Kategori arşivi: EKİM 2007 SAYISI

Coşkun Aşar : Karanlıktaki Çocuklar



Karanlıktaki Çocuklar




İstanbul sokaklarında yaşayan 18 yaş altında binlerce sokak çocuğu var. Tarihsel sürece bakıldığında bugünkü biçimiyle sokak çocuklarının ortaya çıkışı 1980 sonrasına denk geliyor. Köklerine inildiğinde yoksulluk, göç, parçalanmış aile, aile içi şiddet ana sorunların başında yer alıyor. Tüm bu temel sorunların 1980 sonrası ortaya çıkmasıysa kesinlikle rastlantı değil.



Bu çocuklar iki taraflı bir terk edilişin sonucunda büyüyen sosyal bir yara, hem onlar ailelerini ve yaşadıkları çevreyi, hem de aileleri ve toplum bu çocukları terk etmiş. Çocukların çoğu sokakta yaşamaya başladıktan kısa bir süre sonra uçucu madde ve uyuşturucu bağımlısı oluyor. Ömürleri çok kısa, gelecekleri ve kaybedecekleri hiçbir şey yok.



Çocuklar sokakta gruplar halinde yaşıyorlar. Kendi sosyal ilişkilerini ve kurallarını yaratmışlar. Küçüklerle büyükler, güçlülerle güçsüzler arasında ilkel bir hiyerarşi var. Şiddet onların yaşamının bir parçası haline gelmiş, birbirlerine acımasızca şiddet uyguluyorlar. Ancak kendi kendilerine uyguladıkları şiddet daha büyük, vücutlarındaki yara izleri bunların en önemli kanıtı. Kendilerini acıtmaktan çekinmeyen bu çocukların, karşısındakini ne kadar acıtabileceğini hayal etmek zor. Sokak çocukları, görmezlikten geldiğimiz kendi karanlık yanımız. Onları bu toplum yarattı, o halde suçsuz değiliz. Her yıl sokak çocukları biraz daha artıyor, Türkiye’de büyük kentlerin en önemli problemlerinden biri bu.



Bu fotoğraflar sokak çocuklarıyla bir yolculuk, içerde olmanın ağırlığı, taraf ve tarafsız olmak, kendini ve ötekini acıtmak, acıyı paylaşmak, ilkelliğin ak ve kara yüzü, aynı ruhta kurban ve cani, şiddetle sevginin sarmaş dolaş yürüdüğü bir yol, karanlıktaki çocuklarla karanlıkta yüzleşme”¦



Coşkun AŞAR
İstanbul, 2006




Children in Darkness



Numerous abandoned children live on Istanbul`s streets, Turkey.



They left their families or abandoned by the families both, main reason are poverty, imigration, violance in family and separated families etc. State is not able to help enough most of them. Social services are limited especially created new place to stay and rehabilitation.



All those kids are living on streets. They stay on empty buildings, atm units, hotels and restaurants ventilation holes or anywhere street as a shelter.



Using chemical drugs like glue and especially thinner sniffing, smoking are very common in the street children. Also begging from the people to survive.



They create their own social relations and rules. Younger ones get older. There is a primitive hierarchy between the powerfulls and the powerlesses. Violonce is a part of their lives but the violence they commit to themselves is the greatest. Wounds on their bodies are the proof for it. It is hard to imagine to what extent they can give harm to others while they give harm to themselves in such a way.



Every year increasing number of abandoned children one of the major problem in big cities of Turkey.




Coşkun Aşar,


2006 / İstanbul




























Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Coşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki ÇocuklarCoşkun Aşar : Karanlıktaki Çocuklar

Phil Borges : Güçlü Kadınlar



GÜÇLÜ KADINLAR – WOMEN EMPOWERED




Derinden etkileyen bir çalışma. Phil Borges, dünya çapındaki kadın ve genç kızlara sosyal ve ekonomik adalet getirerek, bizi yavaş ama düzenli bir değişimin kenarlarındaki “soğuk ve çoğu zaman isimsiz kadın kahramanlar” ile yüz yüze getiriyor.


A deeply inspirational work. Phil Borges has brought us face to face with heroes ‘remote and mostly unknown women’ on the edge of a slow but steady transformation, bringing social and economic justice to women and girls worldwide.”



Isabelle Allende



2004 yılında, yoksulluğu hafifletmek için, kırsalda yaşayan kadınlara izin gereksinimine dikkati çekmek amacıyla, dünya çapında düzenlenen bir kampanyada CARE organizasyonu ile ortak çalışmıştım. Dünya üzerinde birbirinden kilometrelerce uzak ülkelerdeki izin verilmiş bu olağanüstü kadınların hikayelerini toplamak için Afrika, Asya ve Güney Amerika`ya seyahat ettim. İşte o isimsiz kahraman kadınlardan birkaç tanesinin eşitlik ve farkı kapama mücadelelerinin hikayesi…


In 2004, I partnered with the organization CARE to bring attention to the necessity of empowering women in the global campaign to alleviate poverty. I traveled to Africa, Asia and South America to gather the stories of extraordinary women in remote parts of the world who have empowered themselves and their communities. Here are a few of these women, remote and mostly unknown, on the vanguard of a global shift toward gender equality.




Fahima , 38 ,


Kabul, Afghanistan





Fahima, 1985’ den beri öğretmenlik yapıyor, 1996 ‘da Taliban hareketi basladığında işini kaybeden, çalişan binlerce kadından bir tanesi. Tüm tehlikeyi ve Taliban’ın tehditlerini göze alarak genç kızlar için kaçak bir okul açtı. Evine her hafta, matematik, sosyal bilimler, Pushto (yerel dil) öğrenmek için 130 genç kız geliyordu… Kızlara Fahima`nın evine neden gittikleri sorulduğunda, O’nun, teyzeleri olduğunu söylüyorlardı. Din polisi tarafından fiziki taciz ile tehdit edilmesine rağmen Fahima 2001 yılında Talibanın gidişine kadar bu görevini sürdürdü…



Fahima, a teacher since 1985, was one of thousands of professional women who lost their jobs when the Taliban came to power in 1996. In defiance of the Taliban andat great risk to herself, Fahima opened a clandestine school for young girls. At one point, 130 girls were coming to her home each week to study math, science, and the local language, Pushto. When the girls were asked why they were going to Fahima’s house, they said she was their aunt. Although harassed by the religious police and threatened with beatings and worse, Fahima continued operating her school for girls until the fall of the Taliban in 2001.




Humaria, 11,


Kabul, Afghanistan





Humaria yumurta satarak ailesinin geçimine ve –Afganistan’da savaşın yoksulluğa sürüklediği bir çok aile gibi- hayatta kalabilmek için yaşam mücadelesine katkıda bulunuyor”¦ Afganistan’ da 7–13 yaş arasındaki çocukların sadece yarısı okula gidebiliyor… Okumak bir lüks ve tercih haline gelince oğlanlar da kızlar gibi seçiliyor…



Humaria sells eggs as a street vendor to help her family survive. As with many families in Afghanistan, years of war have left them very poor. Only half of all Afghan children ages 7 to 13 attend school.When the luxury of education is an option, boys are typically chosen over girls.




Yelda, 12 ,


Afghanistan





Yelda Taliban hükümeti düşene kadar, evde halı dokuyan ailesine yardım ediyordu… Şimdi, öğretmen olmak ve İngilizce öğrenmek istiyor. CARE tarafından 9-14 yaş arası kız çocuklarına yardım amaçlı desteklenen “Kızlar okula projesi”ne kaydoldu.



Yelda was helping her family make carpets at home until the Taliban fell. Now she would like to become a teacher and specialize in English. She has enrolled in the Out-of-School Girls Project, a program supported by CARE and designed to help girls ages 9 to 14 rejoin the mainstream education system.




Abay, 28,


Awash Fontale, Ethiopia





Abay, genç kızlarını 12 yaş öncesinde sünnet eden bir kültüre sahip ülkenin çocuğu… Sünnet zamanı geldiğinde “hayır” diyen bir genç kız. Annesi ısrar ettiğinde sünnetsiz kadının cezalandırılacağı ve asla evlenemeyecegini söyler. Annesinin ısrarları dayanılmayacak/ karşı koyulmayacak bir hal aldığında koşarak uzaklaşıp bir akrabası (büyükbabası) ile yaşamaya başlar… 8 sene sonra köyüne döner ve CARE ofisinde calışmaya başlar, bir ilkokulun ve kliniğin açılımına yardımı olur. 5 sene sonra, bir kadını sünnet töreni filmini vermeye razı eder ve filmi erkek şeflerine gösterir. Hayatında hiç, bir kadının sünnet oluşunu seyretmemiş olan şefleri şok geçirir. İki hafta sonra, erkek şefleri bir toplantı düzenler; 15 oya karşı 2 oyla, köyünde kadınların sünnet edilmesine son verilir.



Abay was born into a culture in which girls are circumcised before age 12.When it came time for her circumcision ceremony, Abay said, “No.” Her mother insisted: An uncircumcised woman would be ostracized and could never marry, Abay was told.When her mother’s demands became unbearable, she ran away to live with a sympathetic godfather. Eight years later, Abay returned to her village and began work as a station agent for CARE, supervising the opening of a primary school and a health clinic and the construction of a well. After five years, she finally convinced one of the women to let her film a circumcision ceremony. She showed the film to the male leaders. They had never seen a female circumcision and were horrified.Two weeks later, the male leaders called a special meeting and voted fifteen to two to end female circumcision in their village.





Asgeli, 52,


Awash Fontale, Ethiopia





Sünnet töreni/merasimi şefi olarak Asgeli yüzlerce kadının sünnetine şahit olmuş, sünnet etmiş biri. Şimdi, tıpkı diğerleri gibi, Abayın yanında onun sayesinde değişen ananenin destekçisi. “Bunu hep yaptık çünkü bu bir ananeydi, zorla yaptırılıyor ve zararlarını bilmiyorduk” diyordu…


As a leader of the circumcision ceremony, Asgeli had performed hundreds of female circumcisions. Now, like others in the village, she is supportive of the change in custom that Abay had advocated. She said, “We did the circumcisions because that is what had always been done.We were in the dark house and did not know.”




Howa, 8 ,


Awash Fontale, Ethiopia





Howa`nın annesi Awash Fontale de kadınlara yapılan sünnetin kötü bir uygulama olduğuna inandırılan ilk kadın. Abay`ın destek ve çalışmaları sayesinde, Howa, ailesi içinde sünnet olmayan ilk genç kız olacak.



Howa’s mother was one of the first women in Awash Fontale to be convinced that female circumcision was a “bad practice.” Thanks to Abay’s efforts, Howa will be the first girl in her entire family history not to be circumcised.




Akhi, 32,


Tangail, Bangladesh




13 yaşından önce, bedenini satmaya başlamadan önce Akhi teyzesi tarafından bir geneleve satılmıştı. Uzun yıllar orada çalıştırıldı… Bunalıma girince intiharı denedi, başaramadı… Hayatı seks tacirlerinin elinde son bulabilirdi… Siyasilerin, sosyal grupların ve dincilerin -neredeyse imkansız- desteğini alabilmek ve seks işçilerinin haklarının korunması amacıyla bir organizasyon kurulması icin yıllarca çabaladı, 3 kez tutuklandı, 1998 yılında “Nani Mukti Sangha” grubunu kurdu. Bu organizasyon genelevlerde “condom/prezervatif” kullanımını başlattığında, genelevlere 12-13 yaşında alınan kız çocuklarının sayısında hatırı sayılır bir azalma olmuştu… Bugün hala seks işçilerinin hakları için mücadele veriyor/çalışıyor, öylesi güçlü bir kişilik ki polis bile kendisinden korkuyor…


At age 13, before she had even begun menstruating, Akhi was sold into a brothel by her aunt. After working for several years, she became highly depressed and attempted suicide. Her failed attempt brought about an epiphany: Her life could be used to improve the lot of her fellow sex workers. Akhi accomplished the near-impossible task of gaining support from religious, political, and social groups to create an organization to advocate for sex workers’ rights. Despite being arrested three times, she prevailed and, in 1998, formed the “Nani Mukti Sangha” organization. Since the group commenced, condom use in the brothel has increased from near zero to eighty-six percent, and the number of 12- to 13-year-olds recruited into the brothels has decreased.Today, she continues to fight tenaciously for sex workers’ rights, and is said to have such a forceful personality that even the police are afraid of her.




Renchin, 59,


Dharamsala, India





1991 yılında bir grup 66 cüce Tibetli kadın Hindistan’ın Dharamsala sokaklarında boy gösterdi… Çin`in baskıcı rejiminden kaçan ve Hindistan`a sığınan bu insanların ne yaşam yerleri, ne yiyecekleri, ne de yaşam destekleri vardı. Kendisi de sığınmacı olan Tibetli Renchin, onlara oturacak ve bakılacakları yer buldu. Emekleri desteklenerek büyüdü, bir organizasyon haline geldi. Sadece yiyecek, mesken değil sağlık, hatta eğitim desteği bile buldu.


Geleneksel olarak, Tibetli rahibeler nasıl dua edileceğini öğreniyor fakat duaların anlamlarını öğrenmiyorlardı. Buda’nın öğretilerine göre doğrudan bir soyları olmadan rahibeler mukadder kılınmak için gerekli soydan yoksundular. Sadece keşişler öğretmen olarak atanabilirdiler ve öğreticilikleri sayesinde geçimlerini sağladılar. Rahibelere öğretmen olabilmeleri için zorunlu eğitim verilmesi ile Renchin onların ekonomik bağımsızlıklarının kapılarını açtı.


In 1991, a group of sixty-six Tibetan nuns appeared on the streets of Dharamsala, India. Fleeing Chinese persecution, the refugees had nowhere to live, nothing to eat, and no support network. Renchin, a Tibetan refugee herself, helped the nuns find housing and establish a nunnery. Her efforts grew into the Tibetan Nuns Project, an organization that provides exiled nuns with shelter, health care, and, notably, advanced educational opportunities. Traditionally, Tibetan nuns have been taught how to pray, but not the meaning of their prayers.With no direct lineage to the teachings of Buddha, the nuns lacked the ancestry necessary for ordainment. Only monks could become ordained teachers and, through their teaching, support themselves. By giving the nuns the education necessary to become teachers, Renchin has opened the door to their economic independence.




Adjoa, 28,


Bowku Village, Ghana





Adjoa eşinin dört karısının en genciydi ve yaşamının büyük bir bölümünü mısır ekerek ve toplayarak tarlalarda geçiriyordu. Diğer karıları ise temizlik işlerini paylaşıyordu. Ama Adjoa mutfakta sıcak bir ateş önünde gün tüketmektense çiftlikte diğer kadınlarla birlikte hareket etmeyi tercih ediyordu.


Geçen sene CARE, Adjoa ve organizasyondaki 30 üye kadına kredi tahsis etti. Tahsis edilen bu krediler kadınların, eşlerinin çocukları için harcamadıkları ilaç ve cibinlik gibi gerekli sağlık masraflarını karşılamalarına olanak tanıdı. Grup toplantılarında, kadınlar aile planlaması ve kadın hakları üzerine konuştular, birlikte olduklarında seslerini tek başına olduklarından daha çok ve kuvvetle duyuracaklarını keşfettiler. Haliyle gitgide, toplantılar dışında da, dışarda konuşurken daha az çekingen olmaya basladılar. Şimdilerde Bowku kadınları köylerinde düzenlenen erkeklerin de katıldığı tüm toplantılara katılıyorlar ve başarı ile komşu köylerin kadınlarını da eğitip gruplaşmalarını organize ediyorlar.


Adjoa is the youngest of four wives and spends most of her time in the field tending the grain and corn crops. The other wives share the household chores, but Adjoa prefers working communally on the farm with the other women in the village, instead of spending time alone in the kitchen over a hot smoky fire.



Last year, CARE helped Adjoa form a thirty-member women’s savings and credit association. Having access to loans allowed the women to afford preventive health care items for their children, such as mosquito nets and medicine, that their husbands were hesitant to purchase. During their group meetings, the women also discussed family planning and women’s rights. They discovered that they had a more powerful voice collectively than as individuals. Gradually, they became less shy about speaking out at community meetings, and now the women contribute substantially to the previously all-male village civic meetings. As word of the success of the Bowku women’s group has spread, the women are being asked to help form women’s associations in neighboring villages as well.




