önce öğrenenlerden, kullananlardan biriydi. Bir şey yapacaksa aylar öncesinden telaşlanır, heyecanlanır, her şeyi kendi yapmak ister, koştururdu. Biz de alışmıştık bu hallerine Ado’nun. Şimdi kime “yeter artık stres yapma” diyeceğiz?

Ado’nun fotoğrafçılığı, sanatçılığı, müzisyenliği ile ilgili görüşlerimi biraz zaman geçtikten sonra kendime gelince yazacağım.



Sevgili Ado seni her zaman hatırlayacağız demiyorum, çünkü seni hiç unutmayacağız. Sevgili Ado son çektiğin öz portre çok hüzünlü oldu. Güle güle”¦




Adnan POLAT


Ankara, Eylül 2008



Hakkında :


http://www.fotografya.gen.tr/issue-10/a_veli_kuvanlik.html


http://www.fotograf.net/Artist/adnanvelikuvanlik/ozgecmis/index.html



ESERLERİNDEN…













Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Adnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : UnutmayacağızAdnan Veli Kuvanlık : Unutmayacağız

Yücel Zorlu : PLAY L-IST



PLAY L- IST



Kulaklıklarını takıp, “play” tuşuna dokun. Çalmaya başlayan müzikle İstanbul’un ritmini değiştirdiğini fark edeceksin. İlerideki sokak arası, karşındaki köşe başı, hemen yanındaki genç adam, kulaklarındaki ritme eşlik edecekler. O an olduğun yerde kal, yapman gereken sadece dinlemek ve izlemek.



Kulağındaki ritim ile semtlerin, sokakların, insanların seslerini duymaya başlayacaksın. İstanbul’da her an yaşanan tempoyu, hareketin yanındaki yoğun duygusallığı göreceksin. Sahnelerin müzikle var olduğunu, ritme kendini kaptırdığında şehrin de hemen ardından seni takip ettiğini göreceksin.



Doğru anı bekle ve fotoğrafla”¦



Yücel ZORLU


























Yücel ZORLU Hakkında



1981 yılında İstanbul’da doğdu. Üniversite öğrenimini Marmara Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı bölümünde tamamladı. 2001 yılında üniversitede başlayan fotoğraf çalışmaları profesyonel fotoğraf baskıları, stüdyo fotoğrafçılığı ve reklam ajanslarında devam etti. İlk kişisel sergisini olan Çağrışım’ı 2007 yılında İFSAK sponsorluğunda Genç Fotoğrafçılar Festivali ile hayata geçirdi.




Şu an Fotohaber gazetesi ve İn İstanbul dergisinde fotoğraf çalışmalarına devam etmektedir”¦



yucelzorlu@gmail.com









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Yücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-ISTYücel Zorlu : PLAY L-IST

Nuri Bilge Ceylan’ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçin



SİNEMASKOP TÜRKİYE
(2003 – 2006)



Kışın sokak dönemeci (Curved street in winter), Istanbul, 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Bisiklete binen çocuklar (Children riding bicycles), Midyat, 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Eşekli oğlan çocuğu (Boy with the donkey), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Sapanlı oğlan çocuğu (Boy with a sling), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Köy (The village), 2004 © Nuri Bilge Ceylan



CEYLAN’IN SUSARAK KONUŞAN FOTOĞRAFLARI

Nuri Bilge Ceylan, fotoğraflarında, kendine özgü estetik anlayışını güçlü bir biçimde ortaya koyuyor. Nuri Bilge Ceylan’ın “Sinemaskop Türkiye” sergisi, Selanik ve Londra’dan sonra şimdi de Türkiye’de. Ceylan’ın, “İklimler” filminin mekân araştırmaları sırasında panoramik fotoğraflar çekerek başladığı serüven, son dört yıl içinde ciddi bir arşiv oluşmasıyla sergiye dönüştü.



Fotoğrafın kısa tarihi, belgelemeden sanata, geniş bir ilgi alanını içerir. Bugünkü görsel vizyonumuzu oluşturan tüm fotoğraflar, yaklaşık 170 yıla yaklaşan süreç içinde devinimini sürdürüyor. Fotoğrafın resim dışında öncülü olmamasından kaynaklanan şaşırtıcılığı, zaman içinde kanıksanmasıyla başka noktalara doğru yöneldi. Resmin elinden alınan ‘benzetme’ özelliği, zaman içinde fotoğrafı farklı arayışlara götürdü.



Renkli fotoğrafın icadından önce fotoğraflar renklendirilmeye başlamış, dijital teknolojinin gelişimi beklenmeden kolaj ya da üst üste baskı gibi yöntemler kullanılarak farklılık yaratılmıştı. İçeriği kuşatan biçim, adeta görsel algılamanın çerçevesi oldu. Hepimiz çok iyi biliriz ki, her filmin başlangıç ve bitiş sahnesi birer fotoğraftır. Yönetmenin görsel tercihleri, anlatımı bir romanın özgür seçeneklerinden, pelikülün değiştirilemez tutsaklığına götürür.



Nuri Bilge Ceylan’ı eskiden bu yana tanıyanlar, onun sinemacılığından çok daha öncesine dayanan başarılı fotoğraf geçmişini bilir. Bizlerin daha öğrenci olduğu 1980′li yılların başında, Nuri Bilge Ceylan da girdiği fotoğraf yarışmalarında ödüller kazanıyor ve bu yarışmaların sergilerinde fotoğrafları büyük ilgi görüyordu.



Özellikle siyah beyaz fotoğrafçılığın teknik ve anlatım öğelerini fotoğraflarında başarıyla kullanan Ceylan, dünya görüşünü fotoğrafları üzerinden izleyenleriyle paylaşırken, kendine özgü estetik anlayışını da güçlü bir biçimde ortaya koyuyordu.



Renkli ve sinemaskop



Nuri Bilge Ceylan, sineması ile paralel giden dönemde ürettiği panoramik fotoğraflarıyla, içinde uyuyan fotoğraf devini yeniden uyandırdı. Fotoğrafın hiçbir sanat dalında olmayan gizemi gerek araştırma gezilerinde gerekse filmlerin çekimlerinde Ceylan’ı fotoğraf çekmeye yöneltiyor. Ve Ceylan yeni döneminde, tıpkı filmlerde olduğu gibi çarpıcı orantısı ile onu bekleyen panoramik boyutun içine figürlerini yerleştiriyor.



Bu fotoğraflar, sıradan gibi gözüküp, asla sıradan olmayan anların gizemini kendilerine bakan gözler üzerinden iletiyor.



Nuri Bilge Ceylan, tıpkı filmlerinde olduğu gibi panoramik fotoğraflarında da geniş alanları, espasları kullanıyor. Nesnelerle uzay arasındaki boşluklara adeta fısıltıları yerleştiriyor. Onun fotoğrafları konuşmak yerine susmayı yeğliyor. Müziği, notalardan çok ‘es’lerin oluşturduğunu ve büyük sessizliklerle daha çok şey anlatılacağını iyi biliyor Ceylan. Bu onun aynı zamanda iflah olmaz varoluşçu yanını da oluşturuyor.



Doğu’nun gizemini en iyi anlatan sözcük olan mistik, bu fotoğrafların okunmalarında anahtar görevini üstleniyor. Batı’nın sanatı ile doğuya bakıldığında; hem otantizmin pençesine düşmeden hem de oryantalizmin maşası -öteki- olmadan gıpta edilecek bir sükûnet ile çekmiş fotoğraflarını Nuri Bilge Ceylan. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi; ama bu kez biraz daha geniş bir çerçeveyle…



Merih Akoğul, Milliyet Sanat Dergisi, Nisan 2007 yazısından alıntıdır.





Ağrı Dağı’nın yakınında su taşıyan kız (Girl carrying water near Mount Agri), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Demiryolundaki kız (Girl on the railroad), 2003 © Nuri Bilge Ceylan

İshakpaşa Sarayı (Ishakpasa palace), 2005 © Nuri Bilge Ceylan

Urfa’da motorsikletli genç (Motorcycle boy in Urfa), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Beyoğlu’nda tramvaylar (
Trams in Beyoglu), Istanbul, 2004 © Nuri Bilge Ceylan




FOTOĞRAF ÇEKMEK BENİM İÇİN TERAPİ GİBİ



Siz önce fotoğrafçıydınız. Sonra sinema yapmaya başladınız ve fotoğraf çekmeyi bıraktınız. Neden yeniden fotoğraf çekmeye başladınız?



Sinemaya başladığım zamanlarda sinema, hayatımı daha çok işgal ediyordu. Yasalarını pek bilmediğim yeni ve büyük yabancı bir aleme girmekte olduğum düşüncesi bütün boş zamanlarımı bu konudaki eksiklerimi kapatmaya yönelik araştırmalara harcamama neden oluyordu. Nedenini tam anlayamadığım garip bir korku, kaygı ya da eksiklik duygusu yakamı bir türlü bırakmıyordu. Daha sonra sinema yerine oturmaya başlayınca sanki içimde yer açıldı.



O yere de fotoğraf gelip yerleşti. Şimdi çok daha fazla işim olmasına rağmen fotoğraf için daha kolay zaman ayırabiliyorum. Çünkü o bütün boş zamanların içine ahtapotun kolları gibi yayılan endişeden ve güvensizlik duygusundan pek eser kalmadı. Hatta film çekimleri sırasında bile fotoğraf çalışabiliyorum. Tabii yeniden başlamamda tesadüflerin de etkisi olduğunu söylemeliyim.



