Kategori arşivi: ARALIK 2011 SAYISI – DECEMBER 2011 ISSUE

Maleonn ile Söyleşi : Hayal ve Köpük



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



MALEONN İLE SÖYLEŞİ


Bu dünyadaki her şey hayal ve köpükten ibarettir.”






Baybars Saglamtimur: Maleonn biraz kendinden söz eder misin?



Maleonn: 39 yaşındayım. Şangay, Çin’de doğdum. Tiyatrocu bir aileden geliyorum. Babam bir tiyatro yönetmeni ve annem de bir aktrist idi. 12 yaşıma dek ailem, aile geleneğini sürdürmemi istedi ve bana bu yönde eğitim verdiler. Ancak ben çok utangaçtım. Sahnede olmaktan hoşlanmıyordum. Ailemle ciddi bir konuşma yapıp, resimden hoşlandığımı ve büyüyünce bir ressam olmayı istediğimi anlattım. Benim hayalim konusunda oldukça destekleyici oldular ve sonrasında beni güzel sanatlar okuluna gönderdiler. 12 yaşında, daha sonra mezun olana dek sürecek profesyonel güzel sanatlar eğitimime başladım. Mezuniyet sonrası, tesadüfen reklam filmi yönetmeni oldum ve 9 yıl boyunca bu işi yaptım ve sonrasında, nihayet kendi sanat dünyama dönüp, gençlik hayallerimin peşinden gidip, boya yerine fotoğraf makinması kullanan bir ressam oldum.




Book of Taboo © www.maleonn.com



BS: Hazır sanatından bahsediyorken, seni hayatta en fazla etkileyen ve motive eden şeyler nelerdir?



Maleonn: Düşününce, böyle bir aileye doğmanın kişinin kaderini belirlediğini düşünüyorum. Başka bir mesleğe yönelemezdim, çünkü en doğal olanı buydu. Hiç bir zaman sanatın olağandışı bir şey olduğunu düşünmedim. Ben küçükken, Çin oldukça yoksuldu. Tiyatro eğitimi almak oldukça zordu. Alınabilecek yarım zamanlı başka bir eğitim imkanı da yoktu. Eğer genç insanlar tiyatro eğitimi almaya devam etmek istiyorlarsa, becerilerini geliştirmeyi ancak profesyonel aktörlerden öğrenebilirlerdi.




Book of Taboo © www.maleonn.com




Çocukluğumda her sınav dönemi öncesi, evimizde çok sayıda genç öğrenci olduğunu hatırlıyorum. Bunlar ailemin arkadaşlarının çocuklarıydı. Ailemden onlara temel performans dersleri ve basit tiyatro skeçleri öğretmelerini isterlerdi.



Her gece yemek sonrası, oturma odasında oyunlar sergilenir, şarkılar söylenir ve şiir ezberleri yapılırken ben bir köşede ödevlerimi yapardım. Bu benim ailemin günlük hayatıydı. O zamnalar bu bana hiç olağandışı gelmezdi, şimdi dönüp baktığımda ne kadar büyüleyici olduğunu düşünüyorum. Çocukluğum hiç bitmeyen bir parti gösterisi gibiydi.




Book of Taboo © www.maleonn.com




BS: Çin’de fotoğraf sanatından para kazanmak zor mu? Müşterilerin çoğunlukla hangi ülkeden? Fotoğraf dışında gelir getiren başka bir işin var mı? Sanatsal çalışmaların başka hangi kaynaklardan gelir getiriyor?



Maleonn: Evet, hiç kolay değil. Koleksiyonerlerimin çoğu Batı Avrupa’dan. Başka bir iş yapmıyorum. Çalışmalarım galerilerde izlenebilmekte. Bazen beğenenler çalışmalarımı alıyorlar. Bazen de öyle hissediyorum ki insanlar işlerimi bana destek olmak, beni yüreklendirmek ve çalışmalarıma devam edebilmem için alıyorlar.




Book of Taboo © www.maleonn.com




BS: En çok hangi tür müzik dinlersin? Bana en sevdiğin müzik grubu , film, kitap ve şiir ile ilgili örnek verebilir misin?



Maleonn: Şu sıralar en çok klasik müzik dinlemeyi seviyorum. Önceden daha çok rock hayranıydım. Fakat yavaş yavaş daha sakin, daha hafif şeyleri; enstrümantal müzikleri dinlemekten hoşlanır oldum. Şimdilerde çello ve farklı orkestral müziklere düşkünüm. Şiir okumay ve şiirin her türünü seviyorum. Özel bir tercihim yok. Ayrıca birşeyler yazmayı da seviyorum. Şiir hayata biraz mesafeli duruyor. Bir yazarın acı ve duyarlılığı ifade edebimesi için bir terapi. Yunanlı yönetmen Theo Angelopoulos’un filmlerini de beğeniyorum.




Book of Taboo © www.maleonn.com




BS: Fotoğraflarınla ilgili fikirler aklına nasıl geliyor? Bazı kitaplar ve filmler gibi özel ilham kaynakların var mı?



Maleonn: Genellikle okumalar, şiirler ve filmlerden geliyor. Ayrıca hayatın kendisi de esinlendiriyor. Sanırım hayatta olduğum sürece ilham almaya ve tecrübe etmeye devam edeceğim.




Book of Taboo © www.maleonn.com




BS: Fotoğraf oluşturmak için özel bir sürecin var mı? Photoshop’u çok kullanır mısın? Fotoğraf çekme sürecin nasıl ilerler?



Maleonn: Aklımda hep bir görüntü vardır. Eğer bu görüntü bir zaman sonra biraz daha netleşirse, beni çok heyecanlandırırsa, hemen eskiz çizerim. Eskizi çizme aşaması zaten, görüntüyü düşünmenin tam kendisidir. Bu akışı çok seviyorum. Sonrasında bu eskize dayanarak, tüm ön hazırlıkları ve ksostümleri hazırlıyorum ve aktörlerle iletişime geçiyorum. Bu hazırlığı yapmak epey uzun sürüyor, bir kaç hafta veya daha fazlası. Bundan sonrası ise çekim yapmak. Çoğunlukla çekim aşaması kısa sürüyor, 2 gün kadar. Ve photoshop ile post-prodüksiyonu yapıyorum, ki bu da temelde renk düzenlemeleri oluyor.




Book of Taboo © www.maleonn.com




BS: Bana göre fotoğrafların çoğu bir tiyatro sahnesinden kesitler gibi. Ve oldukça çok dekorasyon ve kostüm kullanıyorsun. Bunları belli bir konsept altında mı, yoksa daha sonra işine yarayacağını düşünüp denk geldikçe mi topluyorsun? Son olarak da bunca şeyi nerede saklıyorsun?



Maleonn: Benim bir şeyler biriktirme alışkanlığım vardır. Gerçekten de çok fazla dekor ve kostümüm var. Alırken aklımda özel bir şey için kullanırım fikri yoktu. Yavaş yavaş oldukça fazla birikti. Arkadaşlarımın çoğu bu özelliğimi bildiği için, bana bir sürü şey verdiler ; kapanan bir tiyatro kumpanyasının kıyafetleri, kapanmış bir fotoğraf stüdyosunun farklı aksesuarları gibi. Depomu sık sık organize eder, düzenlerim. Size anlatmayı unuttum, stüdyomda, birinde dekorlar ile dolu, diğerinde ise kostümlerimi depoladığım iki küçük odam var.Bunları düznelediğimde, aklımda bir liste oluşuyor. Kreasyon öncesi ilk olarak elimde olanları listeliyorum, neye ihtiyacım olduğunu belirliyor sonra çekim yapmaya başlıyorum.





BS: İnternet sayfanızda ‘Fotoğraf ve hayat arasında hüzünlü ve gizli bir ilişki var. Fotoğrafı çekilen insanlar o an’a çok fazla şey yüklüyorlar’ demişsin. Söylemek istediğin şey, yaşadığımız hayatta mutlu olmadığımız anlamına mı geliyor?


Maleonn: Bunlar benim kendi hissettiklerim. Her zaman fotoğrafın hayatın bir anına tutunmuş bir parçası olduğuna inanırım ama hayatın kendisi bizimle kalmaz. Zaman geçtikçe, o fotoğraf geçmiş günlerin tanığı haline gelir. Geçmiş zamanı ve yaşadığımız günü yanyana koyarsak, hayatımız yavaş yavaş değişmişken, geçmiş günler hala renkli ve olduğu gibi duruyor. Sonuç olarak fotoğrafın acımasız olduğu fikrindeyim. Bu felsefi bir görüş. Sanıyorum ki, insanların büyük bir kısmı böyle düşünmüyordur veya hayatın hüznü ile yüzleşmek istemezler. Hiç kimse öylesine, bu meseleyi derinlemesine anlayamaz. Hayatın doğası, ilerlemesi ve kaybolmasıdır.




Fantasy of Improbable © www.maleonn.com




BS: “Fantasy of Improbable – Mümkün Görünmeyenin Hayali” serinde gerçeklikten fazlasını hissedebilen kişileri sergiliyorsu. Biz mi onları seyrediyoruz yoksa onlar mı bizi seyrediyorlar? Biz neredeyiz? Keşfetmeye çalıştığımız, önümüzde duran dünya mı, yoksa gerçek diye bir şey yok mu? Kırık bir aynadan gelen gölgeler ve bulanık görüntüler mi bize gerçekliği gösteriyor. Bu kırık ayna ve içindeki görüntüler sunduğundan daha fazla şey mi barındıyorlar?



Maleonn: Analiziniz o kadar iyi ki ben de tam olarak bunu anlatmak istemiştim. Budist Kutsal Kitabı Diamond Sutra’da bir deyiş var; “bu dünyadaki her şey hayal ve köpükten ibarettir, aynadaki çiçek, suyun altındaki ay, çok hızlı hareket eder ve sonunda sabah çiği gibi kaybolur. Hayata karşı da böyle bir yaklaşımımız olmalı, böylece yaşamın arkasındaki anlamın farkına daha çok varırız.” Benim bu seriye başlama noktam bu olmuştu. Bu çalışmada yer alan illüzyon dünyadaki güzelliklere ve bu erişilemez mutlulukların hüznüne olan tutkumu anlatmayı istedim.




Fantasy of Improbable © www.maleonn.com




BS: Sence sanat becerisi doğuştan gelen bir armağan mıdır? Sanat eğitiminin yaratıcılığı öldürdüğüne inananlardan mısınız?



Maleonn: Bence yarısı armağan, yarısı da karakter ve kaderden gelen bir şey. Sanat eğitimi bazen çok kötüdür ve hayal gücümüzü gerçekten de öldürebilir. Ama şöyle de bir şey var, aynı zamanda ,sıradan hayata biraz mesafe bıraktıran, başka bir düşünme biçimi ve hayatın getirdiği noktada ferhalatan iyi bir şeydir de.




Fantasy of Improbable © www.maleonn.com




BS: Hiç kitabın veya herhangi bir basılı eserin var mı?



Maleonn: Ne yazık ki sadece Çin’de birkaç basılı kitabım var, uluslararası basılı bir şey yok. Benim çalışmalarımdan hoşlanan kişi sayısı çok fazla değil. Ancak basılı çalışmalarım Çin’de oldukça popüler. Baskıların çoğu satıldı, çünkü çok sayıda kopya zaten yoktu. Bunlar yurtdışından alınamadı, ne yazık ki. Lütfen dua edin, sizin röportajınız sonrası uluslararası bazı yayıncılar benim çalışmalarımı görüp, onları yayınlamak istesinler.




Maleonn’s Photo Studio © www.maleonn.com




BS: Çin fotoğrafçılığı ve Çinli fotoğrafçılar hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?



Maleonn: Ben bu konularda çok bilgili değilim. Ben oldukça özel bağımsız bir kreatörüm. Hiçbir zaman fotoğraf ve sanat topluluklarına veya kulüplerine dahil olmadım. Bu nedenle çok iyi bilmiyorum. Elbette çok sayıda fotoğrafçı olduğunu biliyorum, şu sıralar popüler bir meslek. Ve çok sayıda genç insan bu işle uğraşıyor.




Maleonn’s Photo Studio © www.maleonn.com




BS: Türk fotoğrafçılardan veya sanatçılardan bildikleriniz var mı? Hiç Türkiye’ye geldiniz mi?



Maleonn: Türk fotoğrafçıların bazı işlerini biliyorum. Ancak hiç isim hatırlamıyorum. Aslında benim için bir hayal olan, ülkenize gelmeye çok istekliyim. Ülkeniz hakkında bir kaç kitap okudum. Bu konuda çok hevesliyim. Bir keresinde İstanbul Üniversitesi beni bir konferans vermem için davet etmişti. Çok heyecanlanmış ve bir sürü hazırlık yapmıştım. Ama gerçekleşmedi, ne yazık ki. Bir gün ülkenize gelmeyi ve fotoğraf çekmeyi umuyorum.




İngilizce Röportaj Metni: Baybars SAĞLAMTİMUR
Türkçe Çeviri : Şebnem AYKOL





Maleonn’s Photo Studio © www.maleonn.com




Baybars Saglamtimur: Dear Maleonn, can you please give us some information about yourself?



Maleonn: I’m a 39-year-old man. I was born in Shanghai, China. I came from a drama family. My father was a drama director, and my mother was an actress. Before 12, my family wanted me to heritage the family tradition, so they trained me the drama performance. But I was so shy. I don’t like to stand on the stage. So I talked to my parents seriously that I like painting and wanted to become an painter when I grow up. They were quite supportive to my dream, and sent me to the fine art school later. Since twelve, I began my professional fine art education until I graduated from college. After my graduation, I accidently became a director of commercial video film. I was engaged in that for 9 years. Then I came back to my art world finally, followed my young dream and became an painter, but with my camera to paint.




Maleonn’s Photo Studio © www.maleonn.com




BS: Speaking for your art, what are the most influencing and forcing things in your life?



Maleonn: Born in such a family is the fate for someone when I think about that. My life couldn’t be engaged to any other jobs because this is the most natural thing. I never think art is a weird thing. When I was young, China was quite poor then. Learning drama is quite hard. There were no other part-time lessons to have. So if the young people wanted to enter the professional theater college, the only way to improve the skills is to learn from the professional actors. I remembered in my childhood, before every exam season, there were all young students in my home. They were the kids from my parents’ friends, who invited my parents to teach them some basic performance lessons, and play some simple drama skits. Every night after dinner, I did my homework in the corner, while they played in the living room, sang songs or recited poems. That was the ordinary life in my family. I never thought that was weird until nowadays when I remember and feel that was so magic. My childhood was just like a never-ending play.




Maleonn’s Photo Studio © www.maleonn.com




BS: Is it hard to make living from art photography in China? Where are your current customers from (mostly)? Any other sources of income (or professions) other than photography? From which sources do you use your works of art?



Maleonn: Yes, it’s never easy. Most of my collectors are from West Europe. I don’t have any other job. My work is available in the galleries as the artworks. Sometimes, there were some people who like my work bought my work. I sometimes felt that they didn’t buy my work but to encourage me, and support my life, to continue my creation.