Azumah, 80,


Bowku Village, Ghana




Azumah, Bowku köyünde, kadınların geçirdikleri aşamaları ve gerçekleştirdiği projeleri gururla anlatırken kızının Adjoa`nin kredi grubu ve yatırımlarının yetkilisi olduğunu… « Her şeyin son senelerde değiştiğini, şimdi kadınların, köylerinde daha çok söz sahibi olduğunu », söyledi…


Azumah spoke with great pride about the progress that women have achieved in Bowku village. Azumah’s daughter is now the treasurer of Adjoa’s savings and credit group. “Everything has changed in the last few years. Now women have a say in our village,” she said.




Bashidu, 6,


Bowku Village, Ghana





CARE on sene önce Bowku’da, kadınların gecikmiş eğitimleri ve evlenme yaşının geciktirilmesi için bir eğitim programı uygulamaya başladı. Artık Bashidu gibi diğer kızların da orta okul ve ileri düzeyde okuma şansı var…


CARE began a program teaching gender equality in Bowku ten years ago. Because of the program’s emphasis on female education and delayed marriage, there is a good chance that young girls like Bashidu will be allowed to continue their education through secondary school.

Latifa , 9,

Bowku Village, Ghana





Latifa, yaşıtı diğer kız çocukları gibi günde 6 saat okula gidiyor, aynı zamanda eve su taşınması, yemek pişirmek ve mısır tarlasının sürülmesinden de sorumlu. Bu yüzden okulunu bırakan kız çocuğu sayısı çok fazla. Programın amacı 13 yaşından önce evlenen kız çocuklarının yüzdesini azaltmak…


Latifa attends school six hours a day. Like most girls her age, she is also responsible for hauling water, cooking, and tending the corn field. Because of this demanding schedule, historically school dropout rates for girls have been high, with many girls getting married as early as age 13.

Wouli, 7,

Bowku Village, Ghana





Wouli günde en az 4 saatini su ve eve yakacak odun bulmak icin harcıyor. Ve bu görevini iman içinde yapıyor. En yakın arkadaşı Atinyo ile birlikte ders çalışıyor. Okuldan sonra en az 2 saatini babasının evlerinin duvarına astığı tahta üzerinde yazılı matematik ve dil dersi ödevlerini yapmak icin harcıyor.


Although Wouli has to spend four hours a day fetching water and firewood, she still does her homework religiously.Working with her best friend, Atinyo, she spends two hours after school practicing her language and math assignments on a chalkboard her father attached to the side of their house.


Transito, 91,


Cayambe, Ecuador





Efsanevi bir insan hakları figürü olan Transito’dan sıklıkla “Ekvador’un Rosa Parks’” ı olarak sözedilir. İspanyol fethinden sonra yerli halkın çoğunun ellerinden hakları alındı ve sözleşmeli köleler olarak büyük çiftlikler sisteminde hizmet etmeye zorlandılar. Transito 1926’da 17 yaşında iken kendisini taciz eden bir çiftlik sahibine karşı hiç çekinmeden açıkça konuşup düşüncelerini yüksek sesle açıkladı. Küfür ettiği için 5 aylığına hapishaneye gönderildi. Serbest bırakılmasından sonra Ekvadorlu yerlilerin kötü durumlarının sözcüsü olarak bir efsane haline geldi. Daha sonra Ekvador politikası ve toplumunda yerli halkın geniş çapta saygı kazanmasına katkı sağlayan, yerli çiftçilerin düzenlediği bir greve yardımcı oldu.


Transito, a legendary human rights figure, is often referred to as the “Rosa Parks of Ecuador.” After the Spanish conquest, many indigenous people were stripped of their rights and forced to serve as indentured servants in the hacienda system. In 1926, at the age of 17,Transito spoke out against a hacienda owner who had been molesting her. She was sent to jail for five months for protesting her abuse. Upon her release, she became a legend for speaking out about the plight of indigenous Ecuadorians. Later, she was instrumental in organizing a strike by indigenous farmers, which catalyzed a newfound respect for indigenous peoples in Ecuadorian politics and in society at large.





Nana Gyetuah, 56,


Dekoto Junction, Ghana





Koko Ana adıyla tanınan Nana, köyünün ilk kadın yöneticisi. Köyün yetkilisi olarak kereste simsarları tarafından yerle bir edilen kakao ağaçlarının ve köy halkının haklarının korunması için mücadele veriyor. Kayıt tutanların yıktıkları bir köprüyü onarmalarını reddetmesi üzerine köylüleri ayaklandırır ve yolu kapattırır. Amirinin kereste simsarlari ile menfaat ilişkisini belgelediğinde, amirinin şikayeti üzerine yakalanır ve bir ay hapis cezasına çarptırılır. Daha sonra CARE`in yardımı ile kurtarılır ve halkının tüm el konmuş tarlalarını geri alır. Böylelikle Koko ana, köyündeki kadınlara iyi ve kuvvetli bir örnek olur.


Nana, known as Mama Koko, became the first female chief of her village. As such, she fought for the rights of the villagers, whose cocoa trees were being destroyed by the timber industry.When loggers destroyed and refused to repair a bridge, she mobilized her fellow villagers to create a roadblock. Her superior, the “stool chief,”complained when she exposed the corrupt relationship he had with the timber industry. He had her arrested, and she spent a month in jail. After CARE helped secure her release, she returned to seek restitution for her community’s ruined farmland. Mama Koko has successfully decreased the amount of logging in her territory, and her strength and position as chief make her a strong role model for the young women in her village.




Augustina, 13,


Dekoto Junction, Ghana





Augustina`nın ailesi Koko ananın onlar için savaş verdiği ailelerden birisi. Ağır yükümlülükler Augustina`nın ailesinin çiftlik arazisine zarar vermişti. Tarlada 7 saat çalışmasına rağmen, arta kalan zamanının 5 saatini de okula gitmek için harcıyor ve bir gün matematik öğretmeni olmanın hayalini kuruyor.


Augustina’s family is typical of the villagers who Mama Koko has advocated for. Heavy logging damaged the fields of Augustina’s family farms. Even though she works seven hours a day in the fields to help her family survive, she spends another five hours a day in school, and dreams of becoming a math teacher.









Phil BORGES Hakkında


Phil Borges 25 yıldan fazla bir zaman yerlilerle yaşadı, onları ve dünya üzerindeki kabile kültürlerini belgeledi. İşi vasıtası ile gelişen dünyada insanların karşılaştığı sorunların anlaşılabilirliğini artırmaya çabalar.



Sergilerinde ödül kazanmış kitapları aracılığıyla Phil, okuyucuları ile fotoğrafik konuların arasında bir ilişki yaratmaya çalışır. “Sadece uzaklardaki etnik veya kabile gurubunun isimsiz bir parçası olarak görüntülemek değil; izleyicinin bu kişileri bireyler olarak görmelerini, isimlerini ve bir parça tarihlerini bilmelerini istiyorum”.



Tibetli portresi adlı kitabı: Merhametin Gücü, bireyleri hiçe sayılan ve anavatanları işgal edilerek zorla yerleri değiştirilen derin ruhani bir kültürü tanıtır. 1998’de Evrensel İnsan Hakları Deklasasyonu’nun 50. yıldönümünü kutlayan bir sergi ve kitap olan “Ruha Katlanmak”ı sunmak üzere Uluslararası İnsan Hakları Organizasyonu’na katıldı. “Hediye” adlı sergisi ve kitabı gelişen dünyadaki çocuklara yüzle ilgili yapıcı ameliyatları sağlayan sağlık ekiplerinin çalışmalarına dikkat çeker.



Phil, Discovery ve National Geographic için hala doğal dünya ile ruhani dialoglarını sürdüren yerlilerin kültürlerini araştıran bir seriye ait üç televizyon belgeselini sundu.



Phil’in şu anki projesi olan “Yetki Verilen Kadınlar” kendileri ve toplumlarının iyilikleri için cinsiyet engellerini ve töreleri kıran gelişen dünyadaki sıra dışı kadınları bize tanıtır.



Phil’in fotoğrafları dünya çapındaki müze ve galerilerde toplanmış ve sergilenmiştir. Ödül kazanmış kitapları dört dilde yayınlanmış ve 1998’de kendisine Photo Media Dergisi’nin “Yılın fotoğrafçısı” ödülü sunulmuştur. 2003 yılı Aralık ayında Phil, 1. Yıllık Uluslararası Fotoğraf Ödülleri ‘nde Lucie olarak adlandırılan Yardımseverlik Ödülü ile onurlandırılmıştır. 2005’te yardımsever çalışmaları nedeni ile “Zürafa Kahraman” olarak adlandırılmıştır. Phil uluslararası dersler ve konferanslar verir ve özelikle tehlikedeki kültürler ve tehdit edilen çevre gibi konulara odaklanan fotoğrafla ilgili projelerin sponsoru Bue Earth Alliance’ın yardımcı kurucusudur.



2001’de, dünya çapındaki gençlerin kültürel farklılıkları keşfetmesi ve hürmet etmesi amacı ile dijital hikaye anlatma yoluyla iletişim kurduğu on-line sınıf programı olan “Birbirini Anlama Köprüleri’ni” kurdu. Gönüllü danışmanlar Köprü öğrencilerine kendi yaşamlarının foto hikayelerini yaratmalarına yardımcı oluyor ve daha sonra bunlar sisteme yüklenerek dünyanın diğer yerlerindeki öğrencilerle paylaşılıyor. Köprüler hızla gelişti ve şu anda Kenya, Hindistan, Guatemala, Peru, Nepal ve Navajo’da web siteleri var. (www.bridgesweb.org)



Phil 1969 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nden mezun oldu ve 2004’te Kaliforniya Üniversitesi’nin prestijli madalyası ile şereflendirildi. Ailesi ile Seattle ‘da yaşamaktadır.



Seçkin Kişisel Sergileri :


2004 United Nations, New York, NY


2002 Exploris Museum, Raleigh, NC


2001 Wright Museum of Art, Beloit, WI.


2001 Magister Ludi, Cesano Maderno, Milan, Italy


2001 Andrew Smith Gallery, Santa Fe, NM.


2001 South Dakota Art Museum, Brookings, SD.


2000 Galerie D’Art Contemporain, Luxembourg


2000 Centro Cultural Recoleta, Buenos Aires, Argentina


2000 National Gallery of the Grand Cayman Islands, British W.I.


2000 Kulturernas Museum, Helsinki, Finland


1999 Kunsthal Museum, Rotterdam, Netherlands


1998 White House, Washington, D.C.


1998 Tasende Gallery, Los Angeles, CA.


1998 Benham Gallery, Seattle, WA.


1998 Albuquerque Museum, NM.


1997 Whyte Museum, Banff, Alberta, Canada


1997 Diane Farris Gallery, Vancouver, BC.


1997 Museum of History and Industry, Seattle, WA.


1996 Camera Obscura Gallery, Denver, CO.


1996 G. Ray Hawkins Gallery, Santa Monica, CA.


1996 Alexandra Palace, London, England


1996 Capital Rotunda, Washington D.C.


1995 Photographic Image, Portland, OR.


1992 Silver Image Gallery, Seattle, WA.


1991 Benham Gallery, Seattle, WA.




Daimi Koleksiyonları :


Denver Art Museum, Denver, CO.


Los Angeles County Art Museum, Los Angeles, CA.


Museum of Fine Arts, Houston, TX.


Museum of Photographic Arts, San Diego, CA.


Portland Art Museum, Portland, OR.


Portland Museum of Art, Portland, ME.



Amaç



Fotoğrafla ilgili projelerim yerli ve kabile insanlarına yardım için adanmıştır. Niyetim bu kültürlerin değerine ve yüzyüze oldukları meselelere dikkat çekmektir.



Problem



Daha evvel benzeri görülmemiş bir kültürel yok olma çağında yaşıyoruz. Yüzlerce hatta bazıları binlerce yıldır yaşamlarını sürdüren yerli ve kabile kültürleri çok yakında yok olabilir. Massachusset Teknoloji Enstitüsü dilbilimcisi Ken Hale tarafından yapılan yeni bir çalışma, dünyada varolan 6000 dilin 3000’inin çocuklar tarafından artık konuşulmadığı için yokolmaya mahkum olduğunu hesaplamıştır. Bu ürkütücü bir gerçek.Bir kuşakta , kültürel farklılığımız ikiye bölünecek. Türümüzün yaratıcılığı , dayanıklılığı ve gücünü sağlamaya yardım eden bilgi, hayal gücü ve inanç çeşitliliği parçalanıyor. Doğal dünya hakkında ansikolopedik bilgiyi oluşturan sözel gelenekler yok oluyor.





Yerli halklar asırlardır ekonomik konularda korkutuldu ve milletler topraklarına tecavüz ettiler. Sömürgeci ve emperyal baskılar hala var olmasına rağmen daha sinsi bir sorun, bu kültürlerin çocukları ile ilgili olarak yeralmaktadır. Zenginlik imajı ile büyülenen ve Birinci Dünya gücü ile gençlik, geleneklerinden uzaklaşıyor. Bu gençlerin çoğu şehirlere göç ediyor ve hiçbir zaman peşine düştükleri hayali tam olarak gerçekleştiremeyen ikinci sınıf vatandaş konumuna düşüyorlar. Halk olarak yok olmuyorlar, yaşamaya devam ediyorlar ama kültürlerinin özü yok ediliyor. Önceki kendi kişiliklerinin ve gelişen dünyadaki taklit etmeye çalıştıkları kişilerin gölgelerinden ayrılıyorlar.



About Phil BORGES


For over twenty five years Phil Borges has lived with and documented indigenous and tribal cultures around the world. Through his work, he strives to create a heightened understanding of the issues faced by people in the developing world.



Through his exhibits and award-winning books, Phil attempts to create a relationship between the audience and his photographic subjects. “I want the viewer to see these people as individuals, to know their names and a bit of their history, not just to view them as an anonymous part of some remote ethnic or tribal group.”



His book TIBETAN PORTRAIT: The Power of Compassion, introduces individuals from a deeply spiritual culture who have been marginalized and displaced by the occupation of their homeland. In 1998 he joined Amnesty International to present ENDURING SPIRIT, an exhibit and book celebrating the fiftieth anniversary of the Universal Declaration of Human Rights. His exhibit and book The Gift highlights the work of medical teams that provide facial reconstructive surgery to children in the developing world.



Phil has hosted three television documentaries for Discovery and National Geographic as a part of a series that investigates indigenous cultures that still maintain a spiritual dialogue with the natural world.




Phil Borges by Jeff Gima



Phil’s current project, Women Empowered, introduces some of the extraordinary women in the developing world who are breaking through gender barriers and conventions in order to enhance their well being and the well being of their communities.



Phil’s photographs are collected and exhibited in museums and galleries worldwide. His award-winning books have been published in four languages and in 1998 he was presented the Photo Media Magazine “Photoperson of the Year” award. In December, 2003 Phil was honored with the Humanitarian Award, receiving the Lucie at the 1st Annual International Photography Awards. In 2005 he was named a Giraffe Hero for his humanitarian work. Phil teaches and lectures internationally and is co-founder of Blue Earth Alliance, a 501c3 that sponsors photographic projects focusing on endangered cultures and threatened environments.



In 2001 Phil founded Bridges to Understanding, an on-line classroom program that connects youth worldwide through digital storytelling for the purpose of exploring and honoring cultural diversity. Volunteer mentors help the Bridges students create photo-stories of their lives that are then uploaded and shared with students in other parts of the world. Bridges is growing rapidly and currently has sites in India, Kenya, Guatemala, Peru, Nepal, and the Navajo Nation. www.bridgesweb.org

Phil graduated from University of California as a Regents Scholar in 1969 and was honored with their prestigious University of California Medal in 2004. He lives with his family in Seattle.




Selected Solo Exhibits


2004 United Nations, New York, NY


2002 Exploris Museum, Raleigh, NC


2001 Wright Museum of Art, Beloit, WI.


2001 Magister Ludi, Cesano Maderno, Milan, Italy


2001 Andrew Smith Gallery, Santa Fe, NM.


2001 South Dakota Art Museum, Brookings, SD.


2000 Galerie D’Art Contemporain, Luxembourg


2000 Centro Cultural Recoleta, Buenos Aires, Argentina


2000 National Gallery of the Grand Cayman Islands, British W.I.


2000 Kulturernas Museum, Helsinki, Finland


1999 Kunsthal Museum, Rotterdam, Netherlands


1998 White House, Washington, D.C.


1998 Tasende Gallery, Los Angeles, CA.


1998 Benham Gallery, Seattle, WA.


1998 Albuquerque Museum, NM.


1997 Whyte Museum, Banff, Alberta, Canada


1997 Diane Farris Gallery, Vancouver, BC.


1997 Museum of History and Industry, Seattle, WA.


1996 Camera Obscura Gallery, Denver, CO.


1996 G. Ray Hawkins Gallery, Santa Monica, CA.


1996 Alexandra Palace, London, England


1996 Capital Rotunda, Washington D.C.


1995 Photographic Image, Portland, OR.


1992 Silver Image Gallery, Seattle, WA.


1991 Benham Gallery, Seattle, WA.




Permanent Collections


Denver Art Museum, Denver, CO.


