Kategori arşivi: ARALIK 2008 SAYISI – DECEMBER 2008 ISSUE

Phil Borges : Güçlü Ruh



GÜÇLÜ RUH


ENDURING SPIRIT


Phil Borges






Agino 27,
Marsi Hills, Ethiopia


Agino, a Mursi warrior, was adamant about wanting a Polaroid of himself. However, when I pointed the camera at him, he immediately looked down. I later learned that the Mursi believe that looking directly into the lens can cause blindness. Although unauthorized fighting within the Mursi tribe is a taboo, warriors who kill an enemy are accorded great status. Each curved scar on Agino’s arm represents an enemy killed. Mursi Tribe.



Agino, kendi polaroidini inatla çektirmek isteyen bir Mursi savaşçısıydı. Yine de kamerayı ona yönlendirdiğimde hemen yere baktı. Sonradan öğrendim ki Mursiler objektife doğrudan bakmanın körlüğe sebep olacağına inanıyorlarmış. Mursi kabilesinde izinsiz savaş bir tabu olmasına rağmen bir düşmanı öldüren savaşçılara büyük itibar gösterilir. Agino’nun kolundaki her eğri iz, onun öldürdüğü düşmanları temsil eder. Mursi Kabilesi.




Kalime 22
Algo 8

Marila, Ethiopia

Kalime and her son had just spent the day working in their cornfield. This year’s drought has threatened both the growth of their crops and the survival of their entire tribe, the Karo. There are fewer than 500 Karo tribespeople remaining today. Kalime said they have had enough to eat this year, but no one knows what the tribe will do if the rains don’t come by next year. Karo Tribe.



Kalime ve oğlu mısır tarlasındaki işlerini henüz bitirmişler. Bu yılki kuraklık hem ekinlerinin büyümesini hem de tüm Karo kabilesinin yaşamını tehdit etti. Bugün, Karo kabilesi halkından 500’den daha az insan kalmıştır. Kalime, bu yıllık yeteri kadar yiyecekleri olduğunu ama eğer yağmur yağmazsa gelecek yıl ne olacağını kimsenin bilmediğini söylüyor. Karo Kabilesi.




Mimi 9
Yavello, Ethiopia


As one of five children, Mimi spends most of her day collecting firewood and water. Her parents will soon choose which one of their children will go to school. Mimi said she would love to go but doesn’t believe she will: Not only is her help crucial to the family’s survival, but parents also customarily choose boys over girls to receive an education. Borana Tribe.



Beş çocuktan biri olan Mimi, günün çoğunu yakacak odun ve su toplamayla geçirir. Ailesi yakında hangi çocuklarını okula yollayacaklarını seçecek. Mimi okula gitmeyi çok istediğini ama hem ailesinin yaşamını sağlaması için onun yardımının çok önemli oluşundan hem de geleneklere göre ailelerin eğitim için öncelikle erkekleri seçmelerinden ötürü gidebileceğine inanmadığını söylüyor. Borana Kabilesi.




Rudi 7
Tana Toraja, Indonasia


Rudi’s small village is a day’s walk from the nearest road in the mountains of Sulawesi. He took me to his one-room house where many of the villagers were crowded around a small television watching Mike Tyson fight Evander Holyfield. After my arrival, all eyes were in constant motion between me and the television set. As Tyson bit his opponent, I couldn’t help but wonder what these people thought of me and my culture. Toraja.



Rudi’nin küçük köyü, Sulawesi dağlarındaki en yakın yola bir günlük yürüyüş uzaklığında. Beni, köylülerin çoğunluğundan oluşan bir kalabalığın, Mike Tyson- Evander Holyfield dövüşünü izlemek için ufak bir televizyonun başında toplandığı tek odalık evine götürdü. Oraya vardıktan sonra tüm gözler benim ile televizyon arasında sabitlendi. Tyson rakibini ısırdığı için yardım edemedim ama bu insanların benim ve kültürüm hakkında ne düşündüklerini merak ettim. Toraja.




Irma 9

Tana Toraja, Indonesia


Irma had just arrived home from school when I saw her. She set down her BOOKS, picked up a scythe and waded into this large rice field. Within minutes she was joined by some forty men, women and children from her village. They started from the edge of the field and worked toward the center. In less than an hour, they had cut and stacked the entire crop. Most of the farming is done collectively in Tana Toraja. Toraja.



Onu gördüğümde Irma okuldan henüz eve gelmişti. Kitaplarını bıraktı ve bir tırpan alarak hemen bu geniş pirinç tarlası için çalışmaya girişti. Birkaç dakika içinde ona köyünden kırk kadar adam, kadın ve çocuk katıldı. Tarlanın kenarından başladılar ve ortaya kadar çalıştılar. Bir saatten kısa sürede tüm ekinleri kesmiş ve yığmışlardı. Tana’da işlerin çoğu ortaklaşa yapılır. Toraja.




Milique 69

Yasmina 8

Noragara, Irian Jaya


Yasmina is Milique’s twelfth grandchild. For the past year Yasmina has spent much of her time alone with her grandmother in their terraced garden, tending the sweet potatoes, garlic and onions. Fourteen-hour days are not unusual. It is common among many tribal peoples to pair the young with the very old. People at these two stages of life are considered to have the most in common, since one has just left the spirit world and one will soon reenter it. Loni Tribe.



Yasmina Milique’nin 12. torunu. Geçen yıl Yasmina zamanının çoğunu, büyükannesi ile birlikte teraslı bahçelerinde tatlı patates, sarımsak ve soğanla ilgilenerek geçirdi. 14 saatlik gündüzler anormal değildir. Pek çok kabilede gençlerle çok yaşlıların bir arada olması doğaldır. Yaşamın bu iki sahnesindeki kişilerin birlikte olmalarına, birinin ruh dünyasından henüz çıkmış olmasından diğerinin de yakında tekrar girecek oluşundan ötürü sıkça rastlanır. Loni Kabilesi.




Echuka 24

Eragai 21

Baragoi, Kenya


Echuka and Eragai are good friends who had spent all day walking in 110-degree heat to the market in Baragoi to get salt for their camels and goats. They called me “the fish” because of the quantitity of water I was drinking. They didn’t seem to need to drink at all. The four cowry shells on Eragai’s head indicate that she has had a miscarriage. She will wear the shells for the rest of her life. Turkana Tribe.



Echuka ve Eragai tüm günlerini, develeri ve keçilerine tuz almak için 110 derece sıcaklıkta Baragoi’deki pazara yürüyerek geçiren iki iyi arkadaştır. Çok su içtiğim için bana “balık“ adını taktılar. Onlar bu kadar susamış görünmüyorlardı. Eragi’nin başında, onun çocuk düşürdüğünü simgeleyen dört deniz kabuğu vardı. Bundan sonraki hayatı süresince bunları taşıyacaktı. Turkana Kabilesi.





Kinesi 6

Mt. Nyria, Kenya


Kinesi often helps his older brother take care of the family goats. He is the only one of seven children who was selected by his parents to attend school. Since his Samburu family is semi-nomadic, sometimes he must walk alone nearly four hours — over terrain populated by baboons and leopards — to get to the only school in his district. His mother says that Kenesi runs most of the way — not from fear of predators, but from the excitement of school. Samburu Tribe.



Kinesi ailenin keçilerinin bakımı için büyük ağabeyine yardım eder. O, ailesinin, okuması için seçtiği 7 çocuktan sadece teki. Samburu ailesi yarı göçebe olduğundan bazen babunlar ve leoparlarla dolu bölgeden geçerek tek başına 4 saat bölgedeki tek okula gitmek için yürümesi gerekir. Annesi Kenei’nin, yırtıcıların korkusundan değil de okulun heyecanından ötürü yolun büyük kısmını koştuğunu söylüyor. Samburu Kabilesi.




Sukulen 57

Mt. Nyria, Kenya


As a young girl, Sukulen began having dizzy spells and hearing voices. She said she was very frightened and thought she was getting ill. Her grandmother assured her that she was healthy and was, in fact, very gifted. Sukulen is now a highly respected “predictor” in her tribe. Two months before I arrived, she had told several people in her village that I was coming, and had described in detail my appearance and the equipment I was using. Samburu Tribe.



Genç bir kız olan Sukulen başdönmesi nöbetleri geçirmeye ve sesler duymaya başladı. Çok korktuğunu ve hastalanacağını düşündüğünü söyledi. Büyükannesi onu, sağlıklı olduğuna ve aslında bunun doğuştan bir yetenek olduğuna ikna etti. Sukulen şimdi kabilesinde çok saygı gösterilen bir kahin. Ben oraya gitmeden iki ay önce benim oraya gideceğimi köyündeki pek çok insana söylemiş ve benim görünüşümü, kullandığım ekipmanı detayı ile anlatmış. Samburu Kabilesi.




Dimicia 69

Sinchi 14 mos.

Santa Teresa, Mexico


Sinchi is Dimicia’s great-granddaughter. In a few days Sinchi and her parents will leave on a 75-mile pilgrimage to a sacred location in the rugged Sierra Madre mountains to hunt for hikuri, the small peyote cactus. Although Dimicia will stay at home while Sinchi’s parents search for hikuri, all three will take peyote and — using a type of intuitive telepathy — share in the pilgrimage and ceremonies. Huichol.



Sinchi Dimicia’nın en büyük kız torunu. Birkaç gün sonra Sinchi ve ailesi hikuri adlı, içinde narkotik madde bulunan bir cins kaktüs aramak için, sarp Sierra Madre dağlarındaki kutsal bir bölgeye, 75 millik uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkacaklar. Sinchi’nin ailesi hikuri aramak için gittiklerinde Dimicia evde kalacak olmasına rağmen üçü de uyuşturucu alacak-sezgisel bir telepati kullanarak- ve uzun yolculukta ve törenlerde paylaşacaklar. Huichol.




Alan Slickpoo III 19 mos.

Lawiston, Idaho


I watched Alan as he danced tirelessly for nearly an hour, working his way in and out of the adult dancers. His mother told me, “He has been dancing since he was able to walk. He feels the drums and, bang, he’s out there dancing. It’s wonderful. Old ways are being remembered and taught to the young. We’re coming back.” Nez Perce-Yakima.