Maleonn’s Photo Studio © www.maleonn.com




BS: What kind of music do you listen mostly? Can you give example for your favorite music group, movie, book, and poem?



Maleonn: Now I like to listen to classical music. I was so fond of rock music. But I gradually start to like quiet and blurry things, not the lyrics any more. Recently I’m addicted to the sound of cello, and various orchestral music. I like reading poem, all kinds of them. None in particular. I also like to write some. Poem has the distance towards life. It’s the medicine for the author to maintain the sensitivity and pain. I also like the movies by a Greek director Theo Angelopoulos.




Portrait of Mephisto © www.maleonn.com




BS: How those ideas came to your mind? Do you have any special sources like books or movies?



Maleonn: They mainly came from readings, poems and films. Also the life itself always inspires me. I think I will get the experience and inspiration if only I’m still alive.




Portrait of Mephisto © www.maleonn.com




BS: Do you have a special process for making photography? Do you use Photoshop a lot? Whats the process of a photo shoot?



Maleonn: I often have an image in my mind. If the image became clear after some time, which excited me a lot, I will draw the draft. The process of drawing the sketch itself is the thinking of vision. I like this way very much. Then I’m going to prepare all the pros and costumes for shooting according to the draft, and contact the actors as well. It takes quite long time to do the preparation, several weeks or even longer. Afterwards is the shooting. Usually the shooting is fast, like 2 days. I’ll do the post-production by photoshop, mainly is to adjust the color.




Portrait of Mephisto © www.maleonn.com




BS: Most of the photos for me are like sections from the theater acts. And you use a lot of decoration-costumes. Are you collecting these based on an idea or randomly collect interesting stuff that you will be possibly use in the future? And last, where do you store all these! :)



Maleonn: I have a habit of collecting things. Exactly I have plenty of props and costumes. I didn’t even have any idea about what those for when I bought them. Gradually I’ve collected quite a lot. Many of my friends also knew this hobby, and gave me many things, like all the clothes of a closing drama troupe, various stuffs of a broken photo studio, etc. I often organize my warehouse. I forgot to tell you that there’re two little rooms in my studio, one is my prop warehouse, where is full of my props; the other one is the costume warehouse. When I organize these stuffs in my studio, they are all on my list in my mind. Before my creation, I will first list what I already have, then find out what I need, then I began my shooting.




Portrait of Mephisto © www.maleonn.com




BS: On your web page you write this: “There’s a lost and sad relationship between photography and life. People who are being shot always have too much expectation towards that instant.” Is this the case for not being happy from the life that we live?



Maleonn: That’s just my own feeling. I always think the photograph is a clip of life, which just hold one moment, but life itself won’t stay for us. As time goes by, the photograph becomes the witness of past memories. Compare to the past time and our lives themselves, it’s still colorful and constant, while our life has already been changed quietly. So I think photography is very cruel. This is the philosophical thinking. I believe the majority of people won’t think so, or being unwilling to face the sadness of life. Nobody could thoroughly understand this matter, with joy. The nature of life is passing and lost. Although wisdom could let us not being sorrow, nothing could be joyful.




Fantasy of Improbable © www.maleonn.com




BS: In your Fantasy of Improbable series you are showing for someone who are able to sense something more than reality. Are these the images we are looking at or the images looking at us? Where are we? Is the world we try to observe in front of us, or the reality that we call is non existent? May shadows and blur images, from the reflection of a broken mirror able to show us the reality? Is this broken mirror and the image inside more than that?



Maleonn: Your analysis is so good, that’s exactly what I want to say. There’s one saying in Buddhist scripture ‘Diamond Sutra’: everything in the world is the fantasy and foam, is the flower in mirror and the moon under water; it moves as quickly as flashlight, and will finally disappear like the morning dew. We should have such attitude towards life, so we could see more meaning behind life. That is my start point of this series. I wish to describe my addiction to the beauty in this illusion world by this work, and the sadness of those unattainable happiness.




Fantasy of Improbable © www.maleonn.com




BS: Is artistry a given gift from the date of birth? Are you a believer that the art education kills the imagination?



Maleonn: I think half is the gift, half is the character and destiny. The art education sometimes is really bad, which kills our imagination. But it could at least bring us the relief, and another way of thinking and life, which is a little bit distant from our common life. If think so, that’s still good.




What Love is © www.maleonn.com




BS: Do you publish any books or other printed materials (other than photos)?



Maleonn: Unfotunately I only have several publications in China, no international publication. The population of people who like my work isn’t that big. But my publications are quite popular in China. Most of them have been sold out already because the number of the copies isn’t that big. These books cannot being bought abroad. What a pity. So pray for me by your interview. I wish some international pubishing house would like to publish my work.




What Love is © www.maleonn.com




BS: What can you tell about Chinese photography and photographers?



Maleonn: I’m not familliar with that. I’m a quite special independent creator. I never went to any societies or clubs of photographers/artists. So i don’t know that clearly. Of course I know the population of the photographers are big, which is quite a trendy job, countless young people are engaged in photography.




What Love is © www.maleonn.com




BS: Do you know any Turkish photographers/artists? Did you ever visit Turkey?



Maleonn: I knew a few work by Turkish photographers. Unfotunately i didn’t remember the names. Actually I’m eager to travel to your country, which was a dream for me. I’ve read some books aobut your country. I’m so curious about that. Istanbul University once invited me to give a lecture there. I was so excited about that, and did a lot of preparations. But fianlly i didn’t make it. So pityful. I hope to visit your country one day, and take some pictures there.


What Love is © www.maleonn.com







Maleon Hakkında


1972 Şangay doğumlu


1984-1995 Shanghai Huashan Sanat Okulu


Lise sonrası Fine Art College of Shanghai University


Fine Art College of Shanghai University mezuniyeti sonrası Grafik Tasarım Sertifikası


1995-2003 Reklam filmi alanında Sanat Yönetmeni ve Yönetmen


2004- Bağımsız Sanat Kreatörü


Çin’de çalışıyor ve yaşıyor.


Maleonn




About Maleonn


1972 Born in Shanghai


1984-1995 Shanghai Huashan Art School


Attached High School to Fine Art College of Shanghai University


Graduated from Fine Art College of Shanghai University, Major in Graphic Design


1995-2003 Engaged in commercial film as Art director and Director


2004- Engaged in independent Creation of Art


Lives and works in Shanghai, China





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Maleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve KöpükMaleonn ile Söyleşi : Hayal ve Köpük

Larry Louie : Dhaka’da Bir İş Günü, Bangladeş



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓





Bangladeş dünyadaki en fakir milletlerden biridir. Oradaki yaşam kalitesi, uluslararası yardımlara rağmen komşuları Hindistan, Pakistan veya Sri Lanka’dan önemli ölçüde düşüktür. Bangladeş aşırı yoksulluk ve açlığı ortadan kaldırmada başarılı olamamıştır. Pek çok insanın elektrik, gaz ve temiz su imkanlarıyla daha iyi yaşam kalitesine sahip olan Dakka gibi kentsel alanda yaşamalarına rağmen şehirlerdeki bu insanların önemli bir kısmı muson sezonunda konutlarda sefalet içinde yaşıyor. Düzenli elektrik, temiz su ve sağlık hizmetleri yok denilecek kadar az. Dakka nüfusunun tahminen %80’inin yoksulluk sınırının altında yaşadığı tahmin ediliyor.


Bu, devam eden bir seriyi oluşturan fotoğraflar Dakka, Bangladeş’te yaşayan insanların gündelik yaşamlarından oluşmuştur.


Larry Louie




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN


Bangladesh belongs to the poorest group of nations in the world. The quality of life there remains significantly lower than in the neighboring India, Pakistan or Sri Lanka despite considerable international assistance. Bangladesh has been unable to eliminate extreme poverty and hunger. Although most people living the urban areas such as Dhaka, enjoy a better quality of living with access to electricity, gas and clean water supplies, a significant portion of these people in the cities still live in squalor in dwellings that fall apart during the monsoon season. Their access to regular electricity, clean water and healthcare is severely limited. It is estimated that over 80% of the population in Dhaka is living below poverty levels.


This ongoing series compose of photos of the daily lives of regular people living in Dhaka, Bangladesh


Larry Louie











































Larry LOUIE Hakkında


Uluslarası ödüllü belgesel fotoğrafçı Larry Louie iki kariyere sahiptir. O, bir Kuzey Amerika şehrinin merkezindeki optometri kliniğinde toplumun her kesiminden insanın görme kuvvetini geliştirmek için çalışan doktor Larry Louie’dir. Seyahatlerindeyse, uzaklardaki yerli halkın yaşamlarını keşfederek ve dünyadaki sosyal konuları belgeleyen insani bir belgesel fotoğrafçıdır. Larry bir optimetrist olarak insanların görsel algılarını düzeltiyor. Bir fotoğrafçı olarak insanların dünya görüşlerini düzeltmeye çalışıyor.Her ikisinde de düzenli görüş alanı dışında var olan şeylerle ilgileniyor.


Larry’nin fotoğrafları genellikle en iyi gerçekçilik olarak tanımlanmıştır. Her görselde anlatılmayı bekleyen bir hikaye vardır. IPA/Lucie ödülleri yarışma direktörü Sarah Cho Larry’nin fotoğraflarını “ büyüleyici, samimi ve ortama olan tutkusunun yansıması” olarak tanımlıyor ve “ Larry Louie’nin çok farklı bir tarzı olduğunu, bir fotomuhabiri ve belgeselci arasındaki ince çizgide tarafsız olduğunu” ekliyor. Odaklandığı konular kadar görselleri de çok zengin ve çağrışımlarla dolu.” Fotoğrafları, bazen karanlık yerlerde bulunan ışığı ortaya çıkararak tüm dünyadaki insanların gücünü ve azmini gösteriyor.


Larry’nin dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşamlarını belgelediği çalışma büyük bir arşiv oluşturdu. Çalışması; IPA Lucie Ödülü, National Geographic Fotoğraf Hikayesi Ödülü ve İnsanlık Belgeseli Büyük Ödülü ve Dünya Fotoğrafçılık gibi uluslararası tanıma ve ödülleri elde etmiştir.


Larry bir optometrist ve fotoğrafçı olarak, dünyada 2020 yılına kadar önlenebilir körlüğün ortadan kaldırılması için küresel bir girişim olan Vision 2020’nin bir parçasını oluşturan ve uluslararası kar amacı gütmeyen bir organizasyon olan Seva Canada’nın hevesli bir destekleyicisidir.



www.larrylouie.com



About Larry LOUIE


International award winning documentary photographer Larry Louie leads a dual career. In his optometry clinic, he is Dr. Larry Louie, working to enhance the vision of people from all walks of life in the urban core of a North American city. On his travels, he is a humanitarian documentary photographer, exploring the lives of remote indigenous people, and documenting social issues around the world. As an optometrist, Larry adjusts people’s visual perception. As a photographer, he seeks to adjust people’s view of the world. Either way, he is interested in things that exist outside the regular field of vision.


Larry’s photographs have often been described as realism at its best. There is a story waiting to be told in every image. Sarah Cho, competition director of the IPA/Lucie Awards describes Larry’s photographs as “captivating and sincere and reflect his passion for the medium,” adding, “Larry Louie has a very distinctive style, straddling the fine line of a photo journalist and documentarian. His images are as rich and evocative as the subjects (on) which he focuses.” His photographs show the strength and perseverance that mark people the world over, revealing the light sometimes found in dark places.


Larry’ s work to document the lives of people around the world has resulted in a vast archive of images. His work has received international recognition and awards including the IPA Lucie Award; National Geographic Photo Essay Award; and Humanitarian Documentary Grant with the World Photography.


As an optometrist and photographer, Larry is avid supporter of Seva Canada, an international non-profit organization who is a part of VISION 2020, the global initiative for the elimination of preventable and avoidable blindness in the world by year 2020.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Larry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, BangladeşLarry Louie : Dhaka'da Bir İş Günü, Bangladeş

Gözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki Proje




Gözde Türkkan ile Röportaj




Şebnem Aykol: Merhaba Gözde Hanım, öncelikle fuar döneminin yoğunluğu içinde vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bize dergimizde de yayınladığımız çalışmalarınızdan biraz söz edebilir misiniz?



Gözde Türkkan: Merhaba. 2008’de İstanbul Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video bölümü mezuniyet projem “Baktım sana dönüp baktığımda baktın mı bana” serisiydi. O proje esnasında, aslında daha uzunca bir zamandır, cinsiyet kimlikleri ile bir derdim vardı, tamamıyla kendi deneyimim üzerinden böyle bir derdim vardı. Ve bir şekilde fotoğraf bunu dışa vurmamı ve çözümlememi sağladı. Bu tema üzerine gerçekleştirdiğim ilk projemdi. Ama tamamen kendi kendimi inceleyerek, egosantrik bir çalışmaydı. Belki de biraz çocukça, belki de biraz ergence ya da daha doğrusu ergenliğin kalan kırıntılarının etkisi ile yapılmış bir çalışmaydı.





Baktım sana dönüp baktığımda baktın mı bana (I was looking to see if you were looking back at me to see me looking back at you)










Ş. A. : Belki de bir dönemi kapamak, bir defteri kapamak gibi mi gelmişti size.



G.T. : Aynen öyle. Proje daha bitmeden bile ben müthiş bir rahatlama hissetmiştim. O zaman anladım fotoğrafın benim için nasıl “terapi” görevi görebileceğini. Daha sonra da 2010’da İngiltere’de masterimi yaparken, master projem “Buraya Ödeyiniz-Pay Here” de yine aynı konuyu devam ettirdim ama daha başka bir açıdan, daha doğrusu başka bir yaklaşımla.



Ş. A. : Ama galiba egosantrik değildi?



G.T. : Evet hem egosantrik değildi, hem de başka kaynaklar araştırmış, başka şeyler okumuştum. Hem de hemen gideyim fotoğraf çekeyim, şöyle bir kare eksik onu da ekleyeyim şeklinde değildi. Bir takım ilgili metinler okuyup, incelemeye karar verdiğim konular üzerinde ilgili şeyler izleyip ondan sonra fotoğraflama sürecini başlatıyordum. Fotoğraf çekme sürecinin araştırma kısmıyla arada örtüştüğü noktalar da oluyordu ama mutlaka başka birşeylerle beslenmem gerekiyor.



Ş. A. : Peki şöyle bir şey diyebilir miyiz, ilk projeniz tümüyle o yaşa dek kendi biriktirmiş olduklarınızın, duygusal birikiminizin, onun devamı olan bu çalışma ise daha rasyonel, daha gerçeklerin üzerine hazırlanmış projelerdir.