Los Angeles County Art Museum, Los Angeles, CA.


Museum of Fine Arts, Houston, TX.


Museum of Photographic Arts, San Diego, CA.


Portland Art Museum, Portland, OR.


Portland Museum of Art, Portland, ME.




The Mission

My photographic projects are devoted to the welfare of indigenous and tribal people. My intention is to help bring attention to the value these cultures represent and the challenges they face.




The Problem

We are living in an era of unprecedented cultural extinction. Indigenous and tribal cultures that have survived for hundreds””sometimes thousands –of years may soon be gone. A recent study made by the linguist Ken Hale of the Massachusetts Institute of Technology estimates that 3,000 of the 6,000 languages that exist in the world today are fated to die because they are no longer spoken by the children. The implications of this fact are startling. In one generation our cultural diversity will be halved. This diversity of knowledge, imagination, and belief that has helped to provide the creativity, resiliency and strength of our species is being dismantled. The fragile oral traditions that have held an encyclopedic body of knowledge about the natural world are being lost.




Phil Borges in Mongolia


Indigenous peoples have been threatened for centuries as economic interests and nation states have encroached on their lands. Although colonial and imperial pressures are still present, a more insidious problem lies with the children of these cultures. Entranced by images of the wealth and power of the First World, the young are turning away from their traditions. Most of these young people migrate to the cities and end up as marginalized beings never truly benefiting from the illusion they chase. As people they do not disappear; they live on, but the very essence of their culture is extinguished, leaving them shadows of their former selves and shadows of those they want to imitate in the developed world.



Phil Borges



Çeviri : Berna AKCAN & Faika Berat PEHLİVAN
Translated by Berna AKCAN & Faika Berat PEHLİVAN






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Phil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü KadınlarPhil Borges : Güçlü Kadınlar

Igor Siwanowicz : Yaratıkların Efendisi



ÖZGEÇMİŞ



1976 yılında Krakow, Polonya’da doğdum. 1995-2005 yılları arasında, Krakow Jagiellpnian Üniversitesi’nde biyoteknoloji okudum. Eğitimimin son yılını, master derecesi projemde çalışarak Danimarka Aarhus’da geçirdim.


2001 yılında Münich yakınlarında Martinsreid’de bulunan Max Planck Enstitüsü’nde biokimya doktorasına başladım ve geçtiğimiz 2 yıl için – Şubat 2007’e kadar- MPI’ da asistan konumuna geldim. Hayatımın bu noktasında 90 derece dönmeye karar verdim, bilim kariyerimi beklemeye aldım ve serbest bir doğa fotoğrafçısı olarak gücümü deniyorum.




FOTOĞRAFLARIM



Biyolog bir çift tarafından resimli atlaslar ve albümlerle dolu bir evde büyütülen bir insan olarak, benim her zaman, doğa ve hayvanların şekillerine kuvvetli bir yakınlığım vardı. Fakat bu, fotoğrafçılığın arz tarafında (yani fotoğrafa bakan değil onu çeken) kendimi bulduğum ilk dijital SLR kameramı, Canon10 D, aldığım zaman olan 2003 baharına kadar belli değildi.


Hayvanların fotoğraflarını çekerken ve çok kişisel bir perspektiften modellerimi gösterirken biraz farklı bakış açısını sunmayı deniyorum. Benim fotoğrafçılığım, tümüyle kuramsal bir soruyu cevaplamakta bir denemedir: böcekler ve diğer küçük hayvanlar Repti-gala veya Playbug magazine türü bir dergide ne çeşit çekimler görmek ister?


”žGöz kamaştırıcı makro” terimi akla geliyor. İnternet üzerinde galerilerimi ziyaret eden insanlardan aldığım geri bildirim ve yanıtlar, benim fotoğraflarımı çevresel bir proje olarak düşünmemi sağladı ”” eğer insanlar, sunduğum hayvanların değerini bilirlerse, onlar, dünyanın farklılığını ve yaşamın inanılmaz çeşitliliğinin orda olduğunu düşünmeye başlayabilir.




MODELLER



Ben, dikkatimi genellikle beğenilmeyen ve çoğunlukla tüylü, şirin veya sıcak kanlı olmadıklarından dolayı sakınılan yaratıklar üzerine odakladım. Onlarla ilgilenmemin sebebi bu değil tabii ki. Tuhaf, yabancı, Gigeresque formları, beni büyüler. Böcekler yabancıdır, başka dünyadan gelmiş görünümlü yaratıklardır, onlara yakınlaştıkça, etkisi güçlenir.


Sürüngenler, sırasıyla şaşırtıcı oyunları, gösterişli yüzeyleri, pullu derileri, boynuzları ve hipnotize edici gözleriyle ve ağaç kurbağaları, biraz yapışkan-çamurlu şekilde olmasına rağmen cazibe ve incelikle doludur.




İLETİŞİM


Adres: Dr. Igor Siwanowicz


Langbehnstr. 7


80689 Muenchen


Germany



E-mail: siwanowi@biochem.mpg.de


siwanowicz@yahoo.com






Dr. Igor Siwanowicz –a short curriculum



I was born in 1976 in Krakow, Poland. In the years 1995-2000 I have been studying biotechnology at Jagiellonian University in Krakow. The last year of my studies I’ve spent in Aarhus, Denmark, working on my Master of Science degree project. In 2001 I started PhD studies in Max Planck Institute for Biochemistry in Martinsried just next to Munich, Germany, and for the past 2 years – till February 2007 – held a Post-doc (scientific assistant) position at MPI.




At that point in my life I decided to take 90 degrees turn, put my scientific career on hold and try my strength as a freelance nature photographer.




My photography



As an individual brought up by a pair of biologists in a house full of illustrated atlases and albums, I’ve always had a strong affinity to the images of nature and animals. But it wasn’t until spring 2003 when I bought my very first digital SLR camera, Canon 10D, that I found myself on the supply side of photography.




I’m trying to present a bit different point of view on animals’ picture taking and show my models from a very personal perspective. My photography is an attempt on answering a purely hypothetical question: what kind of shots would insects and other small animals like to see in a kind of Repti-Gala or a Playbug magazine. A term “glamour macro” comes to mind.




The feedback and responses from people visiting my online galleries made me think of my photographs as an environmental project – if people can appreciate the animals I’m presenting, they may start to think differently of Earth and the incredible variety of life there.




The models


I focused my attention on creatures that aren’t generally appreciated and often are shunned on account of not being fluffy, cute or warm blooded. That isn’t the reason I turned to them, of course. Weird, alien, Gigeresque forms fascinate me. Insects are foreign, otherworldly looking creatures – the closer you get to them, the stronger the effect. Reptiles in turn sport amazing, baroque textures, scales, horns and hypnotic eyes. And tree frogs are full of charm and grace, albeit in a bit sticky-slimy way.





Dr.Igor Siwanowicz




Contact information

Address: Igor Siwanowicz

Langbehnstr. 7


80689 Muenchen


Germany



E-mail: siwanowi@biochem.mpg.de


siwanowicz@yahoo.com




Çeviri (Translated by) : Ayşegül KANBAK




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Igor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların EfendisiIgor Siwanowicz : Yaratıkların Efendisi

Youry Bilak : Ukrayna Madencileri




Ukrayna maden ve madencileri projesi nedir?



Ukraynalı kömür madencilerini Ukrayna’da günlük yaşamlarında gerek çalışma yerinde gerekse aile yaşamlarında fotoğraflamak…



Projenin gerçekleştirildiği mekan neresi?



Madencilerin fotoğrafları Ukrayna`nın doğusunda Güney Donetsk’de Vuhledar şehrinde ve batısında Lviv`in kuzeyinde çekildi. İki ayrı şehirde Novovolensk ve Tchervonohrad’da…



İlk çekimlere Vuhledar’da başladım (2005 Kasım tarihli fotoğraflar). Orada, evlerinde onlarla birlikte bir hafta yaşadım. Daha sonra, madene indim, çalışma yerlerinin tam ortasına. Tüm bu insanları dışarıdaki yaşamlarında tanıyordum, ailelerini, çocuklarını. Bu madende gaz serbest ve her yerde dolaştığı için –yangın ve patlama riski nedeniyle- makine ve ekipmanimla inmeme izin verilmedi. Madenin içinde e galerilerde çekilen tüm fotoğraflar Novovolensk ve Tchervonohrad’da çekildi. Çekim tarihi Nisan 2006 olanlar… Hiç bir fotoğrafı kaçırmak, bozmak istemediğim için Ukrayna Sanayi Bakanlığı’na müracaat ettim ve bana içinde gazın serbest dolaşmadığı bir maden bulmalarını istedim, batıya gidişim o nedenleydi. Orada istediğim gibi fotoğraf çekebildim. İlk indiğimde flaşla çekim yapabildim (sevmediğim bir teknik olmasına rağmen). İkinci inişimde ise tripodumla indim ve daha başarılı ve sevdiğim fotoğrafları cekebildim.



Projenizin doğuşu nasıl oldu?



Kayınpederimin babası madenciydi ve bu beni çok etkiliyordu, daha sonra Ukrayna`ya fotoğraf çekmek için gidip geldikçe bir gün bunu gerçekleştirmek ve madene inip fotoğraf çekmeye karar verdim.



Projenin başlangıç ve bitiş tarihi nedir?



2005 – 2006 yılları arasında çalıştım.



Peki neden madenciler?



Yukarıda da bahsettiğim gibi kayınpederimin babası madenciydi ve bu beni çok etkiliyordu.



Foto-röportajınız kaç fotoğraftan oluşuyor?



Tam olarak bilmiyorum ama, tamamında doğu ile batı madencileri arasında, yaklaşık 2 haftalık bir çalışma idi… Bu tarz foto-röportaj çalışmalarında insanların arasına girmeyi, onlarla birlikte yaşamayı seviyorum. Benim için gidip bir otelde kalmak söz konusu bile değil ve genelde birçok kare ile geri dönmüş oluyorum.



Fotoğraflarınızda kurgu var mı?



Bu tarz fotoğraflarda hiç bir kurgu yok, en doğal hallerini fotoğraflıyorum ve hepsi anlık çekimler, ama elbette önceden neleri nasıl çekeceğimi de planlıyorum ve mümkün olduğunca da o senaryoya uymaya çalışıyorum. Ama genelde ve sıkça hiç tanımadığım bir dünyaya giriyor, girdikçe onu ve hiç hayal bile etmediğim sahneleri keşfediyorum.



Bu bir ekip çalışması mı kişisel bir proje mi?



Her zaman tek başıma çalışıyorum. Daha önce de dediğim gibi insanlara yakın olmak istiyorum, kalabalık veya birden fazla kişi ile olduğunuzda ister istemez bir mesafe oluşuyor. İşimde ben bir yalnız kovboyum …



Projenizin bir sponsoru var mı?



Hayır bir sponsorum yok, tüm masraflarımı kendim karşılıyorum.



Çalışmanızı daha önce sergilediniz mi? Sergilediyseniz nerede ve ne zaman?



Madenciler henüz bir sergiye konu olmadı, ama düşünce halinde. Çıkarılan kömür tozlarından bir mürekkep yapıp onu da üzerine serpiştirerek siyah beyaz bir sergileme yapmak isterdim.



Son sergimi şu linkten izleyebilirsiniz: http://ybilak.free.fr/ukrainiens.htm



Ukrayna’daki Fransız sefaretinin bir siparişiydi. Sergi bu sene Lviv ve Kiev’de sergilendi. İki buçuk ay içinde 15.000 ziyaretçi ağırladı. Ziyaretçilerimden birisi de Ukrayna’nın bayan başkanıydı.
http://www.ukraine3000.org.ua/eng/news/5956.html



Çekim aşamasının en komik, en üzücü ve en unutulmaz anları neydi?



En üzücü olanı: Çekimlerden bir hafta sonra, benim de tanıdığım bir madencinin, madende geçirdiği bir kaza sonrası ölmesiydi.



En unutulmayanı: Madenden yukarı ilk çıkışımda Hennadij (rehberim olan madenci) bana duygularımı sordu. Ona; 800 metre aşağıya indiğim için çok heyecanlandığımı, madenin dibini gördüğüme çok mutlu olduğumu ve o cehennemden tekrar yukarı çıkabildiğime çok mutlu olduğumu söyledim. Sinirlendi, oranın bir cehennem olmadığını, kendisinin iş yeri olduğunu söyledi…



Bir başka unutamadığım anı ise o insanların sıcaklığıydı. Madenin içindeyken bana gösterdikleri – tıpkı bir baba gibi- korumacılık. Şimdi artık onlar benim arkadaşlarım ve ben her Ukrayna`ya gidişimde onları düzenli olarak arıyorum.



Bu çalışmanın, -birkaç cümle ile- öncesini, sürecini ve sonrasını nasıl anlatırdınız?



Onları düşünmeden geçirdiğim tek bir hafta yok… Bana gore onlar işçi değil birer kahraman.



Bu projenin amaç ve hedefi nedir?



Gazetelere satabileceğim bir foto-röportaj olması (ki henüz gerçekleştiremedim) ve sergileyebilmek (gerçekleştirme aşamasında).




Röportaj : Faika Berat PEHLİVAN





C` est quoi le projet de mines et mineurs Ukraniens?


Photographier des mineurs de charbon en Ukraine dans leur quotidien, aussi bien dans leur travail que dans leurs familles.



Quel est le lieu de travail?


Ces photos de mineurs ont été faites à l’est de l’Ukraine au sud de Donetsk dans la ville de Vuhledar ainsi qu’à l’ouest (au nord de Lviv) dans deux villes différentes Novovolensk et Tchervonohrad.


J’ai commencé à Vuhledar (les photos datent de novembre 2005), j’ai vécu une semaine avec les mineurs chez eux et ensuite, je suis descendu dans la mine au sein de leur brigade. Toutes ces personnes je les connaissais en dehors, je connais leurs familles, enfants. Dans ces mines il y a du gaz et l’on ne m’a pas autorisé à descendre avec mon appareil photo (risque d’étincelle). Toutes photos prisent au fond de la mine dans les galeries sont de Novovolensk et Tchervonohrad. Celles ci datent d’avril 2006. Comme je ne voulais pas rater des photos, je suis allé au ministère de l’industrie ukrainien et j’ai demandé qu’ils me trouvent une mine sans gaz, c’est pourquoi je suis allé ensuite à l’ouest. Là j’ai pu faire toutes les photos que je voulais. Je suis descendu une première fois en faisant les photos au flash, c’est une technique que je n’aime pas. La deuxième fois je suis descendu avec mon trépied et là c’est les photos que je préfère.



La naissance du projet, comment a–t-il ete realize?


J’ai voulu faire ce reportage car quand j’étais petit le père de mon beau père était mineur, cela m’impressionnait beaucoup, plus tard en allant en Ukraine pour photographié, je me suis dit qu’un jour, je ferai ce travail d’aller descendre dans les mines.



La date de commencement et la dure?


Voir plus haut



Pourquoi ce projet?


Voir plus haut



Combient de photos?


Je ne sais pas exactement, mais j’ai presque passé en tout deux semaines (entre l’ouest et l’est) avec les mineurs. Lorsque je fais un reportage de ce genre j’aime me glisser chez le gens, vivre avec eux. Pour moi il est hors de question d’aller vivre à l’hôtel. En général, je reviens avec beaucoup de matière.



Est ce qu` il y a des mis en scene?


Dans ce style de photo, il n’y a aucune mise en scène, je photographie le naturel. J’improvise tout le temps, bien que je fais un scénario à l’avance, des clichés que je tiens absolument à faire. Mais souvent je rentre dans un univers que je ne connais pas et je découvre chaque jour des scènes que je n’imaginais pas.



Est-ce que c` est un travail d` equipe ou individual?


Je travail tout le temps seul, comme je vous l’ai dit je veux être au plus près de gens. Si vous êtes plusieurs, une distance s’installe. Et puis dans le travail, je suis un solitaire.



Avez vous de(s) sponsor(s)? Si oui, qui est votre sponsor(s)?


Aucun sponsor, je finance tout



Avez vous deja expose votre projet, Si oui, ou et quand?