Nasıl bir tesadüf?



‘İklimler’i çekmeyi planladığım bir dönemde Ebru ile, Kapadokya’da oturan bir arkadaşımızı ziyarete gitmiştik. Bir akşamüstü arkadaş bizi çevrede gezdirirken Ortahisar’ın -sergide var- bir fotoğrafını çektim. Öylesine. Sonra İstanbul’a dönünce baktım. Çok sevdim bu fotoğrafı. Belki aynı yöntemle çalışmaya devam edilebilir diye düşündüm. ‘İklimler’i yapacak olmak bana zor gelmiyordu artık nasılsa. Sinema işi hafiften rutinleşmeye başlamıştı çünkü. O nedenini bilmediğim garip kaygı yok olup gitmişti artık. Fotoğraf zaman zaman insanı doğayla baş başa bırakan bir uğraştır. Gidersin rüzgârı hissedersin, yalnızsındır, bir huşu duygusu kaplar içini. Onları özlemişim, o yüzden terapi gibi geldi, devam ettim. ‘İklimler’e mekân bakmak için Türkiye’nin çeşitli yerlerini gezerken de fotoğraf çekmeyi sürdürdüm.



Yol ve yolculuk ne ifade ediyor sizin için. Çünkü hem sinemanızda hem de fotoğraflarınızda bu unsunlar var?



Artık fazla şey ifade etmiyor. Eskiden böyle düşünmezdim. Seyahat edebildiğim sürece mutsuz olmam imkânsız diye düşünürdüm. Hayalim National Geographic fotoğrafçısı olmaktı. Özellikle Uzakdoğu ve Himalayalar gezilerden sonra seyahatin içimdeki o derin boşluğu dolduramayacağını hissettim. Sanki her yer birbirine benziyor, kültür değişse de insanın özü değişmiyor duygusu ben de insanın iç dünyasında derinleşmenin, orada bir yolculuk yapmanın önünü açtı. Tanıdığım insanları ve kendimi daha iyi tanımak, yeni insanlar tanımaktan daha önemli görünmeye başladı.



Taşralılık ve kentlilik. Sizin filmlerinizde bunu görüyoruz. Ama iki tarafta da mutlu değiliz.



İnsanoğlunun mutsuzluk üreten bir doğası var… Ama ben taşralılık ve kentlilik üzerine film yaptığımı sanmıyorum. Senaryo yazarken bu, eksene oturttuğum bir şey değil.



O kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü ben ve çevremdekiler taşra kökenli olduğundan, taşralı özelliği olan iyi bildiğim karakterleri yazıyorum. Türkiye dünyanın taşrasında olan bir yer zaten. O yüzden taşralılık duygusu kanımıza sinmiş. Ne yapsak bir yerden çıkıyor.



Olkan Özyurt, Radikal Gazetesi, 8 Nisan 2007 – Nuri Bilge Ceylan ile Söyleşisinden alıntıdır.




Ankara’nın eski şehiri (Old city of Ankara), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Çınar ağacının yanındaki yaşlı adam (Old man by the plane tree), Istanbul, 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Halk plajı (Public beach), Istanbul, 2006 © Nuri Bilge Ceylan

Eve Dönüş (Returning Home), Ardahan, 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Kapadokya’da bir köy (
Village in Cappadocia), 2003 © Nuri Bilge Ceylan



SİNEMA YÜZÜNDEN FOTOĞRAFIN YALNIZLIĞINI UNUTTUM



Fotoğraf sizin çıkış noktanız ve sinemanızın da yapı taşı. Nasıl başladı fotoğraf maceranız?



Galiba 14-15 yaşlarındaydım. O zamanlar etrafımda sanat adına pek birşey yoktu. Folklor falan yapıyordum ama etrafımda model olabilecek kimse yoktu. O dönemlerde doğum günümde birisi bana fotoğraf kitabı hediye etti. Kitapta anlatılan fotoğrafçılık bana çok renkli ve heyecanlı bir oyun gibi gözüktü. Sevebileceğim bir oyun gibi geldi. Karanlık odayı falan anlatıyordu ve bir şekilde aklıma girdi. Böyle şeyler insanın hayatında ne çok şeyi değiştirebiliyormuş diye bazen aklıma o gelir. Kitabın etkisinden kurtulmadan elime yurtlar kurumundan bir miktar para geçti. Gidip agrandizör falan aldım. Bir arkadaşımla birlikte fotoğraf çekip basmaya başladık. O günlerde çektiğim fotoğraflardan ikisi İFSAK’ın düzenlendiği bir etkinlikte sergilenmek için seçilmişti. O zaman duyduğum sevinci belki Cannes’da ödül aldığım zaman bile hissetmemişimdir. Tabi yüreğin gençliğinden gelen armağanlar bunlar.



Sinemanıza nasıl bir katkı sağladı fotoğraf çekmek?



İşin teknik tarafını biliyor olmak sanki sinemayı da yapabileceğim yanılgısını yarattı başta. Sahte bir güven hissettim o yüzden ve başladım. Sinemaya başladıktan sonra benzemediğini anladım ama en azından başlamıştım. Daha sonra gerisi geliyor zaten.



Fotoğraflarınızda oldukça fazla insan yüzleri var. İnsan yüzünün fotoğraflarınızdaki anlamı nedir?



İnsan yüzü dünyanın en güzel manzarasıdır. Normal bir manzara resminde insansız manzarayı pek sevmem. Bir insanın manzarayla olan ilişkisini gördüğümde daha çok etkileniyorum. Fotoğrafta insanı severim. O manzaraya bakan ufacık bir insan bile görünse daha etkileyici oluyor sanki. Sonuçta manzara izleyicinin bakış açısıyla anlamlanır ve manzarayla insan ilişkisini gösterdiğimde manzaranın görkemi ortaya çıkıyor biraz.



Fotoğraf ve sinema arasında nasıl bir fark var sizin için?



Sinemada o kadar kalabalık bir ekiple çalışıyorum ki çok yoruluyorum. Fotoğraf çekerken dinleniyorum. Biraz terapi gibi geliyor. Rüzgârı hissedersiniz, zaman geçirir, sesleri dinler, doğadaki dengeyi kollarsınız. Tanrı gibisinizdir. Bu nedenlerle fotoğraf üretme aşaması sinemaya göre daha zevklidir. Yazarın ve ressamın yalnızlığını her zaman kıskanmışımdır.



Yani fotoğraf sizin kaçış alanınız…



Gençliğim yalnızlığın karanlık zindanlarında geçmiştir diyebilirim. Ama gene de yalnızlığı severim. Ancak yalnızlığı sinema yüzünden unuttum biraz. Fotoğraf sayesinde tekrar yalnız çalıştığım zamanlar yaratabiliyorum.



Ödüllü filminiz İklimler için mekân ararken fotoğrafları çektiniz. Saatlerce doğru ışığı yakalamak için beklediğiniz bir fotoğraf oldu mu?



Beklemekten çok tekrar giderim. Mesela İhsakpaşa Sarayı’na dördüncü gidişimde çektiğim fotoğrafı beğendim ve sergiye aldım. Filmi çekerken orada bir sahnemiz vardı. Bulutlar ve kar durumu iyiydi. Film çekimini bitirir bitirmez fotoğraf çekmeye başladım. Aslında filmlerim için çok fazla mekân gezisi yapan biri değilim. Fotoğraf çekimi de yapmayacak olsaydım, ‘İklimler’ için o kadar çok mekân gezip gezmeyeceğimden de emin değilim.



Sinemaskop Türkiye sergisi yurtdışında da sergilendi. Nasıl tepkiler aldınız?



Şaşıracağım kadar iyi. Sanırım bu biraz da sinemacı kimliğimle alakalı. Sinema daha popüler sonuçta ve sinamacının yaptığı fotoğraflar diye daha fazla dikkat çekiyor. Bir sanatçı olarak ülkemin daha iyi tanınmasını isterim. Sanat yapan herkeste ülkesini tanıtma içgüdüsü vardır. Böyle bir yan duyguyla da çektim fotoğraflarımı biraz.



Sinem Gürleyük, Hürriyet Gazetesi (Keyif), 7 Nisan 2007 – Nuri Bilge Ceylan ile söyleşisinden alıntıdır.



Sardes, 2003 © Nuri Bilge Ceylan
Boğazdaki vapurlar (Ships in the Bosphorus), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Balıkçının oğlu (Son of the fisherman), 2004 © Nuri Bilge Ceylan

Kışın sokak dönemeçi (Curved street in winter), Istanbul, 2004 © Nuri Bilge Ceylan


İki kızkardeş (Two sisters), Dogubeyazit, 2004 © Nuri Bilge Ceylan



Serinin tamamını görmek için lütfen tık‘layınız.





BABAM İÇİN
(2006 – 2008)


Biz iki kardeş ise onun hayat boyu verdiği mücadelelerin anılarıyla doluyuz. Kasabanın eğitimsiz, koşullanmış insanlarına karşı verdiği mücadeleler, ağaçlara sahip çıkmak için yürüttüğü yıllar süren davalar, annemle birlikte inanılmazı gerçekleştirircesine yaptıkları bina, araba davası vs.