G.T. : Bir nebze öyle. İlk kısmı konusunda tamamen haklısınız, birikmiş olan şeylerin biraz da kontrolsüzce vücuttan atılması gibi (bana çok iyi gelmişti, öyle bir süreçten geçmiş olmaktan son derece memnunum, o sayede şu an yapmakta olduğum şeyleri yapabiliyorum), diğerinde ise yine tamamen kendimden yola çıkıyorum, kendimi bir kadın olarak sorguladığım noktadan yola çıkıyorum ki bu ilkine göre daha olgun olduğum bir noktadır ki bu sefer farklı şeylere bakabildim. Kendi imajıyla kendini tatmin etmeye çalışmaktan ziyade, kadın rolüne baktım. Artık yetişkin bir kadın olarak, hem toplum içinde hem kendi içimde, kendi rahat edeceğim şekilde nasıl bulacağımı anlamaya çalıştığım bir süreçti. Burada başka taraflara, başka insanlara, topluma, kadın erkek ilişkisi üzerine yani hiyerarşisi üzerine bir takım okumalar yapıp, bu dışarıda nasıl işliyor sorusuna cevap aradığım bir sürece girmiştim. Bu anlamda çok daha dışarı, başkalarına, topluma bakan bir seridir.



Ş. A. : Biraz provakatif yansıması var fotoğraflarınızın, size nasıl geliyor? Birikmiş enerjinin patlaması mı?



G.T. : Sert eleştirisini daha önce de duydum. Galiba o da benim bir noktadaki kendi sertliğimden. Bu ara çok duyuyorum :)



Ş. A. : Çok da öyle görünmüyorsunuz :)



G.T. : Galiba o benim gerçeklikle başa çıkma yöntemim, galiba bir sertlik benimsedim o da fotoğraflara yansıyor. Çok sertim çünkü derinde bir yerde çok kırılganım, bir noktada çok hassasım. Bu realitede sürdürebilmem için yaşantımı, bu sertliğe ihtiyacım var.



Ş. A. : Peki bu tercih ettiğiniz, tam da benim dediğiniz bir şey mi?



G.T. : Bu çok da zor bir soru. Çünkü “ben” sürekli değişiyor zaten, bunun dışında proje yaparken bir noktada ah şunu da yapamadım, ya da biraz daha şöyle yapsaydım mutlaka diyorum. O şartlar altında evet bu böyle olmalıydı ve oldu diyebiliyorum yine de. Ama çok iddialı bir şekilde evet bu benim demem çok zor. Şu anki benim, evet ama ilerde değişim olacağını umuyorum.




Buraya Ödeyiniz (Pay Here)





















Ş. A. : Yaşınız oldukça genç ve sergileriniz İstanbul’un önemli galerilerinde sergileniyor. Bu nasıl gelişti, okulun önünüzü açtığı bir durum muydu?



G.T. : Aslında okul ile çok alakalı değil. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde burslu okudum ve çok mutlu, besleyici, geliştirici bir öğrencilik geçirdim. Ama sergileme, sanat camiasında yer edinmeye dair pek katkısı olmuyordu. Eğitim buna yönelik değildi. Daha ziyade tasarım ve reklam alanlarına yönelik bir yetiştirilme durumu vardı. Bu daha çok Londra Central Saint Martins College of Art and Design’da master yapmam sayesinde edinebildiğim bir tecrübe oldu.



İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde fotoğrafları çeker, yazısını yazar, dizilimini yapardım ve bu, bilgisayardan veya projeksiyondan bakılmak üzere bir dosya olurdu. İzleyici buna nasıl bakacak, basılacak mı, yere mi döşenecek, tavandan mı sarkacak, bunları çok az düşünmüştüm. Londra’da ise gittiğim okulda eğitim tamamıyla bunun üzerine kuruluydu. Orada bir hocam bir projeme bakmış ve “bitmemiş bu” demişti; eğer amacın bilgisayardan izlemek ise tamam ama nasıl göstereceğinin kararını vermen lazım, asacak mısın, masaların üzerine mi dağıtacaksın, video gösterimi mi yapacaksın, bu kararları verip uyguladığında biter proje demişti. İşte o zaman açığımı kapatmak için doğru yere gelmiş olduğumu teyid etmiş oldum. Çünkü o anlamda hiç pratiğim yoktu.



Örneğin beni heyecanlandıran bir seri üretiyorum, bunu yaptığım için çok mutluyum, ama ya sonra nasıl sergileyeceğim? Aslında masterdan döndükten sonra burada X-ist ile çalışmaya başladığımdan beri bu pratiğimi geliştirme imkanı buldum, diyebilirim. İlk sergide nasıl kağıt seçeceğim, boyutu ne olacak, nasıl çerçeve seçeceğim gibi detaylar ilk başta çok zor gelmişti ama şimdi her sergide deneyim kazanıyorum. Okulun üstüne master, masterin üstüne de galeri ile çalışarak tecrübe edinmiş oldum. Masterin, seçkisi bitmiş bir projeyle neyi, nasıl yapmam gerektiğine dair eksiklerimi anlamama yardımı oldu.



Ş. A. : Eğitim deyince şunu da öğrenmek istiyorum Türkiye’de hangi fotoğrafçıları izliyorsunuz ve neden bu isimler?



G.T. : Bu tür sorularda çok zorlanıyorum. Bir anda aklıma isimler gelmiyor, birçok var. İlk aklıma gelen Ali Taptık olabilir. Onun her yeni işinde, bazen fazlaca da risk alarak yeni bir şeyler denemesini, kendini hem içerik, hem estetik açıdan geliştirmesini özellikle çok takdir ediyorum. Çok önemli. Çünkü bir noktada öyle bir tehlike var galiba hepimiz için. Bir tarz, bir dil oluşturuyoruz, o dil insanlarla belli bir iletişim kuruyor ve bizi bir yere getiriyor ama ona kapılıp devam edersek bir tekrara düşme ihtimalimiz var gibi geliyor.



Ş. A. : Bu aslında bir anlamda da günümüzde kabul gören bir şey değil mi? Tanınan bir dilinizin olması, herkesin sizin fotoğrafınızı gördüğünde “A! Bu Gözde Türkkan fotoğrafı” demesi, birçok fotoğrafçının da tercih ettiği bir şey. Siz ne dersiniz?



G.T. : Aslında biraz öyle de olmalı. Ama kendi içinde kendini yenilemeyi de barındırmalı. Farklı stiller denenmeli ama özünde baktığınızda bu “O” kişinin fotoğrafı da denebilmeli. Belki böyle bir şeyi hedeflemek lazım. Kişinin geçirdiği evrimler de fotoğrafa yansıyabilmeli. İlk işi ile 10 yıl sonra yaptığı işi, anlatım anlamında, görsel anlamda çok farklı olmalı mesela, ama özünde de bir tutarlılık mutlaka olmalı.



Ş. A. : Buradan fotoğraftaki hedefinizin bu olduğu söylenebilir değil mi? Bir de yakın gelecekte üzerinde çalışmayı düşündüğünüz konuları öğrenmek istiyorum, cinsellik, kadın konularına devam mı edeceksiniz? Yoksa aklınızda olan başka projeler var mı?



G. T. : İlk sorunuzun cevabı evet :) Sanırım bundan sonra bir süre daha devam edeceğim bu konuya, aynı konuya farklı noktalardan bakıp, incelemeye çalışacağım. Ama aynı zamanda kafamda buna paralel olarak götürebileceğim bir takım şeyler de var, onları da yapabilmeyi istiyorum. Şu ana kadar çok fırsatım olmadı üzerlerine eğilmeye çünkü cinsiyet kimlikleri ve politikaları üzerine daha okunması, izlenmesi gereken çok kaynak var, dolayısıyla söylenecek bir o kadar çok şey var. Yine bu konuya ağırlık vererek paralelinde başka şeyleri de ilerletmeye çalışacağım.



Ş. A. : Teşekkür ederiz. Size keyifli çalışmalar diliyoruz.







Gözde TÜRKKAN Hakkında



Ankara, 1984.



2008 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Fotoğraf ve Video Bölümü’nden mezun olan Türkkan, bir süre aynı üniversitenin Görsel İletişim Tasarım Bölümü’nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. Eğitimine, 2010 yılında mezun olduğu Central Saint Martins Sanat ve Tasarım Okulu, Güzel Sanatlar Master Bölümü (Londra, İngiltere)’nde yüksek lisans yaparak devam etti. Sanatçı, santralistanbul (2008) ve Tershane (2008)’deki grup sergilerinde ve !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde (2007) yer aldı.



Eğitim



2009/2010 University of the Arts London, Central Saint Martins College of Art and Design, Güzel Sanatlar Yüksek Lisans derecesi (MA)



2004/2008 İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Fotoğraf & Video Bölümü, Lisans derecesi (BA)



2002/2003 Pierre et Marie Curie Üniversitesi, Paris, Madde Bilimleri Bölümü



1999/2002 Fransız Pierre Loti Lisesi, İstanbul, Baccalauréat Diploması




Seçilmiş Sergiler



Contemporary Istanbul 11, Kasım 2011



Baktım Sana, Operation Room, Mayıs 2011



Art HK’11, Hong Kong Sanat Fuarı, Mayıs 2011



Viyana Sanat Fuarı 2011, Viyana, Avusturya, Nisan 2011



Volde Nuits, Marsilya/FR, Mayıs 2011



Contemporary Istanbul 10, Kasım 2010



Kesişme IV Gözde Türkkan / Sinem Dişli Sergisi, Galeri x-ist, Istanbul, Ekim 2010



x-plore Vol. I, Galeri x-ist, Istanbul, Eylül 2010



Central Saint Martins College of Art and Design Degree Show, Londra/UK, Ağustos 2010



6. Ufat Fotoğraf Festivali, Bursa, Nisan 2009



“Untitled” Sergisi, santralistanbul, Istanbul, Aralık 2008



Tershane “Taze Beyinlere Ihtiyacımız var” Sergisi, Istanbul, Ekim 2008



İstanbul Bilgi Üniversitesi Fotoğraf & Video ve Görsel İletişim Tasarımı Bölümleri “Multigrade’den Multitouch’a” Sergisi, Photokina Fuarı, Köln/GER, Eylül 2008



İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı ve Fotoğraf ve Video Bölümleri Yıl Sonu Öğrenci İşleri Sergisi, Istanbul, 2005-2008



!f Istanbul Bağımsız Filmler Festivali, Istanbul




www.mimiko.net


www.artxist.com




Gözde Türkkan’ın “Full Contact” isimli sergisi, 26 Ocak – 25 Şubat 2012 tarihlerinde x-İst Galeri’de izlenebilir”¦








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki ProjeGözde Türkkan ile Bir Söyleşi, İki Proje

Burcu Göknar : Vefa




Yasak Bir Aşkın Hikayesi


“VEFA”


Burcu Göknar




Vâlâ Nurettin, 1946 yılında izlediği bir Fenerbahçe-Vefa maçının ardından, diğer takımın disiplinli oyununa karşın, Vefa takımının “romantikçe” oynadığını söyler.



1953 tarihli İstanbul Haber Gazetesi’nde, yazar Z. Işık Üstün, “Sporu spor için, kulüp aşkı için yapan Vefalı ağabeyleri” anarken; “Uzak bir semtteki maça parası olmadığı için, kulüpten beklemeyerek yayan giden, aç biilaç oyun oynayan, malzeme sandığını omzuna vuran o asil ruhlu insanları hürmetle anmak, vazifemizdir” der.



Altmışlı yıllara gelindiğinde, ne zaman eseceği belli olmayan Türk modernleşmesinin rüzgârları; yine önüne kattığını savurmaya başlar. Aynı yıllar, Vefa futbol takımı için de bir düşüşün başlangıcı olur. Takım, yıllarca Millî Küme ve Millî Lig’de oynadıktan sonra, 1962-63 sezonunda bir alt lige düşer. Bu düşüş bir şekilde, köyden kente yönelen ilk göç dalgasının etkilerini taşır. Çarpık kentleşme, yavaş yavaş önce Vefa semtini, ardından Vefa futbol takımını yutmaktadır. Gurbete gelenlerin destekledikleri bir memleket takımı, bir de şehrin “büyük” takımı varken, Vefa, gitgide yeni göçmenlere kentli oldukları hissini verebilmekte “kifayetsiz” kalır. 1964-65 sezonunda 2. Lig şampiyonu olsalar da; 1973-74 sezonunda takım tekrar küme düşer. 1986-87 sezonunda 3. Lig’e, 1993-94 sezonunda ise Amatör Lig’e düşerler. 1998-2000’de tekrar 3. Lig’de oynasalar da; o tarihten sonra bir daha İstanbul Süper Amatör Lig’den, profesyonel liglere geri dönemezler.



Kuruluşu 1908’e dayanan Vefa Kulübü, 100. yıl dönümleri geldiğinde, yaşıtı olan büyük kulüpler gibi kutlama yapamadı. Artık devir değişmişti ve bir zamanlar “4 büyükler” derken Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’yle birlikte Vefa’nın da kastedildiği çoktan unutulmuştu.



Endüstriyelleşen futbolun tüm çiğliklerine karşın, Vefa Kulübü’nü bugün hâlâ, eski başarılarına dönebilme umudu ve geçmişin mirası “marazi” bir romantizm birlikte yaşatmakta… Bugün Vefa’da top koşturanlar da, bu mirasla sarmalanmış, ancak ister istemez mevcut düzenin değerleriyle şekillenmiş gençlerdir. Öyle ki, takım bir şekilde, bir sezon bolluk görse, futbolcuların da ruh halleri, tavırları ona göre değişiverir. Zaman zaman Vefa’lı genç futbolculara, geçmiş futbolcular kuşağının efendi ve mücadeleci ruhunu omuzlarında taşıdıkları anlatılır durulur.



Biz ise, eski futbolcular kuşağına, Ozan Öztepe’nin dizeleriyle bir selam yollarız:



“Ahh”¦


derin denizlerdeki


kayıp denizciler


ne kadar hür olduklarını


bir bilebilseler”¦”



Ve mevcut ekonomik sistemi –her şeyi yalayıp yutmak isteyen o koca canavarı– iyi tanıdığımızdan olsa gerek, Vefa hep temiz kalabilsin diye, hani neredeyse “hep yokluk çeksin” diyeceğimiz tutar. Takımın “patronların” eline geçmesini istemeyiz içten içe…



Futbolun yoksul sınıflara ait geçmişini hızla unutması, tüketime yönelerek daha çok orta ve hatta giderek üst tabakaya hitap etmesi, stadyumlarda taraftarın tepesine dikilen locaların çoğalması, onların iktidarlarını “bizim alanlarımızda da” pekiştirme isteklerini vurgular.



Her tür zeminin sürekli ayaklarımızın altından kaydığı, dünün ve bugünün “değerli” addettiklerinin farklılaştığı bir devirde, aşina başarılardan uzak bir takımı sevmek –bilerek ya da bilmeden– bu kara düzene teslim olmamak için yapılan kişisel bir eylem türüdür.