Les mineurs n’ont encore fait l’objet d’une exposition, mais c’est en projet. J’aimerai faire une exposition noir et blanc en utilisant des encres pigmentées au charbon afin de tourner en art le minerai qu’ils extraient.


Ma dernière expo se trouve à cette page:
http://ybilak.free.fr/ukrainiens.htm

C
’était une commande de l’ambassade de France en Ukraine. L’exposition à eu lieu cette année à Lviv et à Kiev. En deux mois et demi j’ai eu plus de quinze mille visiteurs dont la femme du président ukrainien :


http://www.ukraine3000.org.ua/eng/news/5956.html



Durant la realisation :Quel est le plus comique, le plus triste moment du travail? Et le moment inoubliable ?


Le plus triste : une semaine après mon reportage à l’est un des mineurs que je connaissais est mort dans un éboulement.


Inoubliable : lorsque je suis remonté la première fois, Hennadij (le mineur qui était mon guide) me demande mes impressions, je lui réponds : “J’ai été très impressionné par cette descente (à 800 mètres de profondeur), je suis très content d’avoir vu comment c’était au fond mais je suis très heureux d’être sorti de cet enfer” il me dit “cet endroit n’est pas un enfer, c’est l’endroit où je travail”



Inoubliable également la chaleur de ces gens, la manière qu’ils m’ont protégé, ils étaient très paternaliste lorsque j’étais au fond. Maintenant ils sont devenu mes amis, je les appelle régulièrement lorsque je suis en Ukraine.



Pourriez vous nous dire en quelque mot l` avan, Durant et l` après de votre projet?


Il ne se passe pas une semaine sans que je pense à eux, pour moi ce n’est pas des travailleurs, c’est des héros.



Quel etait la raison et le but?


De faire un reportage pour le vendre à des journaux (ce qui n’est pas encore fait) et d’en faire une expo (c’est donc en prévision).








UKRAYNA MADENLERİ VE MADENCİLERİ :




BATI MADENLERİ:




Madenin dibinde adlı çalışmanın fotoğrafları Batı Ukrayna’da Tchervonohrad ve Novovolensk şehirlerinde çekildi. Rehberim tugay komutanı Sacha idi. Onunla birlikte madenin iki ayak kısmına, madencilerin tepelerinde 500 metreden de yüksek kayaların altında, dizleri üzerinde çalıştığı 70 cm yükseklikteki dehlize kadar indim.




DOĞU MADENLERİ:




Madenci portreleri ve madencilerin çalışmalarını gösteren fotoğraflar ise yine Ukrayna’da Donbass madenlerinde çekildi.




Buradaki rehberim de, yirmi beş seneden beri madende çalışan Hennadi idi. Vouhledar şehrinin (anlamı kömürün getirisi/ verdiği olan) Güney Donbass madenin tüm madencileri gibi 15 kişiden oluşan kara yüzlüler adlı tugaydandı. (madende 3000 kişi çalışıyor). Hennadi 3 gun boyunca günde 6 saat çalışıyor dördüncü gün dinleniyor. Maden 800 metre derinliğinde ve 90 km uzunluğunda bir galeriden oluşuyor.



Bir nolu ayaktan yeryüzüne çıktığımda Hennadi bana gördüklerim hakkında ne düşündüğümü sordu. Ona, Bana gore siz işçi değil, bu şartlar altında çalışabilmeniz için birer kahraman olmalısınız… Bir madeni ziyaret edebildiğim için mutluyum ama o cehennemden çıkabildiğim için daha çok mutluyum, dedim… Böyle diyince bana hiddetlendi ve “orası cehennem değil, benim çalışma yerim” dedi…



Hadi fotoğrafları izleyin, size yazmaya çalıştığım bu satırlardan çok daha fazla söyleyecekleri var…



MINES ET MINEURS UKRAINIEN



MINES DE L’OUEST



Les photos de “Au fond de la mine”, ont été réalisées dans l’ouest ukrainien (près des villes de Tchervonohrad et de Novovolensk). Guidé par Sacha un chef de brigade, je suis descendu au fond de deux puits de mines où des hommes travaillent à genoux sous une hauteur de soixante dix centimètres avec plus de cinq cents mètres de roches au dessus de leurs têtes.




MINES DE L’EST



Dans les galeries photo “Portraits de mineurs” et “Travail de mineurs”, je me suis rendu dans le bassin minier du Donbass, situé à l’est de l’Ukraine.



J’ai eu comme guide Hennadi, mineur de fond depuis plus de vingt cinq ans. Comme tous les travailleurs de la mine “sud du Donbass” de la ville de Vouhledar (qui signifie : le don du charbon”), il fait partie d’une brigade de “gueules noires” d’une quinzaine de personnes (la mine emploie trois mille personnes). Hennadi travaille Six heures par jour pendant trois jours puis il a un jour de repos. La mine comporte plus de quatre vingt dix kilomètres de galeries et descend à près de huit cents mètres de profondeur.



Lorsque je suis remonté du puits numéro 1 Hennadi me demande : “Alors, qu’as tu pensé de ce que tu as vu ?”



Je lui réponds : “Pour moi vous n’êtes pas des travailleur, pour travailler dans ces conditions, vous êtes des héros. Je suis très content d’avoir pu visiter une mine, mais je suis encore plus content d’être sorti de cet enfer !”



Sur quoi il me rétorque : “Ce n’est pas l’enfer, c’est mon lieu de travail…!”



Allez voir les photos, elles parleront beaucoup plus que ces lignes que je peine à vous écrire.









Madenin dibinde :





Bu madenciler kendilerini 500 metre derinliğe indirecek asansörü bekliyorlar. Orada 6 saat boyunca çalışacaklar. Maden 24 saat ve haftanin 7 günü aralıksız çalışıyor…

Ces mineurs attendent l’ascenceur qui les descendra à une profondeur de cinq cents mètres. Ils y travailleront pendant six heures. La mine fonctionne 24/24 h 7/7 jours.




Arkadaki panoda, “Baba, eve geri dön!” yazıyor…


Derrière, sur le panneau, il est écrit : “Papa, reviens à la maison” !





Kafasının üstündeki denizanası görüntüsündeki torbalar yangını önleme/kesme mekanizması oluşturuyor. Plastik torbalar içinde 3 ton su var… Yangın anında plastik torbalar yanıyor. Madende sadece metan gazı değil (grizu) uçuşan kömür tozları da yangına sebep olabilir. Tutuştuğunda, yangın çok hızlı yayılıp madeni çökertebilir. Bu tür bir yangını etkisiz hale getirebilmek ya da söndürmek için benzeri en az üç barikat gereklidir. 10 Mart 1906’da, Fransa’da Courriere madeninde, bu alandaki bir yangın 1099 madencinin hayatına sebep olmuştu.

Les méduses au dessus de la tête de ce mineur constituent un système coupe-feu. Trois tonnes d’eau dans des sacs plastiques. En cas de feu le plastique brûle et l’eau tombe. Le grisou (gaz de méthane) n’est pas la seule cause d’incendie dans les mines, la poussière de charbon en suspension est très inflammable également. Lorsqu’elle s’embrase, le feu se propage à très grande vitesse et arrive à faire fondre le métal. Il faut environ trois “barrages” comme celui-ci pour arrêter un feu de ce type.

En France, le 10 mars 1906 dans la mine de Courrières, un feu de cette espèce a coûté la vie a 1099 mineurs.





Çalışma mekanı yüksekliği 70 cm ve kafasının üstünde milyonlarca ton kaya…

Soixante dix centimètres de hauteur de travail et des millions de tonnes de roche au dessus de la tête.





Sağ tarafta görülen makine kayaları deliyor. Bu fotoğrafı çekebilmek için tozların yere düşmesini beklemek zorunda kaldım. Görünen manzara çok etkileyiciydi. Benim gözümde bu insanlar bu mekanda, bu tehlike altında, bu gürültü, toz ve karanlıkta çalıştıkları için hepsi birer kahraman…

Sur la droite on distingue la haveuse (machine à extraire le charbon) qui ronge la roche. Pour faire cette photo il a fallu que j’attende que la poussière tombe. Par ailleurs le vacarme ambiant est très impressionnant. A mes yeux ces hommes sont des héros pour travailler dans ces conditions de danger, de bruit, d’obscurité et de poussière ! Espérance de vie : cinquante cinq ans.


Bu madenciler kömürün elde edileceği galerilere götürecek ana galeriyi hazırlıyor (mekan diğer yerlere göre daha yüksek) İç kısımda kömür damarını gayet net görebiliyoruz.


Ces mineurs forent une galerie principale qui mènera aux galeries (beaucoup moins hautes) d’exploitation du charbon. Ici on voit bien dans la partie inférieure la veine de charbon.




Bu maden de domuzdamları bu yuvarlak odunlar ile yapılıyor. Madenciler çökmeden önce yıkılırken kırıldığında ses çıkaran bu malzemeyi kullanıyor/önemsiyor.


Dans cette mine, l’étayage se fait à l’aide de rondins de bois. Les mineurs apprécient ce matériau qui craque (donc fait du bruit) avant de céder.




Bu kıymetli madeni işlemek için açılan bölgeye giriş çıkış da çok zor… Fotoğraf makinamla o delikten geçerken çok ızdırap çektim.

Pour accéder et sortir de la zone où l’on extrait le precieux minerai, cet étranglement ! J’ai eu la plus grande peine à passer avec mon appareil photo.




Burada Nvovolensk madeninin en dibindeyiz. (Lviv’in kuzeyinde, Batı Ukrayna’da) Kömürü çıkarttıkları makine bu. 70 cm yüksekliği olan madenin bu bölümünde, Rouslan, günde 6 saat çalışıyor. Kafasının üstündeki 500 metre yükseklikteki kayaları da sadece bu çubuklar tutuyor…!


Nous sommes ici au plus profond d’une des mines de Novovolensk (Ouest de l’Ukraine, au nord de Lviv). C’est cette machine (la haveuse) qui extrait le minerai. Dans cette partie de la mine, Rouslan travaille dans soixante dix centimètres de hauteur six heures par jour. Au dessus de sa tête 500 mètres de roche soutenues par… des “allumettes” !





Batı Ukrayna`daki Lvivi şehrinin kuzeyindeki Novovlolensk madeninde, çıkarılan kömürün taşınması pil ile çalışan bir motorun çektiği bu vagonlar ile yapılıyor. Vagonu kullanan madencinin kafasının üstünde gördüğümüz yangına karşı koru(n)ma sistemi. Su ile doldurulmuş plastik torbalar. Yangın çıktığında o torbalar yanıyor ve suyu açığa çıkarıyor…

Dans cette mine de Novovlolensk (ouest de l’Ukraine au nord de la ville de Lviv), le charbon est transporté dans des wagonnets tirés par une motrice fonctionnant sur… batteries.

Au dessus de la tête du conducteur, un système anti-feu. Ce sont des sacs plastiques remplis d’eau. En cas de feu, les sacs brûlent libérant l’eau.




Madendeki tek kadın; madenin hemşiresi.


La seule femme en fond de mine est l’infirmière de garde




Madenci portreleri :





Lambahanede Mariana ve Oksana, lambaların şarjlarını ve gaz maskelerin doğru çalışıp çalışmadığını kontrol ediyor.

Dans la lampisterie, Mariana et Oksana vérifient la charge des lampes et le bon fonctionnement des masques à gaz.





Bu madenci gömleğinin içinde, o gün yiyeceği yemeği taşıyor… Göreve başlar başlamaz o yemeği yiyecek ve sonrasında 6 saat boyunca çalışacak. Burada içerdeki görevliye numarasını taşıyan jetonu verdikten sonra karşılığında lambasını ve koruyucu maskesini alacak.

Sous sa chemise, ce mineur emporte son repas qu’il consommera en arrivant à son poste, ensuite il travaillera six heures durant. Ici après, avoir donné son “jeton” portant son numéro de matricule, on lui remettra sa lampe de mineur ainsi que son masque de secours.





Çalışma Yeri :





Serhij ve Hennadi, 25 yıllık madenciler, çalışma yerlerindeki ziyaretlerim sırasındaki iki harika rehberim. Şehir 1970’li yılların başında kurulmuştu, arkada muhteşem Sovyet mimarisi!

Burada maden, okullar, hastane, spor merkezleri kurulmuş, tatil merkezi ise Karadeniz kıyısında yer alıyor.

Hennadi et Serhij, mineurs depuis vingt cinq ans, seront mes merveilleux guides durant ma visite sur leur “lieu de travail”. La ville a été bâtie, au début des années 1970, pour loger les ouvriers. Belle construction soviétique !

Ici la mine a construit : les écoles, l’hôpital, les centres sportifs, le centre de vacances situé sur les bords de la mer noire…




Güney Donbass madeninin bir numaralı kuyusu… İşçileri getiren servis, bazen 70 km uzaktan bile işçi taşıyor… Maden günde 24 saat haftanın 7 günü aralıksız açık. Her ekip günde 6 saat çalışıyor, 4 vardiya var. Madenciler 3 iş günü sonrası 1 gün dinleniyor…


Le puits numéro 1 de la mine “Sud du Donbass”. Des navettes amènent les ouvriers venant parfois de loin (soixante dix kilomètres). La mine fonctionne 24/24, 7 jours sur 7. Chaque équipe travaille six heures durant, donc quatre équipes se succèdent dans une journée.

Les mineurs travaillent trois jours consécutifs puis disposent d’un jour de repos.





Günlük kıyafetlerini bir odada bıraktıktan sonra, başka bir odaya geçiyorlar ve orada madenci kıyafetlerini giyiyorlar. Burada kömürün acı kokusu hakim…


Après avoir laissé leurs tenues “civiles” dans une pièce, ils passent dans une autre pièce pour enfiler leurs vêtements de mineurs. Ici règne déjà une odeur âcre de charbon.






Botlarını giymeden önce ayaklarını bir ayakkabıdan çok daha dayanıklı ve sağlıklı / hijyenik olan bir parca bez ile sarıyorlar. Yıkama sırasında kaynatılıyor, bu da ayaklarında yara oluşmasını önlüyor…

Avant de chausser leurs bottes, les mineurs enveloppent leurs pieds dans un morceau de tissu, beaucoup plus résistant et plus hygiénique qu’une paire de chaussettes. Au lavage, on peut les faire bouillir, ce qui leur évite des mycoses.





Ianoukovitch`in gözleri önünde kadınlar madencilerin lambalarını tamir ediyorlar. Metan gazı varsa, patlamayı önlemek için kadınların tamamıyla sızdırmazlığı çok iyi kontrol etmeleri gerekiyor…

Sous l’oeil de Ianoukovitch, les femmes réparent les lampes de mineurs. Elles doivent être totalement étanches pour prévenir tout risque d’explosion, pour le cas où il y aurait présence de gaz (méthane).




Lambahane: madencilerin lambalarının şarj edildiği yer. Burada hepsi pile takılmış halde duruyor. Hepsinin dikkatli bir şekilde sızdırmazlıklarının kontrol edilmiş olmaları gerekli… Bu madende gaz neredeyse her yere yayılmış durumda… En ufak kıvılcım ölümcül olabilir…

La lampisterie : L’endroit où l’on recharge les lampes de mineurs. Actuellement elles sont toutes sur batterie. Le tout doit être rigoureusement étanche. Dans cette mine le gaz est omniprésent, la moindre étincelle peut être fatale.





Numaralarının yazılı olduğu alüminyum bir jeton karşılığında her madenci bir tepe lambası ve gaz maskesi alıyor.

En échange d’un badge en aluminium portant leur matricule, les mineurs reçoivent une lampe frontale et un masque à gaz .





Her madenci bu jetonu madene inmeden önce lambahaneye teslim ediyor. Bu bir madencinin o an madendeki varlığının göstergesi. Bu jeton üzerinde yazılı olan: Güney Donbass madeni, no.1, 33 numaralı madencinin lambası…


Jeton (badge) personnel à chaque mineur déposé à la lampisterie avant de descendre dans la mine. Cela témoigne de la présence du mineur dans la mine. Sur ce jeton est inscrit : “mine sud-Donbass N°1. Lampe du mineur N° 33″.





Grizumetre, bu alet kokusuz metan (grizu) gazına karşı çok hassas olan kanarya ve farelerin yerini almış durumda. %6′nın altındaki gaz yangın etkisini, % 6 ile 14 arasında olan patlama riskini, üzerindeki bir değerde orada oksijen olmadığının ve nefes alamama riskinin habercisi… Bu madende gaz neredeyse her yere yayılmış durumda, madende geçirdiğim iki saat sonrası bütün gün başım ağrıdı…


Le grisou-mètre, cet appareil a remplacé les canaris ou les rats, très sensibles à ce gaz inodore qu’est le méthane (grisou). En dessous de 6% de gaz il y a risque d’incendie, entre 6 et 14%, d’explosion, au-delà il n’y a pas assez d’oxygène permettant la combustion, mais le risque d’asphyxie est grand. Dans cette mine, le gaz est omniprésent. Après deux heures passées au fond de la mine, j’en ai gardé des maux de tête tout le reste de la journée.