Alan’ı yaklaşık bir saattir yorulmaksızın yetişkin dansçılar gibi dans etmeye çalışırken izledim. Annesi “Yürümeye başladığından beri dans ediyor. Dışarda dans ederken gürültüyle vuran davulları hissediyor. Bu harika! Eski yöntemler hatırlanıyor ve gençlere öğretiliyor. Geri dönüyoruz. “ diyor. Nez Perce-Yakima.




Roy Pete 44

Crow agency, Montana


When he was a child, Roy Pete had “visions of my people coming home.” Having attended powwows now for 20 years, he says many feelings come up while dancing in the ceremonial circle. “You come to an understanding that you are part of a much larger process and very connected to it,” he told me. “It is such a feeling of returning.” Roy works as a software engineer in Wyoming. Navajo Tribe.



Roy Pete küçük bir çocukken “insanlarımın eve gelirkenki görüşlerine” sahipti. Şu anda 20 yıldır toplantılara katılmış biri olarak tören çemberinde dans ederken pek çok duygunun geldiğini söylüyor. “çok daha büyük bir sürecin parçası olduğunuzu ve ona çok bağlı olduğunuzu anlıyorsunuz. Bu bir geri dönük hissi.” diyor. Roy Wyoming’de yazılım mühendisi olarak çalışmakta. Navajo Kabilesi.




Lucille Windy-Boy 71

Rock-Boy, Montana


Lucille, a recent widow, is well known around Rocky Boy for the high-quality tepees she sews. Her husband had been widely known throughout the territory as an important spiritual leader. When I met Lucille, she was surrounded by some of her 42 grandchildren and 32 great-grandchildren. They proudly told me that Lucille and her husband had started college five years ago and earned their bachelor degrees together. Chippewa””Cree.



Lucille yeni dul kalmış ve Rocky Boy civarında, diktiği kaliteli çadırları ile tanınan biridir. Kocası bölgede çok tanınmış ruhani bir liderdi. Lucille ile karşılaştığımda 42 torunu ve 32 torun çocuğu ile etrafı sarılmıştı. Onlar bana Lucille ve kocasının 5 yıl evvel fakülteye başladığını ve birlikte mezun olduklarını gururla anlattılar. Chippewa””Cree.




Botok 76

Tsangpa 79,

Settlement Camp #1

Ladakh, India


Botok and Tsangpa were classified as wealthy by the Communist authorities in 1962, because they owned almost 1,000 sheep and goats. Threatened with imprisonment, they fled across the border into the Indian state of Ladakh with their three daughters and Tsangpa’s other husband – it is not uncommon for Tibetan women to take more than one. Tibetan.



Botok ve Tsangpa, 1000 kadar koyun ve keçiye sahip olduklarından ötürü 1962’de komünist otoritelerce zengin olarak sınıflandırıldılar. Hapisle tehdit edildiklerinden 3 çocukları ve Tsangpa’nın diğer kocasıyla birlikte sınırın öteki tarafına, Ladakh Hint eyaleti’ne kaçtılar. Tibet kadınları arasında birden fazla kocaya sahip olmak olağan bir durumdur. Tibet.




Yama 9


Lhasa, Tibet


Yama came with her parents and three sisters on a 6 week pilgrimage to the Jokhang Temple in Lhasa from the province of Kham. “Yama helped carry our 10 month old daughter much of the way.” Her father said. “We noticed very early that she was born with the true spirit of wanting to help others.”



Yama, ailesi ve 3 kız kardeşi ile birlikte Kham’dan Jokhang Tapınağı’na 6 haftalık uzun ve zorlu bir yoldan gelmişti. Babası “Yama yolun çoğunda 10 aylık kızımızı taşıyarak yardım etti” dedi. “Onun diğer insanlara yardım etmek isteyen gerçek ruh ile doğduğunu çok erken farkettik.”




Tseten 91

Choglamsar, Ladaka


Tseten was almost 50 when he was forced to give up his large herd of goats and yaks and flee Tibet. He is now one of 2,000 Tibetans living in a refugee camp near Choglamsar, Ladakh where he has only one goat and a small plot of ground to grow some vegetables. He said”because of my Buddhist training I am happy living anywhere”.



Tseten büyük keçi ve yak sürüsünü bırakmaya zorlandığında ve Tibet’ten kaçtığında hemen hemen 50 yaşındaydı. O şimdi Choglamsar, Ladakh yakınındaki mülteci kampında yaşayan 2000 Tibetliden biridir ve sadece bir keçisi ile biraz sebze yetiştirebildiği küçük bir arsası var. “Budist eğitimim nedeniyle herhangi bir yerde yaşamaktan mutluyum” diyor.




Yadira 5

Amazon Basin, Ecuador


Yadira is one of 320 Secoya Indians living along the Aguarico river in Ecuador’s northern Amazon. Since oil was discovered in 1972, more oil has been spilled in this area than was spilled by the Exxon Valdez accident in Alaska. The Aguarico river has been covered by over a foot of oil on several occasions. In this time, the Secoya have seen most of the animals in their territory disappear. Today an oil company is again trying to start seismic exploration in Secoya territory. (Secoya)



Yadira, Ekvator’un kuzey Amazon’undaki Aquarico nehri boyunda yaşayan 320 Secoya Hintlisinden biridir. 1972’de petrol bulunmasından beri bu bölgeye, Alaska’daki Exxon Valdez kazasındakinden daha fazla petrol dökülmüştür. Aguarico nehri pek çok defa bir adımdan fazla petrolle kaplanmıştır. Bu zamanda Secoyalılar hayvanlarının çoğunun kaybolduğunu görmüşlerdir. Bugün bir petrol şirketi Secoya bölgesinde yeniden sismik araştırma başlatmaya çalışıyor. (Secoya)




Naigiblhha 30

Karakoram Highway

Pakistan


Naigiblhha is an economic refugee from Afghanistan. He crosses the border from his home in Kabul once a year to work with a road crew on the Karakoram Highway in Pakistan. His wage of $1.25 a day is a relative fortune in Afghanistan. The Karakoram Highway was built along the caravan routes of the old Silk Road used by Chinese pilgrims over one thousand years ago. The construction, a joint venture between China and Pakistan, lasted from 1966 to1982 and cost one life for every kilometer of highway completed.




Naiginlhha, Afganistanlı ekonomik bir mülteci. Kabul’deki evinden bir yıl evvel, Pakistan Karakoram otoyolunda işçisi olarak çalışmak için sınırı geçmiş. Günde 1.25 dolar olan ücreti Afganistan’dakine oranla daha iyi. Karakoram otoyolu, 1000 yıldır Çinli seyyahlar tarafından kullanılan eski İpek yolu karavan rotaları boyunca inşa edildi. Çin-Pakistan ortak yapımı olan inşaat, 1966’dan 1982’ye kadar sürdü ve bitene değin her kilometrede bir cana mal oldu.




Shasha 9

Daarga, Etiberia


Shasha lives in a remote village on the banks of the Amur River, which is frozen nearly nine months of the year. She understands very little of her native Nanai language despite her grandmother’s coaching. Her grandmother said Shasha has fainting spells and has heard voices – typical characteristics of potential shamanic abilities. However, Shasha has little interest in her traditions, and prefers doing math and watching tv with her best friend Lena. (Nanai)



Shasha, neredeyse yılın 9 ayı donmuş halde bulunan Amur nehri kıyılarındaki uzak bir köyde yaşıyor. Büyükannesi çalıştırmasına rağmen ana dili olan Nanai’yi çok az anlıyor. Büyükannesi onun baygınlık nöbetleri geçirdiğini ve sesler duyduğunu söylüyor (Potansiyel Şamanik yeteneklerin tipik özellikleri- Sasha geleneklerine daha az ilgi duyuyor ve en iyi arkadaşı Lena ile matematik çalışıp televizyon izlemeyi tercih ediyor. (Nanai)




www.philborges.com


Çeviri (translation by) : Berna AKCAN







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Phil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü RuhPhil Borges : Güçlü Ruh

Haluk Çobanoğlu : Arabesk



“Bugün, New York senfoni Orkestrası BATSIN BU DÜNYA’yı çalsa, bütün dünya anlar”¦”




Röportaj ve röportaj fotoğrafları : Pınar DAĞ




Bale’de bir üslup, 70’li yıllarda Türk filmlerinin ilham kaynağı, oryantal furyasının kiç (Kitsch) örneği, Arap mimarisinin ince taş işlemeli sanatıdır, “O”. Oysa dümdüz, sığ, bildik gelir renkli ışıklar altında hüzünlü solistlerin siluetleriyle bütünleşen “ARABESKLİK, ARABESKİN BU KADARLA GÖRÜNEN TARAFI.” Arabesktir kadraj, yalnız ve kahpedir hayat. Oysa bir tarafı, üstünde ödünç duran batıyı taşımaya zorlanmış, bir tarafı aslı olan doğuyu, o yanıklığı haykırmıştır yıllar yılı!



Fotografevi’nin bitmeyen ahşap basamaklarında, ses çıkarmadan parmak uçlarımla ilerliyorum”¦ Tüm çabam, Türkiye’ye Arabesk konulu kitabıyla değerli bir miras bırakmış olan Haluk Çobanoğlu’na yetişmek! Oturuyorum heyecanla, kapıda, elinde Fotoritim ailesine vermek için hazırlanan mecmualarla Haluk Bey beliriyor. 70’li yılların heyecanını aramak için yollara çıkmış, kapalı kapılar ardında gizlenip, isyan bayraklarını bir bir çekmiş hayatları, coğrafyayı, kadim tarihi, benimsetilmiş melankoliğe inat, sıkıca kurcalayan, şüphecilikle beslenen, dünyayla bir sorunum var diyen, Belgesel Fotoğrafçılığının önemli ismi Haluk Çobanoğlu ile röportajımıza başlıyoruz!




Haluk Çobanoğlu ve Pınar Dağ (Fotoritim)



Pınar Dağ: Haluk Bey merhaba! 9 yılınızı verdiğiniz, geçtiğimiz yıl tamamlanan Arabesk Projeniz için zamanınızı çalıyorum.