Bir umudun peşinde, her maça koşturarak giden bir avuç taraftar, adeta yasak bir aşkın tarafıdırlar. Onlardan “büyük” takım taraftarlarından farklı olarak, tüm “günahlarının” bedelini ödemeleri, sevinç ve acılarını vakur bir edayla içlerine sindirmeleri beklenir. Herkes şehrin sokaklarında bağırıp çağırırken, onlar bu âlemin dilsizleridir. Onları, ancak gizli aşklarının parıldadığı gözlerinden tanıyabilirsiniz.



2008-2009 yıllarında çekilmiş bu fotoğraflarda, o gözler ve geçmişten bugüne sirayet eden ruh aranmaktadır. Burada esas izi sürülen futbol değil, –ne kadar başarıldıysa– futbol vesilesiyle, akıntıya karşı kürek çekenlerin yılgınlıkları, yasları, aşkları ve dirençleridir.



Vefa Albümü Önsözü – Burcu GÖKNAR
























VEFA


Fotoğrafevi Yayınları, 2010


Sunuş Yazıları: Simon Kuper ve Kıvanç Koçak






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Burcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : VefaBurcu Göknar : Vefa

Gülcan Acar : Sarı, Sıcak Emek




Demirin İnsanla Buluşma Öyküsü”¦



M.Ö. 4000 yıllarında Sümerler ve eski Mısırlılar döneminde başlar demirin insanla buluşma öyküsü”¦



Milyarlarca yıllık bekleyişin sonu,
yeni bir yolculuğun başlangıcı olur bu kavuşma”¦
Toprakla gelir, kızar kızarır, erir yakar”¦
Saflaştıkça coşar, sarı sıcak şarkılar söyler, konfetiler saçar”¦
Kim bilir, O’na dokunan ellere, gözlere şükranıdır bu bayram havası”¦



Kaç bin yıl beklemiştir karanlıkta, şimdi olmak zamanıdır”¦



Makas olup kağıtla kumaşla meşk etmek ister,


tel olup saz olup şarkılar söylemek ister”¦


Teker olup yollara koşmak, kule olup bulutlara dokunmak ister”¦


Yaşam ile insan ile kucaklaşmak ister”¦


Milyarlarca yıllık hasretini haykırmak ister”¦



Demir ile çeliğin binlerce yıldır süren bu maceralı yolculuğu ülkemizin ilk entegre demir çelik fabrikası KARDEMİR’de aynı heyecanıyla sürüp gider”¦



“Fabrikalar Yapan Fabrika” Karabük Demir Çelik Fabrikasında kah çelik insan olur, kah insan çelik olur”¦



1988-95 yılları arasında bu fabrikada çalışırken, demir ve çeliğin sarı sıcak şarkısını dinledim”¦ Bu kavuşma, kucaklaşma sürecine tanık oldum.



İleri teknolojinin bu gün olduğu kadar etkin kullanılmadığı, insan emeğine dayanan bu süreci yaşarken, emeğin ne zor koşullarda kazanıldığını fotoğrafa değil ama aklıma kazımıştım.



O tarihlerde henüz fotoğraf serüvenime başlamamış olduğuma her zaman üzülmüştüm. Ta ki, 2010 yılı kasım ayına kadar. “Fotogen-Sami Güner Kupası” fotoğraf sunum yarışması son turu için, demir-çelik üretimini projelendirmeye karar vererek gerekli girişimleri yaptım. İlk mühendislik yıllarımı geçirdiğim Demir-Çelik Fabrikasına, yıllar sonra, bu kez fotoğrafçı olarak girdim. Zorlu izin/hazırlık/çekim sürecinin ardından, yıllardır içimde taşıdığım izlenimlerim ‘demirin insanla buluşma öyküsü’ bana Sami Güner Kupasında 2011 yılı kupasını getirdi. Fotoğraflar KARDEMİR A.Ş.’nin katkıları ile sergi ve katalog olarak basılarak, 3 Nisan Karabük’ün kuruşu etkinliklerinde kentlinin izlenimlerine sunuldu.



Projenin hayata geçmesini sağlayan KARDEMİR A.Ş. yönetimine, çalışanlarına ve sizlerle buluşturan Fotoritm’e teşekkürlerimle”¦



Gülcan ACAR


Kasım 2011





























Gülcan ACAR Hakkında



Safranbolu doğumlu, Elektronik ve Haberleşme Mühendisi.



1987-1995 yılları arasında Karabük Demir Çelik Fabrikalarında 8 yıl otomasyon mühendisliği yaptı. 1988 yılında Safranbolu’daki ilk turizm işletmecisi olarak başladığı turizm ile ilişkisini, 1995 yılında Turizm Bakanlığına geçerek Safranbolu Turizm Danışma Müdürü olarak sürdürdü. 2000 yılından itibaren Ankara’da Kültür ve Turizm Bakanlığında çalışıyor.



Fotoğrafa 1998 yılında başladı. Katıldığı ulusal ve uluslararası yarışmalarda derece ve sergileme ödülleri aldı, Jüri üyeliklerinde bulundu. Yurt içinde ve dışında çok sayıda fotoğraf gösterisi yaptı, karma sergilere katıldı.



Kendi fotoğraflarının yer aldığı pek çok kent rehberi, broşür yaptı. 2001 yılında üç dilde yayınladığı “Nemrud” adlı rehber kitabının 2004 yılında ikinci baskısını yaptı. 2011 yılında “Safranbolu’da Zamanın Renkleri” adlı kitabını yayımladı.



2005 yılında Safranbolu’da açtığı “Özüm Sözüm Gözüm Safranbolu” adlı ilk kişisel fotoğraf sergisini, ülkenin pek çok ilinde tekrarladı.



2011 yılı Sami Güner Kupası ödülünü “Sarı Sıcak Emek” adlı Demir-Çelik konulu gösterisi ile kazandı. Aynı konuda Fotoğraf Sergisi ve kataloğunu hazırlayarak Kardemir’in 2011 yılı kuruluş yıldönümünde Karabük’te sergiledi.



Fotoğraf çalışmalarını sürdürdüğü Ankara Fotoğraf Sanatı Kurumunda çeşitli dönemlerde Başkan Yardımcılığı ve Genel Sekreterlik görevlerini yürüttü. 3., 4. ve 5. Ankara Fotoğraf Günleri Düzenleme Komitesinde yer aldı.



Gerçek bir doğa tutkunu olan ve doğa sporlarının her çeşidi ile uğraşan Acar’ın fotoğraflarında bu tutkusunu görmek mümkün. Dünyayı dolaşarak, coğrafyanın, iklimin, geleneklerin insan yaşamını ve kent mimarisini nasıl biçimlendirdiğini belgelemek fotoğraf çalışmalarının temelini oluşturuyor.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Gülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak EmekGülcan Acar : Sarı, Sıcak Emek

Sinem Dişli : İntiba




İNTİBA


Sinem Dişli




İntiba serginizin, hazırlanma ve izleyicisi ile buluşma sürecini anlatır mısınız?



Bu sergi fikri aslında üç ay önce ortaya çıktı. Uzun vadede bir proje hazırlamaya karar vermiştim. Büyük makinelerle, ışıklarla, planlı ve enstrümanlarımın akorlarını iyi yaparak, okuyarak, yazarak, kısacası üzerinde diğer projelerimden çok daha düşündüğüm, zamanlamasını hesapladığım bir iş. Fakat İntiba serisi, aslında -teknik ayarları ve mükemmeliyetçiliğini düşünmediğinizden sezgilere salık veren- yanımda yedek olarak gezdirdiğim bir kompakt makineden çıkmış fotoğraflardan oluşuyor. Daha kaygısız ve alternatif bir yaklaşımı var. Aynı zamanda orta format ile çekilmiş bir kaç fotoğraf da var.






Öte yandan büyük kameralarda teknik olanaklarının bana verdiği bir yavaşlama söz konusu oluyor. Diyebilirim ki bu fotoğraflar dinginleşmeden kurtulmaya yönelerek daha çok dinamikleşmeye yöneldiğim bir seriyi oluşturuyor. Bahsettiğim büyük projeyi hazırlarken eş zamanlı yürüyen bu seriyi göstermek yani onu içimden fırlatıp atmak istedim. Çünkü tek bir şeye odaklanmaya yöneliyorum. Daha sonra bir editleme sürecine girdim ve New York’da fotoğraflarımı paylaştığım, çok sevdiğim bir sanatçı ve yazar olan Merve Ünsal bu seri ile ilgili bir yazı yazabileceğini ortaya atmıştı. Bu durum fotoğraflara bakarken gelişti. Hatta şöyle dedi:



Eğer ben bu seriye yazı yazsaydım ismi “yours sincerly” yani “arz ederim” olurdu.



Sergi kataloğunu yapmaya karar verdiğimizde o da bu yazıyı katalog yazısı olarak hazırladı. Sonuçta bu sergi beni temsil eden x-ist sanat galerisi ile birlikte fakat ayrı bir mekanda açtığım deneysel bir çalışma oldu.




Merve Ünsal’ın yazısını okumak için >>>





Objelere farklı anlamları farklı mekanlar katar. Başka objelerle bir araya geldiklerinde içsellikleri değişir. Sizin fotoğraf çekim mekanlarınız nereleri oluyor?



Mimari, şehir planlamaları, etrafımızdaki nesneler üzerimizde bir iz bırakıyor, bazen fark etmesek de bizi belirliyor. Günümüzde ise gittikçe hepimizin hayatına giren bir yerden bir yere göç etme hali, terk edilmişlik ve aidiyet duygusunu da ortaya çıkarıyor. Bu etkilenmelerden olsa gerek çoğunlukla terk edilmiş mekanlar ve kaotik alanlar beni çekiyor. Ama bazen de doğaya duyulan özlemden bir manzaraya da kameramı yönlendirebiliyorum. Bu tamamıyla üzerinde çalıştığım işin kavramına yönelmek ve duygusunu yansıtmakla ilgili bir refleks.




Fotoğrafınızın düşünsel olarak başlayan ilk noktasından, seyircisi ile buluşma anına kadar giden sürecini anlatır mısınız?



Genellikle sezgisel bir akış olarak başlıyor daha sonra buradan kavrama doğru sızmalar oluyor. Ben de okumalarla ve editlendirmelerle onları temellendirmeye itiyorum. Fakat yeni projemde bütün bunları birlikte yürütüyorum. Fotoğrafın düşünsel süreci çok kaygan bence. Bir şeyi sonradan anlamlandırmakla ilgili değil. Aslında fotoğraflarımda “hiçbir şey anlatmıyorum ama bir his yaratmaya çalışıyorum” da diyebilirim. O yüzden belli bir formülü yok. Bir dil öğrenmektense bir dil yaratmak gibi. Fakat işinizin politik yanları varsa, düşünsel süreci de var demektir. Kendi kültürümden etkileniyorum.




Ben Urfa’da doğdum, büyüdüm ve oradan yola çıkıyorum diyebilirim. Yani geçmişime bir arkeolojik kazı ve bağnazlıkları kırma, kuralları yıkma meseleleri ön planda. Görmezlikten geldiğimiz şeyleri tekrar göstermeye çalışıyorum diyebilirim. Ancak bu süreç çok karmaşık. Ben hislerle çok ilgileniyorum ama hisler de bilgi ile birleşip formunu alıyor. Daha sonra hazır hissettiğim bir anda mekana göre yerleştime yapma aşamasına geliyorum. Bu da mekanın büyüklüğüne ve projenin konseptine göre değişiklik gösteriyor.




Kimliği bilinen bir yolcu mu olmak istersiniz, kimliksiz bir yolcu mu?



Günümüzde bireycilik gittikçe yükseliyor. Sonuç itibarıyla postmodern kültür ve sanat, bireyin kimlik ve öznelliğinin değişimini, aklın sınırlarını ve temsiliyet olgusunu en temel irdeleme konuları olarak ele alıyor. Kimliğin çok bilinip bilinmemesi ise sizin kontrolünüzü aşıyor. Çünkü yaptıklarınız, tarzına ve içeriğine göre sosyal düzen içinde yer alıyor. Sizin yapacağınız ise en fazla neye dahil olacağınızı belirlemek olabilir. Görünür olup olmamakla ilgili belli bir hedefiniz yok ise, size daha yakın olanı seçtiğinizde içinde bulunduğunuz duruma göre kimliğinizin görünürlüğü artıyor ya da azalıyor.






Fotoğrafınız, izleyicisine hikayenin başlangıç noktası verip devamını ya da nihayetini verip başını düşündürüyor. Sizin bırakmak istediğiniz intiba hangisi oluyor? Yani salondan ayrılan izleyicilerin kafasında ne oluşmuş ise siz kendinizi başarılı sayarsınız?



Dediğim gibi izleyici kendi hikayesini kendisi oluşturuyor ya da aslında hiç hikaye yok! Sadece izlenimler de oluşturabilir. Ya da hiçbir şeye ulaşmayabilir. Çünkü bu biraz bizim ön bilgilerimiz, ön yargılarımız ile ilgili. Yani intiba serisinde yer alan bu paralar fotoğrafında bizim günlük hayatımıza dair bir çıkarsama yapmamız fakat bu kültüre yabancı birinin onu sadece bir enstelasyon çalışması olarak görmesi ya da bambaşka bir sonuç çıkarması gibi. Buradaki mesele belki de benim hiç hayalini bile kuramayacağım bir mukabelede bulunulması. Gözlemciyi yeniden düzenleyip bir gözü yönetmek bence sanatçının işi değil. Evet, görmenin ve okumanın olanaklarını zorluyorum. Alışık olduğumuz bir araya getirme ezberinden kurtulmaya çalışıyorum. Bu da dış dünyamla bilindik diyalogların dışına taşarak iletişim kurmamı sağlıyor. Ve böylece ilk intibanın bir yanılsama olabileceğini yansıtıyor ve daha derin, daha uzun bakmaya itiyor.






Fotoğraflarınız farklı duygular ile bakılıp geçilen fotoğrafların aksine, çözülmesi gereken, düşünülmesi gereken, özetle zihni zorlamaya iten görüntülerden oluşuyor. Belki de bakmak ile görmek arasındaki farkı tecrübe ettiriyor. Tek taraflı bir duygu aktarımından ziyade bir etkileşime kapı aralıyorlar. Üç başlıkta bağlamak istiyorum bu görüşlerimi; fotoğrafınızın anlatım dili, sergideki çalışmaların birbiri ile bütünleşme ilişkisi ve fotoğraf izleyicisini yönlendirme, sorgulama gayeniz. Bunları aktarır mısınız bize?



Aslında sizin sorunuz çok güzel noktalara değiniyor. Belki de cevap aramıyoruz ama iyi bir soru sormaya yöneliyoruz. Burada yapmak istediğim aslında kendi kendimi de işlerime bakan bir izleyiciye dönüştürmek”¦ İzleyiciyi sorgulamaya çalışmıyorum. Ben kendimi sorguluyorum, bu bir yüzleşme gibi performansa dönüşüyor. Bu enerjiyi de insanlar hissediyor, onlar yine yapmak istediğini yapıyor, alıyor”¦






Size esin veren, takip ettiğiniz fotoğraf sanatçıları kimler?