Bu sergiyi neden gerçekleştirdik?



İnsanlardan ona vereceklerinden de azını isteyen, Pavese’nin “ Kahramanlığın tek kuralı yalnız, yalnız, yalnız olmaktır. “ sözünü düşündürtürcesine yalnız bir hayat süren bizim kahramanımızı birazcık anlatabilmek için”¦



Göze aldığı hayatın zorluklarına insanüstü bir çabayla katlanabildiği için”¦



Günümüzde nerdeyse hiç rastlanmayan bir şekilde birçok şeyi yoktan var ettiği için”¦



Ve yürüdüğü yoldan asla ve asla vazgeçmeden sonuna kadar gittiği için”¦



Kabul görmeye, alkışlanmaya ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğu için”¦



En önemlisi tutkularını gerçekleştirecek azmi ve iradeyi, karşılığı olmadığını bildiği bu toplumda gösterebildiği için…



En sonunda belki de böyle bir hayata özlem ve gıpta ettiğimiz için”¦




Tarlada, Çakıroba, Yenice, 1993



Amerika’dan binbir zorlukla getirdiği o minicik fotoğraf makinesini kurcalarken fotoğrafa merak saran Bilge’nin, sonra bana da bulaşan fotoğraf sevdamızın ve katettiğimiz yolların kaynağında onun ışık saçan varlığının olduğundan emin olduğumuz için”¦



Ve de aylardan gene Nisan. O tam 86 yaşında. Birlikte olacağımız günlerin sayısının hızla azaldığını hissettiğimiz için”¦



Geçen gün bu yazıyı yazmadan önce telefonda ona biraz hayatıyla ilgili bir şeyler sormak istedim. Benim hayatımda ilginç bir şey yok dedi. Bunlara gerek yok dedi. Ben kabuğumda yaşamak isterim dedi. Babasıyla ilişkilerini sormak istedim, seni sever miydi dedim. Biraz şaşkın, “Yoktu öyle bir şey“ dedi. “Biz sadece çalıştık.” dedi. Az duraklamadan sonra sesini yavaşlatarak, “Çalışmaktan başka bir şey hatırlamıyorum.” dedi.


Ve ekledi. “Bu yaşa kadar da geldim.”


. . .



Nice yıllara Babacığım,


Nice yıllara!



Emine CEYLAN




“Babam İçin “ sergi kataloğu giriş yazısından alıntıdır. Yazının tamamını okumak için:


http://www.nuribilgeceylan.com/photography/formyfathertextturk.php


Emine Ceylan’ın resmi internet sitesi : www.emineceylan.com






Arkabahçe (Backyard) 2007 © Nuri Bilge Ceylan


Gündüz şekerlemesi (Daytime Nap), Yenice, 2006 © Nuri Bilge Ceylan


Yük Treni (Freight Train in the Step), 2007 © Nuri Bilge Ceylan


Öğleden Sonra (Midafternoon), 2006 © Nuri Bilge Ceylan


Yağmurdan Sonra (After the Rain), 2006 © Nuri Bilge Ceylan


Fırtınalı Deniz (Rough Sea), 2007 © Nuri Bilge Ceylan


Sobalı Odade (Room with the Stove), Yenice, 2006 © Nuri Bilge Ceylan


Kar Yağışı (Snowfall), 2007 © Nuri Bilge Ceylan


Tarlasında, Meşe Ağaçları Altında (Under the Oaks in his Field), 2007 © Nuri Bilge Ceylan


Kış Işığı (Winter Light), 2007
© Nuri Bilge Ceylan



Serinin tamamını görmek için lütfen tık‘layınız.
Serinin, Emine Ceylan tarafından çekilmiş fotoğrafları için lütfen
tık‘layınız.






Nuri Bilge CEYLAN Hakkında


1959, İstanbul doğumlu.



Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Mimar Sinan Üniversitesi’nde iki yıl sinema eğitimi gördü. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eğitimi sırasında üniversitenin dağcılık ve mağaracılık kulüplerine katılarak, doğa aktiviteleri ile ilgilendi. 1980′lerde kimi portfolyoları Gergedan gibi dönemin nitelikli kültür ve sanat dergilerinde yayınlanan Ceylan, yaptığı dört filmin de, yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendi. Sinemaya Koza adlı kısa filmiyle adımını atan Ceylan bu filmiyle, Cannes Film Festivali’nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Ceylan 1997′de ilk uzun metrajlı filmi olan ve başta Berlin Film Festivali olarak pek çok dünya festivalinde gösterilen üç bölümlü, otobiyografik ve pastoral Kasaba filmini, 1999 yılında da bir meta-film olan ve ilk iki filmdeki otobiyografik izleği sürdüren ve büyük başarı kazanan Mayıs Sıkıntısı’nı çekti. Film, Berlin Film Festivali’nin yarışmalı bölümünde gösterilmişti.



56. Cannes Film Festivali’nde yarışan ve favori filmler arasında gösterilen Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımlı dram filmi Uzak, Altın Palmiye’den sonra festivalin ikinci önemli ödülü olan ‘Büyük Jüri Ödülü’nü (‘Grand Prix’) aldı. Filmde yalnız ve yabancılaşmış iki kuzeni oynayan filmin başrol oyuncuları Muzaffer Özdemir ve film tamamlandıktan hemen sonra bir trafik kazasında ölen Mehmet Emin Toprak da ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü paylaşarak Türk sinema tarihinin en parlak başarılarından birine imza attılar.




Ceylan’ın dördüncü uzun metrajlı filmi olan İklimler, 2006 Cannes Film Festivali’nin yarışma bölümüne kabul edildi. Ceylan’ın o güne kadar çektiği en büyük bütçeli eser olan film, dijital görüntü teknolojisiyle kotarıldı ve görüntü yönetmenliğini Ceylan’ın kendisinin üstlenmediği ilk filmi olma özelliğini kazandı. Filmin bir diğer önemli özelliği ise, Nuri Bilge Ceylan’ın bu kez kamera önüne de geçerek, eşi Ebru Ceylan’la başrolleri paylaşmış olmasıdır.



2008 Cannes Film Festivali’nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle “En İyi Yönetmen Ödülü”nü aldı. Ödülü aldıktan sonra yaptığı teşekkür konuşmasında “Bu ödülü birisine adamak istiyorum: Tutkuyla sevdiğim, yalnız ve güzel ülkeme ithaf ediyorum” dedi.




Filmografi :


Koza (1995)


Kasaba (1997)


Mayıs Sıkıntısı (1999)


Uzak (2002)


İklimler (2006)


Üç Maymun (2008)



Kaynak: http://tr.wikipedia.org/




Nuri Bilge Ceylan’ın resmi internet sitesi :
www.nuribilgeceylan.com








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Nuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçinNuri Bilge Ceylan'ın Fotoğraf Dünyasından : Sinemaskop Türkiye ve Babam İçin

Gwen Coyne : Fotoğrafın Sırrı



Yöntemlerim çoktur. Hepsi sır dolu. Hatta şu an çok bile söyledim.



-Sumner Stone



Benim fotografa yaklaşımım çok basit. İzliyorum ve bekliyorum. Fotograflarımda poz verdirilmemiştir, genellikle önceden tasarlanmışlardır. Çoğunlukla bir yer seçerim ve sonra sahneyi oluşturmak için tamamlayıcı özneyi beklerim. Ortaya çıkan fotograflar doğal hikayeler anlatırlar ama özne ile çevresi arasındaki ilişkiler önceden tahmin edilebilir. Gündelik yaşamın anlamsız ve etkileyici hadiselerinden ilham alırım.






“My ways are many. All mysterious. I have said too much already.”


””Sumner Stone



My approach to photography is simple””I watch and I wait. While my pictures are not posed, they are often pre-meditated. Frequently, I select a location and then wait for a subject that complements the scene to appear. The resulting photographs narrate spontaneous but predictable relationships between the subject and the surrounding environment. I draw inspiration from the absurd and profound occurrences inherent to daily life.
















All Photographs © Copyright 2008 Gwen Coyne. All Rights Reserved.





Gwen COYNE Hakkında



Gwen Coyne New Jersey Prinston’da dünyaya geldi. Santa Cruz’daki California Üniversitesi’nden lisans derecesi ile mezun oldu. Üniversitenin son yılının ikinci yarısında, Alman fotoğrafçı Ingeborg Gerdes ile çalışmaya başladıktan sonra fotoğrafçılığa ilgi duymaya başladı. Mezuniyetten sonra aylarca Avrupa’yı keşfetti ve mümkün olduğu her fırsatta halen seyahate devam etmektedir.



Son on yıldır Gwen Asya’yı, Avrupa’yı ve Kuzey Amerika’yı fotoğraflamıştır. Sadece son zamanlarda sergilere katılmaya ve çalışmalarını yayınlamaya başlamıştır. 2000 yılından beri Gwen çeşitli yüksek teknolojili şirketlerde profesyonel grafik tasarımcısı olarak çalışmıştır. Şu anda Kaliforniya Monterey’deki evinden Sun Microsystems için çalışmaktadır.