Haluk Çobanoğlu: Rica ederim! Öncelikle yaptığım işe değer verip benimle iletişime geçmeniz büyük bir incelik. 9 yılıma ve Arabesk’e gelince, aslında benim bir parçam bu proje. Şöyle başlayalım, üniversite de ben, fotoğrafın doğusu batısı diye bir ders anlatıyorum. Yani coğrafik olarak, batıda Anglosakson kültürü olan Avrupa, Avustralya, Amerika, doğuda Japonya, Hindistan, İran, Türkiye, Nepal, Pakistan ve daha sayamadığım ülkeleri içeren bir konu anlatıyorum. Bir arkadaşım bununla ilgili bana, neden böyle bir ayrım yaptığımı sormuştu. Konumuz geniş, bende geniş biri yelpazeden yanıtlamak istiyorum J. Bildiğiniz üzere biz yerel değerlerle yetişiyoruz. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Mesela namaz kılmasanız ya da bu kültür ile ilgilenmeseniz bile, Amsterdam’da ya da başka bir ülkede ezan okunduğunu duyduğunuzda irkiliyorsunuz öyle değil mi?




PD: Evet, parçası oluyorsunuz bağlı olduğunuz toprakların…


Haluk Çobanoğlu: Mesela biz Balkan göçmeniyiz. Babaannem bizi “Tuna nehri akmam diyor“ türküsüyle büyüttü. Yani o kültürün parçası oluyor, dolayısıyla çektiğiniz fotoğrafın tadının, tuzunun geldiği yerlerin ana vatanı ve bu kendiliğinden olmuyor. Batı fotoğrafçılığında da bu var. Kendi resim kültürlerinden, kendi kiliselerinden, yani Rönesas’tan beslenen müthiş bir fotoğraf öncesi kültürleri var. Çalışmalarında görebiliyorsunuz. Onun için doğudaki fotoğrafçının konumuyla, batıdaki fotoğrafçının konumu, kaynakları farklı.


“”¦bizim Arabeskimiz de, Türkü olarak çıkıp, şehre geldiğinde arabesk olmuştur. Ve kesinlikle arabesk, şehirli bir müziktir, köylü bir müzik değildir.”





PD: Kıymetlilik açısından mı?


Haluk Çobanoğlu: Yok, tabii ki. Emeğe dayalı her şey değerlidir. Kopya olmayan anlamında kastettiğim. İşte bu anlamda belirtmek gerekirse, arabesk de bu kültüre ait bir parça müzik olarak! Arabesk Projesi, “Dünyada arabesk’in yerini” düşünmemle başladı! Çok iç içe olduğu için biraz daha kapsamlı anlatmam gerekiyor. Bizde arabesk 70’li yıllardan beri, daha doğrusu Türkiye 1923’den beri modernist olmaya çalışıyor, batılı olmaya çalışıyor, hatta Tanzimat’tan beri! Yani böyle toplumsal bir proje geliştirildi, bilerek ya da bilmeyerek, şartlar öyle elvermiş ya da vermemiş, bir imparatorluk kapanmış, bir ulus devleti olan “Türkiye Cumhuriyet’i” kurulmuş. Ve biliyorsunuz, Türkiye Cumhuriyet’inin temel değerleri de batılı değerler yaratmaktır. Bir halk filozofu olan Sakallı Celal 1960’larda 1970’lerde çok bilinen biri olarak, yazılı kaynak pek yoktur ama hem Osmanlı dönemini hem Cumhuriyet dönemini bilen, görmüş bir münevver, bir aydın tipidir. Şöyle demiş; “Türkiye bir gemi, gemi hızla doğuya gidiyor, içinde bir grup aydın güvertesinde batıya koşuyor” Türkiye’nin batılılaşma formülü bence bu! Biz aslında batıya değil doğuya aidiz.





PD: Arabeski tarihle açıklıyorsunuz! Orijin noktasından, geldiğimiz yerden bahsediyorsunuz”¦


Haluk Çobanoğlu: Bu coğrafyada yetişmiş, bu ülkenin sorunlarına vakıf olmaya çalışan, 70’li yıllarda gençliğini bu topraklarda geçirmiş biri olarak, ne olacak bu memleketin hali sorusuna yıllarını harcamış bir kuşağım! Memleketin haliyle, pür melaliyle çok ilgiliydik. Dünü anlamaya, bugünü yorumlamaya, geleceğe belge bırakmaya çalışan bir belgesel fotoğrafçısıyım. Dolayısıyla içinde yaşadığım coğrafyayı da böyle analiz ediyorum. Bu coğrafyayı nasıl anlatabilirim diye düşünüyorum. Biz 3. dünya ülkesinde yaşıyoruz. 3. dünya ülkelerinde sansür çok önemlidir. Bunu kabul etmek gerek. Her dönemde bir baskı ve iktidar var. Batıdaki formattan farklı bir baskı var. Dolayısıyla sansür edilemeyen fotoğraf, diyelim Osmanlı arşivine girdiniz, Ermeni tehciri ile ilgili (ben öyle kullanıyorum) belgeleri bulursun ya da bulamazsın ama fotoğraf öyle değildir. Açık olanı, sansür olanı, var olanı, hayatta olanı, devam edeni, değişeni gösterir.





PD: Evet”¦


Haluk Çobanoğlu: Şimdi böyle baktığımızda değişmeyen iki şey var; “Mimari ve Müzik” Mimariyi hiçbir zaman değiştiremezsiniz, kendini gösterir. Doldurursunuz turistleri otobüse tem yolundan getirirsiniz, görülür aralardaki varoşluk, içinde yaşamanın mümkün olmadığı sefillik. Bunu olumlu yönde de söyleyebilirim. Korunmuş haliyle de mimari kendini gösterir yoksa Süleymaniye’de, içine edildiği şekliyle de kendini gösterir! Müziğe gelindiğinde ise, müziği de yasaklayamazsınız! Bir dönemde, ABD’nin güneyinde siyah nüfusunun çok yoğun yaşadığı, hala da yoğun olan Kuzey Carolina da yaşadım, burası Blues müziğinin çıkış yeridir. İngilizler, ABD kurulmadan önce siyahları oraya getirmişler, köle olarak çalıştırmışlar ve onlarda o baskının içinde Blues müziğini doğurmuşlar. İşte bakın her şeyi yasaklamışlar ancak müziği yasaklayamamışlar. Bu bende çok önemli bir mihengi noktası oluşturdu. İşte 1990’lı yıllardan beri ABD’de yaşıyordum ve o tarihten sonra Arabesk ile ilgili araştırmalar yapmaya başladım.




PD: ABD’de ki Blues, Türkiye’deki arabesk projeniz için çıkış noktası mı oldu?





Haluk Çobanoğlu: Blues acıdır, söyleyeceğini de söyler. Arabesk de öyledir. Blues tarım dönemine ait bir müzik olup endüstrileşmeyle başlamıştır. Ve göç sıcaktan soğuğa doğru başlamıştır. Ben insanların çok çalışmasından yana değilim aslında. Tembellikten yanayım. Öyle anarşik bir taraftan baksam da, böyle bir tarafı da var. Dolayısıyla Blues da tarım dönemini yaşayan güney eyaletlerinden kuzeye çıktığında, Chicago’ya geldiğinde Caz olmuştur. Şehirli müzik olmuştur… Dolayısıyla bizim arabeskimiz de, türkü olarak çıkıp şehre geldiğinde arabesk olmuştur. Kesinlikle arabesk şehirli bir müziktir, köylü bir müzik değildir.





PD: Öyle mi?

Haluk Çobanoğlu: Evet, köylü müzik değildir. Geçmişi anlatmaz. Ferdi Tayfur’la yüz yüze konuştuğumuzda da bunun üzerinde duruldu, “Hadi Köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim” der. O da düğün yapmaya gidiyor, köyde kalmaya değil. Bir tek orada da şehri terk etme değil de bir isyan hali vardır. Kendisiyle konuştuğumda doğru Haluk dedi! İşte dolayısıyla futbol sadece futbol değil, fotoğraf da sadece fotoğraf değil. Konu belgesel fotoğraf ise siz görsel bir antropologsunuz.





PD: Ama bir de hissetmek gerekiyor”¦ Sizce Arabesk bitmiş bir proje mi?



Haluk Çobanoğlu: Yok, hiçbir zaman bitmez. Şimdi arabesk, en zirve noktasını 70’lerde yaşadı. Çünkü insanlar geldiler şehrin varoşlarına takıldılar ve isyan etmeye başladılar. Bu arabeskin birinci evresiydi. İşte batsın bu dünya örneği gibi! Orhan Gencabay’a bunu sorduğumda, “ben bunu metafizik anlamda, Allah kahretsin, dünya batsın, ben de sevgilimle öleyim anlamında söylemedim. Eğer böyle üretilip, böyle bölüşülüp, böyle yaşanacaksa, batsın bu dünya dedim” dedi. İşte bu Orhan Gencabay’ın bir anarşist çıkışıdır. O anlamda ilk isyandır ve ondan sonra yani 12 Eylül darbesi sonrası uzlaşma gelir. Ondan sonra 90’larda arabeskin şehre hâkim olma hali başlar. İmparatorlar, kuralları koyanlar ve onu bunu vurduran, kıran dökenler çıkmaya başlar.




“İşte Ceza grubunun formülize ettiği şey, 70’lerin arabeskidir. İçeriği aynı değildir, benzerlik yoktur ama isyan aynı isyan!”




PD: 2000’lerde de fantezi oldu Arabesk. Yani 70’li yılların arabeskinin, bizim üzerimizde yarattığı etkiyi, şu an belirttiğiniz sentez yaratıyor olabilir mi?





Haluk Çobanoğlu: Sadece fantezi değil, popla arabesk birleşti. Bundan sonra ben ya da başka birisi arabeskle ilgili araştırma yapmaya başlasa çok şey bulacağını sanmıyorum Pınar Hanım! Çünkü Pop arabesk oldu, arabesk pop oldu! İkisi beraber oldu ve fantezi oluştu. 70’lerdeki arabesk, şehrin varoşlarında yaşayıp, nöbetleşe fakirliği görüp(bunun altını özellikle çizmek istiyorum) öyle şekil aldı. Nöbetleşe fakirlik derken şunu demek istiyorum; bir grup insan geliyor, birinci grup olan nesil fakir ve ikinci nesilde zenginleşip şehre iniyor. İşte onların birinci nesil çocuklarının ya siyasi tercihleri oluşuyor ya da rapçi oluyorlar. İşte Ceza grubunun formülize ettiği şey, 70’lerin arabeskidir. İçeriği aynı değildir, benzerlik yoktur ama isyan aynı isyan!




PD: Bu durumda hayıflanmak da yersiz oluyor… Yani eski değerler kalmadı?