Özellikle takip ettiğim bir fotoğrafçı yok. Sürekli fotoğrafçı bakıp, araştırıyorum. Fakat sevdiğim, şu anda aklıma gelen bir kaç fotoğrafçı saymam gerekirse: An-My Lê, Collier Schorr, Jeff Wall, Wolfgang Tillmans, Andreas Gursky, Antoine D’Agata, Cindy Sherman, Philip-Lorca diCorcia, Mario Giacomelli, Josef Koudelka ve Edward-Weston. Resim kökenli olduğum için yalnız fotoğraftan değil diğer disiplinlerden sanatçılardan da etkileniyorum. Hala işlerine bakmaya doyamadığım Francis Bacon ya da Louis Bourgeois gibi…






Yurtdışından fotoğraf dünyasına bakma şansınız var. Gözlem, deneyim ve görüşlerinizi paylaşır mısınız bu perspektiften bizimle?



Şu anda inanılmaz bir patlama var Türkiye’de. Kafalar çok karışık. Onlarca galeri açılıp kapanıyor. Bir vizyona sahip galeriler bir adım öteye gidecek, diğerleri durmak zorunda kalıp, kapanacaklar. Aynı şey sanatçılar ve koleksiyonerler için de geçerli. Zaman her şeyi ayıklayacak.



Sanat kodları çözülmesi gereken bir anlamlar bütünü değil, bir nesne değil, öncelikle bunu görmek gerekiyor. Büyük adımlarla genç bir fotoğrafçı kuşak geliyor. Bence iletişim araçları ve internet sayesinde sanatta kurumsal ve kişisel otoritelerin sözü artık geçmiyor. Yaptığınız iş bir anda dünyanın diğer tarafında hemen eleştiri platformu, bir reaksiyon oluşturabiliyor ve bu da daha iyi işlerin ortaya çıkmasında bağımsız bir alan yaratıyor.



Bir önceki kuşağın sıkı sıkıya bağlı olduğu geleneksel yöntemler ve estetik bir nesneye indirgenen sanat eserinin yüksek kültür tarafından alınıp satılması belirleyici değil artık. Avangard sanatçılar tavırlarını çağın ruhuyla bağdaşan bir şekilde yani fotoğrafın getirdiği yeni bakış açıları ve yeni teknikleri kullanarak ortaya koymanın tohumlarını atıyorlar. Bu da çok sevindirici. Ama zamana ve sindirmeye ihtiyacımız var.






Akademik sanat eğitiminin size neler kattığını düşüyorsunuz?



Akademi bir takım kurallar sistemidir. Tabii ki okul kendini keşfetmek ve motive olmak için bir kampüs oluşturur. Bir de sizi izole eden akademinin dışında bir kitle kültürü var. Fakat bütün mesele kendinizi eğitmekle başlıyor. Öncelikle açık olmak ama her dayatılan bilgiyi de kabullenmemek gerekiyor. Akademi aynı frekanstan olan insanları bir araya getirmek için ve bunlardan gelen enerjileri birleştirmek için dinamik bir alan oluşturuyor. Fakat sonuçta sizin ne istediğinizi bilip ona odaklanmanız gerekiyor. Bunu akademi size öğretemez, sadece sizi disipline edebilir. Sizin kendinizi geliştirip, bakışınızı genişletmeniz gerekir.






Bundan sonraki çalışmalarınız, planlarınız ve hedefleriniz nelerdir?



Uzun vadede planlar yapmamaya çalışıyorum. Kurduğum hayaller zamanın ötesine geçiyor, onlara sınır tanımıyorum fakat planlarımı -kontrol edebildiğim ölçüde- haftalık ve altı aylık olarak yapılandırıyorum. Şimdiki plan; yakında New York’a geri dönmek ve Türkiye’de yaptığım, paylaştığım işlerin karşılıklarını, tepkilerini sindirmek. Ardından da 2013’te açılacak sergim için yeni projeme odaklanmak. Kendimi orada beslemek ve burada üretime devam etmek…




Röportaj: Levent YILDIZ





Sinem DİŞLİ Hakkında


Şanlıurfa, 1982.



Marmara Üniversitesi Fotoğraf Bölümü’ndeki yüksek lisansını 2007 yılında tamamlayan Dişli, 2005-2008 yılları arasında İstanbul Modern Müzesi’nde küratör asistanlığı yaptı. 2008 yazında OCTET: New York School of Visual Arts‘da (New York, ABD) atölye programına kabul edildi. x-ist’de Kesişme (2010) isimli grup sergisinde yer aldı.


Sinem Dişli “İntiba sergisi – Han 38″ (Fotoğraf: Samed Akman)



Dişli, Amerika, Kıbrıs ile Bursa ve İzmir dahil Türkiye’nin birçok ilinde grup sergilerine katıldı. Sanatçı, ayrıca İstanbul’da düzenlenen 1. Uluslarlarası ULIS fotoFEST Fotoğraf Festivali’nde, 1.Uluslararası IFSAK Fotoğraf Bienali’nde ve Viyana Sanat Fuarı 2011’de yer aldı.

www.sinemdisli.com
www.artxist.com







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Sinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntibaSinem Dişli : İntiba

Mehmet Dağ : Renkli Dünyalar, Panayır





Fotoğraflar,


ayrıcalıklı kesimlerin ve


hayatlarını emniyet altına almış olanların


görmezlikten gelmeyi tercih edebileceği konuları


‘gerçek’ ( ya da ‘daha gerçek’) kılmanın bir vasıtasıdır.


Susan Sontag



Fotoğrafçı,


kesinlikle yalnızların,


temsil edilmeyenlerin,


sömürülenlerin


veya


kendisini ifade etmekten yoksun olanların


saflarında yer almalıdır.


Çerkes Karadağ




Küçük kentlerde ve büyük kentlerin küçük kasabalarında, ilkbaharla birlikte panayırlar kurulmaya başlar. Sonbahara kadar her hafta farklı bir yerde panayır kurulur.Bu kentlerde yaşayan insanlar panayır zamanlarını büyük heyecanla beklerler.Köylerden panayırın kurulduğu ilçelere toplu ulaşım araçları ile insanlar günübirlik taşınırlar.Çoluk çocuk hem de”¦



Peki, bu panayırları yaşatan insanlar kimler?


Panayıra gelen halkın birçok ihtiyacını karşılayabileceği satış yerlerini işletenler,


Yiyecek içecek satanlar,


Kuzu çevirmecileri”¦


Sigaraya halka attıranlar,


Tüfek atışçıları,


Kaleye şut attıranlar”¦


Panayırları eğlenceli bir yer haline getiren insanlar”¦


Panayır mevsimi boyunca o panayırdan bu panayıra çoluk çocuk dolaşıp ekmek peşinde gezen insanlar”¦



Renkli Dünyalar-PANAYIR isimli sergimde panayırları ve panayır insanlarının renkli dünyalarının hüzünlü, duygulu, neşeli anlarını aktarmak istedim.


Farkında olunması ümitlerimle”¦



Mehmet DAĞ






















Mehmet DAĞ (AFIAP) Hakkında


İnsan ve sosyal yaşam ağırlıklı fotoğraflar çekiyor.



İlk kişisel sergisini 2008 yılında Bursa’da açtı. Bu sergide; farklı hayatları belgelemek ve insanların dünyayı algıladıkları pencereleri çoğaltmak amacıyla iki ayrı bakışı bir arada gösteren, Bursa’da yaşanan farklı iki dünyaya ait izlenimleri ‘Eskici Pazarı’ ve ‘Kömür Karası’ isimli iki portfolyo halinde izleyicilere sundu.



Engelli çocuklara yüzme ve dalış becerileri kazandırmakla ilgili bir çalışmanın fotoğraflarından oluşan ‘Dalmak Özgürlüktür-2009’ adlı ikinci sergisi 2009 yılında Bursa, İstanbul ve Ankara’da sergilendi.



Büyük kentlerin küçük kasabalarında ve küçük kentlerde kurulan kaybolmaya yüz tutmuş panayırlardan, panayır insanlarının renkli dünyalarından fotoğrafların sergilendiği ‘Renkli Dünyalar-PANAYIR’ adlı üçüncü sergisi 2010 yılında Bursa’da, 2011 yılında İstanbul’da sergilendi.



Fotoğrafları yurtiçi ve yurtdışındaki yarışmalarda başarı ödülleri ve sergilemeler aldı.



Ayrıca karma sergilere katıldı ve fotoğraf gösterileri yaptı.



Uluslararası Fotoğraf Federasyonu patronajlı yarışmalardaki ödüllerinden dolayı, 2010 yılında FIAP tarafından AFIAP ünvanı ile ödüllendirildi.




Mehmet Dağ

www.mehmetdag.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Mehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, PanayırMehmet Dağ : Renkli Dünyalar, Panayır

Keith Carter : Talbot’un Gölgesi



For English: Please Scroll Down and Read the Page ↓



TALBOT’UN GÖLGESİ


TALBOT’S SHADOW


Keith Carter




Bu seride modern fotoğrafçılıktan gelen pozitif-negatif sürecini keşfeden ve hayranı olduğum Henry Fox Talbot’un çalışmasından ilham alınmıştır. Talbot ilk deneylerinden bazılarını nesneler üzerine yerleştirerek (bir yaprak ya da bir dantel parçası gibi) ve ışığa hassas kağıt üzerine koyup onu gün ışığına maruz bırakarak pozlamıştır. Bu fotoğraflarını “gölge resimleri” olarak adlandırır. Bu mükemmel 19. Yüzyıl yöntemini 21. Yüzyıl teknikleriyle harmanlamaya çalışmıştır.



Orijinal görüntüyü oluşturmak için 19. Yüzyıldan beri sürekli olarak üretilen bir fotograf kağıdı kullandım. Nesneler bir kağıt üzerine konuldu ve ışığa maruz bırakıldı sonra altın ve platin karartıcılar içeren gizli bir kimya içerisinde işlendi. Ortaya çıkan görüntü türünün tek örneğidir.



Kromonejik baskılar daha sonra küçük, titiz bir eşbaskı ile eşsiz bir görüntüye çevrilmiştir. Bu seri Fuji Kristal Arşiv kağıdına basılarak Talbot’un Gölgesi olarak adlandırılmıştır.




Çeviri (translated by) : Berna AKCAN




This series was inspired by my admiration for the work of William Henry Fox Talbot, who invented the positive/negative process from which modern photography is descended. Some of Talbot’s earliest experiments involved placing objects (such as a leaf or a fragment of lace) on a piece of sensitized paper and exposing it to sunlight. He called these images “shadow pictures”. I have attempted to blend this elegant 19th century process with 21st century techniques.



To create the original image I have used a photographic paper that has been continuously manufactured since the 19th century. Objects were placed on the paper and exposed to light, then treated in arcane chemistry, including gold and platinum toners. The resulting 20×24 image is one-of-a-kind.



Chromogenic prints are then made to translate that unique image into a small, carefully matched edition. This series, called Talbot’s Shadow, is printed on Fuji Crystal Archive paper.




































Keith Carter
uluslararası alanda tanınmış bir fotoğrafçı ve eğitimcidir. 1948’de Madison, Wisconsin’de doğmuştur. Beaumont Teksas’taki Lamar Üniversitesi Walles Sanat Kürsüsü Başkanıdır. Duke Üniversitesi Belgesel Çalışmalar Merkezi’nden Lange-Taylor Ödülü’nü ve Teksas Sanat Madalyası’nı almıştır. Bunun yanısıra Keith Carter, CBS Sunday Morning ‘deki Sanat profillerinin konusu olmuştur ve İnsan Sanatları onun çalışmasından bir belgesel DVD üretmiştir. Lamar Üniversitesi seçkin profesörlerindendir ve 2010 TSUS (Teksas Eyalet Üniversitesi) Vekil Profesör ünvanı almıştır.



Siyah beyaz fotoğraflarından 11 monograf yayınlanmıştır: 1988’de Belirsizden Maviye, 1990’da Mavi Adam, 2002’de Mojo, 1995’te Hayvanlar Cenneti, 1996’da Kemikler, 1997’de Keith Carter Fotoğrafları – Yirmibeş Yıl, 2000’de Venüs, 2000’de Ezekiel’in Atı, 2006’da Opera Nuda, 2008’de Mutlak Simya, 2009’da Ateşböcekleri. Los Angeles Times tarafından “sıradan bir şair” olarak adlandırılan Carter’ın unutulmaz ve esrarengiz fotoğrafları Avrupa’da , Amerika Birleşik Devletler’inde ve Latin Amerika’da bir çok yerde sergilenmiştir. National Portrait Gallery, Washington D.C., Art Institute of Chicago, the San Francisco Museum of Modern Art, the George Eastman House, the Museum of Fine Arts, Houston ve the Wittliff Collections at Southwest Texas State University gibi daimi koleksiyonlar içerisinde yer almıştır.




Kitapları: http://keithcarterphotographs.com/books.html



Web sitesi: http://keithcarterphotographs.com/




Keith Carter is an internationally recognized photographer and educator. Born in Madison, Wisconsin in 1948,he holds the endowed Walles Chair of Art at Lamar University Beaumont, Texas. He is the recipient of the Lange-Taylor Prize from The Center for Documentary Studies at Duke University, and The Texas Medal of Arts. In addition Keith Carter has been the subject of an arts profile on CBS Sunday Morning, and Anthropy Arts produced a documentary DVD of his work. He is the Lamar University Distinguished Faculty Lecturer, as well as being named the 2010 TSUS Regents Professor.



Eleven monographs of his black and white photographs have been published: From Uncertain To Blue, 1988; The Blue Man, 1990; Mojo, 1992; Heaven of Animals, 1995; Bones, 1996; Keith Carter Photographs – Twenty Five Years 1997; Holding Venus, 2000.Ezekiel’s Horse, 2000. Opera Nuda, 2006; A Certain Alchemy, 2008; Fireflies, 2009. Called “a poet of the ordinary” by the Los Angeles Times, Mr. Carter’s haunting, enigmatic photographs have been widely exhibited in Europe, The U.S., and Latin America. They are included in numerous permanent collections, including the National Portrait Gallery, Washington D.C.; Art Institute of Chicago; the San Francisco Museum of Modern Art; the George Eastman House; the Museum of Fine Arts, Houston; and the Wittliff Collections at Southwest Texas State University.





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Keith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un GölgesiKeith Carter : Talbot'un Gölgesi

A.Tufan Palalı : Son Kahve




SON KAHVE


A.Tufan Palalı





1. Bölüm /Göz



“göz” kaydedilmek istenenin ilk teşhisçisi, kaybolmak üzere olanın da son habercisidir; “kaybetmek” yolda rastladığınız biri ile bir an göz göze gelip, yolunuza devam etmenizle başlar, sevdiğiniz biri ile bir daha hiç göz göze gelememenize kadar devam eder”¦



bir de “kaybedeceğini bilmenin” ağırlığı vardır; takip edilebilen”¦


belki birkaç cümle çıkar ağzınızdan yada bakakalırsınız öylece


”¦


”¦



2. Bölüm



tavsiye edilen bir hayat, varoluşu temsil edebilir mi?