Asansör iki kattan oluşmakta, her katta 26 madenci. Dibe doğru saniyede 6 metre iniyorlar. Madencilerin çalıştığı yere göre (galeri 90 km uzunluğunda), yaklaşık 45 dakikada çalışma yerlerine ulaşıyorlar ve orada 6 saat çalışıyorlar. İkinci bir asansör de sadece kömür ve malzemelere ayrılmış.

L’ascenseur (la cage) possède deux étages, 26 mineurs par niveau. Il descend à 6 mètres par seconde. Selon l’endroit où les ouvriers travaillent dans la mine (90 km de galeries), il leur faut jusqu’à quarante cinq minutes pour se rendre sur le lieu où ils travailleront six heures durant. Un deuxième ascenseur est réservé exclusivement au charbon et au matériel.









Özgeçmiş Youry BILAK



1961 yılında, Ukraynalı bir aileden Fransa’da doğdu. Ve çok erken yaşlardan itibaren Ukrayna kültürü ile yoğruldu. Artist slav kanı kıpırdamaya başlamıştı bile ve dans tutkusu oluverdi. Slav –artist- kanı harekete geçtiği ve dans etmeye başladığında sadece yedi yaşındaydı. Ve sonunda dans onun için bir tutku haline geldi. Daha sonraları, klasik, modern jazz, pandomim, akrobasi ve Ukrayna ve ABD’de slav dansları gibi birçok eğitim evrelerinden geçerek sanatçı yanını daha da güçlendirdi.




İlk profesyonel anlaşmasını Kanada Toronto’da “Ukranian Caravan” (Ukrayna Karavanı) adlı bir kabare ile imzaladı. Daha sonra Jerome Savary ile karşılaştı, bu onun kariyerinde bir dönüm noktası oldu ve Müzikal Kabareye yönlenerek Avrupa’da 3 sene boyunca sahnelerde yer aldı.






90’lı yılların sonunda, Fransa’da birçok gösteri sonrası, yönetmen olunca görsel sanatlar tutkusu daha da arttı. Bu onun için, etrafını ve dünyasını çevreleyen insanların yaşamlarının farklı bir şekilde sahneye konmasıydı. Çağdaşlarının heyecan anlarını fotoğraflamayı seviyor”¦




2004 yılında, atalarının ülkesi üzerine etnografik bir fotoröportaj çalışmasına başladı. Fotoğrafları hala birçok insanın bilmediği, tanımadığı Ukrayna`yı anlatmakta. İnsanların, kişiliklerinin, sunduğu ve gösterdiği en derin, heyecanlı, sıradan anlarını fotoğraflamayı seviyor”¦ Bunun da modeli ile kendisi arasında oluşan karşılıklı itimadın ve iç güzelliğinin bir meyvesi olduğunu düşünüyor”¦




Né en France en 1961 de parents ukrainiens, Youry est très tôt bercé par la culture ukrainienne. Dès sept ans, sa corde sensible d¹artiste slave commence à vibrer, la danse devient alors sa passion. Plus tard, il se perfectionne en suivant de nombreux stages de classique, modern¹jazz, mime, acrobatie et notamment de danse slave en Ukraine et aux Etats-Unis. Il signe son premier contrat professionnel au Canada (Toronto) pour le spectacle « Ukrainian Caravan ». Ensuite, sa rencontre avec Jérôme Savary marque un tournant décisif de sa carrière : celui-ci l¹engage dans sa comédie musicale « Cabaret » qui s¹est produite en Europe durant trois ans. Fin des années 90,après avoir sillonné la France avec des spectacles pour jeune public, il devient metteur en scène et se passionne pour l¹image. C¹est pour lui une autre façon de mettre en scène le monde et les gens qui l¹entourent. Il aime capter les moments d¹Ã©motions de ses contemporains. En 2004, il commence un travail de reportage ethnographique sur le pays de ses ancêtres. Ses photos racontent une Ukraine encore méconnue du grand public. Il aime photographier des moments simples où les personnes s’ouvrent et livrent leurs émotions ainsi que le plus profond de leur personnalité. L¹Ã©mergence de cette beauté intérieure est le fruit du climat de confiance mutuelle qu¹il suscite entre son modèle et lui-même.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Youry Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna MadencileriYoury Bilak : Ukrayna Madencileri

Vejdi Subari : Irgatlar






Bu sayfamız müzik içermektedir.




Bir kaç soruda IRGATLAR projesi …


Irgatlar projesi nedir?



Doğu ve Güneydoğu’dan Güney bölgesine gelen genç, ihtiyar, kız, erkek, kadın yanlarında erzakları ve yamalı yorganlarıyla düşer yollara, umutlarını, sevgilerini geleceklerini toprağa bağlamışlardır beraber, sıcak, soğuk, yağmur demeden pamuk, soğan tarlalarında sabahın erken saatlerinden başlayıp akşam saatlerine kadar çalışıp, derme çatma, naylon ve bez parçalarından kurdukları yamalı kulübelerde yaşarlar, hayatın en ağır yükünü hissederek.





Üzerlerinde doğru dürüst giyecek kıyafetleri bulunmayan çocuklar, çıplak ayaklarıyla yara bere içinde koşturarak oyunlarını oynar, bazen de tarlalarda çalışırlar. Eskimiş kapkacaklarda pişen yemekler yer sofralarında yerini alır.




Çekim mekânı nerede?



Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde çekimler yapıldı.





Neden Irgatlar?



Yaşadığım coğrafyada, pamuk ve soğan tarlalarında çalışmaya gelen ırgatların toprağa bağlılıklarını, zorluklar içinde geçen yaşamlarını, hayatla mücadelelerini anlatmak istedim ve projemi ırgatlar adı altında gerçekleştirdim.




Proje nasıl gerçekleştirildi?



Projenin gerçekleştirilmesi yaz aylarında (Temmuz –Ağustos) oldu, nedeni ise ırgatların bölgeye sadece yaz aylarında gelmeleri.





Proje ne zaman başladı ne zaman bitti?



Proje 2004 yılı yazı başladı ve henüz benim için bitmedi.




Vejdi Subari kimdir?



1979 Antakya’da doğdum, Uzun bir süre fotoğraf stüdyosunda çalıştıktan sonra Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi M.Y.O. Fotoğrafçılık Bölümünü kazandım, 2005 yılında bu bölümden mezun oldum. Şu an Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde fotoğraf teknikerliği görevini yapmaktayım, fotoğraf ve grafik tasarım programlarıyla ilgilenmekteyim.





Proje kaç kareden oluşuyor?



77.



Fotoğraflarda kurgu var mı?



Kesinlikle hayır. Ben o anı görüntülüyorum.




Proje, bireysel mi ekip işi mi?



Bireysel.



Projeyi destekleyenler var mı? Varsa kimler ve nasıl?



Projeyi maddi anlamda destekleyen yok ama fikir ve yönlendirme anlamında destekleyen var. Tabii bunların başında değerli hocam Aykan Özener ve ablam var.




Proje hiç sergilendi mi? Sergilendiyse nerede ne zaman?



Projem hiç sergilenmedi, fakat proje içinden 3 adet fotoğraf İFSAK 2. Genç Fotoğrafçılar Festivalinde bünyesinde açılan karma sergide yer aldı.



Çekim aşamasının en komik, en üzücü, en düşündürücü olayları nelerdi?



En komik : Komik bir anısı yok…



En üzücü : Yaşam şartları başlı başına üzücü. Üzücü bir olayın yaşanmasına gerek yoktu benim açımdan.





En düşündürücü : Projeme başlarken çekim yapmama karşı çıkıyorlardı. Bunun nedenini sorduğumda verdikleri cevapsa; yaşadıkları ortamın kötü olduğunu, çektiğim fotoğrafları Avrupa’ya götürüp orada yayınlayacağımı ve bu yaşam şartlarının ülkemizin itibarını zedeleyeceğini düşünmeleriydi.



Amaç neydi?



Bu zor koşullarda insanların nasıl yaşadıklarını yansıtmaya çalışmaktı amacım.





Hedefiniz ne?



İnsanların beğenisine sunacağım gerçekçi, yaşamın içinden iyi bir proje hazırlamak.



Röportaj : Faika Berat PEHLİVAN




IRGATLAR :




İşi toprak olan ırgatların yaşamı bambaşkadır. Umutlarını, sevgilerini geleceğini toprağa bağlamıştır. Her mevsim göç yolundadır yürekleri.




Doğu ve Güneydoğu’dan Güney bölgesine gelen genç, ihtiyar, kız, erkek, kadın yanlarında erzakları ve yamalı yorganlarıyla düşer yollara ve beraber sıcak, soğuk, yağmur demeden pamuk, soğan tarlalarında sabahın erken saatlerinden başlayıp akşam saatlerine kadar çalışıp, derme çatma, naylon ve bez parçalarından kurdukları yamalı kulübelerde yaşarlar, hayatın en ağır yükünü hissederek.




Üzerlerinde doğru dürüst giyecek kıyafetleri bulunmayan çocuklar çıplak ayaklarıyla yara bere içinde koşturarak oyunlarını oynar, bazen de tarlalarda çalışırlar. Eskimiş kapkacaklarda pişen yemekler yer sofralarında yerini alır.





Toplumcu, gerçekçi şiirimizin ustalarından Ahmed Arif, yaşadığı coğrafya üzerindeki ırgatların zorluklar içinde geçen yaşamlarını ve toprağa bağlılıklarını şu dizelerle dile getirmiştir:


”¦.




Çukurovam,


Kundağımız, kefen bezimiz


Kanı esmer, yüzü ak.


Sıcağında sabır taşları çatlar,


Çatlamaz ırgadın yüreği.



Ahmed ARİF




”¦






Vejdi SUBARİ




1979 yılında Antakya’da doğdum. Uzun bir süre fotoğraf stüdyosunda çalıştıktan sonra Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi M.Y.O. Fotoğrafçılık Bölümü’nü kazandım.



2005 yılında bu bölümden mezun oldum, şu an Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde fotoğraf teknikerliği görevini yapmaktayım, fotoğraf ve grafik tasarım programlarıyla ilgilenmekteyim.



E-mail : vejdisubari@gmail.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Vejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : IrgatlarVejdi Subari : Irgatlar

David Johndrow : Arka Bahçem



25 yıldan fazla bir süredir fotoğraf çekiyorum. Karanlık odaya ilk defa tutku duyduğum Teksas’ta, üniversiteden mezun olduktan sonra ticari serbest fotoğrafçı olarak çalışmaya ve bölgedeki aktör ve müzisyenlerin fotograflarını çekerek başladım. Boş zamanlarımda hem bölgede, hem de Japonya ve Meksika’ya yaptığım seyahatlerimde kendi “güzel sanatlar“ fotoğraflarımı çektim.



Son 20 yıldır ticari laboratuarlarda çalışmaktan dolayı karanlık oda hünerlerimi arındırdım. 1996′da karım Susan ve ben pek çok profesyonel ve güzel sanatlar fotoğrafçısının tercih ettiği gümüş baskı işimizi kurduk. Diğer fotoğrafçıların baskılarını yaparken kişisel görüşümü geliştirmeye çalışıyordum. Zerafetleri ve anlaşılırlıkları kadar; dramatik, yüksek kontrastlı basım tarzlarına her zaman hayranlık duyduğum Edward Weston’un, Karl Blossfeld’in, Imogene Cunningham’ın ve özellikle Irving Penn’in fotoğrafçılığından büyük ilham aldım.




En son devam eden serilerim doğanın ufak ayrıntılarına yapılan keşiftir. Görüntüleri Hasselblad kamera ve 120 film kullanarak doğal çevrede ve doğal ışıkta çektim.



Bu iş için ilham, çok küçük çaplı bir yerde, çok ilginç şeylerin olup bittiğini farkettiğim bahçemde çalışırken geldi. İlk bakışta herşey tamamen sıradan ama daha yakın bir inceleme ile asilane bir şekilde güzel.





Bu fotoğraflar Teksas kırsalındaki arka bahçede ve civarında çekildi ve görüntüler yaşam ve değişim sürecindeki kısa süreli doğal olayları doğrudan paylaşımı yansıtır. İlgi çekici manzaralar bulmak için çok uzaklara seyahat etmenin gerekmediğini anladım. Sadece, sonsuz sayıda canlı şeylerin ikamet ettiği kendi bahçemin derinliklerine girmeliydim. Çünkü konular “onların ögelerinde”, bir stüdyoda ya da bir model olarak yakalanamayacak acillik ve yabaniliğe sahipler. Sonuçta kameramı kullanma amacım doğa ile yakın bir düzeyde sohbet etmek ve özünde bulunan gizem ve gücü gözler önüne sermek. Benim felsefem Marcel Proust’tan favorim olan şu alıntı ile özetlenebilir: Gerçek keşif yolculuğu yeni yerler aramaktan değil yeni gözlere sahip olmaktan ibarettir.



David JOHNDROW
www.davidjohndrow.com


I have been creating photographs for over 25 years. After graduating from the University of Texas, where I first became passionate about the darkroom, I began working as a commercial freelance photographer shooting local area actors and musicians. In my spare time, I created personal fine art photographs taken both locally and during my travels in Japan and Mexico.



For over the past 20 years, I have refined my darkroom skills while working in commercial labs. In 1996, my wife Susan and I, opened our own silver printing business, which has become a lab of choice for many professional and fine art photographers. While printing for other photographers, I have also been cultivating my own personal vision. I have been greatly inspired by the photography of Edward Weston, Karl Blossfeld, Imogene Cunningham and, most particularly, Irving Penn, whose elegance and clarity as well as his dramatic, high-contrast printing style I’ve always admired.




My most recent ongoing series is an exploration into the small details of nature. I shoot the images, using a Hasselblad and 120 film, in the natural environment, using natural light.



The inspiration for this body of work came to me while working in my garden, where I noticed that the most interesting things happen on a very small scale. Things that at first glance appear quite ordinary, turn out to be, on closer inspection, sublimely beautiful.




These photographs were taken in and around my backyard in the Texas hill country, and the images reflect a direct communion with fleeting natural phenomena in the process of living and changing. I realized I didn’t have to travel far to find interesting landscapes; I just had to enter more deeply into my own garden, where there resides a seemingly infinite number of living things. Because the subjects are “in their element,” they have an immediacy and wildness that cannot be captured in a studio or as a specimen. Ultimately my aim is to use my camera to commune with nature, on an intimate level, and to reveal something of its inherent mystery and power. My philosophy can be summed up by my favorite quote from Marcel Proust: The real voyage of discovery consists not in seeking new landscapes but in having new eyes.


David JOHNDROW
www.davidjohndrow.com




Senin hakkında tanımım; “yeni gözler”… Gerçekten, sanatınızda ilginç bir stiliniz var, bize bunun hikayesini anlatır mısınız?



Doğa fotoğraflarımın serisi, bahçemdeki çalışmalarımın direk sonucudur. Bir yıldan fazla bir süredir, doğanın küçük görünüşlerinin şekillerini nasıl yakalayacağımı hayal etmeyi deniyorum. Farklı kamera ve biçimler denedim fakat aradığımı, Hasselblad’ı kullandığım zaman gördüm.




Fotoğraf stilinize ne ad veriyorsunuz?



Macro doğacılık adını verebilirsiniz. Doğacılık, çünkü ben doğal ışık ve doğal çevrelerde çekim yapıyorum. Yani benim hedefim, sadece bitkilerin ve hayvanların doğada nasıl gözüktüğü anlamak değil onlara, doğa tarafından nasıl şekil verildiğini göstermektir.



Nerede fotoğraf çekersin? Bunun için ne kullanıyorsun?



Fotoğraflarımı Austin, Texas’ daki evimin etrafında ve tepelik arazilerin civarında çekerim.




Hangi sanatçıları beğenirsin? Kimden esinlenirsin?



İşini takdir ettiğim o kadar çok fotoğrafçı var ki seçmek oldukça zor.Favori fotoğrafçım Irving Penn’dir. Fotoğrafçılığa başladığımdan beri, onun benim üzerimde güçlü bir etkisi vardır. Her ne kadar benim fotoğraflarım onunki kadar iyi olmasa da, işlerinin zarifliğini, dürüstlüğünü ve basitliğini takdir ederim ve her zaman kaliteli kontrast baskı stilini beğenirdim.