Haluk Çobanoğlu: Zaman da değişti! Benim kitabımda da bir grup var dinlememiş olabilirsiniz. Cankan diye iki iyi arkadaş Fatih ve Ayhan var. Bunlar Elazığlı iki arkadaş. 4–5 yaşında Avusturya’ya götürülüyorlar. Bob Marley gibi giyinirler. Ama 70’lerin ağır arabeskini söylerler. Bir kere cismen her şey değişti. Bu çok tekil bir örnek, hepsi böyle değil tabii ki. Arabeskin 70’lerdeki halini belki de bir tek onlarda bulabilirsiniz. Çok samimiler, çok içtenler. Tipoloji olarak da incelenmesi gereken çocuklar. Müziklerinde doğu etkisi var. Dolayısıyla 70’li yıllara ait mekânları bulabileceğiniz tek bir yer var. Benim Türkiye ile ilgili böyle bir savım var, Osmanlı mimarisine ait bir şey arıyorsanız Türkiye’de yok, Bosna’ya gitmeniz lazım, Bulgaristan’a gitmeniz lazım. 70’lere ait arabeskle ilgili mekânlar arıyorsanız Almanya’ya gitmeniz lazım”¦ Kahveler donmuş, her şey aynı kalmış.




PD: O zaman arabesk ile ilgili çalışma yapmak için Almanya ve Bosna’ya gitmek gerekiyor? J



Haluk Çobanoğlu:
Bosna’ya şunun için gitmeniz lazım. Yani mimari doku ile ilgili gitmelisiniz. Eski Türk evi neye benziyor, Osmanlı mimarisi nelerdir, bunu görmek istiyorsanız Bosna’ya gitmeniz gerekiyor. Ancak Arabesk mekânlar arıyorsanız hem de bu müziklerin icra edildiği 70’lere ait şeyler arıyorsanız, evet Almanya’ya gitmelisiniz.




Ben gittiğimde dondum kaldım. Kişi gitmiş açmış o zamanın olanaklarıyla ve öyle kalmış. Oğullarına devretmiş o da öyle kullanmış. Kuşak değişmiş ama mekân aynı kalmış. Görüyorsunuz işte miras konusunda çok beceriksiz bir ulusuz. Bugün Sinan’ın Camilerinin, yenilemek adına yapılan çalışmalarla daha da bozulduğu ifade ediliyor!




PD: Yanlış ameliyatlar gibi”¦



Haluk Çobanoğlu: Kesinlikle güzel bir örnek verdiniz. Yani ben Arabesk bir kültür olarak korunsun vb bir şey demiyorum ama birisi bir şey yapmak isterse gidip oralarda yapmalı özellikle mekânla ilgili ise bu çalışma. Var burada bir takım mekânlar, Tarlabaşı’nda. Fakat onlar bile artık diskotek havasında. Arabesk çalıyor ama diskotek havasında. Eskiden Arabeskin paylaşıldığı yerlerde, değimimi bağışlayın, hayat kadınları olmazdı. Fahişelik olmazdı, uyuşturucular olmazdı. Meyhane olurdu, insanlar otururlardı, omuzlarını yaslar dertleşirlerdi. Şimdi o tür mekânlarda uyuşturucu satılıyor, fuhuş yapılıyor.




Haluk Çobaoğlu ve Pınar Dağ (Fotoritim)



PD: Dünya’da sizin yaptığınız gibi bir örnek var mı? Araştırdınız mı?



Haluk Çobanoğlu: Yani kısa örnekler var, RAP müzik gibi. Ben buna Arabeskin sadece bir müzik olmadığını düşündüğüm için zaman ayırdım. Şunu da belirtmek lazım belki sonunda ben bu işe talip olduğumda işler daha ivme kazandı. Mesela sanatçılardan birini 48 kez aradım ama yanıt alamadım! Ben bir şey vaat etmiyorum sonuçta J




PD: Evet, Mine Koşan değil mi ulaşamadığınızı kişi?



Haluk Çobanoğlu: Evet! Yani beni geçin, Latif Doğan aradı. Burhan Bayar aradı. Bu sektörde kırılacak adamlar, insanlar değiller. Şöyle diyeyim National Geographic’in bir işi için Fas’a çöle gidiyoruz. Bir köyde durduk su alacağım. Küçük bir çocuk var hurma satıyor, biraz sevdim, Türk’üm dedim. O Fransızca biliyor, ben de İngilizce.” Türk’üm ben”çat pat anlattım. Çocuk bana iki şey söyledi, Allah’ın unuttuğu yer burası, “Mavi Mavi Masmavi”.




PD: Ciddi misiniz?



Haluk Çobanoğlu: Burhan Bayar’ın bestesi J “Yavaş yavaş Hasan Şaş”da dedi. Kişisel olarak bir kırgınlığım yok. Yani ben bu döneme dair bir kayıt yaptım. Mesela bunu gerçekten çok anlayanlar ama zamanı olmayanlar oldu, hayatı çok kolay olmayanlardan mesela Tüdanya vardı, çok yardımcı oldu. Çok iyi niyetli yardımcı olan insanlar oldu. Mesela Latif Doğan, bozulmamış, samimiyetini yitirmemiş birisiydi. Mine Koşan’ın işte kardeşini geçemedim. Medyatik çağ arabesk çağı dağıttı. Bir menfaat vaat etmek gerekiyor artık. Mesela Küçük Emrah hiç olmayan bir fotoğrafını çıkartıp bana verdi. Sabah Gazetesi, kesip kullandı. Ben Emrah’ın başka bir fotoğrafını kullanarak onun Arabesk ile buluştuğu dönemleri aktarmak istedim ancak Küçük Emrah, gidip kendisini Michael Jackson’a benzetilmiş olan bir fotoğrafını getirdi. Bu arada bu projeye karar verdiğim dönemlerde ABD den gelmiştim, Akmerkez’e gitmiştim. Orada Hakkı Bulut’la karşılaştım. Kendisine projeyi anlattım ve fotoğrafını çekmeye başladım. Bu arada Hakkı Bulut ilkokul öğretmenidir. Ve buluştuk İMÇ’ de, yarım saat işin ne olduğunu teorik olarak anlattım”¦ Yarım saat sonra “kardeşim benden ne istiyorsun?” dedi. Çünkü ben ona bir şey vaat etmiyordum. Ben size ait bir şey anlatmak istiyorum demeye çalışsam da böyle anlaşılamadı.




“Belgesel fotoğrafçılık; hayat bilgisidir, muhaliftir. Tek başına hayatı değiştirmez ama hayatı değiştirme anlayışının kuzenidir.”




PD: Proje için bol bol arabesk dinlemişsiniz! Ne buldunuz dinlerken”¦





Haluk Çobanoğlu: Bana dair çok şey var. Size tayin edici bir şey söyleyeceğim. Kulakları çınlasın Orhan Gencabay’la konuştum bunu. Bu arada çok özel bir filozof kendisi. Bir aracı ile buluştum ben kendisiyle. Beni iki gün konuk etti ve bir günü sadece konuştuk yani. Sonra başka bir gün tekrar buluştuk ve öyle çekim yaptık. Bugün New York senfoni Orkestrası BATSIN BU DÜNYA’yı çalsa, bütün dünya anlar. Yani ben muhalif olarak yaşıyorum hayatla”¦ Hayata eleştirel yönden bakıyorum. Değiştirilmesini istediğim şeyler var. Üretim ilişkilerinin değiştirilmesi, bölüşüm ilişkilerinin değiştirilmesi, batsın bu dünya bu sistemin değerlerine karşı bir şey. Mesela orada albümlerde bir yerde Geçecek bugünler diye, umut da var, dolayısıyla o dönemin iyi örneklerinin hayatla karşılığı var. Mesela Orhan Gencabay’ın çalışmalarını yine en iyi yorumlayanlardan birisi Mine Koşan’dır.



PD: Ben de fotoğrafla ilgileniyorum ve sizler gibi hayata somut ürünler veren değerli insanları yakından takip ederek besleniyorum! Ne önerirsiniz?



Haluk Çobanoğlu: Teşekkür ederim çok naziksiniz. Mutlaka belli bir konunuzun olması gerekiyor. Bunu farklı farklı alanlarda yapmaya çalışırsanız bu zorlar. Bir konu seçmeniz insanı hem geliştirir hem de konulu fotoğraf ilerde mutlaka değerlenir. Şimdi belgesel fotoğrafçılığının kendi içinde olması gereken tutarlılığı gerekiyor. Her şey seçim verdiklerinizle ilgili. Hayat bilgisidir, muhaliftir. Tek başına hayatı değiştirmez ama hayatı değiştirme anlayışının kuzenidir.




PD: Yani belgesel fotoğrafçılarının hayatla sorunları var.



Haluk Çobanoğlu: Evet, siz iyi belirttiniz. Toplumun tabularına dokunurlar ve görülmek istenmeyeni işlerler. Dünyayı değiştiremezler ama talep ederler. Dünyaya kayıtsız olmamanız gerekiyor. Dünya ile ilgili problemim var. Hayatın içinde olmalısınız. O enerjiniz olmazsa olamaz.




PD: Sergi açıldı, Arabesk size nasıl döndü? Bir miras yaptığınız çalışma. Keşke gelip bizimle de görüşseydiniz diyen oldu mu gerçekten?





Haluk Çobanoğlu: Olmadı gerçekten. Sadece belli sayıda arkadaşına hediye etmek için Latif Doğan benden kitap aldı. Kıymetini bilecek insanlar dedi. Vallahi çok enteresan bir şey, Türkiye’den böyle şeyler yapıldığında biraz cezalandırılıyorsunuz. İnsanlar sizi görmemezlikten geliyor. Bu işe gerçekten basın çok yakından ilgi gösterdi ve çok düzgün çalışmalar çıktı. Çok önemli tartışmalar oluştu. Ancak daha iyi şeyler beklerdim. Açıkçası bu kitabın bana bir kazancı yok.. Bu kadar tantanayla, ABD olsaydı ertesi gün kitapçılarda bulunamazdı. Herhalde Türkiye’de 1000 tane fotoğrafçı vardır, kitap 1000 tane basıldı! Sadece biz onure ederek öldürüyorsunuz! Belgesel fotoğraf kaygı duyar.