3. Bölüm



ölüm; bazen doğal bir son, bazen bir pazarlık bazen de kendinden vazgeçişi temsil eder



4. Bölüm



orada öylece duran “bir süs eşyası” en fazla ne sunabilir?


mesela, tüm bu olan biteni izleyen birkaç yapma sarı limona; “kahve içtiğimiz o sabah, gün aydınlanıyorken, şimdi karanlık mıdır?” diye sorsam, cevap verebilir mi?



5. Bölüm



çocukken minik sakız tanelerini dizerdi, dar uzun koridorun salona açılan kapısının yanındaki raflara”¦


üst üste dizilmiş raflarda, en alt raf onun oyun alanıydı


alttan ikinci rafta “vov vov” dururdu; korktuğu gözünün önünde olmalıydı belki de”¦



6. Bölüm



niceleri geçer


yaşamları boyunca göz boyayan


enkazlarını bırakırlar


kimse anmaz onları


”¦


”¦


kimileri de birkaç kişi tarafından hatırlanır ve sonsuza kadar kalır



7. Bölüm



“sesler” vardır, sadece sizin hatırladığınız


kaybolanla birlikte, söylemlerde kalan; “şu sarı otları sevmiyorum” dedi, eliyle ilerideki ağacın altını göstererek; “mezarlıklarda olur onlardan çokça”¦”



8. Bölüm



görüntüler vardır, sadece “anlamı” ifade edebilen”¦


“kaybolan” ise gitmiştir artık!.



9. Bölüm /Makine



makine mekaniktir, düşünmez; kaydeder”¦


ortaya çıkan “görsel”, nesnesinin mesajını iletir,


anlam, onu yükleyene aittir”¦



10. Bölüm /Sorgu Sual



peki ya kaybolacak olanın kendiniz olduğunu yalnızca siz bilseydiniz, korkar mıydınız?


siz, var olabilme umudu ile tutunmaya çalışıyorken, diğerleri ne düşünüyordur?



Son Bölüm



o gün uzattığı o son sigarayı geri çevirdiğimi düşündükçe göğsüme bir ağrı saplanır her seferinde”¦


“düzgün adam” olmanın kahrolası yapmacıklığı”¦


”¦


”¦


harika bir hayat!…

































Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

A.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son KahveA.Tufan Palalı : Son Kahve

Hayri Çalışkan ile Röportaj




Hayri Hoca ile Fotoğraf Üzerine”¦


“Henüz Mükemmel Fotoğraf Çekilmedi.”



Röportaj: Atakan DÜRÜST




Hayri Çalışkan




Atakan Dürüst: Öncelikle şu soru ile başlamak istiyorum söyleşimize hocam. Aslında birçok sorumun cevabını biliyorum fakat okuyucularımız için sormam faydalı olacaktır. Şu an neler yapıyorsunuz? Fotoalem’den ve şu günlerde fotoğraf ile alakalı yaptıklarınızdan bahseder misiniz?


Hayri Çalışkan: Fotoalem ile 2007 Şubat ayından beri yayındayız. Beşinci yılımızı doldurmak üzereyiz. En başta Fotoalem’i anlatmak gerekirse, Fotoalem ilk başlarda birçok arkadaşımla beraber tasarladığımız bir projeydi. Bilinen ekonomik krizlerden sonra, arkadaşlarım kendilerini geri çekmek durumunda kaldılar. Ben de o tarihten bu yana Fotoalem’in sadece sanal aleme sıkışmış bir proje olarak kalmaması için elimden gelen gayreti gösteriyorum. İşin başında bir fotoğraf ve sanat merkezi hedefimiz vardı. Bu merkezin içerisinde, fotoğrafçının ihtiyaç duyabileceği yeleğinden, fotoğraf makinesi ve ekipmanına kadar herşeyin satışı, sergi alanı, seminer salonları, gösteri salonları, stüdyo ve bunlara bağlı olarakta eğitim alanı olacaktı. Bu merkez için bize 700 metrekarelik bir bina gerekiyordu.


Ön araştırmalar yapıldı, o günkü maliyetler çıkarıldı. 6 kişilik bir grup olarak gerçekleştirilecekti bu proje ve herkes ortak olacaktı bu projeye. Bu arada bu proje için internet desteği de gerekiyordu. Yazılım olarak bununla ilgili her türlü altyapı hazırlandı. Şu an elimizde birçok özelliği içinde bulunduran bir yazılım var. Gerek sergi gerekse seminerleri online yayın şeklinde canlı olarak verebilecek bir yazılım hazırladık. Bunun yanısıra eğitim amaçlı seminerler, atölyeler ve geziler olacaktı. Yani kendi araçlarımızla bu işin turizm ayağını da üstlenmiş olacaktık. Eğitmenli ve eğitmensiz olarak birçok gezi gerçekleştirilecekti.





Atakan Dürüst: Bu saydıklarınız Fotoalem için şu an mümkün değil mi? Bir de Fotoalem’i internet portalı olarak da anlatmanızı isteyeceğim.

Hayri Çalışkan: Şu an için bu altyapı zaten hazır. Açıkçası bu projede yalnız kaldığım için bütün bu saydıklarımı tek başıma göğüslemem mümkün değil. Ancak tabii seminerlerde dışarıdan getirdiğimiz hocalarımız katkı yapıyorlar. Doğa seminerleri, su altı seminerleri, nü atölyeleri gibi seminerlerde Recep Durmaz hocamız, Serhan Aksoy hocamız bizimle beraberler. Ancak tabi onlar sadece seminerle ilgili bölümden sorumlular. Şu anki haliyle Fotoalem fotoğraf paylaşılan, yorumlar, duyurular, yarışmalar ve eğitimlerin yapıldığı bir portal. Aslında diğer paylaşım sitelerinde olmayan birçok özelliği içinde barındıran bir site. Bizim formatımız biraz da fotoğraf eğitimi üzerine kurulu bir site. Eğitim alıcak kişinin ihtiyacına göre birçok alanda eğitimde vermekteyiz. Temel eğitimden, still life, makro, stüdyo fotoğrafçılığından, gece çekimine kadar birçok alanda ihtiyaca göre eğitim vermekteyiz. Bu derslerden hem dışarıdan insanlar hem de zaman zaman kendi üyelerimiz faydalanırlar. 2011 yılı Eylül ayı sonu itibariyle yaklaşık 800 kişiyi değişik konularda eğitmişiz.


En çok verdiğimiz eğitimlerden biri stüdyo eğitimi ve birçok insanın en az bilgi sahibi olduğu konu bu. Başta pahalı bir yöntem olması, paraflaş kullanmayı, ışık kullanmayı ve stüdyodaki ekipmanları tanımayan insanların çoğunlukta olması da bu konunun daha çok merak edilmesini sağlıyor. Bu işi hobi amaçlı yapmakta olan birçok insan var. Doğayı çekeyim, çiçek çekeyim, çocuk çekeyim vb. Hem dinlenmiş olup hem kendini resetlemiş oluyor insan. Bunlara saygım sonsuz. Bu arkadaşlar artık başka alanlara da döneyim, fotoğraf sadece bu değil diye düşünmeye de başlıyorlar. Bu işten para kazanmayı düşünmeye başlıyorlar. Bu bağlamda stok fotoğraf siteleri yararlı olabiliyor insanlar için. Istock gibi, Fotolia gibi fotoğraf satış portalları var. İşin içine bu tür portallar girince insanlar anlıyorlar ki bu tür yerlerde kelebek fotoğrafları, kız kulesi fotoğrafları satmıyor. Fotoğraflarınızı evrensel boyutta değer görmesi gerekiyor. Şu anda reklam ajansları vb. stok fotoğraf sitelerine yoğun ilgi gösterir durumdalar. Bunun sebebi stok sitelerinde seçme şanslarının çok oluşu ve yüksek boyutlu fotoğrafları bile uygun fiyatlara alabilmeleri.


İşte bundan sonra stüdyo fotoğrafçılığı giriyor devreye. Işığın ayarlanması, ışığın kullanılması, kompozisyonun rahatlığı, ve yaratıcı fikirler yarıyor işinize. Dolayısıyla fotoğraftan para kazanmak isteyen kişiler stüdyo ve still life fotoğrafçılığına yöneliyorlar. Bu anlamda da bir boşluğu doldurduğumuza inanıyorum. Birçok konuda henüz eğitim veren yer yok. İleri fotoğrafçılık adına A dan Z ye 8 haftalık, 8 tam günlük bir eğitim vermekteyiz. 8’er saatten 64 saatlik bir süreçtir bu. Bu eğitimi alan arkadaşlarımız tümüyle fotoğraf üretip amaçlarına ulaşacak duruma gelir. Fotoğraf dalında ülkemizdeki en büyük sıkıntı şu. Gerek orta düzeydeki arkadaşlar gerekse ileri bilgiye sahip arkadaşlar, bunların içine kendimi de koyabilirim zaman zaman aslında. Kimseyi küçümsemek için söylemiyorum. Yaratıcılığı yani fotoğrafı önceden yaratmayı beceremiyoruz. Çalışacağımız konu belli olsa dahi o konu hakkında kompozisyon üretmeyi beceremiyoruz. Yaratıcılık yanımız dumur olmuş durumda. Çalışacağımız konuda falanca şunu çekmiş ben de onu çekiyim durumu var.


Tabi ki taklit bir öğrenme yöntemidir ve yapılması da gerekiyor aslında. Öbür taraftan taklit ettiklerimizi aşmak içinse çaba harcamıyoruz. Gitgide ona benzemeye çalışıyoruz. Yani anlayacağınız ısrarla Kız Kulesi çekmeye devam ediyoruz. Fotoğraf bu değil. Fotoğraf konuyu önceden görmek, kavrayabilmek ve o konu hakkında kompozisyonu kafada oluşturabilmek ve kafada oluşan kompozisyonu çekebilmek. Ben eğitim seminerlerinde sürekli şunu söylerim. Her fotoğraf bir projedir. Fotoğrafın önce bir fikir olarak oluşması gerekir. Daha sonra ben beynimdeki bu fotoğrafı nasıl çekerim girer devreye. Fotoğraf makinesini çok iyi kullanabilmek gerekli bu bağlamda. Bizim algıladığımızı ve beynimizdekini tesadüfe yer bırakmaktan çekebilmek için çok iyi kullanmak gerekiyor fotoğraf makinesini. Bu süreç içerisinde deklanşöre basmak işin en son safhası. Yani aslında tamamlama safhası. Kendimizi geliştirmek adına araştırma da yapmıyoruz. Birçok insan tanıyorum ki çantasında 15 bin dolarlık ekipman var fakat 25 TL verip kendilerine kitap almıyorlar. Kolay olanı seçip, emek sarf etmekten kaçıyoruz biraz.



Atakan Dürüst: Sanki eğitim almaktan utanan bir toplumuz gibime geliyor biraz. Hani o ben oldum artık anlayışı, insanları yenilenmek adına, araştırmak adına birçok şeyden mahrum bırakıyor. Özellikle fotoğrafta temel eğitimi alan insanlar, bilgiyi derinleştirmek adına yapılması gereken birçok şey utanılacak bir şey gibi görünüyor. Bilmediğimiz şeylerin de olabileceğini kabul etmekten çok utanıyoruz gibi.


Hayri Çalışkan: Aynen öyle, kendine yediremiyor birçok şeyi. İnsanlar hep aynı şeyi aynı alışkanlıkları ile çektikleri için farklı bir durumla karşılaştıkları zaman ne ellerindeki ekipmanı kullanabiliyorlar ne de duruma nasıl ayak uydurabileceklerini çözebiliyorlar. Ufak bir örnek vereyim. Bir gezi sırasında bir arkadaşımızın, üstelik de 20 yıldır fotoğraf ile uğraştığını söyleyen bir arkadaşımızın bir örneğini anlatayım. Çok sert bir ışıktayız ve yansıma çok fazla dışarıda. Polarize filtresini kullanmasını söyledim kendisine. Polarize filtreyi nasıl kullanacağını bilmiyor. Benim fotoğraflarım çok karanlık çıkmaya başladı dedi bir süre sonra. Karanlık çıkıyorsa buna makinenle müdahale yöntemleri var. Makinene aydınlık çek diyebileceksin. Yani anlatabiliyor muyum? İnsanlar belli standart ayarlarda sürekli aynı şeyi çektikleri için alışmışlar artık. Farklı bir durumla karşılaştıklarında apışıp kalıyorlar resmen. Bir fotoğraf teknik varsa estetiktir zaten. Yani doğru ekipmanla doğru fotoğrafı yakalayabilirsiniz. Geniş açı bir lensle ay krateri çekemezsiniz örneğin. Bu söylediğime birçok insan karşı çıkacaktır belki. İnsanlarda daha teknik altyapıyı oluşturmadan, ben böyle olmasını istiyorum, bundan zevk alıyorum yaklaşımı var. Sanat bu tarz yaklaşımlara müsaittir tabii ki. Sanatçı sınırlarını kendisi çizer ve kurallarını da kendisi koyar. Bunda hemfikiriz ancak göz nizamı, göz uyumu dediğimiz bir şey var. Bir görseli üretirken ben böyle hissediyorum böyle gör diyebilir miyiz insanlara? İzleyicinin görebileceği ve algılayabileceği en iyi şekilde çalışmak gereklidir. Çektiğimiz görselin başkaları tarafından beğeniliyor olabilmesi lazım. Aksi durumda kendi kendini tatminden başka bir şey katmaz insana. Beğenilmenin belli asgari standartları var. Fotoğrafın üzerinde olması gereken bir takım uygulama biçimleri, bir takım kaygıları olması lazım.


Baktığımızda resmin karşılığıdır fotoğraf makinesi. Fotoğraf makinesinin icadı ile birlikte birçok ressam, resim yapmayı bırakıp fotoğraf çekmeye başlamıştır. Aslında işin zor yanıdır fotoğraf. Fotoğraf resimden çok daha zordur. Neden zordur? Ressamın kafasında bir eser vardır, önceden tasarlanmıştır o. Fotoğrafta önceden tasarlanır aynı resim gibi. İkinci aşamada ressam tuvalini, uygun boyalarını, uygun fırçalarını kullanarak eserini tuvalin üzerine aktarır. İşin fotoğrafa göre kolay yanıdır bu. Çünkü orada istediği lekeyi koyarak yapabilir bunu ressam. Başka bir leke koymaz. Fotoğrafçının ise önünde o tuval hazırdır. Fotoğrafçıya düşen şey ise o tuvalin üzerinden ne kadar çok boya ya da leke atarım ki konuyu sadeleştirebilirim işidir ve aslında zor olan olay da budur.