Author’s Portrait by Elena Zhukova


About Gwen COYNE



Gwen Coyne was born in Princeton, New Jersey, USA. She graduated with honors from the University of California at Santa Cruz, earning a Bachelor’s Degree in Art. Gwen discovered an inclination for photography during the second half of her last year at college, when she studied with German photographer Ingeborg Gerdes. After graduation, she explored Europe for several months, and continues to travel whenever possible.




Over the last decade, Gwen has photographed in Asia, Europe, and North America. Only recently has she begun participating in exhibits and publishing her work. Since the year 2000, Gwen has worked as a professional graphic designer in various high-tech companies. She currently works for Sun Microsystems from her home in Monterey, California.

Contacts :



gwencoyne@gmail.com


www.gwencoyne.com/photography


www.gwencoyne.blogspot.com


www.6857.portfolio.artlimited.net


www.flickr.com/photos/gwendoly




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın SırrıGwen Coyne : Fotoğrafın Sırrı

Dora Günel : Güz Gülleri



GÜZ GÜLLERİ GAZETESİ


İzzet Baysal Huzurevi Sakinleri



İngiltere’deki çeşitli yaşlı bakım yurtlarında kullanılan “anı terapisi” uygulamalarından esinlenerek, Aralık 2000’de İstanbul İzzet Baysal Huzurevinde, huzurevi sakinleriyle birlikte bir proje gerçekleştirdik. Bu proje, huzurevi sakinlerinden oluşan yaklaşık 16 kişilik bir grupla tamamen onların istemleri doğrultusunda biçimlenen bir gazete çalışmasıydı. Yola çıkarken amacımız, bireysel farklılıkları yok sayarak, yaşlı insanları homojen bir grup olarak görme/gösterme riskini taşıyan huzurevi, yatılı okul, kışla vb. gibi total kurum yapılanmalarının olumsuz etkilerini biraz olsun kırabilmekti. Gerek yaşlılar ile kurumda çalışan personel arasında gerekse de kuşaklar arasında bir iletişim patikası oluşabileceğimizi düşündük.



Huzurevinde gazete çıkarma fikri, yaşlılık, yaşlılığın toplumsal algılanışı vb. konular üzerine düşünürken birden bire aklıma gelen öylesine bir fikirdi. Daha sonra bunu huzurevi sakinlerinden iki kişiyle paylaştım. İlk tepkilerinin olumlu olduğunu görünce, bu fikri huzurevindeki diğer sakinlerle de konuşarak yaymaya başladım. Gazete çalışmasına katılımın gönüllülük esasına dayanmasına özen gösterdim ve 2000 yılının Kasım ayında üç odak grup toplantısı düzenledim. İlk haftalarda bu çalışmaya katılmak isteyen sakinlerle bellek, hatırlama, geçmiş, anılar vb. temalar üzerine serbest sohbet toplantıları yaptık. Toplantılar sırasında, sakinlerin arasında şimdiye kadar fark etmediğimiz farklı bir iletişimin kurulduğunu gözlemledim: Geçmişe ilişkin deneyimler, tanıklıklar, anılar denilince her bir sakin kendi gençliği, evliliği, annelik deneyimi, askerlik günleri üzerine konuşmaya başladı. Ve her bir konuşma diğer bir konuşmayla buluşarak sakinlerin birbirlerini fark etmelerine yardımcı oldu. Daha sonraki haftalardan ise, huzurevi sakinlerinden üzerine konuştuğumuz hatıralarını, öykülerini yazmalarını istedim. Artık gazetemizin ilk sayısında yer alacak metinlerimiz hazırdı, geriye gazetemize isim vermek kalmıştı. Her sakin bir isim önerisinde bulundu ve önerilen isimler arasından oy çokluğuyla gazetenin adının “Güz Gülleri” olmasına karar verildi. Kasım’ın üçüncü haftası, çalışmaya katılan her sakinin gazetede geçmişe dönük anılarını yazabileceği bir köşesi vardı artık. Gazetenin yazım sürecinde yazılarını kendisi yazamayan sakinleri gönüllü lise öğrencileriyle destekledik. İlk sayıyı yüz adet fotokopiyle çoğaltarak bastık. A3 boyutundaki gazeteyi sakinler büyük bir keyifle katladı, zımbalandı ve ücretsiz olarak dağıtmaya başladı. Grup içerisinden dağıtım sorumluları belirlemiştik, onlar gazetenin çevre okullara, kuruma gelen ziyaretçilere, sakinlerin çocuklarına ve İstanbul’daki diğer huzurevlerine dağıtılmasını sağladılar.



Bu çalışmaya ilişkin ilk olumlu tepkiler huzurevinde yaşayan diğer sakinlerden ve çalışanlardan geldi. Bu çalışmanın ilk toplantılarına katılan sakinler arasında olduğu gibi, çalışmaya katılan sakinlerle katılmayanlar arasında yeni bir iletişim konusu ortaya çıktı. Üçüncü sayının hazırlıkları sırasında ise grupla çalışmaya başlangıçta gönüllü olmayan diğer sakinlerden bir kaçı, gençlik dönemlerinde yazdıkları şiirlerini, öykülerini gazetede yayımlamamız için bize getirdiler. Gazetenin en önemli okur kitlesinin sakinlerin yakınları olması bizleri sevindirdi.



Gerek gazete çalışması hazırlık süreci gerekse de gazetenin yayımlanmasından sonraki süreç, istenildiğinde küçük bir araçla da olsa insanlar arasındaki iletişimi güçlendirebileceğimizi bizlere gösterdi. Uykusu kaçan sakinin uyku ilacı almak yerine, oturup köşe yazısını hazırlaması ve ertesi sabah da bunu keyifli bir şekilde arkadaşlarıyla paylaşması bu çalışmanın en önemli kazanımlarından biriydi diye düşünüyorum.



Huzurevi sakinleri, 2001- 2003 yılları arasında 2- 3 ayda bir yayımlayabildikleri “Güz Gülleri Gazetesi’nde geçmişlerini yazdılar. Bu da Huzurevi çalışanlarının yıllardır hizmet verdikleri sakinleri yeniden tanımalarını sağladı. Joanna Bornat’ın dediği gibi “…hatırla ortak bir konuşma konusunun kıvılcımıdır ve iletişim bir kez başladı mı insanlar birbirlerinin insan olduklarını yeniden keşfederler”.



Bugün bu çalışmada yer alan sakinlerin büyük bir bölümü artık hayatta değiller. Gazete toplantılarını hiç kaçırmayan Haluk bey, şiir derlemelerinden her sayıya renkli bir köşe hazırlayan Mihro (Mihriban hanım), gazetenin en önemli eleştirmenlerinden Ömer bey, gazetenin bilmece, bulmaca ve kendi hayatından derlediği fıkra köşesini hazırlayan Pamuk dede (Nurettin bey), grubun neşesi ve çaycısı Kamuran Teyze, içimizdeki tek gerçek gazeteci Mithat amca ve etkileyici denemeler yazan Cahit amca”¦ Sizleri çok özlüyoruz!



Gülay KAYACAN



Güz Gülleri” Hayattan keyif alanların gazetesi



Gazetemizin baş eleştirmeni Ömer amca.



Toplantıları hiç kaçırmayan Haluk amca.



Mihro odasında”¦



Grubumuzu neşesi Kamuran teyze.



Cevat amca Kamuran teyzeyi düşünürken!



Cevat amcanın odasından bir köşe.



Kamuran teyze, canları ve aşkı.



Muhabbet kuşları gibiyiz.



Pamuk dedemiz Nurettin bey.



Hikmet teyze odasında anılarıyla



Gazetemizin en iyi okuru, Osman amca.



İsmail amca ile İsmet amca yine atışmış”¦



Dursun amcanın canını sıkmayın o dünya tatlısıdır.




Fotoğraflar: Dora GÜNEL
Metin Yazıları:
Gülay KAYACAN




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :


Dora Günel : Depremden Sonra
Dora Günel : Doğum, Yaşam, Alzheimer, Ölüm





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Dora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz GülleriDora Günel : Güz Gülleri

Pınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü Yer





Helikon dağında oturan tanrılar tanrısı Musaların 9 güzel kızının adıdır. Musaların bir diğer adı da ‘ilham perisi’dir ve onların evi de Fransızca bir kelime olan ‘musee’dir. Müzenin kelime anlamı da buradan gelir. Yani müzeler ilhamın yaşadığı yerdir. Bu güzden ben yıllardır müze müze diye bağırıyorum. Bir ülkenin ne kadar müzesi varsa o kadar aydınlık demektir. Demokrasi, bir arada yaşama kültürü, özgürlük müzeleri olan toplumlarda mümkündür. Dikkat et gelişmiş, uygar ülkelerin müzeleri vardır. Biz demokrasiden, özgürlükten haklar talep ediyoruz, kitap okumuyoruz ama çocuklarımız okusun istiyoruz. Müzeleri olan toplumlarda kitap okuma sevgisi vardır, çünkü insanlar müzeleri gezdikçe okumaya, araştırmaya merak sararlar. Bir ülkenin kahramanları kurtlar vadisinden değil, kitap kurtları vadisinden çıkıyor. Aslolan müzedir ve ülkeler müzeleri üzerinde yükselir.