PD: Değerli Haluk Bey, sizinle sohbet etmek ufuk açıcı gerçekten! Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ve unutmadan başka bir projeniz? :)



Haluk Çobanoğlu: Teşekkür ederim! Şunu demeliyim, Arabeskin tekil bir mesajı yoktu! Bir ortak payda aradım. Göçü, toplumsal değişimi, arabesk bir gençlikten bir devrimci atılım çıkmadığını, bir tıkanmışlığı hedeflediğim bilinmeli. Başka projeler ise, bu ülkenin biyografisi beni çok ilgilendiriyor. İstanbul’u işlemek istiyorum! Türkiye’de tayin edici olan ırklar değil, zenginlik ve fakirlik. İşte bu nedenle, dünyayı kurtaran adam iyi ancak bizim o ruh haline ihtiyacımız var J




Fotoritim: Bu röportajın gerçekleştirilmesindeki katkılarından dolayı Fotografevi’ne teşekkür ederiz.







Haluk ÇOBANOĞLU Hakkında



1957’de Zonguldak / Kilimli’de doğdu.



İktisat okudu. Reklamcılık yaptı.1995 yılından itibaren yurtdışında Cumhuriyet, Radikal, Hürriyet, Yeni Yüzyıl, Gezi Traveler dergisi ile yabancı basın için ABD ve Türkiye konulu foto-röportajlar üretti.



“Kuşbazlar” adlı belgesel çalışması 1997 yılında takvim ve 1999 yılında kartpostal/ albüm olarak yayınlandı.



1996-98 yılları arasında New York’ta ICP International Center of Photography’de asistan olarak çalışıp, Black Star ajansının New York bürosunda yardımcı editör ile MTV müzik televizyonu yapımlarında “set fotoğrafçısı” olarak çalıştı.



1997-98 yılları arasında New York metrosundaki yasamı konu alan ve bir buçuk yıla yayılan sürede “Yeraltında Bir Dünya Şehri; New York Metrosu” adlı belgesel çalışmayı gerçekleştirdi.




Haluk Çobanoğlu


1998’de Osmanlı Bankasının düzenlediği “Paranın Tarihi” sergisine eslik eden “Osmanlı Bankası Banknotları” kitabının yurt dışındaki koleksiyon çekimlerini gerçekleştirdi.



1999 yılında on iki basın fotoğrafçısını bir araya getiren “yasama sevinci” konulu basın fotoğrafçıları takviminin editörlüğünü yaptı. Aynı yıl uluslararası haber ajansı GAMMA için foto-röportajlar üretti.



1998-2003 yılları arasında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı MIHA’da “Haber ve Belgesel Fotoğrafçılığı” üzerine dersler verdi.



2002 yılından itibaren National Geographic Türkiye ile National Geographic Yunanistan dergileri için foto-röportajlar üretti ve 2003’te National Geographic Türkiye dergisi için fotoğraf editörlüğü yaptı.



2003 Eylül ayında NEW YORK SUBWAY (Yer Altında Bir Dünya Şehri; New York Metrosu) adlı kitabı yayınlandı.



2006 yılı itibariyle belgesel ile haber fotoğrafı konusunda uzmanlaşmış ve kolektif yapıda örgütlenmiş bir fotoğraf ajansı olan PHOTOARAF’in kurucularından biri oldu.



2006 Eylül- Ekim ayları arasında 1. IFSAK Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienalinde; bir şehir hatları vapurunda sergilenen ve altı uluslararası fotoğrafçının katılımıyla düzenlenen “şehir hayali, hayali şehir” sergisinin seciciliğini yaptı.



2007 yılında on yıldır üzerinde çalıştığı ARABESK adli belgesel projenin sergisi acildi ve kitabi yayınlandı.



2008 yılında İstanbul Bahçeşehir Üniversitesinde, öğretim görevlisi olarak dersler vermeye başladı.






Arabesk Albümü Hakkında


Belgesel ve haber fotografçısı Haluk Çobanoğlu’nun, dokuz yıldan beri sürdürdüğü belgesel fotograf projesi ‘Arabesk’, Fotografevi Yayinlari tarafindan yayinlandi.



Fransızca kökenli “arabesk” kelimesi, “Musikide Arap stiline benzetilmiş, iç içe geçen nağmelerle yapılmış parça” anlamına geliyor. Ancak bizim için Arabesk bundan çok daha fazlası: 1960’lardan bu yana kuşakları etkileyen bir müzik, hatta bir yaşam tarzı”¦




Günümüzde adı, besteci ve icracıları tarafından bile “fantezi müzik” olarak anılır olsa da, arabesk hâlâ hayatımızda. Kitlelerin sevdiği, seçkinlerin ise kıyasıya eleştirdiği Arabesk yakın tarihimizin ayrılmaz bir parçası. Ne yakın tarihimiz Arabesk’siz düşünülebilir ve anlatılabilir, ne de Arabesk yakın tarihimiz hesaba katılmadan sağlıklı biçimde değerlendirilebilir.



Arabeskin ilk tohumları Cumhuriyet döneminin başlarındaki kraldan da kralcı müzik reformu sırasında atıldı. Radyoda “alaturka”nın yasaklanması, İstanbul Konservatuarı’nın Doğu Şubesi’nin kapatılması; seçkinlerin öngördüğünün aksine eskiye yönelik talebi azaltmadı.



Bu yüzden de şarkılı Mısır filmleri, bu yakın geçmişin Osmanlı vilayetinden gelen sedalarıyla, ninelerimizle dedelerimizin kulaklarında taht kurdu. 1960’larda ise bu filmlerin bayrağını Yeşilçam devraldı. 1970’lerde şehirli aydınların “minibüs müziği” dediği bir türe kapılarını açtı ve taze kanıyla canlandırdığı sinemanın tahtına, televizyonun yenilgisine uğradığı 80’li yıllara dek oturdu.



1970’lerde kişisel isyanları dile getiren Arabesk, 1980’lerde palazlanan müzik endüstrisine ayak uydurarak uysallaşma yoluna girdi, yasaklı olduğu televizyonla barışması için “acısız arabesk” formülü uyduruldu. Gecekondular apartmanlara, 70’lerin işçi ya da hizmetlileri küçük ve orta ölçekli sermayedarlara dönüşürken, Arabesk de salt varoşlarda, köylerde değil, en “nezih” mekânlarda da çalınır ve aranır oldu. 1990’larda Arabesk adı unut(tur)uldu, artık radyolarımızda, gece mekanlarinda “fantezi müzik” çalınıyor.



Arabesk’i anlamaya ve anlatmaya çalışırken, toplumbilimci Adorno’nun, “Her müzik türü, toplumun bütününde var olan çelişkilerin ve gerginliklerin izini taşır” sözü bu fotograf projesi için anahtar nitelik taşıyor. Fotografçı Haluk Çobanoğlu, dokuz yıldır sürdürdüğü fotograf projesi Arabesk’te böyle bir açıdan bakıp bir coğrafyanın, bir ülkenin sesli ve sansür edilemeyen tarihi mirası olduğunu kabul ediyor; Arabesk’in dünyasında yitip gidenin, kalıcı olanın ve değişenin izini sürmeye çalışıyor.



Ünlü bir Arabesk müzik prodüktörü, Türkçe yapılan her müzikte arabesk unsurlar olduğunu söylüyor. Bizim de onsuz yapamadığımız ortada. Her yıl seçkin bir üniversitemizde düzenlenen arabesk konserlerinin başlığı da bu konuyu özetliyor: “İtiraf ediyoruz, biz bu şarkıları seviyoruz”.





ARABESK

Haluk Çobanoğlu Fotograf Albumu

20 x 27 ,

192 sayfa,

Sert kapak,

Turkce – Ingilizce








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk Haluk Çobanoğlu : Arabesk

Ami Vitale : Benim Gözlerim, Sizin Dünyanız



“Alio, gökyüzünü işaret etti minik elleriyle ve sordu: Amerika’da da ay var mı?’’




Röportaj ve röportaj fotoğrafları : Pınar DAĞ




Bir taraftan birçok insanın kendisiyle sohbet etmek istediği bir kokteyl, diğer taraftan da benim ısrarcı bakışlarım arasında kaybolmuş ama bunu gazeteci olduğu için anlayan biri. Yoğun bir köşe kapmaca sonrası röportajımıza başlıyoruz Ami ile”¦ Ami diyorum çünkü bana ismimle hitap et dedi samimi bir sesle”¦



Ami Vitale gözlerinde sempatik bir ruhu sınırsızca taşıyan yürekli, sempatik bir insan”¦ Yoksa odaya zorla kapattığım için, sohbeti kısa kesebilirdi J




Alexia Vakfı yönetici ve fotoğrafçıları (soldan 2. Ami Vitale), Fototrek Fotoğraf Merkezinde


PD: Türkiye’ye ilk 2004 yılında, 2003 En İyi Basın Fotoğrafçısı Ödülü’nü alan ‘Keşmir: Sorunlu Cennet’ isimli ödüllü fotoğraf sergisi için gelmiştiniz. Şimdi ise Alexia Vakfı ile belgesel fotoğraf semineri Ekim ayı “Full of Grace ve “Reaching Beyond Borders” fotoğraf atölyesi ile BUFSAD’ın konuğu oldunuz Nasıl buldunuz bıraktığınız gibi mi her şey?



Ami Vitale: Evet, yıllar önce gelmiştim. Ve şimdi tekrar gelmem bazı kıyaslamalar yapmamı sağladı diyebilirim. O dönemde bir hareketlilik vardı Türk fotoğrafçılarında ancak şimdi birçok şeyin daha büyük bir hızla yol aldığını görüyorum. Örneğin, yıllar önce geldiğimde tanıştığım birçok öğrenci şimdi alanında ismini duyurmuş iyi bir fotoğrafçı. Ülkenizde tutkulu ve paylaşıma açık fotoğrafçı çok fazla. Bu harika birşey!




PD: “Full of Grace” ve “Reaching Beyond Borders” projenizden bahseder misiniz?



Ami Vitale: “Full of Grace” dünyanın çeşitli yerlerinden çektiğim fotoğraflardan oluşuyor. Reaching Boyond Borders yani sınırların ötesine ulaşmak atölyesi ise, belgesel fotoğrafçılık ile ilgili. Yani ben bununla, insanlar arasında var olan ancak fark edilmeyen sınırları aşarak, daha samimi, daha derin, daha tutkulu, daha dürüst fotoğrafları ortaya çıkarmayı hedefledim.