Niçin siyah/beyaz fotoğraf? Bu senin için şart mı?



Ben daima siyah/beyaz çekerim; çünkü onun grafiksel, dramatik ve sembolik gücünü beğenirim. Siyah/beyaz fotoğraflarda vurgu, biçimde ve ışıktadır halbuki çok güzel olabilen renkli fotoğraflarda, renk en önemli öğedir. Siyah/beyaz ile karanlık odada sahip olduğum kontrolün miktarını beğenirim.




Klasik bir fotoğrafçı mısınız yoksa çağdaş bir fotoğrafçı mı?



Konumun klasik olmasına rağmen, yaklaşımımın çağdaş olduğunu düşünüyorum. Tanıdık bildik şeyleri çekmekten hoşlanırım fakat onlarla ilgili yeni şeyleri fark etmenin yolunu gösteririm.



Bütün çalışmalarınız proje midir? Bir proje içinde çalışır mısınız?



Macro fotoğraf çektiğim 2004 yılından beri, hiç gerçek proje bazında çekim yapmadım. Ne ilgimi çekiyorsa sadece onun fotoğraflarını çekerim. Daha sonra onlar üzerinde çalışmam ve kurgusunu yapmam karanlık odada olur ve ait oldukları grubun içine koyarım. Ayrı gruplar içinde benim doğa fotoğraflarımı sınıflamayı düşündüm- böcekler, çiçekler gibi- fakat sadece doğada beğenileni buldum, onlar birlikte daha iyiler.Benim devam eden baskı projelerim var, mesela gümüşle olduğu gibi gumoil, platin-palladyum ve zamk bikromat ile çalışmak.




Tekniğinizle ilgili kısaca bilgi verir misiniz?



Kapalı ve yağmurlu havalarda çekim yapmayı tercih ederim. Favori ışığım, yağmurdan sonra havanın hala bulutlu olduğu zamandır. 120 film kullanırım. Konunun arka planına karşı, kontrastı yakın ayarlamayı dikkate alırım.



Size göre dijital fotoğrafçılığın avantajları ve dezavantajları nelerdir?



Dijital fotoğrafçılık özellikle şekillerin kontrolünde büyük avantajlara sahiptir. Ben şahsen filmle elde ettiğim görünüşü beğenirim, dolayısıyla onu kullanmaya devam ediyorum. Platin-palladyum baskı için büyütülmüş dijital negatifler ile deneme süreci içindeyim.




Senin için “Profesyonel fotoğrafçı” ne demektir?



Bu çok geniş bir soru çünkü fotoğraftan para kazanmanın bir çok yolu vardır.



Ülkenizde nasıl fotoğrafçı olunur?



Çok üzgünüm, gerçekten bu soru için bir cevaba sahip değilim çünkü diğer ülkelerde, bir fotoğrafçı olmanın nasıl olduğu hakkında bir şey bilmiyorum fakat, dijital fotoğrafçılığın kolaylığından dolayı burada daha çok ticari fotoğrafçıların (porte, düğün gibi) göründüğünü söyleyebilirim, bununla beraber ticari fotoğrafçı olmadığım için bu beni etkilemez.




İnsanlar fotoğraflarınıza bakarken onlara kendinizle ve duygularınızla ilgili ne aktarmak istersiniz? Fotoğraf çekerken amacınız nedir?



Ben diğerleriyle görüşlerimi paylaşmaktan hoşlanırım. Güzellik ve gizeme sahip olan dünyada küçük ve genel şeyleri yapmayan insanlara hatırlatmayı isterim. Ayrıca böyle güzellik ve gizem her an, çoğunlukla bizim hazır olduğumuz yerlerde ortaya çıkıyor. Genelde beni, bahçem ve doğa hakkında heyecanlandıran şeyler her zaman beklenilmeyenle karşılaşmamdır ve fotoğraflarımın bu harikalığı taşıyabilmesi umudumdur.




Sanatsal ve entelektüel başarılarınız nelerdir?



Ben yaratmayı severim dolayısıyla bir çok hobiye sahibim. Resim yapmaktan, bahçe işlerinden ve müzik çalmaktan hoşlanırım. Fotoğrafçılıkla beraber bunların hepsi bana aynı manevi egzersiz gibi görünür.




Gelecek hakkında ne düşünüyorsun?



Ben gelecek hakkında çok fazla beklentiye sahip olmamayı denerim. Sadece yaratıcılığımı korur ve tamamen açık gözlerimle dünyada etrafıma bakarım.


Röportaj : Levent YILDIZ
Çeviri : Berna AKCAN



I’m convinced about you ” New Eyes” ”¦ really, you’ve got an interesting style in your art”¦ Do you tell us its story?



My series of nature photos are a direct result of my time working in my garden. For over a year, I was trying to visualize how I was going to capture images of the small aspects of nature that I was encountering. I tried different cameras and formats but when I used the Hasselblad I got the look that I was searching for.



What give you name your photo-style?



You could call it macro naturalism. Naturalism, because I shoot in natural light and in natural environments. Also, my aim is to invoke not only how plants and animals appear in nature, but also how they are shaped by nature.




Where do you take photos? What do you use for?



I take my photos in and around my home in Austin, Texas, and in the surrounding hill country.



What artists do you like? Who inspires you?



There are so many photographers whose work I admire and it is hard to choose. My favorite photographer is Irving Penn. He has been a strong influence on me since I started photographer. Although my photos are nothing like his, I admire the elegance, directness and simplicity of his work, and I always liked his high contrast printing style.



Why black & white? is it condition for you?



I have always shot black and white because I like it’s graphic, dramatic and symbolic power. In black and white the emphasis is on form and light, whereas in color photographs, which can be very beautiful, the color is the most important element. I also like amount of the control I have in the darkroom with black and white.




Are you a classic photographer or a contemporary?



While my subject matter is classical, I think my approach is contemporary. I like shooting familiar things but showing them in a way that makes you notice something new about them.



Are all of your works is a project? Do you work in a project?



Although I have been shooting macro photos since 2004, I don’t really shoot projects. I just take pictures of what interests me. It is later in the darkroom when I’m working on them and editing them, that I put them into cohesive groups. I have considered sorting my nature photographs into separate groups ”” insects, flowers etc., but have found that just like in nature, they go better together. I do have ongoing printing projects, however, such as working with gumoil, platinum-palladium, and gum bichromate as well as silver.




Do you give us some information about your technique shortly?



I prefer to shoot on cloudy or rainy days. My favorite light is right after it rains when it is still cloudy. I use 120 film. I play close attention to the contrast of the subject against its background.



According to you, are there any advantages and disadvantages with digital photography’s



Digital photography has great advantages, especially in image control. I personally like the look I’m getting with film, so I keep on using it. I am in the process of experimenting with enlarged digital negatives for platinum-palladium printing.




What does “Professional photographer” mean for you ?



This is a very broad question because there are many ways to make money taking photographs.



How’s it to be a photographer in your country?



I’m sorry I don’t really have an answer to this question as I don’t know about being a photographer in other countries, but I will say there seems to be a lot more commercial photographers (e.g., weddings, portraits, etc.) due to the ease of digital photography; however, this doesn’t affect me as I’m not a commercial photographer.



What do you want to transfer about yourself and your feelings to people looking at your photographs? What is your purpose taking photographs?



I like to share my visions with others. I want to remind people that not only do the small and common things in the world have beauty and mystery, but also that at every moment such beauty and mystery is emerging in places we often overlook. What excites me about my garden and nature in general is that I am always encountering the unexpected, and it is my hope that my photographs are able to convey this wonder.




What are your artistic and intellectual satisfactions?



I like to create so I have a lot of hobbies, like painting, gardening and playing music. Together with photography, all of these things seem like the same spiritual practice to me .



What do you thinking about future?



I try not to have too many expectations about the future. I just keep creating and looking at the world with my eyes wide open.



Interview : Levent YILDIZ
Translated by Berna AKCAN





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

David Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka BahçemDavid Johndrow : Arka Bahçem

Peter Gedei : Mağaralar



Merhaba Peter, Fotoritim’e hoşgeldin…


Fotoğrafçılığa ve mağaracılığa nasıl başladın? İkisi birlikte mi yoksa ayrı ayrı yollardan mı giderek birleştiler?



Mağaracılık Kulübü’ne 20 yıl evvel katıldım fakat fotoğrafçılığa ondan birkaç yıl evvel başladım. İçlerinden ilgi çekici olanlar da çıkmasına rağmen bunlar önemsiz denemelerdi. Mağara sporu ile aktif olarak ilgilendiğim birkaç sene sonra mağara fotoğrafçılığına ilgi duymaya başladım. Mağarayla ilgili eserleri, özellikle de fotoğrafçılık kısmını büyük bir ilgi ile okudum.



Fotoğrafçılık ile ilgili aldığın eğitimler nedir? Mağaracılık başlıbaşına heyecan veren bir spor olmalı. Buna fotoğrafçılığı da ekleyince iş daha da zorlaşmıyor mu ? Projeni nasıl kafanda canlandırıp, nasıl planlayıp, nasıl uyguluyorsun? Bir mağarayı fotoğraflamanın evreleri nelerdir?


Eğitimim bugün yaptığım şeye tam zıttır. Fotoğrafçılığı kendi kendime öğrendim. Daha çok, başkalarının mağara çekimlerinden birşeyler öğrendim. Çoğunlukla, fotoğrafların nasıl çekildiği konunun hangi açıdan aydınlatıldığı, fotoğrafçı ve yardımcısının mekana nasıl ulaştığı , fotoğrafı nereden çektikleri gibi konularla ile ilgiliydim. Pek çok mağaranın dikkat gerektirdiği ve böyle bir mağarada inceleme ve ilerlemenin çok zor olduğu aşikardır. Sadece mağara ekipmanları değil fotoğrafla ilgili ekipmanları da birlikte taşımanın ne kadar zor olduğunu hayal edebiliyor musunuz ? Şükür ki ben her zaman, ihtiyacım olduğunda taşımama yardımcı olan mağaracılarla birlikteyim.


Genellikle ilk defa gittiğim mağaraları çekiyorum, bu nedenle diyebilirim ki fotoğraflamaya gittiğim mağara hakkında hiç bir bilgim olmadan, tamamen hazırlıksız olarak bu işi yapıyorum. Benim için esas mesele, mağarayı nasıl aydınlatacağım ve yardımcıları nasıl organize edeceğimdir. Dia film kullandığım zaman, tek bir yerde bir kaç çekim-en fazla iki çekim- yaparım. Şu sıralar sıklıkla dijital fotoğraf makinesi kullandığım için çekimlerimin kontrolünü daha kolay yapabiliyor, bu nedenle de daha fazla sayıda fotoğraf çekebiliyorum. Mağara fotoğrafçılığında yardımcılar çok önemlidir. Yardımcılar genellikle fotoğrafçı olmayan mağaracılardır ve onların esas amacı gösterdiğim şekilde magarayı aydınlatmaktır.




Geniş mağaraları fotoğraflamak çok zaman alır. Mağarayı dikkatle gözden geçirmek, kamerayı yerleştirmek, flaşları taşıyan yardımcıları organize etmek, poz verecek kişi(ya da kişileri) yerleştirmek, birkaç deneme çekimi yapmak ve final fotoğraflarını çekmek zorundayım. Bu tarz bir çekim 15 dakikadan 1 saate kadar olan zamanımı alır. Birbirine bağlanmış ön ve arka ışıktan oluşan üniteyi tutması için bir ya da iki yardımcıya ihtiyaç duyduğum küçük geçitlerde ve daha çok belgesel fotoğraflar farklıdır.




Donanımınız hakkında bize bilgi verebilir misiniz?




Fotoğraflarımın çoğu diapozitiftir fakat son zamanlarda dijital olanları da mevcut. 21mm/f2, 28mm/f2 lenslerle Olympus OM-4ti ve 20mm/f2,8 ile Nikon D80 kullanıyorum. Aydınlatma için Metz 45 ve 60, Quantum T2 ve Vivitar 283 flaşlar, bazen de Osram ampüller ve Meggaflash kullanırım.




Projeleriniz ve yayınlarınız hakkında biraz bilgi verir misiniz?



Şimdiye dek fotoğraflarım birçok kitapta, dergide ve takvimde basıldı. Dünya çapındaki farklı yarışmalarda epeyce ödül kazandım. En büyük projelerden biri, fotoğraf çekmenin çok dikkat gerektirdiği ve incelemelerden dolayı bir kaç yıl alan ve sonunda bir multivizyonu yapılan ve Geo Dergisinde makalesi çıkan Feranova buza adlı mağara projesi idi. Aslında bu, sistematik olarak dia filmle fotoğrafladığım son mağaraydı.





Mağaralarda sizi en fazla ne heyecanlandırır?




Slovenya’da şu an küçük bir bölgede , ortaya çıkarılmış 9000 mağara olmasından ötürü şanslıyız ve her sene 150 ya da daha fazlası keşfediliyor. Benim en ilgimi çekenler, zor geçişleri ve geniş alanları olan ve fotoğrafçıdan çok fazla yaratıcılğını kullanmasını gerektirenlerdir. Rahatlamak için, sarkıtlarla hoş bir şekilde süslenmiş mağaraları ziyaret etmekten hoşlanırım.





Mağara fotoğrafçılğının tekniği ile ilgili bilgi verir misiniz? Zorlukları ve güzel yanları nelerdir? Gelecek projeniz ve hedefleriniz nedir?




Her fotoğrafçının kendine ait fotoğraf çekme yöntemleri vardır. Ben mağaradan ziyade insan figürü ile ilgiliyim. Bunu yapmanın yolu tabii ki, yere ve ışıklandırma için seçtiğim yönteme bağlıdır. Poz veren kişiler için yorucu olabileceğinden ötürü pozlamaları mümkün olduğu kadar kısa tutarım (1 dakikaya kadar). Benim ve diğer mağaracılar için en güzeli; tabii ki, sonucunda iyi bir fotoğrafa bakmak ve mağarayı tamamen farklı bir ışıkta görmektir.





Şimdi yaptığımın aynısını yapıyor olacağım, değişik mağaraları fotoğraflamak, yarışmalara katılmak, farklı medyalarda yayınlanmak ve ilginç bir mağara ya da keşifle ilgili bir başka makale yazmaya çalışmak… Şu anda, keşfettiğimiz bir mağaranın video filmini stereo teknikle çekmeyi isterdim. Gelecekte bir yerde büyük olasılıkla bir kitap yazacağım.



Türkiye’deki mağaralarla ilgili bilginiz var mı? Hiç Türkiye’de bulundunuz mu?




Maalesef yok fakat görmek isterim. Şimdiden Türkiye’ye bir seyahat düşünüyorum, belki yakın gelecekte…




Peter GEDEI



Bu konularla ilgili olan fotoğrafçılara önerileriniz nelerdir?




Öncelikle mağaralarla ilgili pek çok eser ve mağara fotoğrafçılığı ile ilgili internet sitelerini okumalarını öneririm. Fotoğrafçının bir yeri aydınlatma yöntemi hakkında fotoğraflarını inceleme yolu ile pek çok şey öğrenebilir ve bu bilgiyi aynı durumlarda kullanabilirsiniz.



Bu işi yaparken ilginç bir anınız oldu mu?



Pek çok oldu ve bunlardan birini seçmesi zor. Çok sayıda başarılı fotoğraf çektiğimiz çalışmaları ve çekim yapmak için en çok çaba gösterdiklerimizi daha çok hatırlıyorum.




Fakat kameramın ucuz tripottan suya nasıl düştüğü asla unutmayacağım. Kameram tamamen ıslanmasına rağmen hala bir kaç çekim yapabilmiştim ve şansıma filmin hepsi ıslanmamıştı.




Teşekkürler. Çalışmalarınızda başarılar dileriz.



www.ljudmila.org/jkz/caves

Röportaj : Levent YILDIZ
Çeviri : Berna AKCAN



Hi Dear Peter , wellcome to Fotoritim…


How did you start photography and caving? Did they start together or combine together coming from different ways?



I joined the caving club 20 years ago, but I’ve already started photographing a few years before that. These were merely experiments, although some interesting pictures came of it. I became interested in cave photography after a few years of active speleology. I studied cave literature with great enthusiasm, especially the photographic part.



What is your education for photography?
Caving must be an exciting sport on its own. Is it getting harder with photography? How does it come your project in your mind and how do you apply it? What are the phases of taking photograph in a cave?