Sunay AKIN, 2007




Belgin Akın ile ‘Oyuncak Müzesi ve Sunay Akın’ röportajı ”¦

‘Müzeler yaşayan mekânlardır’



Sunay Akın’ın hayalleri ve gerçeği dediği Oyuncak Müzesi nasıl kuruldu?



Sunay Akın’ın çocukken dünyayı cebinde taşımasıyla kuruldu demeliyiz belki de J Oyuncak Müzesi, 2005 yılında kuruldu ancak bunun tabii ki öncesi var. Şöyle ki Sunay Akın, 2000 yılından itibaren tek kişilik sahne gösterileri yapmaya başladı. Özellikle bu tarihten sonra sahne gelirlerinden ve kitaplarından elde ettikleriyle tüm bu oyuncakları satın aldı. Ve Ailesinden kalan bu tarihi köşkü, oyuncak müzesine dönüştürerek, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanından oyuncak toplayıp getirdi. Ve restore ederek 5 kattan oluşan bir müzeye, Oyuncak Müzesi haline getirdi.





Belgin Akın, müze binası girişinde

Müze hazırlığı öncesi dostlarınız bu fikrinize nasıl yaklaştı? Ne düşündüler?



Açıkçası ben bile böyle bir yer olabileceğini ve ayakta kalabileceğini düşünemiyordum. Ancak bu bizim hayat biçimimiz. Bununda artıları ve eksileri var. Böyle bir karar aldığımız için mutluyuz. Geriye dönüp baktığımızda; ‘Neden böyle bir şey yaptık’ sorusu aklımıza gelmiyor. Ama bunun daha fazla yaygınlaşması ve gelişmesi gerekiyor. Çünkü toplumların tarihle bağlarının kopmaması gerekiyor. Kendi kültürünüzün sahip çıkmak bu bir bakıma”¦




Sunay Akın’ın Oyuncak Müzesi için aldığı ilk oyuncak: Beyaz At


Önce ütopik mi gelmişti yani”¦



Evet, bana öyle gelmişti. Türkiye’de özel müzecilik dediğinizde aklınıza iki isim geliyor; Sabancı Müzesi ve Koç Müzesi. Biz nasıl yapabilirdik! Benim çok fazla kaygılarım vardı. Hayatımız, birikimimiz buraya aktarılıyor ve bizi ne bekliyor diye düşünmüştüm! Bir aile olduğunuz için bu tarz kaygıları yaşıyorsunuz ve bu olağan bir duygu durumuydu. Ancak çok destek veren oldu. Sadece manevi değil müze’nin yaşayabilmesi için bağlantılar bulup sponsor arayışına çıkan çok dostumuz oldu”¦ Oyuncakların bakımından, binanın restorasyonuna kadar birçok şeyde dostlarımızın çok desteği oldu. ‘Dostlarınız yoksa bir yanınız hep eksik aslında gerçekten dostlarınız yoksa olmuyor”¦ Yıllarca insana yatırım yapmış olmamız ve bizi seven insanların hayatımızda olmasına özen göstermiş olmamız sonunda da bize böyle bir armağanla geri döndü”¦ Hala da dönüyor..




Belgin ve Sunay Akın

Oyuncak Müzesi ne tür etkinlikler sunuyor?



Biz her zaman, yaşayan bir müze olmasına özen gösteriyoruz. Hafta sonları Kukla tiyatromuz oluyor”¦ İlüzyon gösteri oluyor. Fotoğrafçılık ve yaratıcılık dersleri veriyoruz. Bu tabii ki insanları daha çok buraya çekiyor”¦ Ayrıca içine Teo Dede’nin bulunduğu bir oyuncak atölyemiz var çikolatadan yaptığımız”¦




Teo Dede

Orada ne yapılıyor?



Teo dedemiz var onunla birlikte çocuklar hafta sonları oyuncak boyuyorlar. Kahvaltı yapma imkanı da oluyor. Çocuklar burada oynarken aileler kahvaltı yaparak zaman geçirebiliyorlar”¦ Üzerinde tekrar durmak isterim ki biz yaşayan, nefes alan bir müze olmasını isteyerek başladık”¦ Ve buraya gelen her insanında kendini buraya ait hissetmesini istedik. Buranın bir parçası gibi hissetmelerini önemsedik. Her yıl yeni bir çalışma yeni bir etkinlik katmak bizim içi önemli”¦ Çünkü bizim yapmak istediğimiz şey hep bu oldu”¦




Teo Dede Hollandalı. Ülkesinde uzun yıllar, Hollanda’da yaşayan Türklerin neden suç işlediklerinin sosyolojik kısmıyla ilgili araştırmalar yapmış biri. Bunların detaylarını araştırmak için Türkiye’ye geldiğini ve bir daha da ülkesine dönmediğini belirtiyor”¦ Uzun yıllardır eşiyle İstanbul’da ve haftanın iki günü Oyuncak Müzesi atölyesinde kendisinin hazırladığı ahşap oyuncaklarla çocuklara boyama tekniklerini öğretiyor”¦


Peki şu anda Oyuncak Müzesi ne kadar tanınıyor?



3 yıllık bir müze olmasına rağmen hızlı yol aldığımızı belirtmek isterim. Ancak bunu Sunay Akın’a borçluyuz. Sunay Akın yıllardan beridir Oyuncak Müzesinden çok önceleri yazdığı kitaplarını ve aktarabileceklerini hiç durmadan gönüllü olarak liseli gençlerle paylaştı. Bu nedenle Sunay öğrenciler tarafından, öğretmenler tarafından tanınan, kitapları okunan bir yazar. Tabii böyle bir yazarın bu müzeyi açmış olması, Oyuncak Müzesinin tanınırlığını kolaylaştırdı. Yazdıklarını durmadan paylaştı.



‘Oyuncak müzesinin bir sloganı var, Oyuncak Müzesinden çıkarken bir elinizde çocuğunuz bir elinizde çocukluğunuz’




Bir bakıma Oyuncak Müzesi, Sunay Akın’ın iç dünyasının dışarıya dönük tarafı. Kendisinin iç yolculuğuna bizi de taşıyor olduğu kıymetli bir durum”¦ O zaman müze bir nevi yazdıklarının ve iç dünyasının altını çizmiş oldu J



Evet, aynen öyle. Yani sıradan biri açmış olsaydı kısa sürede bu kadar tanınmıyor olabilirdi müze”¦ Aslında iç yolculuğunun bir kısmına tanık oluyorsunuz”¦ (Gülüyor..) Çünkü Sunay’da yollar çok”¦




Müzeyi çok insan görmeye geliyor mu? İstanbul dışından başka şehirlerimizden gelen okullar oluyor mu?



Yaz dönemi ziyaretçi sayısında düşüş olsa da genelde yoğun bir trafiğimiz var. Okullar açıldı ve kış döneminde ziyaretçi sayısında da artış oluyor. Okullar açılınca öğrenciler gelmeye başlıyor. İstanbul’da ki birçok okul müze ziyaretleri düzenliyor. İstanbul dışında da var ama çok değil.




Belgin Akın

Turistler geliyor mu? Tur acenteleri var biliyorsunuz. İstanbul’u bir paket gibi satıyor ve önemli olan tüm yerlerini gezdiriyorlar”¦ Sultanahmet’ten tutunda önemli müzeleri gezdiriyorlar”¦ Oyuncak Müzesi neden bu paketin içinde olmasın?



Maalesef ki yok. Bununla ilgili çalışmalarımız oldu ancak maalesef ki başaramadık açıkçası”¦ O da yine bizim Türkiye’nin kanayan bir yarası”¦ Şöyle ki seyahat acentelerini suçlamak yada benzeri bir cümle değil kuracağım ancak acentelerin böyle bir kaygısı yok. Türkiye’de şöyle önemli bir yer var yada müze var demiyorlar”¦ İstanbul’da yapılan turizm bence ticaret odaklı bir turizmi kapsıyor. Sultanahmet’e götürüyor turisti, eşya aldırıyor. Çok bağlantı kurmaya çalıştık, denedik, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TüRSAB) ile görüştük. Yetkililere burada böyle bir mekân var, insanlar görsünler, Türkiye’nin imajı içinde önemli olacaktır dedik. Avrupa’da her yerde Oyuncak Müzesi görebilirisiniz. Bunun Türkiye’de varlığının bilinmesi kültürel anlamda değerli bir imaj yaratacaktır dedik. Ancak çok denememize rağmen bize dönen olmadı. Çünkü buradan turistleri alıp, alış verişe götürebilecekleri bir yer yok özetle! 3 senedir hakikaten çok uğraştık ve olmadı, olmuyor. Anadolu yakasında olmanın güzergahlarına ters olduğunu söylüyor, karşıdan karşıya geçiremeyiz diyorlar! Bence çoğu acentenin, İstanbul’da bir Oyuncak Müzesi olduğundan haberi yok.




Müzedeki en eski oyuncak 1800’lü yıllara ait. Nasıl ulaşıyor ve alıyorsunuz oyuncakları? Pahalı oluyor mu?



Sunay Akın, müzenin ilk kurulma aşamasında senelerce yurt dışına gitti ve dünyayı gezerek oyuncak topladı. Bavul bavul oyuncak getirdi. Ancak artık Internet üzerinden nerelerde neler olabileceğini daha iyi biliyor. Fiyatları konusunda söyleyebileceğim, oyuncakların gerçekten çok pahalı oldukları.