PD: Biliyorsunuz fotoğrafçılık bazen bir birikim süreci olarak karşımıza çıkıyor bazen ise özel yetenek gibi kendiliğinden. Siz nerede ve ne zaman başladınız bu yolculuğa? Fotoğrafçılıkla ilgili özel bir eğitim aldınız mı?



Ami Vitale: Pinarrr (Zorla da olsa söylemek istiyor adımı) Özel bir eğitim almadım ancak okul dönemlerimde bir iki sınıfa katılmıştım. Ancak bana öncü olan kişi profesör Rich Beckmandır. Bunu her yerde belirtirim. O bunun üzerinde durmasaydı şu an her şey farklı olabilirdi. Okul sonrası Associated Press (AP)’de 4 yıl süren fotoğraf editörlüğüne başladım. Ardından Çek Cumhuriyeti’ne gittim ve orada küçük bir gazetede fotoğrafçı olarak başladım. Daha sonra oradan ayrıldım ve Kosova çatışmasının ortasında buldum kendimi. Aslında hayatımın arka bahçesi denebilecek, kalbime işleyen bir süreçti.





PD: Neden fotomuhabirlik?



Ami Vitale: 2000 yılında nadir imkanlardan birini yakalamış, Afrika’da Guinea Bissau şehrinde uzak bir kasabaya gitmiştim. Dünyanın döndüğü bir yer olan Amerika’da fotoğraf editörlüğü yapmakla, orada o köyde olmak, hayatıma, fotoğraf serüvenime başka tecrübeler kattı.





“İnsanların sürekli acıyarak ya da üzülerek baktığı Afrika toplumunun, aslında kendi içinde muazzam bir mutluluğu keşfetmiş olduğunu öğrendim.”




PD: Nasıl bir tecrübe ?..



Ami Vitale: Bazı insanlar hep varlık içinde olmanın onları mutlu ettiğini hisseder. Bu tabii ki meteryalist olmayı da beraberinde getirir. İnsanların sürekli acıyarak ya da üzülerek baktığı Afrika toplumunun aslında kendi içinde muazzam bir mutluluğu keşf etmiş oluğunu öğrendim. Hatta orada olduğum süre boyunca kendimi hiç bu kadar özgür hissetmedim. Her şey doğal ve gerçek. Sizin içinde olduğunuz dünyayı bilmeden yaklaşıyorlar. Kendilerinden biri gibi. Sizi yabancı gibi görmüyor, sarmalıyorlar.




PD: Sizi etkileyen bir anınız var mı o döneme dair?



Ami Vitale: Çok anım var. Hele bir tanesi var ki seni de etkileyecek biliyorum (Öylesine emin ki bundan nitekim haklı) O küçük kasabada kaldığım sürece kadınlara yardımcı oldum, onların barakalarını yapmaları için çamur taşıdım ve suyun, yiyeceğin kilometrelerce uzakta olduğu Fulani adlı kasabaya gidip, su, odun, yiyecek getirdim. Hep çocuklar ve anneleri ile birlikte gittik. Özellikle bana yakınlaşmaya çalışan bir ufaklık vardı “Alio” adında. Kaynaşmamız iki günü buldu. 2. günün ardında bir akşam yanıma geldi Alio: “Minik elleriyle gökyüzünü gösterip, sizin orada da ay var mı dedi”¦”



Bu belki de yeryüzünde yaşanabilecek en güzel anıydı benim için.




PD: Gerçekten çok masum bir soru. Ben de sorardım sanırım J



Ami Vitale: Gülüyor”¦ Hatta iltifat ediyor Ami: Türk insanın sıcaklığını seviyorum diyor”¦ Üstüme alınıyorum, kahkaha kopuyor J




PD: “Hayatın gereksiz şeyler için heba edilmemesi gerektiğini, mutluluğun ay’ı izlemek olduğunu” anlıyor mu insan gerçekten bu tecrübeden sonra?..



Ami Vitale: Evet Pinarrr evet. Yani yaşamak için inanılmaz bir savaş verildiği gerçek ama benim gibi New York’da göktelenlerin arasında Fotoğraf Editörlüğü yapıp, bir sürü insanın günlük gereksiz hezeyanlarını, kuruntularını, problemlerini ve güzel olma ya da daha iyi olma kaygılarını yaşamış biri olarak, bu küçük kasaba da “mutlu olmanın” en yalın halinin nasıl olduğunu öğreniyorsun. Bana çok şey öğretti.


İşte o dönem karar verdim, bağımsız bir gazeteci olmaya ve zamanımı bu gerçek hikayelere ayırmak için çalışmaya. Bence önemli olan, bilinmeyenin ve giderek silikleştirilen hayatların sesini duyurabilmek. Bu nedenle bildik haberler yapmak yerine, onların seslerini, derinlerinde uyuyan hayallerini ve sevinçlerini yakalamak gerekliydi ve hala öyle.




PD: Ama sizin fotoğraflarınız da dahil Afrika’nın dramatik yönünü görüyoruz”¦



Ami Vitale: Aslında bu gerçek. Bugüne kadar çekilenler hep acıyı, gözyaşını ve çaresizliği anlatıyor. Tabii ki yaşamanız gerekiyor hikayelerini hissedebilmek ve anlayabilmek için.




Ben dramatik fotoğrafları yakalamak adına değil ancak bazı anları yakaladığımda hakim olan masum ruh ve bakış doluşuyor kadrajlara. Benim gerçekten istediğim gerçek olanlar yansıtmak. Ve kim olduğumuzu birlikte keşfetmeyi sağlamak. Bu nedenle onlara yardımcı olmak ve yıllardır anlatılan yüzlerin sadece mutsuzluğu değil, mutlu olmayı da bildiğini anlatmak istedim.




PD: Paylaşmak istediklerin ve yapmak istediklerin heyecan verici. Dünya şanslı demeliyim. Şimdi biraz fotoğraf makinelerine dönelim”¦ Ne kullanıyorsun?



Ami Vitale: Teşekkür ederim çok incesin. Dünya şanslı mı bilmiyorum ama ben elimden geleni yapmaya hep istekli oldum. Fotoğraf makinelerime gelince: çantamda A Nikon D3, Nikkor 17-35mm 80-200mm, Nikon D2xs, Sb800 flash(3). Diana kamera ve 75mm lens Bronica medium kamera bulabilirsiniz.




PD: Fotoğraf bana görebildiklerimi yakalayabilme şansımın olduğunu öğretiyor her defasında. Bu her göz için değişiyor tabii ki. Sana fotoğraf ne diyor? Neyi öğretiyor ve sen neyi öğretiyorsun yakaladıklarınla?




Ami Vitale: Güzel bir soru! Fotoğraf bana, diğerlerinden öğrendiğimi paylaşmayı öğretiyor. Tabii ki fotoğraf öğretmek de aynı duyguyu veriyor. Şunu fark ettim: Öğretmek için yola çıktığımda kendim de her defasında yeni şeyler öğreniyorum. Bu sonsuz bir süreç.




PD: Dünyada tanınıyorsun. İnsanlar gerçekten seni özenle takip ediyor. Seni izleyen fotoğrafçılara bir tavsiyen var mı?


Ami Vitale: Aslında çok fazla şey var. Fark etmiş olmalısınız fotoğrafçılık sektörü giderek değişiyor ve birçok genç fotoğrafçı çekimlerini arka plana atarak, piyasa tarafından belki birgün fark edilirim düşüncesi içersinde. Önemli olan, bizim ne yapmak isteğimiz. Fotoğraf kulüpleri ya da bu tarz kurumlar, kendileri için önemli olanı çalışmaları öne sürecektir ki, bu da bir fotoğrafçı için ölmekten farksız bir durum. Gençlere ve herkese söyleyebileceğim, bağımsız hareket ederek fotoğraflarını yaşatmaları ve tanıtmalarıdır.







PD: Ben de gazeteciyim ancak hep fotomuhabirlik yapmayı istedim. Ne önerirsin, başlamak isteyen ya da başlamış olan genç fotomuhabirlere?



Ami Vitale: Bu tamamen fotomuhabirlik denince ne anladığınızla ilgili gelişiyor. Ben hep şunu öneriyorum, daha önce de bir röportajımda aktarmıştım. Önce bir proje üretmeli, üzerinde yıllarca titizlikle ve yılmadan çalışmalı. Ve hazır olduğuna emin olduğunda bunu paylaşmalı. Ve ondan itibaren geri dönenlerdir yapmak istenenle – başarılanı anlatan! Savaş bölgesine giderek, oradaki ortamı çekip ünlü olacağını düşünenlere bunun kocaman bir hata ve yanlış olduğunu belirtmeliyim. Bu tamamen ego üzerine kurulu bir istek oluyor. Hayatınızı tehlikeye koymadan ve başkalarının da hayatlarını tehlikeye atmadan kendi evinizde, arka bahçenizde işi öğrenmeye bakın ve daha sonra uzaklara gitmeyi hedefleyin!





PD: Sevgili Ami, seni zorla bu odaya kapattığım için üzgünüm. Ancak Fotoritim ekibine röportaj verdiğin için binlerce teşekkürler. Türkiye’ye tekrar hoş geldin.



Ami Vitale: Ben teşekkür ederim. Keyifti benim için”¦




Fotoritim: Bu röportajın gerçekleştirilmesindeki yardımları için Fototrek Fotoğraf Merkezi’ne teşekkür ederiz.




Ami Vitale, Fototrek Fotoğraf Merkezindeki Alexia Vakfı Fotoğrafçıları sergisinde




Alio pointed to the sky and innocently asked me if we had a moon in America?




Interviewer and photographer: Pınar Dağ



On the one hand a cocktail where everyone wants to talk to her, on the other hand a person who is lost in my insistent looks but she can understand because she is a journalist as well. After a long pursuit we start our interview with Ami”¦I say Ami becau she told met do so with a sincere voice”¦ .Ami has a very sympathic soul, otherwise she could have cut the interview short just because I closed her in a roomby force.




PD: In 2004 you came to Turkey for the first time for the exhibition called ‘keshmir: problematic paradse’ which was awarded as the best PRESS PHOTOGRAPHY in 2003. and now you are the guest of Alexia Foundation’s ‘Full of Grace’ and ‘Reaching Beyond Borders’ photography workshop and BUFSAD. How did you find here? Is ithe same as you left?



Ami Vitale: Yes, I came years ago and I can say that this gave me an opportunity to compare and contrast. At that time there was a great vivacity among Turkish photographers and now I can see that things are changing even fast. For example many of the studets which I met years ago now became well-known photographers. There are many enthusiastic and passionate photographers. This is a great thing!