Zaten fotoğrafın sanatsal boyutundaysak eğer birde, sanatçı hiçbir zaman ben oldum diyemez. Ben oldum diyen sanatçı zaten bitmiştir. Geçmişimizde Mimar Sinan örneği var. Çıraklık, kalfalık, ustalık eserleri gibi. Çok verilir bu örnek genelde. Ben oldum diyen insanda üretim durmuştur artık. Ünlü bir hocamızın bir lafı vardı. “Biz artık hazırdan yiyoruz, artık üretmiyor üretemiyoruz” Bu cümleyi kullandığı anda bir öğretim görevlisi artık onunda sanat yaşamı bitmiştir. Ne demek üretememek? Sanatçı üretkendir, sanatçı agresiftir, sanatçı uçlarda gezer, sanatçı sürekli araştırır, sürekli kendini geliştirir.



Atakan Dürüst: Hocam aslında sormak istediğim bir, iki soruya bir önceki cevabınız içinde yanıt bulmuş oldum. Ben sizi işin teknik kısmına, fotoğrafın altyapısına çok fazla önem veren biri olarak gözlemlemiştim ve birçok söyleminizden çıkıyor bu anlam ortaya. Peki iyi fotoğraf çeken biriyle iyi bir fotoğrafçıyı ayıran nedir? Şu anki ortamda tek tek ya da kopuk olarak çekilen fotoğraflar yerine (ne kadar güzel olurlarsa olsunlar) konu bütünlüğü olan ve yüklü mesajlar ifade eden, verilmek istenen haber,mesaj, bilgi her ne ise birçok görselle ve yazı ile desteklenen çalışmalar çok daha fazla değer görüyor ve anlam ifade ediyor. Bu konuda sizin düşünceleriniz nedir? Öğrencileriniz bu konu hakkında size nasıl intibalar bırakıyorlar?


Hayri Çalışkan: Öğrencilerin bu boyutta çalışmalarına pek rastlamadım. Çekeceğiniz her fotoğraf bir proje angajı olmalı derim arkadaşlarıma. Çünkü her fotoğrafçının proje yanı olmalı ve her fotoğrafçının en az bir projesi olmalı. Yani bu projenin adı çok önemli değil. Sokağa çıkıp ben ne çekiyim diye çıkmamalı fotoğrafçı. Bunun yerine ne çekeceğini bilerek, hedefini arayarak çıkmalı fotoğraf çekmeye. Yani ben gidip bugün Galata Köprüsü’nü çekeceğim diye çıkmalı dışarıya. Yoksa planlamadan, haydi fotoğraf çekmeye çıkalım diye çıkılan bir gezi ile pek bir şey elde edemezsiniz. Yani mutlaka planlanmış olması lazım fotoğrafın önceden. Bir proje olarak düşünür yaparsın bunu. İstanbul’un eski evleri olabilir, sokak çocukları olabilir, sokak sanatçıları olabilir. İnsanlar ne çekeceğini bilerek makineyi ellerine alırlarsa en azından kurgu süreci dediğimiz o süreçte bilinçaltlarına bir şeyler ortaya çıkmaya başlar. En azından konunun karşısına geçtiğinde nasıl daha güzel ifade edebilirimin hesaplarını yapar. Tesadüfen çekilen fotoğraf iyi fotoğraf değildir. Uygun fotoğrafı çekmek için uygun plan, uygun ekipman ve uygun zamanlama gereklidir. Bu yüzden tesadüfen çekilen fotoğraf iyi fotoğraf olamaz.



Atakan Dürüst: Ülkemizde birçok şehirde fotoğraf atölyeleri vs. açılmakta ve bir çok eğitmen bu konuda eğitim vermekte. Ben aslında bu soruyu bir öğretmen olarak soruyorum. Fotoğraf hocası ya da eğitmeni olabilmek için fotoğrafı bilmek yeterli midir? Bir konuda eğitim verebilmek için öğretebilme yetisi ve öğretme hazzına sahip olmak gerekmez mi?


Hayri Çalışkan: İnsanların yeterliliklerini ya da bu işi yapabilirliklerini konuşmak haddime değil diye düşünüyorum. Şunu söylemem gerekir ki ülkemizde bizim gibi eğitmenleri destekleyen bir yer yok. Bu tümüyle kendi çabalarımızla ortaya koyduğumuz bir şey. Bildiğimiz bilgileri paylaşıyoruz. Beleşmiş gibi karşılanıyor bu. Geldin anlattın işte. Ne oldu ki gibi bir algı var yani. Fotoğrafa bakışla aynı bakış bu. Ne oldu, bastın çektin işte bakışı bu. Dolayısıyla yurt dışında bu sahada çalışan arkadaşlara baktığınız zaman birçok yerden destek görüyorlar. Özellikle fotoğraf malzemeleri satan yerler büyük destek veriyor bu insanlara. Hem sponsorluk bazında, hem reklam bazında maddi olarak da fotoğrafçıları baya bir rahatlatıyorlar. Bizim ülkemizde ise bu destek hiç yok denecek kadar az hatta hiç yok. Bizim ülkemizde bu markalarda nasıl olsa satıyorum bilinci var.


Örneğin burada temel eğitim verdiğim öğrencilere bu markaların birer kalem birer bloknot desteği bile olsa, çok küçük birşeyden bahsediyorum, ne olur, ne kaybederler? Bunun maliyeti ne olacak ki bu şirketlere. Fakat nasıl olsa satıyorum bilinci yüzünden hiç destek olmuyorlar. İşin tuhaf tarafı da bu firmaların reklamını yapanlarda biz fotoğrafçılarız. Ders verirken onların objektifini kullanmayı anlatırız, onları makinesini kullanmayı anlatırız, üzerlerinde kocaman isimlerinin yazdığı askılarını taşırız. E bir katkı yapın yani. Burada bunun için bir emek harcanıyor sonuçta. Bu katkıyı maddi olarak direk bana değil, bu işin içerisinde olan insanlara yap. Bende diyorum ki gelin biz bu firmaların reklamlarını yapmayalım. Onlar bizim peşimizde koşsunlar. Biz varsak onlar var. Biz yoksak onlar yok. Dediğim gibi herkes kendi çabasıyla birşeyler üretmeye çalışıyor. Devletinde bu konuda tırpanları var. İşte makine alırız %20 vergi öderiz. Dünyanın hiçbir yerinde yoktur böyle bir uygulama. Sonuç itibari ile makineyi niçin alıyorsunuz. Sanat üretmek, sanat ile uğraşmak için alıyorsunuz. Fakat size olan bakış çok ilginç. Profesyonel bir makine ile bir yere çekime gittiğinde ilginç tepkilerle karşılaşıyorsunuz. Hele tripod ile geziyorsanız yandınız. Ha tripod taşımışsın ha bazuka. Yani böyle bir muamele görüyorsunuz. Mesela bu sene İstanbul Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü, park ve bahçelerde tripodla günlük olarak fotoğraf çekmenin ücretini 1350 TL olarak belirlemişler. Bunun dışında özel izin alıyorsunuz parayı yatırıp.



Atakan Dürüst: Bu söylediğinize inanamıyorum.


Hayri Çalışkan: Evet, mesela burada Göztepe Park’ında tripodla fotoğraf çekemiyorsun. Benimde inanasım gelmedi. Peki şu makineyle çekebilir miyim? Örneğin cep telefonu ile çekebilir miyim? Tabi onunla çekebilirsiniz cevap. Niye. İşte ticariymiş, ben bu fotoğrafı satıp para kazanırmışım. Allah aşkına Türkiye’de fotoğraf satıp para kazanan var mı? Yani işin birde bu boyutu var. Bırakın destek olmayı. Devlette bu konuda elinden gelen her türlü köstekliği yapıyor. Otuzdan fazla uluslar arası siteye üyeyim ben. Fotoğraf çekeceğim, buralarda paylaşacağım bu fotoğrafları. Bir yerde ülkenin tanıtımını yapacağım yani. Hadi çek denecek yerde, vergisiyle, kötü muamelesiyle devlette bu işi tırpanlama yönünde.



Atakan Dürüst: Ülkemizde fotoğraf ile uğraşan birçok insan var. Hatta biraz önce birçok kişinin bu işi yarım yamalak gerekli özeni göstermeden, kolaycılığa kaçarak uğraştığından bahsettik. Bir de bu işin zaman boyutu var. İnsanlar kendi işlerinden buldukları artık zamanlarla fotoğrafa devam ediyorlar aslında. Fotoğrafa gönlünü kaptırmış bir insanın, işini gücünü bırakıp, tüm mesaisini, emeğini fotoğrafa verme riskine ne dersiniz? Bu riske girerek hayatını fotoğrafla idame ettiren insanlar da var çevremizde. Bir arkadaşımın lafı geldi aklıma bu konu ile ilgili. “Ne ile uğraşırsanız onunla ilgili kapılar açılır önünüze ve aslında bu tesadüf değildir.” Bu tercihi yapmak üzere olan oğlunuz olsa ne yaparsınız mesela?


Hayri Çalışkan: Önce dur derim ve bir frene bastırırım. Fotoğraf, tüm dünyada ve ülkemizde çok fazla üretilen ve tüketilen bir meta. Bir fotoğraf karesi bir roman kadar bilgi aktarabilir ve bir roman yazdırabilir insanlara. O kadar etkileyicidir ama bir roman yazsan bir fotoğraf çekemeyebiliriz belki. Yani onu özetleyecek fotoğrafı üretemeyiz belki. Olaya böyle baktığımızda aslında çok güçlü bir görsel meta fotoğraf. Hem ticari anlamda hemde sanatsal anlamda çok güçlü bir meta fotoğraf. Bu bağlamda aslında kolay bir iş değil bu fakat dijital makinelerin çıkmasından sonra ben bu işi yapabilirim, ben fotoğraf çekebilirim fikri çok fazla arttı. Objektifi değiştirilebilinen bir makineye sahip olunup dışarıda bu makine ile gezmek bir prestij halini aldı. Şunu sormak lazım. Kaç kişi hayatını sadece fotoğraftan para kazanarak yürütebiliyor? İnanın çok az insan. Öncelikle bu işe adım atabilmeniz için belli bir çevrenizin olması gerekli. İnsanın bu sahada kendini çok iyi yetiştirmiş olması gerekli. Çünkü iş işi getiriyor ve yaptığınız işler çok önemli bu bağlamda. Sanatçı çok yönlü olmalı birde. Sadece fotoğrafla sınırlı kalmamalı. Edebiyattan, tarihten, resimden vb anlamalı ve içiçe olmalı. Ben hep şunu söylüyorum. Bursa’ya gidip Ulu Cami’yi çekeceksek eğer, mimarın yarı bilgisi kadar bilgiye sahip olmalıyız ki Ulu Cami’yi fotoğraflayabilelim. Mimarın minbere dokuz tane gezegeni kazıdığını bilmiyorsan eğer o minberi çekmeden dönersin geriye. Fotoğrafa çıkarken çekeceğimiz yeri zaten biliyor olmamız ve ön hazırlığını yapmış olmamız lazım.


Ünlü ressamların resimlerini incelerim hep. Örneğin bir Rembrandt, ışığı en iyi kullanan ressam olarak anılır. Rembrandt ışığı diye bir ışık vardır mesela. Portrelerde, insan yüzlerinde inanılmaz bir ışık kullanır Rembrandt. Şimdi bu ışığı nasıl kullandığını bilmiyorsan konudan bihabersin demektir. Yani ansiklopedi şeklinde 30-40 TL ye satılır bu eserler, kimse yüzüne bakmaz. Halbuki o kadar çok bilgi vardır ki orada yararlanabileceğiniz. İnsanın fotoğrafı sanatsal boyuta taşıyabilmesi için mutlaka sanat altyapısının çok iyi olması lazım. Birinin çektiği fotoğraflar çekmek onu taklit etmek midir? Her şey taklitle başlar. Tabi ki taklit edeceğiz öncelikle. Oradan yola çıkacağız yola. Onun üzerine bir şeyler koyarsak zaten kendimizi geliştirebiliriz. Ben buna taklitçilik demiyorum. Şimdi bilgisayarın icadından sonra çıktı dijital makineler. E şimdi bunu taklit mi etmiş oldular? Bellekleri, ram’leri, işlemcileri var her ikisinin de. Bunlar bir icadın üzerine koyarak meydana gelirler. Günümüzde en çok kullanılan kelimelerden biri taklitçilik ve ben buna katılmıyorum. Önce taklit etmek ve sonra onu geliştirip farklı şeyler yaratmaktır esas olan ve bu temel altyapı olmadan olmaz. Önümüzde bir çok iyi işler yapmış örnek isim var aslında. Bu kişiler hakkında “çalışmalarında çok fazla taklit var”. E bir saniye. Sen ne yapıyorsun? Sen bunu da yapamıyorsun. Böyle bir sıkıntı var. Toplum olarak da biraz yürüyen, biraz sivrilen birini gördüğümüzde aşağı çekmek isteriz hemen. Bir ülke verdiği destekle bir insanı dünya yıldızı yapabilir. Aslında bunun altında kendi reklamını da yapıyordur o ülke. Bizim ülkemizde ise tam tersidir durum. Hemen baltalar ve ayaklarından çekmeye çalışırız. Böylede tuhaf bir ülkeyiz.



Atakan Dürüst: Hocam ben sizi stüdyo, dersler ve Fotoalem ile çok meşgul olarak gözlemledim. Birkaç yıl önce dergimizde Antalya Kaleiçi çalışmanızı yayınlamıştık. Belgesel, gezi vb. dallarda çalışmalar için zaman bulabiliyor musunuz? Bir de belgesel fotoğrafçılığını da konuşalım istiyorum.


Hayri Çalışkan: Belgesel fotoğrafçılığından başlayalım. Ben şu yapıdayım biraz. Ajitasyon etkisiyle insanlara bir şeyler vermek yerine, pozitif görsellerle insanlara bir şeyler vermeyi yeğler taraftayım. Benim ülkemde sadece üstü başı yırtık, burnundan sümükler akan, elinde domates ekmek yiyen çocuklar yok. Benim ülkemde pırıl pırıl yüzlü, kolejlere giden insanlarda var. Benim ülkemde sadece tarlada çapa çapalayan kadın yok. Benim ülkemde holdinglerde yönetim kurullarında olan kadınlarda var. O konuda ülkemizde birçok kişinin girdiği guruptan kendimi biraz ayırıyorum. Açıkçası o tür konular çekmez miyim? Çekerim fakat çok ilginç gelmez bana.



Atakan Dürüst: Belgesel manada ne çalışırsınız peki?


Hayri Çalışkan: Benim hali hazırda iki yerde de sergiye çıkan çalışmalarım oldu. Mesela kuraklık çalıştım. İşte bu belgeseldir.


Atakan Dürüst: Hocam lafınızı bölmüş oldum bağışlayın ama son cevabınız ilginç geldi bana. Evet fotoğrafçı bundan nemalanıyorsa bu ajitasyondur ve kötüdür fakat kolejde okuyan çocuğun ya da holdingteki kadının ihtiyacı yok ki verdiğiniz mesaja. Yani biraz da gözardı edilen görünmeyen şeyleri göstermek değil midir belgesel çalışmanın amacı?