Türkiye’nin farklı şehirlerinden de oyuncaklar var mı?



Var evet. Sürekli değişiyor ve yenileri ekleniyor. Oyuncakları sistematik bir şekilde değiştirmesek de yeni oyuncak alınmışsa yada gelmişse, aynı hafta içinde müzeye koyuyoruz”¦





Oyuncak Müzesini gezerken dikkat çeken noktalardan biri arşiv niteliği taşıyor olması ve oldukça detaylı bilgi aktarıyor oluşu”¦ Örneğin 1. Dünya savaşına ait oyuncaklar var ve Nazi döneminin, çocukları önce oyuncakla kandırıp sonrasında savaşla ağlatması önemli bir paylaşım”¦



Evet. Bizim çocukluğumuzdan kalan aklımızda olan müze, birçok objenin sıkıştırıldığı, girdiğinizde hemen çıkma isteği uyandıran, ses çıkarmamanız gereken mekânlar olarak kalır… İtiş kakış gidilen, iki piknik arasına sıkıştırılan yerler olarak bilinir. Oysa gerçek öyle değildir! Müzeler yaşayan mekânlardır. Biz burayı kurmaya karar verdiğimizde özellikle böyle olmasına dikkat ettik.




Yani insanların sıkılmayacağı ve bir daha gelmeyi isteyeceği bir ortam oluşturmak”¦



Evet, kesinlikle. Bizim halkımızda maalesef hal böyle olunca biz bunu yıkmak istedik. Müzelerin sıkılması gereken yerler olmadığını göstermek istedik. Gerçi son yıllarda özel müzeciliğin yeni yeni nefes almaya başlamasıyla insanların kafasındaki kalıplar biraz olsun yıkılıyor. Ancak bunun yine de ülkemiz için uzun bir süreç olacağı kanaatindeyim.



‘Müzeler tarihe tanıklık yaparlar… ama biz tarihi ve hayallerimizi unuttuk’




Bizim ülkemizde özellikle tarihi değerler ve binalar yerine, estetikten yoksun yapılar dikiliyor”¦ Tarihi içinde barındırmayan bu yüzyılın çocuklarına, tarihe dair hiçbir aktarımda bulunmayan binalar”¦ Bizim tarihle maalesef hiçbir bağlantımız yok. Sadece kitaplarla var. Sadece tarih kitaplarda yazılıyor”¦ Bu ne kadar inandırıcı olabilir ki? Tarihi yazılanlarla nasıl düşünüp hayal edebilirsiniz ki! Hayal dünyası sonradan zor kazanılan bir şey. Biz ülke olarak; hayallerimizi unuttuk”¦ Bizim hayal kurmanın kötü bir şey olmadığını hatırlamaya ve kendimize hatırlatmaya ihtiyacımız var”¦




Dünya’da nasıl bu durum peki?



Bir Avrupa ülkesine gittiğinizde onların tarihe dair kalan binalarını koruduklarını görürsünüz. Sahip çıkarlar. Çocukları bunları görerek tarihi anlamaya ve öğrenmeye başlar”¦ 400- 500 yıllık binaları hala ayakta durur. Yıkılmak üzere olanları dahi aslına uygun şekilde restore edilir ve korunur. Almanya’nın Nürnberg belediyesi,2. dünya savaşında yıkılmış yerleri olduğu gibi yeniden yapmış… Zannedersiniz ki 100 yıllık bir yapı”¦ Bu çok önemli! Ortak kültür değerlerinin aktarılması ve paylaşılması sosyolojik önem taşıyor”¦




Bu bizi nasıl etkiliyor olabilir?



Şöyle ki ortak kültür değerlerinin sağlanamıyor oluşunu ben bugün toplum olarak birçok sorunun nedeni olarak düşünüyorum”¦ Kendi dilimiz yok”¦ Kültürümüz bir sürü kültürden alınmış karma bir yapıda. Ne yazık ki bir yozlaşma içerisindeyiz. İşte bu nedenle müzelerin burada çok önemli bir rolü var. Müzeler en canlı eğitim araçları”¦ Yurt dışında birçok eğitim ve öğretim müzelerde yapılır. O yüzden bu tür kurumların çoğalması gerekir. Çocuklarımızın geleceği ve eğitimi açısından bu gerçekten çok önemli”¦ O yüzden destek olunmalı. Çünkü bunlar ticari amaçla, para kazanmak için kurulmuyorlar”¦



Belirttiğim gibi para için emek verilen kurumlar değil buralar. Sponsorların bu anlamda bu tarz yerlere bakış açıları başka olmalı. Biz arkamızda bir holdingle açmadık burayı..Kendi mücadelemiz ve çabalarımızda ayaktayız ve ayakta kalmak içinde elimizden geleni yapacağız.. Bu yüzden bence bu insanlara da çok güzel bir örnek oluyor”¦ Yani insanlar holdingler olmadan da bu tarz yerlerin açılabileceği örneğini görmüş oldular!




Müzeler, kültür politikaları demişken oyuncakları izlerken dikkatimi çeken en bariz şey; oyuncak üretilen ülkelerin azlığı oldu! Amerika, Almanya ve Japonya üçlüsü arasında dönmüş bir süre”¦ Neden?



Bir ülkede oyuncak sektörü gelişiyor önce, ondan sonra o ülkenin ekonomisi büyüyor. Şöyle ki; önce hayaller sonra hayat geliyor! Uzay gemisi yapmadan, uzaya gidilemeyeceği düşünülmüş önce”¦.




Peki dünya Oyuncak Müzeleri ile bağlanırınız nasıl? ‘Müze kardeşliği’ söz konusun mu?



Öncelikle 3 senelik bir müzeyiz ancak araştırma yapmamız gerektiğinde ve bağlantı kurmamız gerektiğinde dünyadan iletişimlerimiz hep oldu ancak bir kardeş müzecilik çalışmamız olmadı. Biz geçen yıl Almanya’da bir sergi açtık. ‘Oyuncakların diliyle Türkiye’ diye. Şimdi de Paris’te bir sergi açmayı düşünüyoruz. Girişimlerimiz bu yönde.




1944 yılında Tosya (Kastamonu)’da meydana gelen depremde Bilge Ergin adında 7 yaşında bir kız, oyuncak bebeği ile birlikte göçük altında kalır. Enkazdan yaralı olarak kurtulan küçük kız kısa sürede iyileşir ve plastik bebeğinin kırılan sol koluna ‘Seloteyp’ tedavisi uygular. Yılar sonra emekli bir öğretmen olarak İstanbul Oyuncak Müzesine gelen Tosya kazazedesi kader arkadaşı yorgun bebeğini Oyuncak Müzesinin 2. katında bulunan Hastane Odası kısmına yatırır. Bebeğin yanında ki siyah & beyaz fotoğraf 7 yaşındaki Bilge Ergin ve bebeğinin fotoğrafıdır.


Peki Almanya’da açtığınız sergi nasıl döndü?



Nasıl oldu biliyor musunuz? Oradaki Türkler bizimle ilgilendi ve bulunduğumuz belediyeden bize stat ayarladılar… Ve biz bu sayede götürdüğümüz oyuncakların sergisini yapabildik. Orada ki bazı giderlerle karşılanmış oldu. Oyuncakların buradan götürmek için sponsor bulduk. Gidiş-gelişlerimiz sponsorlar tarafından sağlandı. Almanlar da ilgilendi hatta şaşıranlar oldu. Bizim Avrupa’da bu imajla tanınmamız çok önemliydi.




Bu bizim kültür politikamızla ilgili sanırım?”¦



Evet. Kültür, devletlerin bir politikası olmalı ve vizyon katmalı. Bu unsurlar sağlandığı sürece aileler bir müzeye gitmenin eksikliğini duyumsar ve aile içinde de yaşatır”¦



Belgin Hanım çok teşekkürler”¦ Fotoritim okurları için söylemek istediğiniz son bir mesaj var mı?



Oyuncaklar düşleri besler ve tarihe tanıklık yapar”¦ Bu yüzden oyuncaklar çocuklarımızın oyalanması için değil dünyayı anlamaları için var olmalıdır”¦




Röportaj ve röportaj fotoğrafları : Pınar DAĞ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Pınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü YerPınar Dağ : Oyuncak Müzesi : Hayallerin Gerçeğe Dönüştüğü Yer

Mehmet Özgür : Panoramalar




Fotoğrafı sizin için önemli ve ayrıcalıklı kılan nedir?



Öncelikle mühendis olduğumu ve mühendis olarak hayatımı kazandığımı belirtmek isterim. Birçok sanatçının ve zanaatkarın aksine, genel olarak sanatı, özel olarak fotoğrafçılığı, hayatın vazgeçilmez bir çalışma alanı olarak görmüyorum. Sanatsız insanoğlu hayatını sürdürmeye devam ediyor ve edecek.




Bunu söylüyorum, çünkü sanatı aksi şekilde gösterme çabası özellikle sanat üretenler arasında çok fazla. Böylesine eğilimler her meslek grubunda var ve cok doğal. Örneğin tıp doktorları da dünyadaki refahın onlar sayesinde mümkün olduğunu düşünür. Problem, bu soru genelde sadece sanatçılara sorulduğu için sanatın önemi konusunda hep tek taraflı fikirler ön planda oluyor.