PD: Could you please tell us about the ‘Full of Grace’ and ‘Reaching Beyond Borders’ projects?



Ami Vitale: ‘Full of Grace’ consits of the photographs which I have taken all over the world. And ‘Reaching Beyond Borders’ is about documentary photography. I wanted to find out sincere, profound and passionate photographs by overcoming the borders which exist between people without noticing.




PD: Sometimes photography seems to be the result of accumulation process and sometimes it is a special talent. How did you start this journey? Did you get any special education?



Ami Vitale: Pinar, I did not have any special education but I had some classes at the school. Prof. Rich Beckman is the one who led me. I say that everywhere. If he was not insistent everything would be different. After the collage I became the photography editor in Associated Press which lasted for 4 years. And then I went to czech Republic and I worked became a photographer in a small newspaper. And then I left there and found myself at the heart of Kosova conflict. It was a very hard process.




PD: Why photojournalism?



Ami Vitale: In 2000 I had a rare opportunity to travel a small and far away town in Guinea Bassu in Africa To be a photography editor in a country like the US and tol ive in a small African village added new experiences to my life and to mey photography journey.




‘I found out that Africans who were looked by pity and sadness, actually have explored a great happines among themselves’



What kind of experience?



Ami Vitale: Some people think that being of fluent makes them happy. Of course this brings materialim. I found out that Africans who were looked by pity and sadness, actually have explored a great happines among themselves. I felt very free there as much as I have never felt before. Everything is natural and real. They approach you without knowing your inside world. As if you were one of them. They do not see you as a stranger, they wrap you up.




PD: Do you have any memory which affected you at that period?



Ami Vitale: I have many memories. An here is one which will affect you for sureJ in that town I helped the women. I cried mud for their hut and I went to bring wood, food and water to Fulanii which is kilometres away. We went altogether with mothers and children. There was a boy called Alio who was trying to be close to me. We became close friends in two days. At the end of the second day, he came near to me at night and pointed the sky with his small hands and asked: ‘ Is there sky in America as well?’ maybe this was the best memory on the earth form me”¦




PD: Very innocent question really. I would ask the sameJ



Ami Vitale: (Ami is smiling even complimenting. I love the warmness of Turkish people. I took it personaly and we burst into laughter.)




PD: After this experience do people really understand that the life should not be wasted for unworthy things and the real happiness is to follow the moon?



Ami Vitale: Yes Pinar yesss, it is true that there is a life struggle but for a person who is a photography editor in the skyscrapers in New York, who experienced many delirium, illusions, beauty worries like me this small town is the place where you learn how to be happy in a very simple way. I learned many things. At that period I decided to be an independent journalist and spend my time on these kind of real stories. I think the important thing is to give voice to unknown and insignificant lives. So it was necessary to capture their happiness, their dreams which are deep inside of them and their voice instead of making ordinary news, and stil is




PD: But we see the dark side of Africa in photographs including yours”¦



Ami Vitael: Actually this is reality. All the photos which were takn till today shows us pain, tears and helplessness. We have to have experiences in order to understand them and their stories. Sometimes innocent faces and looks comes to my camera to reflect reality, and explore our identity together, so fort his reason I wanted to help them and show that the pictures knows both sadness and happines




PD: The thing that you want to share and you want to do is quite exciting. WORLD IS VER LUCKY! LET’S talk about cameras. What are you using?



Ami Vitale: Thanks you are very kind. I do not know whether world is lucky or not but I was always enthusiastic. About cameras. You can find a A Nikon D3, Nikkor 17-35mm 80-200mm, Nikon D2xs, Sb800 flash(3). Diana camera ve 75mm lens Bronica medium in my bag.




PD: Photography teaches met hat I have a chance to catch what I see. I caheges from eye to eye of course. What does photography tells to you. What does it teach and what are you teaching by your captures?



Ami Vitale: Good question! Photography teaches me to share what I learned from the others. It gives the same feeling with teaching. I noticethat when I started to teach, i learn different things every time. It is a never-ending process.




PD: You are famous around the world. People are following you carefully. Do you have any suggestion to your followers?



Ami Vitale: Actually there are many things. As you notice photography sector is changing and developing everyday, and most of the young artists are leaving their shots and hoping to be discovered one day. The important thing is what we want to do. Photography clubs and this kind of groups always support what is important for them and this not different from dying for a photographer. My suggestion to youth and everyone is to work independently and try to recognize and animate their photograps.




PD: I am also journalist but i always wanted to be a photographer. What do you suggest to beginner or willing to start photojournalists.



Ami Vitale: It changes according to what you understand from photojournalism. I always suggest that, ı suggested in my previous inteviews firstly you should have a Project and you should work on it carefully for years. And when you feel ready you should share it. And the people who returns and who succeeds are defined at the point. I should say to the ones who think that they can be famous journalist by just going to conflict area, it is a huge mistake. This is a very egoistic desire. At your home at your backyard, Without dangering your and other people’s lives, you try to learn the job and then you want to go far away!








Ami VİTALE Hakkında


1971 Amerika doğumlu. Son yıllarda serbest fotoğrafçı olarak çalışan Hint asıllı Ami Vitale’nin Orta Asya, Hindistan, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’da gerçekleştirdiği fotoğraf çalışmaları ve makaleleri Time, Newsweek, US News, World Report, Business Week, The Guardian, The Telegraph Sunday Magazine, The New York Times, The Los Angeles Times, USA Today, Financial Times ve MSNBC gibi basın organlarında yayınlanıyor. NPPA tarafından (Ulusal Basın Fotoğrafçıları Birliği / National Press Photographers Association) En İyi Basın Fotoğrafçısı 2003: ‘Yılın Basın Fotoğrafçısı Ödülü’ verildi. ‘Kashmir: A Troubled Paradise’ (Keşmir: Sorunlu Cennet) isimli çalışması ile dünyanın en saygın fotoğraf festivallerinden biri olan Visa pour l’Image’da (Perpignan, Fransa) ‘Yılın Kadın Basın Fotoğrafçısı Ödülü’nü kazandı. Bunun yanı sıra World Press Photo ‘Genel Haberler’de üçüncülük ödülü, 2002 yılında Magnum ‘Inge Morath Onur Ödülü’ gibi pek çok önemli ödülün de sahibi. North Carolina Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar mezunu olan Ami Vitale, 1994 – 97 yılları arasında Associated Press’in New York ve Washington bürolarında fotoğraf editörü olarak çalıştı. Bugün serbest basın fotoğrafçılığı yapan Ami Vitale dünyanın en sıcak noktalarında çalışmalarını sürdürüyor.










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ami Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin DünyanızAmi Vitale : Benim Gözlerim, Sizin Dünyanız

AES+F : Son Ayaklanma






AES+F


SON AYAKLANMA – SON AYAKLANMA 2
LAST RIOT – LAST RIOT 2


20. yüzyılın gerçek dünyası tarafından yaratılan sanal dünya, petri kutusundaki bir organizma gibi gitgide hızlanarak gelişiyor. Kendi sınırlarını aşıp yeni bölgelere geçerken kurucularını içine alır ve kesinlikle yeni birşeylere dönüşür. Bu yeni ünyada gerçek savaşlar www.americasarmy.com’daki bir oyun gibidir. Hapishane işkencesi daha çok, modern dünyanın Valkürlerin (İskandinav mitolojisinde Odin’in yardımcısı olan ve ata binen savaşçı bakire) sadist deneyimleri gibi görünür. Teknolojiler ve malzemeler, yapay çevreyi yeni bir çağın fantazi manzarasına dönüştürür. Bu cennet, zamanın donduğu ve geçmişin geleceğe komşu olduğu mutasyona uğramış bir dünyadır. Buranın sakinleri cinsiyetsiz ve daha çok melekler gibidirler. Çok sade, belirsiz ya da erotik imgelemler 3 boyutlu perspektifin yapay değişkenliğinde doğal görünür. Yeniçağın kahramanları, son ayaklanmanın katılımcıları olarak sadece tek bir kimliğe sahiptirler. Ayaklanmada herkes kendisi ve diğeri ile savaşır ve kurban ve saldırgan, kadın ve erkek arasında pek bir fark yoktur. Bu dünya ideolojinin, tarihin ve ahlak sisteminin sona ermesini kutlar.



The virtual world generated by the real world of the twentieth century is growing exponentially, like an organism in a Petri dish. Crossing its own borders in to new zones, it absorbs its founders and mutates in to something absolutely new. In this new world real wars look like a game on www.americasarmy.com. Prison torture appears more like the sadistic exercises of modern-day valkyries. Technologies and materials transform the artificial environment in to a fantasy landscape of a new epoch. This paradise is a mutated world where time is frozen and the past is neighbour to the future. Its inhabitants are devoid of gender, becoming more like angels. This is a world where the severe, the vague or the erotic imagination appears natural in the artificial unsteadiness of 3D perspective. The heroes of the new epoch have only one identity, that of participants in the last riot. The riot, where each fights both self and the other, there’s no longer any difference between victim and aggressor, male and female. This world celebrates the end of ideology, history and ethics.




AES+F’den Son İsyan – Masumların Katliamı?



“Delacroix tutkuya tutkuyla aşıktı ancak bunu olabildiğince açık resmedecek kadar soğukkanlı ve kararlıydı.”


Charles Baudelaire, ‘L’oeuvre et la vie d’Eugène Delacroix’ (1863)




AES+F’nin çalışmaları, 19.yy Fransız ressamı Eugene Deacroix‘in çalışmalarıyla karşılaştırıldığında, AES+F’nin imgelemler için geniş bir kaynak yelpazesi kullanarak oluşturduğu Last Riot videosundaki pek çok sahne bizi tedirgin edecek kadar aşina gelebilir. Oyunun kahramanları, romantik akımın hararetli görüntülerini çağrıştıran acımasız sahnelerini canlandırırken, Nicolas Poussin veya Guido Reni’nin 17. yy çalışmalarında bulunan alegorik figürlerin ustaca aktarılmış ifadelerine sahiptirler. Bunlar bilgisayarla oluşturulmuş, benzer estetik özellikleri paylaştığı popüler bilgisayar oyunu America’s Army (Amerika Ordusu)’deki askerler gibi davranırlar, airbrushla yapılmış ticari reklamlardakine benzer kusursuz vücutları vardır. Çocukları peşinden sürükleyen tüm bu zafer havasının, masumiyetle, kültürle, tarihle ve politikayla en küçük bir ilgisi yoktur. Sanat tarihine ve modern sanata göndermeler yapan, çılgın ve mitsel olarak adlandırılan Last Riot’un bizi şaşırtan gücü, belki de bize benzerlikler ile sahte bir güven duygusu verebilme becerisiyle yakından ilgilidir. Last Riot geçmişin, günümüzün ve projeksiyon altındaki geleceğin gerçek elemanlarıyla oluşturulmuş sanal bir dünyadır. Betimlemeler, sanat tarihine göndermelerin yanısıra da popüler kültürün tipik karmaşasını da içermektedir.