Hayri Çalışkan: Aslında çok gördüğümüz şeyleri biraz daha göstermektir yapılan. Katılmıyorum bu görüşüne. Yani gidip Balat’ta sokak çocuklarını çekmek bana çok cazip gelmiyor.



Atakan Dürüst: Balat değil aslında benim verdiğim örnek tam olarak. Atıyorum, engellilerin, yaşlıların ihtiyaçlarını vb. göze batırmak gibi. Yani aslında daha çok gözardı edilen, görmemezlikten gelinen konuların çalışılması daha faydalı olacaktır gibi geliyor bana. Bir de sizin bahsettiğiniz kuraklık çalışmanızda bu manada negatif bir çalışma değil mi zaten?


Hayri Çalışkan: Şimdi tabi ki bakış açısı kişiye göre değişir ve saygı duyuyorum. Ülkedeki doğal kaynakların tasarruflu kullanılması adına yapılan bir projedir benim kuraklık çalışmam. Şunu vurgulamak istiyorum. Ajitasyon etkisi olan fotoğraflar daha çok ilgi çeker. İnsanların doğrudan duygularına hitap ederler çünkü. Daha kolaydır fotoğrafçının prim yapması. Tekrar söylüyorum ülkede hep bunlar, hep negatif şeyler yok. Birde bunu zaten birçok kişi yapıyor zaten. Birçok kişi bu konuları çalışıyor yani. Benim saham bu değil. Benim saham ajitasyon değil ve bunu sevmiyorum. Bana göre fotoğraf bir sanat dalı ve pozitif olmasını istiyorum. Ürettiğim insanında pozitif olmasını istiyorum. Bakanın elektrik, enerji alması yanındayım ben fotoğraftan. Yanlış anlaşılma olması bu arada. Bu dalda çalışan ve çok iyi işler çıkartan arkadaşlar var ve saygı duyuyorum. Planlı yapıldıktan sonra ve bir proje dahilinde yapılması önemli olan birde. Mesela bugün Kavala şenlikleri yapılır. Yüzlerce fotoğrafçı gider oraya. Nerede yırtık pırtık perişan bir insan, nerede pis bir insan gördün bunları fotoğraflarlar. Aslında bu kişiler için değil kendileri içindir bu çektikleri fotoğraflar. Oradaki insanlar kesinlikle umurunda değildir. Mesela benim Afrika’da, yüzlerce çocuk portföyüm vardır. Bu çalışılmıştır ama gerçekten severek, isteyerek çalıştığım yüzlerce çocuk fotoğrafı var ve inanılmaz fotoğraflar. Anlatmaya çalıştığım şey bu. Bu konu çok işleniyor. Yanımdaki arkadaşıma dedim ki, ben insanlığımdan utanıyorum. Benim amacım fotoğraf çekmek. Girdiğimiz köyde, büyük bir avlu vardı ve avlunun içerisine girdiğimizde bileklerimize kadar boka battık.



Atakan Dürüst: Hangi ülkedeydiniz?


Hayri Çalışkan: Kenya’daydık. Kadınları çekiyorduk, erkekleri çekiyorduk, çocukları çekiyorduk ve ben insanlığımdan utanıyorum. Şunu sana çok açık söylüyorum. Kenya, modern dünyanın hayvanat bahçesi. Çok net söylüyorum ve insanlar burayı bu halde saklıyorlar, insanlara bir şeyler vermiyorlar ki daha sonrada buradan faydalanabilsinler. Aslında benim Kenya’da çektiğim fotoğraflar, gidelim Kenya’da çocuk çekelim diye çektiğim fotoğraflar değil. Yani bir proje kapsamında yapılmış işler değil. Orada köyde gelişmiş ve çalışılmış bir konudur bu. Gelen insanlar da böyledir. Fotoğraflarını çekerler ve giderler. Kenya’da resmi dil İngilizce ve 3 yaşındaki çocuk İngilizce konuşuyor. Massaice konuşmuyorlar yani. Ülkenin bu durumda olmasının sebebi de, söylediğim gibi batının hayvanat bahçesi durumunda olması. Başka türlü düşünmem mümkün değil. İnsanların ölüm yaşı ortalaması 35. 16-17 yaşında gençlerin ağzında diş kalmamış durumda. 30-35 yaşındaki insanlar ise inanılmaz yaşlı gözüküyorlar. Söylediğimi gibi bunun tamamen aldatma olduğuna inanıyorum. Afrika’ya yardım falan diye gelen insanların yaptıkları şey, labaratuvar ortamında üretilmiş, denenmemiş ilaçların orada denemek. Atılmaya ramak kalmış, tarihleri geçmek üzere ya da geçmiş olan gıdaların yardım olarak verilmesi. Bu insanlar kendilerine yardım yapıldığını sanıyorlar fakat aslında bu insanların muhtaç durumda olmalarının sebebi batının kendisi. Bastırılmış, sindirilmiş ve yokluğa alıştırılmış insanlar. Hayatlarından şikayetçi bile değiller. Çünkü şikayetçi olmak için daha iyisini bilmeniz gerekir. Daha fazlasını görmemiş insanlar, bilmiyorlar.



Atakan Dürüst: Kuraklık projenize tekrar dönmek istiyorum hocam. Biraz daha detaylı bahsedebilir misiniz bu projeden?


Hayri Çalışkan: Bu proje 3 yıllık bir projeydi. 2007-08 yıllarında bir su sıkıntısı yaşanmıştı. Sular akmıyordu. Barajlarda yeterli su kalmamıştı. Büyükçekmece Gölü 2 km içeri çekilmişti. Bu problemi dile getiren bir projeydi bu. Enerji kaynaklarının tasarruflu kullanılmasını vurgulamak niyetli bir çalışmaydı. Kuraklığın sebebi doğanın kendisi değil. İnsanların teknoloji adına ürettiği birçok enstrüman aslında kaynakların tükenmesine sebep. 30 yıl öncesine kadar İstanbul Boğazı’nda kılıç balığı yakalayabiliyorken, fok balıkları gelip yalıların önlerinde dinlenebiliyorken, şimdi niye yoklar? Bu anlamda yola çıkılmış bir projeydi bu. Örneğin pilot ve aynı zamanda fotoğrafçı olan bir arkadaşımızın ellinci paralel isimli bir projesi var. Ellinci paralelde tüm dünyayı görüntülüyor gittiği yerlerde. Ne işe yarar böyle bir portfolyo? Şu işe yarar. Bakıyorsunuz ellinci paraleldeki Asya, ellinci paraleldeki Orta Doğu, ellinci paraleldeki Türkiye, ellinci paraleldeki Avrupa, ellinci paraleldeki Amerika’yı görüyorsun fotoğraflarda. Doğa dengesi olarak baktığınız zaman ellinci paraleldeki herşeyin aynı olması lazım. İklimin, bitki örtüsünün vs. Bakıyorsunuz değişik bu birçok coğrafyada. Ellinci paraleldeki Avrupa ile ellinci paraleldeki Türkiye farklı yani. Ellinci paralelde Avrupa yemyeşil, ellinci paralelde Türkiye çöl. Aynı paraleldeyiz. Bu fotoğraflar bu farkı neyin yarattığını, nelerin hatalı olduğunu sorgulatacak. İşte bu bir projedir. Bahsetmek istediğim şey bu aslında. Ajitasyon yapmadan bilinmeyeni göstermek.


Atakan Dürüst: Fotoğraf yazılarınız ve kitaplarınız olduğunu biliyorum. Sanırım çoğu eğitim amaçlı kitaplar. Kitaplarınızdan ve ülkemiz fotoğraf kütüphanesinden bahseder misiniz?


Hayri Çalışkan: Evet. Basılı olmayacak kitaplarım. Dijital ortamda mevcut şu an temel fotoğraf kitabım. İsteyenler siteden alabilirler. Fotomodeller ve fotoğrafçılar için model pozlama kitabım bitme aşamasında. Yazılarını derleyip, toplamam ve editlemem gerekli şu an için onuda. Bu kitabın çok yararlı olacağını düşünüyorum. Ülkemizde fotomodellik eğitimi yok. Mankenlik kursları var ve mankenlere podyumda nasıl yürüyecekleri öğretilir. Fakat bir manken aynı zamanda bir fotomodel değildir. Biz burada kendi modellerimize bu eğitimi veriyoruz. Bir fotomodel nasıl poz verir, nasıl oturur, nasıl kalkar, makineye nasıl bakar, objektife nasıl davranır? Aynı şekilde fotoğrafçıda modeli nasıl kullanacağını, nasıl pozlayacağını bilmeli tabi ki. Ülkemizde bu tür çekimlerin büyük bir çoğunluğunda model fotoğrafçıyı kullanır. Bu çok yanlıştır. Tabi ki fotoğrafçının modeli kullanması gereklidir. Bu gibi eksiklikleri giderecek bir kitap bu. Tahmin ediyorum 3 ay gibi bir sürede çıkacak bu kitap. Birde ışıkla boyama dalında da hiç yayın yok ülkemizde. O manada yine pdf formatında bir kitap çıkaracağım. O kitapta bu süreç içerisinde çıkacaktır. Tabi ben bu kitapları basmak isterim diyen bir talipli çıkarsa, kitaplar basılır ve kitapevlerine satılmaya başlanır. Fakat deminde söylediğim gibi fitapçıya 20 TL veripte kitabı kimse açıp okumaz. Ülkemizde kitapçılarda fotoğraf kitaplarının az olma sebebi, kitapları basacak maddi desteğin olmaması öncelikle. Fotoğraf kitabı yazdığınızda, ben fotoğraf kitabı yazdım dediğinizde kimse bakmıyor yüzünüze. Şu anda en mantıklısı dijital kitaplar. Dijital ortamda pdf formatında düzenlenmiş kitaplar. Zaten ülkemizin de çok kitap meraklısı olduğunu söyleyemeyiz. Dolayısıyla dijital ortamda, hem saklanması kolay, hem baskı derdi yok.



Atakan Dürüst: Yakın zamanda basılı yayınların tükeneceği, gazetelerin, kitapların, hatta okullardaki ders kitaplarının da dijital ortamda yayınlanacağı konuşuluyor ve açıkçası görünende o. Bu kağıt tasarrufu ve birçok konuda yarar sağlayacaktır. Fakat insanın içinde kağıda olacak özlem vs. gibi bir burukluk bırakacak gibi geliyor bana. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?


Hayri Çalışkan: Benim içim buruk değil açıkçası, Teknolojiyi kullanmayı severim öncelikle. Teknolojinin en üst noktasının kullanmayı çok severim. İşim gereği bunun gerekliliğine inanıyorum. Birde az sürede daha çok iş üretebileceğime inanıyorum. Hız çok önemli. Daha kısa sürede, daha çok insana, daha çok aktarım yapabileceğime inanıyorum. Benim bugün pdf formatındaki kitabımı Hakkari’ye satabiliyor olmam, Edirne’deki arkadaşımın da alabiliyor olması çok önemli. Atıyorum Remzi kitapevinde olan kitabı nasıl alacak, nasıl okuyacak Hakkari’deki adam? Çağın gerektirdiği teknolojik bilgi birikimine uymak zorundayız. Her meslek grubunda olduğu gibi fotoğrafçılar içinde geçerli bu. Aksi takdirde çağın gerisinde kalmış oluruz ki bu üretimin yavaş yavaş durması anlamına gelir. Fotoğraflarınızı işlerken bile gereken bilgi birikime sahip olmanız gerekiyor.



Atakan Dürüst: Lafı açılmışken fotoğrafın işlenmesi ile alakalıda soru sorayım hocam. Fotoğraf camiasıda sanki bu konuda ikiye ayrılmış durumda. Bir kısım fotoğrafın denklanşöre basıldıktan sonra bittiğini söylerken. Diğer bir kısım ise çekimden sonra fotoğrafı düzenlemenin şart olduğundan ve bunu yapmayanların fark yaratamayacağınu düşünüyor. Sizin düşünceniz nedir?


Hayri Çalışkan: Bir kere işe fotoğraf boyutundan bakarsak, ben hep şunu savunurum. Fotoğraf çekerken biter. Editleme işi, işin karanlık odasıdır.


Atakan Dürüst: Manipülasyona karşısınız o zaman?


Hayri Çalışkan: Hayır, karşı değilim ama ben hiçbir zaman yapmam. Bu işi çok iyi yapan arkadaşlar var. Doğru yapıldığı sürece inanılmaz keyifli sonuçlar alınıyor. Fakat bazı arkadaşlar var ki işin cılkını çıkarıyorlar.



Atakan Dürüst: Hocam son olarak gençlere, bu işe gönül vermiş fotoğraf severlere söylemek istedikleriniz var mı?


İşin içerisinde fotoğraf varsa zaman durur diye çok kullandığım bir lafım vardır. Fotoğrafla uğraşan insanlar bu işi, ister hobi olarak yapsınlar ister ticari olarak yapsınlar, mutlaka kendilerine yatırım yapmaları ve kendilerini geliştirmeleri gerekiyor. Bu kullandıkları ekipmandan çok daha önemli. Kendisini sürekli yenileyen ve geliştiren kişi elindeki ekipmanla harika işler çıkartabilir. Bu işi ticari boyutta düşünen arkadaşların sosyal çevrelerini de geliştirmeleri gerekiyor. Çünkü bu noktada çok iyi fotoğraflar çekseniz bile, sosyal bir çevrenin içinde değilsenseniz, lokal olarak kalırsınız. Birde sanat yönümüzü geliştirebilmemiz için kendimize mutlaka yatırım yapmamız lazım. Yani her fotoğrafçı ressamların kitaplarını gözden geçirmeli, imkanları ölçüsünde sanat eğitimi almalı. Sanatsal estetiğe sahip olabilmek adına yapmalı bunları. Fotoğraf, nankör bir ilgi alanı değildir. Ben hep bunu söylerim. Ne kadar ilgi gösterirsek bize o kadar geri dönüş yapar. Kendimizi geliştirmemiz içinde bir diğer önemli husus çok fazla fotoğraf bakmak, görmek. Bunun içinde ayrı bir mesaiye gerek yok zaten. Çevremizde her yerde, nereye baksak fotoğraf var. Sokakta var, dergide var, gazetede var, alışveriş merkezinde var, metroda var. İçtiğimiz suyun şişesinde dahi fotoğraf var. Öğrencilerime şunu da söylerim. Bakın bu fotoğraflara ve ben olsam şöyle çekerdim mi, düşünün. Mükemmel fotoğraf çekilmedi henüz ve önemli olan fotoğraftaki kusurları görebilmek. Ancak böyle geliştirebilirsiniz kendinizi. Birde insan bir yıl önce ya da 3 ay önce çektiği fotoğrafları beğenmiyorsa, artık gelişim başlamış demektir.


Atakan Dürüst: Güzel sohbet için çok teşekkür ediyorum hocam.



Söyleşide yer alan fotoğraflar, Hayri Çalışkan’ın “Kuraklık” çalışmasındandır.






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Hayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile RöportajHayri Çalışkan ile Röportaj