Bir mühendis olarak; özellikle Türkiye’de büyümüş ve halen Amerika’da yaşayan bir mühendis olarak, benim sanatın önemine bakışımın da farklı olması normal karşılanmalı. Bence mühendislik insanların refah seviyesi için sanattan çok daha önemli bir meslek. Enerji, çevre temizliği, su, ulaşım ve haberleşme gibi temel ihtiyaçlarımızın giderilmesi için sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada iyi yetiştirilmiş ve kendilerine bildikleri konularda söz hakkı verilen mühendislere olan ihtiyacımız giderek artıyor. İnsanlık olarak ilerlememiz hesap bilen, düşünme bilen ve çalışma azmi olan değerli bireylerimizin kapasitelerini en iyi şekilde kullanabilecekleri alanlarda kullanması ile mümkün.




Benim için fotoğrafçılık bir hobi. Diğer tüm hobilerde olduğu gibi fotoğrafçılığın da yararlı ve zararlı tarafları var. Önemli olan benim için fotoğrafçılık sadece bir hobi, ne fazla, ne de az. Buna rağmen yaptığım fotoğraf çalışmalarını çok ciddi olarak yaptığımı eklememde fayda var. Bu da mühendislikten gelen detaya olan itinadan kaynaklanıyor. Işığı, fotoğraf kamerasını, görüntü alıcısını bir mühendis gibi anlamadan, doğayı bir doğa bilimci gibi sevip anlamaya çalışmadan iyi doğa fotoğrafçısı olmak zor. Tüm yaptığım kendi evimin duvarlarına asabilecegim, baktığımda beni alıp bir anlık bile olsun o yere götürecek, özel yerleri en güzel halleri ile görüntülemek.




Panoramik fotoğraf size neyi ifade ediyor? Ne zaman ve neden bu tür fotoğraflar çekmeye başladınız?



Doğayı 24mm x 36mm’lik minik bir alanda özetlemek zor. Bunu yıllar önce Grand Kanyon’da güneşin doğuşunu yüzlerce kişi ile birlikte, huşu icinde izlerken daha iyi anladım. Daha önce de film üzerinde panoromik çalışmalarım vardı ama Grand Kanyon’un akıl almaz büyüklüğünü, nasıl bakarsanız bakın tek bir karede anlatmak zor. O ilk ciddi panorama çalışmasından sonra nerdeyse tüm yerden çekimlerimde açıdan dolayı panoramik çekimler yaptım. Çünkü doğa 2:3′lük, 3:4′lük bir alana sığmak için yapılmamıştır.


Bakış açımızdan dolayı manzara kendi sınırlarını zaten bize veriyor. Neden tüm manzarayı, tüm muhteşemliği ile göstermek yerine küçük bir parçasıyla avunalım?
Doğayı panoromik çekmekten daha doğal ne olabilir ki?




Panorama fotoğrafında görüntüyü oluşturmak için kullandığınız tekniği kısaca anlatabilir misiniz?



Sadece standard 35mm fotoğraf makinesi kullanıyorum. Çekim anında tüm manzarayı tarayıp gerekli tüm açılardan ayrı fotoğraflarımı çekiyorum. Daha sonra bu kareleri birer birer Photoshop kullanarak birleştiriyorum. Artık yeni photoshop’da otomatik panorama bu işlemi otomatik şekilde yapıyor. Eskiden filmleri scan (tarayıp), ben birer birer birleştiriyordum.


Panoramalarımın hala çoğunluğu saatlerce uğraşıp kendi elimle birbirine diktiğim küçük karelerden oluşuyor. Yıllar önce ilk 100MPixellik ilk panoramamı yaptığımda o kareyi tek başına çekebilecek bir fotoğraf makinası yoktu. Bugünlerde 500MPixellik dev panoramalar yapıyorum. Yeni panoramalarım hala günümüzün en ileri kamera teknolojisi ile tek karede çekilebilecek sonuçların çok üstünde kalitede. Kalitenin ötesinde gelişen resim dikiş teknikleri, klasik kadraj sınırlarını ve onlara bağlı kuralları temelden sarsmaya devam ediyor.




Panoramik fotoğraf oluşturulurken yatay ve dikey kadraj tercihi var mıdır?



Doğal olarak bakış açısından dolayı nerdeyse tüm panoramik çalışmalarım yatay.




Fotoğraf çekimi esnasında kadraj en son düşündüğüm ve çoğu zaman ihmal ettiğim bir nokta. Fotoğrafçıların bu konudaki saplantılarını hiç anlamadım, anlamaya da çalışmıyorum.




Benim için doğa fotoğraf çekimi “anlamlı veri” toplama sürecidir. Bunun için önemli nokta en karanlık yerden en aydınlık yerlere kadar detayları “en iyi” şekilde kaydedebilmedir. Bu kayıt istendiği şekilde yapıldığı sürece fotoğrafçı başarılı olabilir.




Bir fotoğrafın panorama sayılabilmesi için en/boy oranının ne olması gereklidir?



Böyle bir oran yok. Doğa ne verdiyse oran odur. Benim 1:5′den 1:2′ye kadar panoramalarım var. Baskıya gelince, türlü başka nedenlerden dolayı 3.5, 2.5, 2 oranlarında gruplar oluşturdum. Duvar baskısı olarak baktığımda 3.5 .. 2.5 oranlarının görüş alanımıza daha iyi uyduğunu düşünüyorum.




Kaç derecelik panoramik fotoğraflar yapılabilmektedir ve bunlar için kaç kare fotoğraf gereklidir?



Yatay olarak 200+ derece ile düşey olarak 90+ dereceye kadar panoramalarım var. Kullanılan lense ve ışık koşullarına göre gerekli fotoğraf sayısı 5′ten 200′e kadar çıkabiliyor.




Fotoğrafların yan yana çekilerek birleştirilmesi tekniğinde kullanılması gereken objektif odak uzaklığı hangi aralıkta olmalıdır?



Elle birleştirme yapılacaksa 50mm ve daha uzun odaklı olmasında fayda var. Ama uzun odaklıkla daha fazla fotoğraf çekileceği için işlemesi biraz daha zor olabilir. Diğer taraftan hem elle hem de otomatik olarak çok geniş açılı (17mm) kareleri bile birleştirmek mümkün. Bu konuda bir kısıtlama önermek istemiyorum.




Fotoğrafları yan yana çekerek birleştirme tekniğinde internetten ücretsiz indirilerek kullanılabilecek başarılı program önerileriniz nelerdir?



Panotools üzerine çalışan birçok program var. Bunların hepsinin ücretsiz olmasını beklersiniz ama değiller. En azından ilk başta ücretsiz başlayıp daha sonradan paralı oluyorlar. Her ne kadar gui eklemenin kolay bir şey olduğunu iddia etmesem de open-source bir paket kullandığı sürece gui’li paketlerin para ile satılmasını tasvip etmiyorum.


Eminim hala ücretiz olan paketler vardır ama ben kullanmadığım için destek veremeyeceğim. Yine de panotools’un otomatik birleştirmeyi başlatması açısından panoramik fotoğrafçılık açısından önemi tartışılmaz.




180 derecelik bir panoramada her yerin aynı açıyla ışık alması mümkün değil. Bu durumda poz ölçümünü neye göre yapmak gerek?



“Aynı açı” ile ışık alması neden bir panorama için önemli ki? Tüm fotoğraflar için poz ölçümünün aynı olması da gerekli bir unsur değil.




Önemli husus, mümkün olduğu kadar detayların en iyi şekilde toplanması. Bunun için 10 değişik ışık ölçümü ile fotoğraflar çekilmesi gerekiyorsa, öyle çekilmeli. Kaydedilmeyen veriyi geri getirmek mümkün değil, ama alınan veriyi istediğimiz gibi kontrol eder veya tamamen silebiliriz. Tabii ki bazı koşullar altında çalışmak daha kolay. Örneğin bulutlu günlerde çekilen panoramalar detay olarak, sonradan çalışılması en kolay panoramalar. Diğer taraftan dinamik fotoğraflar için dinamik ışıklara ihtiyaç var. Dinamik aralık yetersiz diyerek detayların bir kısmını ihmal edebiliriz. Bu kişisel bir tercih ve manzaraya bağlı. Bunu genelleştirmemeli. İyi fotoğrafçılık yerine şartlandırılmış, kalıp fotoğrafçılık arayışına girmeyelim.





Üçayak ve su terazisi panorama fotoğrafında olmazsa olmaz ekipmanlardan birisi olarak bilinir, bu tür çekimlerin başarı şansını yükseltecek diğer püf noktaları nelerdir?



Otomatik birleştirme programları bunların ikisini de gereksiz hale getirdi. Elle çekim ile bile yakın noktalardan çekildiği sürece çok başarılı panoramalar yapılabiliyor. Nitekim ben son iki büyük gezimdeki çekimlerimin çok büyük kısmını elle yaptım. Üçayak düşük ışıklı ortamlarda hala şart.




Çekilecek kareyi algılamak, derinlik ve bir perspektif görebilmek panoramik fotoğrafta başarıyı artırır mı yoksa çekilen her kare birleştirildiğinde aynı etkiyi uyandırır mı?