My education is the complete opposite of what i do today. I’m self taught photographer, I learned the most from examinating others cave shots. I was mostly interested in a way the shots were made, the angle of from which the object was lit, and of course, how the photographer and his assistants reached the place, where they took the photo. It’s obvious, that many caves are very demanding and that solely examination and advancement in such a cave can be very hard. Can you imagine, how hard is it, when you have to carry not only cave equipment, but also photographic equipment? Luckily, I’m allways accompanied by cavers, who help me with transport, if needed.




Ussually I take photographs when I visit a cave for the first time, so I can say that I do it completely unprepared, without any knowledge about the cave I’m going to photograph. Real challenge for me is, to make quick decisions, how will I illuminate the cave and arrange the assistants. When I still used diafilm, I could take only a few shots, at the most two in one place. But now, when I often use digital camera, I can control the shots easier, so I can make more of them. In cave photography the help of assistants is crucial, without help, there is no point at all in getting engaged in it. Ussualy the helpers are cavers who aren’t photographers, and their main task is to lighten up the area, the way I show them.





It takes a lot of time to photograph large halls. I have to examine the hall well, place the camera, arrange the assistants with flashlights, place the person(s) who will pose, make some test shots and in the end make final photos. This kind of photographing takes me from 15 minutes to one hour. In small passages and more documentary photos are different, than i need only one or two assistants and use one frontal flash and one for backlight, linked to a slave unit.



Could you give us some information about your equipments?



Most of my photos are on diapositives, but lately I have also lots of digital ones. I use Olympus OM-4ti with 21mm/f2, 28mm/f2 lenses, and Nikon D80 with 20mm/f2,8. For lighting i use Metz 45 in 60, Vivitar 283 in Quantum T2 flashlights, and sometimes Meggaflash and Osram bulbs.



Could you give us some information about your projects and your publications?



Until now I published my photos in numerous books, magazines and calendars, I won quite a few awards in different competitions around the world. One of largest projects was photographing very demanding cave, called Feranova buza, which, due to examinatons, took a few years and was finnaly made into multivision and article in Geo magazine. Actually, this was the last cave I sistematically photographed on diafilm.




What does excite you mostly in caves?



In Slovenija, we are lucky to have about 9000 already researched caves on a very small area. And there are about 150 or more new ones discovered every year. Most interesting for me are the ones that are hard to pass and the ones with large halls, that demand a lot of iventiveness from a photographer. As to relax I enjoy visiting caves, nicely decorated with plenty stalactites.




Could you tell us about the technique for cave photography? What are the difficulties and nice sides? What are your next projects and your goals?




Every photographer probably has his own ways of taking pictures. I’m mainly interested in human figure in comparison to cave space. The way I do it, of course, depends on the space and the way I choose to lighten it. I try to keep exposures as short as possible ( up to 1 minute) as they can be tiresome for people who pose. The sweetest is, of course, to finally look at a good photo, and see a cave in a completely different light, than I and other cavers saw it when we took the pictures.



I will still be doing the same as I am now- photographing different caves, attending compettitions, publishing in different media and on the way try to write another good article about some interesting cave or discovery. At the moment I’d like to film video documentary about a cave, we are exploring, in stereo technique. Somewhere in the future I’ll probably write a book.




Do you have any information about the caves in Turkey? Have you ever been in Turkey?



To my regret not, but I’m interested in seeing some of your caves. I’ve already been thinkig about a vacation in Turkey, maybe I’ll come in near future.



What do you suggest to the photographers who interested in these subjects?



First of all, read a lot of cave literature and internet pages with cave photography. You can learn a lot about the way a photographer illuminated the space by studying his photos, so you can use this knowledge, when in similar situation.




Do you have any interesting memory while doing this work?

There were plenty and it’s hard to point out one of them. I mostly remember actions which resulted in the biggest number of successful photos or the ones when we had to use our best efforts to produce the shots.



But I’ll never forget, how my camera fell from cheap tripod straight into the water. In spite of my camera being completely wet, I could still take some shots, and luckily, film wasn’t all wet.



Thanks a lot. Wish you success in your works.



www.ljudmila.org/jkz/caves

Interview : Levent YILDIZ
Translated by Berna AKCAN






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Peter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : MağaralarPeter Gedei : Mağaralar

Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından : “Roman” a Öykünen Fotoğraf


Tekin ERTUĞ : SANATIN KIYISINDAN








“ROMAN” A ÖYKÜNEN FOTOGRAF

Kim bilir ne zaman ?!


Tüketilmiş yaşamın bir bölümünde”¦, zamanın herhangi bir yerinde”¦,gelecekte kitapçılar sokağı olacağı izlenimi uyandıran ve görünümüyle okumaya düşkün, kitap meraklısı insanlar için nezih bir ortam oluşturacağına ilişkin işaretler veren bir cadde idi.


Caddeyi kesen sokaktaki irili ufaklı sevimli kitapçı dükkanlarının yarattığı renk ve ışıltının oluşturduğu düşsel hava, çantasını koltuğunun altına sıkıştırıp bir başından diğerine sokağı arşınlayan orta halli bir okurun ilgisine zengin bir mönü sunacakmış gibi görünmesine yol açardı.


Tepeden çevreye yayılmış uzun dallarıyla gölge yapıp serinlik sağlayarak yaz mevsiminin bunaltıcı sıcaklarını savuşturan ve yağışlı günlerde devasa birer şemsiye olan o güzelim ağaçların gövdelerine sarılı oturaklarla, birkaç adım ötelerinde dizili tertemiz banklar sayesinde soluklanmaya müsait hoş bir atmosfer sağlanmıştı.


Heykelleri de vardı üstelik. Oraya yolu düşenlerin görmezden gelemeyeceği kadar samimi, iç ısıtan heykeller.


Sonra bir “cafe””¦, ardından bir tane daha”¦, ve bir zaman sonra birkaç tane daha. Derken bir “simitçi dükkanı” (simit mağazası demeli belki de”¦, ya da simit lokantası ?!), ardından bir tane daha”¦, daha sonra üçüncü-beşinci”¦!.


Çok iyiydi”¦, güzeldi”¦, keyifliydi hepsi de.


Çalışanların akşam iş çıkışında ve dershanelere giden öğrencilerin ders aralarında, açlıklarını bastırabilmelerinin en ekonomik yolu bu simitçilerdi.


Olağanüstü bir ahenk vardı artık bu ışıltılı, canlı cadde ile ona tam göbeğinden bağlı sokakta. Simitçilerle diğer yiyecek-içecek hanelerinin sokağın yayalara bırakılması gereken önemli bir bölümünü,yerlere tabure ve küçük masalar koyup,minik hamlelerle dükkanlara katma çabaları sonucunda bütün dükkanların açık hava bölümleri büyüdükçe büyüdü. Gene de güzeldi, bu mekanlar. Yarattıkları kendine has çok özel atmosferle, yaşamın rutininden / sıradanlığından sıyrılmasına insanın, bir ölçüde destek veriyordu.


Ziyaretçisi de çoğaldı zamanla buranın. Çöpü ve atıkları da.


Yıllar sonra”¦, orasından burasından kırılmaya başlandı heykeller”¦,heykeli,ayaklarıyla basıp üzerinde yürüdüğü kaldırım taşlarından ayrı düşünmeyen kimi zavallı eller tarafından. Çöp sepeti, kül tablası gibi kullanılmaya başlandı heykellerin kırık, oyuk yerleri. Çok güzel dizayn edilmiş birbirinden ayrı ton ve renkteki kaldırım taşları, asıl tonlarını yitirmeye başladılar giderek. Çöp ve atıklardan sızan sıvıların bıraktığı lekelerle koyu gri, siyaha dönük kirli bir tona yöneldi kaldırımlar. Ne görülebilir dokuları kaldı, ne motifleri ne de seçilebilir tonları.


Ve koku…!


İşe giderken her sabah bir simit almak için uğrayanların kesif bir şekilde duyduğu atık kokuları. Ne kadar silinip süpürülse, yıkansa da yararı yoktur. Kaldırım taşlarının arasından sızıp zemine yerleşmiş sıvıların kokusu da kalıcılaşmıştır artık.


Yeni bin yıl başlarken, özellikli bir cadde ve onunla özdeşleşmiş bir sokak”¦!


Kimi masa kurmuş, heyecan ve istemlerini başkalarına iletme derdinde, kimi bir konserin ya da diğer bir etkinliğin duyurusunu yüksek volümlü müzik eşliğinde gerçekleştirme gayretinde.


Kimi toplanıp meşale ve pankartlarla bir heyecan dalgası yaratma eğiliminde, kimi banklarda oturan karşı cinsten birilerini süzüp piyasa (!) yapma peşinde. Kimi el yordamıyla öğrenmeye çalıştığı müzik aletini yere koymuş, acemice ama gayretle, bu ele geçmez sokak virtüözü (!) için üç beş kuruş dileyerek renk katıyor. Kimi de öylesine sırtını ağaca yaslamış,ayağını altına kıvırmış, boş boş bakarak vakit geçiriyor.


Her şey sürekli bir değişim içerisinde. Sokalar da değişiyor, caddeler de. İşin aslı o ki, özünde değişmeye eğilimli olan insanın ta kendisi.


Aynı anda ve aynı yerde iken bile, her bireyin hülyaları, istemleri”¦,velhasıl dünyası diğer bireylerden apayrı bir yerde.




Böyle cadde ve sokaklar; kendileriyle ilgili belgesel çalışma yapılmasına öylesine müsaittirler ki, davetiye çıkartırlar adeta, çağırırlar gizliden gizli fotografçıları bulundukları yere.


Nitekim heyecana kapılan fotografçı dostlar da çantalarını kaptıkları gibi; bir akşamüzeri, iki-üç-beş akşamüzeri, birkaç hafta sonu”¦, derken bir bakmışsınız sergi çıkartmışlar ortaya. Hem de siyah-beyaz ! İzlemeye değer “belgesel” bir çalışma. Günler,haftalar süren bir gayret ve emek. Kimbilir kaç fotografçı sokaktaki bir çok önemli “an” ı tespit edip dondurmuştur. Buradan çıkan filmler heyecanla banyo edilmiş, negatiflerdeki en iyi kareler tesbit edilip saatler boyu karanlık odada kimyasalların olumsuz etkileri hiçe sayılarak fotograflar basılmıştır.


Sergi ve kokteylle sona erer böyle yüksek heyecan ve gayret içeren çalışmalar. Tebrikler ve beğeni ifade eden pohpohlayıcı sözler birbirini izler sergi sırasında.


Ya sonra ?


Hiç kimse tek fotograf satınalmaz. Satınalmayı düşünmez”¦,satınalmak hiç kimsenin aklından bile geçmez. Fotograf bu nihayetinde ! “Ben de çekerim bunları” diye geçirir akıllarından sergiye gelen insanların önemli bir kısmı.


Serginin açılış kokteylinden sonra pek uğrayan da olmaz sergi salonuna. Belki birkaç amatör fotografçı açılış günü herhangi bir zorunluluktan sergi salonunda bulunamadıkları için sonraki günler gidip izlerler sergiyi.


Serginin son günü fotograflar toparlanacak, paketlenecek, arabaya yüklenip götürülecek ve zorlukla evin bir köşesine sıkıştırılıp tozlanmaya bırakılacaktır.


Bir fotografçı böyle iki ya da üç sergiye katıldıysa eğer, daha fazlası için onu motive edecek bir şey kalmadığı gibi, insanların fotografa ilgisizliğine sıklıkla tanık olmanın sonucunda “beyhude bir uğraşı içinde olup olmadığı”¦” gibi bir soru yöneltecek kendisine ve kamerasını belki de uzunca bir süre için dinlenmeye bırakacaktır. Yadırganacak bir durum da değildir bu. Yılgınlık baş göstermiştir, hepsi o kadar. Bir süre uzak duracaktır her şeyden ve düşünecektir fotografçı.


Böyle inzivaya çekilme ve düşünme zamanlarında ender de olsa bazı fotografçıların durumu, penguenlerin kutup fırtınalarında yumurtasını ayaklarının üzerine alıp büzüşerek aylar geçirmesine benzetilebilir. Bir yaratım sürecidir bu. Ta ki yeni bir şeyler sinyal vermeye ve ışıldamaya başlayana dek, fotografçı böyle kalabilir.


Yeni pırıltılar inzivadaki fotografçıyı tümüyle sarıp sarmaladığında, kamerasını alır ve döner aynı caddeye, aynı sokağa. İnziva sırasında fotografçı belki de daha önce içinde bulunduğu çalışmanın kıymet-i harbiyesi olmayan bir “kakafoni” den ibaret olduğu sonucuna varmıştır.


Derinlemesine ve ayrıntılara çok özen gösterip dikkat kesilerek yeni bir arayış içine girecektir aynı cadde ve sokakta.


Bu kez gördükleri başka şeylerdir ;


Yere enstrumanını koyup çalan genç insan; uzun saçlı, küpeli, güzel-temiz yıpranmamış yüzlü bir üniversite öğrencisidir. Yere koyduğu şapkasına atılan paralar değildir önemsediği. Bir macera yaşamaktadır sadece. Arayış içindedir. Tek derdi sıradan ve yalın olabilmektir. En alttan biri olmanın tadına varmaktır istediği. Kirli-pis yerlerde diz çöküp kaygısızca oturmak, ellerinin ve ayaklarının kirlenmesine aldırmamak, elbiselerinin kirlenip buruşmasını önemsememek gibi dayanılmaz bir istem vardır içinde. Yapmak istediği şey bu denli basittir aslında. Bu istemlerini hiç kimsenin (annesinin) uyarılarına, bağırıp çağırmalarına maruz kalmaksızın dilediğince, canı nasıl isterse öyle davranarak yaşamak istemektedir. Yaptığı ikinci-üçüncü sohbette bu gerçekle karşılaşır fotografçı. Ya şapkaya konan paralar ? “Babam görse kahrından ölür” diye bir cevap alır sadece bu soruya fotografçı.


Gençler vardır bu sokakta, öbek öbek köşe bucak tutmuş gençler. Olabildiğince uzun burunlu ayakkabılar, yukarıya doğru fırça gibi dikilmiş saçlar, en düşük bellisinden kot pantolonlar, ağızlarda sigaralar, kollarda deri bileklikler, sıska çelimsiz bedenler ama bıçkın haller, racon kesen, “dayı (!)” olmaya – “baba (!)” olmaya hevesli, bozuk ağızlı (küfürlü konuşan), argo donanımı çok yüksek bir grup genç, başka bir grup gencin arasından göreli iri kıyım bir genci çekip almaya çalışmaktadırlar. Aralarından bir ikisinin elinde sopa da vardır.


Kırmızıya-mora boyanmış saçları, yırtık ve olabildiğince düşük belli pantolonları, ince uzun ama bakımlı bedenleri olan, takılabilir her yerlerinde metal aksesuarlar takılı, yarı açık eldivenlerinin parmak aralarında sigaralar olan ve aralarında kızlar da bulunan bu ikinci grup genç diğerlerinin elinden kendi arkadaşlarını almaya çalışmakta iseler de bir iki kafa atma ve sopa gösterme girişimi sonucu hırpalanma korkusu ile kaçışmaya başlarlar. Burunlarının dibinde gerçekleşen böyle bir çeteleşme ve adam sopalama eğilimini sessizce izleyen simitçi müdavimlerinin müdahalesizliği de dikkate değer bir başka olgudur.


Fotografçı, kentin değişik sosyal kesimlerinden buraları mesken tutmuş genç kuşağın haftada birkaç kez bu ve benzeri çekişmesine,çatışmasına,berduşluğuna,kişilik oluşturma eylemlerine tanık olur ve ama giderek aykırılaşan, deforme olan, kendileri adına olumlu her şeyden uzaklaşan yeni yetmelerin istikbaldeki hallerini düşünür. İzlediği birey rahatsızlıklarının olası nedenlerini irdeler, çıkış yolları üzerinde kafa yorar aralıksız.


Yeniden kamerasını asar boynuna. Bir de sıcak ve dostane yüz vardır simitçi mekanlarında, usta fotografçılardan. Sıklıkla karşılaşır onunla da. Neşeli sohbetlerinden, net ve anlaşılabilir tahlillerinden, kıvrak zekasıyla ürettiği sonuçlardan yararlanır. Onun kahkahalı takılmalarıyla soluklanır.