Bilmiyorum. Bunlar ölçülemez, suni değerler. Dolayısı ile benim için pek anlamlı değiller.



Fotoğrafta üçüncü boyut arayışları önemli midir, gerekli midir? Neden?



Bundan kasıt stereo veya holografik fotoğrafçılık değil sanıyorum. Eğer insanlar gerçekten üç boyutlu fotoğrafçılık yapmak istiyorsa zaten böyle teknikler uzun zamandır var. Benim iki boyutta böyle bir arayışım yok.




Bu işe yeni başlayacak amatörlere ne tür bir tekniği kullanmalarını önerirsiniz? Önerebileceğiniz en basit ve ucuz ekipmanlar nelerdir?



Yeni başlayanlara tavsiyem:


1) Bütçelerine uygun digital SLR,


2) Bütçelerine uygun geniş açı zoom lens veya 50mm lens,


3) Photoshop veya gimp,


almaları ve SLR’nin perdesi iflas edene kadar fotoğraf çekmeleri.



En iyi öğrenme yöntemi, kendi tekniklerini geliştirmenin en iyi yolu çok fotoğraf çekmekten geçiyor. Ancak defalarca hata yaparak, defalarca hatalarını düzelterek kendinizi geliştirmek mümkün.




Tabii ki bir noktada insanları motive edebilmeleri için doğanın değişik ve güzel olduğu yerlere gitmeleri gerekli. Evet, doğa harikası yerleri görmek, fotoğrafçılığın önemi ve değerini herkesin kendi içinde ciddi şekilde tartmasına neden olacak. Şehirde yaşarken anlamak zor ama gerçekten dünyada çok güzellikler var. Ama her güzellik her zaman aynı güzel değil. Güzel yerleri en güzel halleri ile çekmeniz dileği ile bol ışıklı günler.



Röportaj : Berna AKCAN

Linkler:
www.mehmet-ozgur.com
http://photo.net/photos/mozgur




FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Duman : Mehmet Özgür







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : PanoramalarMehmet Özgür : Panoramalar

Grace Weston : Oyuncak Masalları



Bir fotoğrafçı olarak, hayata dair sorulara ve çelişkilere hitap eden, hem büyük hem de küçük vinyetler kurarak stüdyomda çalışıyorum. Endişe ve korku, merak ve gizem konularında ve yalnızlık ve evrensel boyutta yaşanan yabancılaşma duyguları üzerinde psikolojik gerilimlerle mizahı dengelemeyi seviyorum. Minyatür karakterlerin kullanımı, kurulmuş sahneler ve canlı renkler, ağır meselelerle daha kolayca oynamamı sağlıyor. Küçük masallarım vasıtasıyla en çok, gerçeklik konusunda daha önceden denemediğim şeyleri yapmaktan hoşlanıyorum.



Bakış açım ve yaklaşımım, kendimi yatak odamın bir köşesinde, oyuncaklarla, bulduğum ya da yaptığım nesnelerle oluşturduğum ve görüntülemek ve yeniden düzenlemek haftalarımı alan küçük diyoramalarla eğlendirdiğim göreceli bir yalnızlıkla geçirdiğim çocukluğumdan ortaya çıkmıştır.



Yüksek çözünürlüklü tambur tarayıcı taramaları, parlak orta format ve 4×5 slaytlarımla yapılmıştır. Taramalar daha sonra kuşe kağıda basılı chomira c print fotoğraflarında kullanıldı. Nadir durumlar dışında (mesela bir telin silinmesi gibi) tüm görüntüleri kamerada oluşturmayı tercih ediyorum.



Grace Weston



As a photographer, I work in my studio staging constructed vignettes to address the questions and contradictions of Life, both large and small. I enjoy balancing humor with psychological tension in themes of anxiety and fear, wonder and mystery, and the sense of isolation and alienation that paradoxically is experienced universally. The use of miniature characters, constructed sets and vivid colors allows me to play with weighty issues in a lighter way. It is through my little fictions I most enjoy taking a stab at Truth.



My point of view and approach come out of a childhood spent in relative isolation, where I entertained myself by making little dioramas with toys and found or constructed objects in a corner of my bedroom to view and rearrange for weeks at a time. I survived and flourished inside a private reality of my own creation that served as great consolation in a world where I had no control. Intense introspection balanced with the healthy coping mechanism of humor developed my sensibilities.



High-resolution oil drum scans are made from my vivid medium format and 4×5 transparencies. The scans are then used to produce rich glossy Chromira C-print photographs. With rare exception (the erasing of a wire, for example), I prefer to create all illusions in camera.



Grace Weston





















Grace WESTON Hakkında


Grace Weston, Portland Oregon’daki stüdyosunda, zeka, mizah ve psikolojik gerilimle birleştirilmiş kısa hikayelerin sahnelendiği öyküsel görüntüler yaratarak çalışan ödüllü bir fotoğrafçıdır. Sahnelerini, çok kişisel olarak görünen ama aynı zamanda evrensel de olan ikilemlere, ilüzyonlara, sevinçlere ve korkulara hitabeden karakterleri ve aksesuarları hem üreterek hem de bularak oluşturur.



“O, the Oprah Magazine”, “More Magazine”, “Portland Monthly”, “Seattle Metropolitan”, “Pittsburgh Magazine” ve “Northwest Palate” çalışmalarına yer veren dergilerden birkaçıdır. Onun sanatı, Birleşik Devletler’de Avrupa’da ve Japonya’da umumi ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Seattle’daki G. Gibson Galerisi ve Photo-Eye ‘a ait online galeri Photographer’s Showcase (Fotoğrafçının Vitrini) tarafından temsil edilmektedir. İnternet sitesi: http://www.graceweston.com




Grace Weston


About Grace WESTON


Grace Weston is an award-winning photographer who works in her Portland, Oregon studio in the United States creating narrative imagery with staged vignettes that combine humor, wit and psychological tension. She constructs her sets as well as fabricates and finds props and characters to address the dilemmas, illusions, joys, and fears that at once seem so personal, yet are also universal.



Editorial clients include “O, the Oprah Magazine”, “More Magazine”, “Portland Monthly”, “Seattle Metropolitan”, “Pittsburgh Magazine”, and “Northwest Palate” among others. Her fine art is included in public and private collections in the United States, Europe and Japan. She is represented in Seattle by the G. Gibson Gallery and by Photo-Eye on their on-line gallery, Photographer’s Showcase. Her web site is http://www.graceweston.com




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Grace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak MasallarıGrace Weston : Oyuncak Masalları

Necmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat Dağları



1964- 1967 tarihleri arasında Cilo- Sat Dağlarına iki defa gittim. Bu izlediğiniz fotoğraflar da bu gezilerime aittir.



1964 ‘de Sat Dağlarına ait bir anımı anlatmak istiyorum. Cilo’ larda 13 gün yürüyerek Sat’lara geçtik. Baygevaruk Gölü’nde kamp kuracaktık. Akşam saat 5 sularında Bay Gölü’ne geldik. Katırları çözdük. Çadırları kurduk. Yemek hazırlıkları başlamıştı ki korkunç bir gürültü ile irkildik. Çadırdan dışarı fırladığımda göle taş yağıyordu. Bunu yapan bir ayı ailesiydi. Rehberimiz havaya ateş açtı, fakat hiç ama hiç tınmadan taş yuvarlamaya devam ettiler. Rehber burada kalamayacağımızı söyledi. Hakikaten de tepemize taş yağdırıyorlardı ve kalmaya imkân yoktu”¦ Biz de tekrar çadırları katırlara yükleyip aşağılara doğru yürümeye başladık. Gelirken epeyce aşağıda kıl çadırları görmüştük. Yolun yarısını inmiştik ki, elinde bir gemici feneri yaşlıca bir adam bize doğru geliyordu. Selamlaştıktan sonra adam ne olduğunu merak ederek, silah sesleri duyduğunu söyledi. Göle giderken bizi görmüşlerdi. Neler olduğunu söyleyince adam gülmeye başladı. “Tabii dedi biz şimdi aşağıdayız. Bir hafta sonra göle çıkacağız. Oralar şimdi ayıların mekânı. Ayılar da bir hafta sonra orayı terk edip daha yukarılara gidecekler. Siz bir hafta önce geldiniz hayvanları rahatsız ettiniz. Tepki onun içindir. Bizim ayılarla aramızdaki anlaşma bu” dedi.



Dünyayı tüm canlılarla birlikte paylaşıyoruz. Doğada hiçbir canlıdan üstün olmadığımızı düşünerek yaşamalı ve öyle davranmalıyım diye bir dersti aslında bu yaşadıklarım”¦ Bu gezideki en önemli anılarımdan biri olduğu için sizlere anlatmak istedim.



Sizlerle 32-33 yaşlarımdaki fotoğraflarımı paylaşıyorum. Şu anda 76 yaşımdayım. Bir doğa harikası olan Hakkari ve Cilo dağlarına bir daha gidebilmek ve tekrar fotoğraflamak en büyük dileğim”¦



Necmettin KÜLAHÇI



































FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

Necmettin Külahçı : Bir Yaşam Öyküsü
Necmettin Külahçı : Çocuklarım







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Necmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat DağlarıNecmettin Külahçı : Hakkari, Cilo, Sat Dağları