Aylardır üzerinde çalıştığı konu için istediği fotografları çekmiştir sonunda. Müzik aletini daha ateşli çalmak için pahalı kıyafetleriyle yerlerde yuvarlanan narin delikanlı ile, “öteki” lere ateş püsküren ve sokakları kendi inisiyatiflerine almaya çalışan, “önemli birey” olabilmek için sürekli kavga arayışı içinde (özünde kendilerinin “öteki” olmasından rahatsız), gergin ruh hali gösterilerinde bulunan gençlerin zihinlerinde filizlenen karmaşa ve yüreklerinde alevlenen nefret ve korkuyu anlatan en iyi fotografları yapmayı başarır.


S/B baskılardan oluşan sergiyi ilgiyle izleyen edebiyat ustalarından birinin fotograflardan birine bakarken “ben de ancak bu romanı yazardım” demesi ise en büyük ödül olur.


Fotoğraf : Tekin ERTUĞ


Tekin ERTUĞ




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Tekin Ertuğ ile Sanatın Kıyısından :

Her Fotoğraf Bir Öykü 1


Bu sayımızdan itibaren yeni bir köşemiz daha var : “ Her Fotoğraf Bir Öykü “.



Her ay sizlerden gelen fotoğrafları ve çekim öykülerini yayınlayacağız. Çekim koşulları, çevre, çekerken içinde bulunduğunuz ruh hali, nasıl bir teknik kullandığınız, hangi ekipman ile çektiğinizi içeren çok kısa öyküler ile fotoğraflar buluşacak. Böylelikle teknik, bakış vb konularda düşünülen ile yapılanı ve ortaya çıkanı görme şansını yakalayacağız. Sizlerin de fotoğraf ve çekim öykülerinizin yayınlanması için; uzun kenarı max 800 piksel olacak şekilde fotoğrafınızı ve kısa çekim öyküsünü fotoritim@excite.com adresine yollamanız yeterli. Yayın kurulu tarafından değerlendirmesi yapılarak her ay belirli sayıda fotoğraf ve öykülerini yayınlamaya devam edeceğiz. İyi eğlenceler”¦


Ali Emre ÇETİNER






Gölge Böceği – Baybars SAĞLAMTİMUR



Gölge böceği uzun zamandır kafamda kurguladığım ancak bir türlü doğru yerde ve zamanda karşıma çıkmayan bir karedir. Esasen stüdyoda veya doğada, insan müdahalesi ile bu tür fotoğrafları çekmek çok zor bir iş değildir. Ancak, doğa fotoğrafı olarak sunulabilirler mi veya doğa fotoğrafı ile ilgilenen bir kişiyi ne derecede tatmin ederler, tartışılır? Bu kısma şimdilik girmeyeceğim. Merak edenler daha önceden Fotoritim’de yayınlanmış olan “Doğa Fotoğrafçılığının Tanımı ve Etik Değerler”, ayrıca “Doğa Fotoğrafçılığında Müdahale” başlıklı yazılarıma göz atabilirler.



Kastamonu’da, Şeker Kanyonu boyunca yaptığımız bir yürüyüş esnasında karşılaştım Gölge Böceği ile. Eğimli gelen gün batımı ışığının vurduğu yaprağa tersten bakıldığında, yaprağın nefis detaylarının yanı sıra arkasındaki böceğin oluşturduğu gölge çok hoş bir görüntü sergiliyordu. Nikon D200 sayısal fotoğraf makineme, 60mm f/2.8 Micro-Nikkor objektifimi takarak yakın çekim için eğilerek konuya yaklaştım. Tüm detayları, en ince ayrıntısına varıncaya dek aktarmak istediğimden ISO ayarımı makinemin izin verdiği en düşük değer, yani 100’de tuttum. Bu koşullarda, yaprağın tüm ayrıntılarını net çıkarabilecek ve elde çekim yapabileceğim 1/200sn gibi bir örteç hızına olanak tanıyacak diyafram değeri olan f/9’u seçtim. Net alan derinliğimin ne kadarlık bir alanı kapladığını, makine gövdesinde bulunan, net alan derinliğini gösteren düğmeye basarak son kez kontrol ettim. Daha sonra yaprağın koyu yeşil rengi nedeni ile ve yapraktaki tüm damar detaylarını daha iyi aktarabilmek için -ışık patlamalarına engel olmam gerektiğinin de bilincinde olarak- makinenin matriks poz ölçüm değerine -1.0 EV müdahale ettim. Yani, fotoğrafın normalde pozometrenin verdiği değerden 1 durak daha az ışık almasını sağladım. Çekimler böceğin yaprak üzerinde bulunduğu süre boyunca sürdü. Eve döndükten sonra bilgisayarda en uygun kareyi seçerek siyah-beyaza dönüştürdüm. Kontrast, keskinlik ve ‘level’ ayarları ile bir miktar daha uğraştıktan sonra görüntüyü istediğim son hale ulaştırmış oldum.







Caferiler – Ergün KARADAĞ


Pakistan özerk bölgesi Keşmir’ in başkenti Muzafferabad.

8 Ekim 2005′ de meydana gelen ve bölgeyi büyük bir yıkıma uğratan depremden sadece 4 ay sonrası.


Caferiler, Hz.Hüseyin ve 71 yakınının Kerbela’da katledilişlerini her yıl törenlerle anmakta, dövünerek acı çekerek, o günkü acıyı yaşayıp anma törenleri yapmaktalar. Caferilerin daha yoğun olduğu yörelerde özellikle Pakistan, Afganistan’da bu törenler daha yoğun ve acı veren şekilde meydana gelmekte.



Yıkılmış, yerle bir olmuş Muzafferabad’da, şehrin kuzey bölümündeki, her yıl toplanılan büyük alanda, on binlerce kişinin katıldığı muazzam ve insanı ürküten bir tören her yıl tekrarlanmakta.



Diğer ülkelerdeki anma törenlerine göre Pakistan’da Caferiler’in çok daha radikal olarak gerçekleştirdikleri törende, zincirler yerine, zincirlerin ucuna takılan bıçaklarla sırtlarını dövmekte ve yaralar oluşarak kan akıtıp, o günü, o acıyı kendi bedenlerinde yaşamaya çalışmaktalar.



Muzafferabad’da deprem dolayısıyla görevli bulunduğum döneme denk gelen törenlerin yapılacağı zamanda, deprem için çeşitli ülkelerin kurduğu seyyar hastane ve çalışma birimlerinde olduğu gibi, Türk Kızılayı’nın da kesin olarak dışarı çıkma yasağı vardı. Hem de çok kesin ve tavizsiz bir şekilde. Halk tarafından yabancılara çok sert ve isteksiz bakıldığı bir dönemde Türk ve Müslüman olmak bir avantaj ve ayrıcalıktı.



Özel izinle, seyyar hastanemizde beraber çalıştığımız Keşmir’li dostlarımızın refakatinde tören alanına gittik. Hiç bir yabancının ve hiçbir profesyonel fotoğrafçının olmadığı alana girdik.



İnanılmaz bir kalabalık ve bir o kadar da tedirginliğimiz vardı.Bir çok kişi sadece siyahları giyinmiş ve tören alanına gelmişti. Giydiğimiz montta Türk bayrağının olması en büyük avantajımız ve güvencemiz oldu. Düşündüğümüzün aksine herkes bize yol gösterdi.



Neredeyse tek yabancı ve izin verilen fotoğraf makinesi olanlardandım.
Yoğun kalabalıkta arkadaşlarımın güvencesinde ve yol göstermeleriyle çok zorda olsa ilerleyip, zor da olsa ve tören alanına çok hakim olmayan bir yükseklikten izlemeye ve fotoğraf çekmeye başladım.



Törenlerin sesi kulakları çınlatan şekildeydi. Her yirmi dakikada bir, beş dakika belli bir grup, büyük kalabalığın ortasındaki geniş alana gelip,trans hale geçip sırtlarını zincirlerinin ucuna bağlı bıçaklarla dövmeye başlıyorlardı.



Uzakta olduğum için mutlaka zoom yapmam gerekliydi. 420 mm teleye eşdeğer objektifi bulunan Panasonic dmz fz-20 yi kullandım. 35-420mm aralığı çok avantajlıydı. ISO, güneş çok yoğun olmadığı için 200’ e ayarlandı. Kalabalığı ve töreni yansıtmak ve hareketi dondurmak amaçlı ensantane öncelik 1/800 olarak makine seri çekime ayarlandı. Yaklaşık 350mm zoom yapıldı.



O gecenin, acil servis olarak çok yoğun ve çok zor geçeceği düşüncesiyle tören sonrası seyyar hastanemizin acil bölümüne geldim. Bütün arkadaşlarla tören sonrası gelecekleri bekledik. Çok sayıda kanamalı yaraya sahip kişi vardı. O gece sabaha kadar ve sonrasında kimse gelmedi. Diğer ülke hastanelerini arayıp sorduğumuzda törene katılan ve yara alan hiç kimsenin en ufak bir pansumana dahi gelmediğini örgendik. Ama hiç biri”¦



Belli ki acıyı tüm haliyle yaşamışlardı”¦








Rakı Şişesinde Balık Olsam – Ali Emre ÇETİNER



Sabahın erken saatlerinde İzmit’ te balık halindeyim. Sabahları saat 06:00 gibi çalışma başlıyor orada. Balık satıcıları, lokantalar sabah erkenden gelip balıklarını seçip mezat ile alıyorlar kasa kasa. Balık halinin önünde bir de küçük iskele var. Yine sabah erken saatlerde olta ile balık tutuyorlar amatörler. Çok erken ve bahar aylarında hafif bir sis içinde güzel görüntüler yakalanır orada. Ben de yarı sohbet yarı çekim ile zaman geçirirken, fıçı gözüme ilişti. Küçük kovalara alışığız balıkçıların yanında ama bu koca fıçı. “Sen biraz iddialısın galiba bu konuda” diye gülüşürken içindeki zarganalar dikkatimi çekti. Harika kıvrımlar. Hava puslu olduğundan diyaframı çok kısamadım ışıklılık kaygısı ile. Kafamı fıçının içine doğru uzattım, Nikon D70s’ imi diyafram öncelikli olarak ayarladım. 18-70 lensimin açısını daralttım. Ustanın sözleri aklımda deklanşöre asıldım: “ Bir de rakı şişesinde balık olsam.”





Sunset At The İstanbul – Serdar AKYAY


Akşamüzeri Kadıköy iskelede toplantının yorgunluğunu atıyoruz fotoğraf sanatçısı arkadaşım, dostumla. Hava kapadı, atıştırmaya başladı derken indirdi olanca hızıyla. Ama kısa sürdü. Tren saatime daha var. Lafladık, fotoğraf adına planlar, düşünceler paylaştık. Zaman nasıl geçti hayret. Tren zamanı yaklaşmış. Gayret etsem kaçıracağım Adapazarı trenini. Olan akşam. Yağmur damlaları havada asılı kalmaya başladı, yağış Trakya yakasına kaydı. Bulutlar hareketli. Fırsat bu fırsat vedalaştık ayrıldık. Hızlı, zaman zaman da koşar adım Haydarpaşa Garı’na attım kendimi. Biletimi aldım bir kez daha İstanbul’a bakayım dedim”¦. Baktım, baka kaldım. Ani bir kararla, hızlı ve zamanla yarışırcasına makineyi sırt çantamdan sıyırdım. Hava kararıyor. Güneş battı, ufukta kayboldu neredeyse. Sağanak bulutları kırmızı tül perde gibi, ıslatıyor ve gidiyor. Işık kötüleşiyor. Tripot falan da yok yanımda (olsa kurmaya zaman var da sanki). Fotoğrafa çıkmadık ki, tedbirsiziz. Dayandım parmaklıklara, destek aldım. Görüntü pikselleşmemeli ISO 100. Baktım tamam. F:5,0 de. 22mm objektifin odak uzunluğu.


Bu kadrajı beğendim. Mesafede fazla alan derinliğinden yana sıkıntım olmaz dedim. Enstantane lazım bana, ışık bol girmeli objektiften. Titrememeliyim. Hızlı düşünmek gerek, bu arada da poz ölçüm noktasını kestirmeye çalışıyorum. Gün batımının hemen sol yanından nokta ölçümü ile enstantanemi 1/10 da kilitledim, düşündüğüm kadraja döndüm, nefesimi tutup deklanşöre bastım iki kere. Trenin kalkış anonsu yapılıyor, bir koşu son vagona attım kendimi. Heyecanla incelemeye aldım telaşlı görüntülerimi”¦ İlki biraz titremiş, keyifsiz L. Acaba öteki nasıl??? Üfffff neyse yırttık sayılır. Bunca telaşeye, onca kısa ama çoookkkk uzun zaman dilimine değdi diye düşündüm ikincisi için. Bu daha iyi sanırım. Ne dersiniz? Yalın, renk düzeltmesi falan yok. Sonradan renklendirme, şekil verme yok. Kestim, biraz sağa yatırdım. Telaştan sola çekmiş elim J Eskiden olsa kartı agrandizör altında ayarlıyorduk (“O da ne ki?” demezsiniz sanırım genç arkadaşlarım J). Çekim yaparken gökyüzündeki gri maviliği de yansıtmaktı aklımdan geçen. Ha tabii bir de işin adrenalin kısmı vardı. Bilmem yansıtabildim mi? Yoksa kızıllık hep güzellik katar dikdörtgenlerimize, kimi zamanda karelerimize. Ben keyif aldım umarım siz de alırsınız”¦.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Her Fotoğraf Bir Öykü 1Her Fotoğraf Bir Öykü 1Her Fotoğraf Bir Öykü 1Her Fotoğraf Bir Öykü 1

Emre İkizler : Doğa



Doğa, bütün görselliğiyle müthiş fotografik malzemeler sunar. Yıllar boyunca ülkemizin ve dünyanın farklı coğrafyalarına yaptığım fotoğraf amaçlı gezilerde çektiğim doğa fotoğraflarından oluşan bir seri derledim. Daha önce farklı dergi, kitap ve karma sergilerde yer alan bu fotoğraflarımı ilk kez 27 Temmuz – 05 Ağustos 2007’de Akyaka-Gökova’da Nail Çakırhan-Halet Çambel Kültür ve Sanatevi’nde bir araya getirerek sergiledim. Zaman içinde sayıları artacak, daha iyileri gelince eskileri arşive kaldıracağım”¦ Bu şekilde hep kendini yenileyecek bir sergi “Doğa”.Benzer şekilde “Doğadan” başlığı altında 100 civarında fotoğraftan oluşan bir gösterim de var. İlk kez 17 Şubat 2007’de Bursa Fotoğraf Sanatı Derneği’nde sunduğum bu gösteri de zaman içinde değişime uğrayacak ve hep diri kalacak.



Emre İKİZLER





























Emre İKİZLER Hakkında



1969 yılında İstanbul’da doğdu. İTÜ Çevre Mühendisliği’ni ve Marmara Üniversitesi G.S.F. Fotograf Yüksek Lisans programını bitirdi. Halen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotograf Bölümü’nde “Sanatta Yeterlik” tezini hazırlıyor. 1985 yılında amatör olarak başladığı “fotograf” uğraşısını 1995’ten beri profesyonel olarak yürütüyor. Ağırlıklı olarak doğa, insan ve mimariyi görüntüleyen İkizler, “Dijital Fotograf”a ilgi duyuyor ve çalışmalarını bu yönde sürdürüyor.



Bugüne dek 19 dia gösterisi hazırladı, üç kişisel sergi açtı, çok sayıda karma sergiye katıldı ve fotografları çeşitli yayınlarda yer aldı. 1995-1999 yılları arasında Gültekin Çizgen Multivizyon Stüdyosu’nda çalışan İkizler, toplam 41 multivizyon ve multimedya programının tasarım, fotograf ve grafik uygulamalarını yaptı.



“Fotografevi” adlı kurumda 1993 yılından beri fotograf eğitim seminerleri vermekte olan İkizler, “f:” fotograf dergisinin editörlüğünü yapmaktadır. Çeşitli fotograf dergilerinde ve internet sitelerinde de eğitici yazıları yayımlanmaktadır. Halen Marmara Üniversitesi G.S.F. Fotograf Bölümü’nde “Öğretim Görevlisi” olarak görev yapmakta, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotograf Bölümü ile Doğuş Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü’nde “Sayısal Fotograf” derslerini vermektedir. Fotograf eğitimi konusunda yayımlanmış kitapları şunlardır:



“Fotograf Teknik Okumaları” (Faruk Akbaş ile ortak yayın), SAY Yayınları, 2006


“Fotografın İpuçları”, Kodak-Fotografevi Yayını, 2004


“Temel Fotograf”, Fotografevi Yayını, 2003







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Emre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : DoğaEmre İkizler : Doğa