Süregelen epik mirasın görsel bir benzeri olma sorumluluğunu omuzlarken, buna ait geleneklere, sahnelerde çocuk ve gençleri kullanarak omuz silkmektedir. Köklü geleneğin idealize edilmiş nü genç erkeği, Michelangelo’nun bilinen heykeli David (1501-4)’ne öykünen, üstü çıplak genç erkekler oyuna katılır. Bir sahnede, diğerlerinin önünde baygın yatan, kumaşla örtülü bir çocuk vücudu gördüğümüz bir pietâ (1)’ya gönderme yapılmaktadır. Michelangelo’nun Dying Slave (1513-14) ve Laocoön Group‘tan çağırışımlar bizi çalışmanın erotik potansiyelini de düşündüren bir noktaya getirir. Ürkütücü Amazon tavırlı, fazlasıyla doğal ve alışkın bir şekilde gereğinden çok silah kullanan kız çocukların katılması (önergen-genç) aykırılığı güçlendirmektedir. Poussin’nin çalışmalarından Reni’nin Archangel Michael (1635)’na kadar durağan neoklasik, Delacroix’un Death of Sardanapalus (1827-28)’dan Théodore Gericault’s Raft of the Medusa (c1818)’sına dek dramatik çok sayıda göndermeyi fark ediyoruz. Sert çocukların, rol aldıkları vahşetle alakası olmayan ifadesiz yüzleri, ortak bir özellik olarak algılanıyor. Kaçınılmaz bir biçimde tekrarlanan şiddet neredeyse sıradan bir tavır olarak oynanıyor.




Sahnelerdeki kareografik düzen, dans edercesine kıvrılıp bükülen vücutlar ve dövüş sahnelerinin işleniş biçimi, 17. yy. tarih resimlerinde var olan görsel bir durgunluğa sahiptir. Öykündükleri sanat tarihi bağlamında ilişkilendirdiğimiz kompozisyon ve görüntüler ağırlıklı olarak video formatında çağdaşlaştırılmıştır ve geleceğe dair ürküten bir dokümantasyon olarak algılanmaktadır.




AES+F tarafından atıfta bulunulan diğer bir kilit referans ise Amerikan ordusu tarafından kullanılan, ‘American Army’ isimli oyna-gel-kayıt ol bilgisayar simulasyonudur. Düşünülüp, tasarlanıp, 13-22 yaş grubuna sunulan bu oyun potansiyel askeri adayların (Amerikan Ordusu için her yıl gereksinilen 80.000) askeri kariyere atılmalarında yardımcı rol oynar. Katılımcılar teröristleri gerçek görünümlü ve sesli silahlarla pusuya düşürüp öldürürler. Last Riot’daki dövüş sahneleri ‘American Army’ simulasyonunda mevcut, neredeyse hemen hepsi bebeksi görünümlü askerlerin çarpıştığı, kusursuz estetik animasyonları anımsatır. Ruhsuz ve fütursuzca şiddet; fikirlerin pazarlanma endişesinin nerede bitip, oyunun ya da savaşın nerede başladığı belli değildir. Gerçek ve sürrealin bu kışkırtıcı kombinasyonu olan Last Riot savaş oyunu, hangi sahneler yapılabilir, yapılmalıdır ve bunları görmeyi istemek ne anlama gelmektedir gibi sansüre ilişkin soruları da beraberinde getirmektedir. Bu bilgisayar oyununun estetiğinin zararsız samimi bir yüzü var; Last Riot bizi canlandırılmış ahlakdışı bir dünyanın kıyısına getiriyor ve bunun kendi dünyamızla benzerliğini düşünmeye zorluyor.




Farklı bitkilerin, hayvan çeşitlerinin, doğal ve insan yapımı çevreyi tanımlayan pek çok elemanın, peyzajdaki ortak anlatımı desteklemesine rağmen ortam huzursuzluk vericidir. Bu, bir anda tropikten buzula dönebilen, petrol kuyusu yanında rüzgar değirmenleri bulunan, fonda bir yerleşim grubunun olduğu yerde savunma kaleleri ve kulelerinin de olduğu, etrafa lavlar ve kayalar fışkırtan bir yanardağ ile fantastik ve imkansız bir ortamdır. Gökyüzünü süpüren yolcu uçakları, fırlatılan uzay gemisi gökyüzündeki zararsız bir grup sivil ve resmi kuvvetlerdir. Rüzgar türbünleri belirli bir ritimle dönerken, trenler ve tanklar peyzajda nokta nokta görünür. Öncesinde rastgele, birbirine yakın bir biçimde yerleştirilmiş görünen tüm bu objeler, rekabete dayalı stratejik sürecin gelişimi ve savunmaya bağlı olarak manik hale gelir, çoğunlukla da kaçınılmaz bir şekilde kontrolden çıkarlar.




Kuşlar -kartallar ve flamingolar bu sıradışı çevrenin bildik sakinleridir. Flamingolar kirli görülen bir suyun içinde yürüyüp dururken, kartallar kararmış ufuktan doğru uçarak gelirler ve ara sıra ürkütücü bir şekilde pike yaparlar. İnsan soyunun yok oluşunu sözüm ona ifade edebilme amacıyla ilginç bir sayma aracı olarak büyük ölçüde bu kuşlardan faydalanılmıştır. Sıklıkla $10’lık popüler ucuz Amerikan bahçe süsü olarak tanımlanan flamingolar, Wall-Mart’la ilgili olarak da eleştirilen (2) kolektif ve grup hareketinin amblemi olarak kullanılırlar. Zooloji bizlere kendi başlarına hayatta kalamayan, gözleri beyinlerinden büyük olan flamingoların güçlü sürü içgüdüsünü anlatır. İşte bu apokaliptik peyzajda, bu göz alıcı formdaki canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi belki de ironik bir şekilde ticaretin anakronizmine işaret etmektedir.




Yunan mitolojisinden bu yana güç ile bağdaştırılmış kartallar, ölümsüzlüğü ve öngörüyü temsil ederler. Daha çok Amerikan vatanseverliğinin sembolü olarak bilinseler de, İran İmparatorluğu bu sembolü ilk benimseyenler arasındadır. Last Riot’da tehditkar bir tanesinin tekrar tekrar ortaya çıkması, belki de küresel politik eğilimlerin üzerini çizmektedir.




Ticari reklamcılık ile kurulan paralellikler gözden kaçacak gibi değildir. AES+F, erken çalışmalarından King of the Forest (Ormanın Kralı, 2001-3)‘ta, lüks marka reklamlarını anımsatan bir tarz ile, manken ajanslarına bağlı çocukları tanıtmıştı. Bu bağlamı Last Riot’da da her biri farklı bir milliyetin, dolayısıyla tüketimin, genç bir kahramanını temsil eden kusursuz çocuk ‘tipleri’nde görmek mümkündür. Kapitalizmin tetiklediği kıyasıya tüketim saldırganlığı marka ayakkabılarında, golf kulüplerinde, Calvin Klein imzalı yalın beyaz iç çamaşırlarında (3), refah kültürünün dayatması olarak apaçık görülmektedir. Ortaçağ Avrupa’sı gümüş kılıçları ile başka bir çağa atıfta bulunulurken, tam anlamıyla öldürmek için giyinilmiş, mavi kot pantolonlar, beyzbol sopaları ve kamuflaj kumaşından askeri giyimden esinlenilmiş stil, çağdaş soysal Amerikanizm’ini desteklemektedir.




Çağdaş sanat üzerine eleştirmenler ‘Toplum istediği sanatı alır’ diye açıklamışlardır. Sahneleme ve ironi istiyoruz. Duygusallık ve heyecan istiyoruz, aynı zamanda sakinlik, boşluk ve popülarite istiyoruz. Biz reklamizim istiyoruz. (4)




Muhtemelen tüm bu isteklerin merkezinde farklı, aykırı olanın tüketilebilir meta olarak pazarlanması yer almaktadır. Her türlü kültürel takasın alım ve satımı canlandırdığı, post-komünist bir çağda, AES+F görsel tüketim için yasağın oynandığı kavramsal bir ortam yaratır. Çocukluk döneminin tanımına dair tüm bildik kuralları bir tarafa bırakan Last Riot, izleyiciye neyin yasak olması gerektiğine dair kendi tanımlamasını yapabilmesi için düşünme fırsatı tanır. Çalışmadaki anahtar konu, yetişkin dünyasının nesilden nesile ettiği ‘başka’ olarak tanımladığı farklı çocuk tanımının sembolize edilmesidir (5). Bugün Batıda çocukluk çağı hakkında hiç olmadığı kadar karmaşa yaşıyor, çocuklar konusunda daha obsesif davranıyoruz. (6)




Burada çocuk-yetişkinler ebeveynlerinden farklı olarak, sivil toplumsal kuralların bizler için kırılgan noktalarını teşhir ederek canlandırıyorlar. Sadistik tavrın dönemin düzeni olduğu günümüzde, Last Riot’un betimlemesi gençlik anarşisine dair kült bir teşvik materyali olarak görünüyor. Bu çocuklar, sözüm ona cinsellik dışında, masumiyet ve vahşet gibi iki eğilimi tecrübe ediyorlar. Çocuklar burada da, Lolita, Poltergeist, Heavenly Creatures, The Exorcist, The Virgin Suicides ve Rosemary’s Baby gibi popüler filmlerin de içinde olduğu sinematik bir geleneğin içine dahil ediliyorlar.




Bir ikilem her zaman ki gibi su yüzüne çıkıyor: ‘Masumiyet her zaman bozulmayı beraberinde getirir -ne kadar kusursuzsa çöküntü de o kadar büyük olur.’ (7) Last Riot’da ki gençlik, tüketimin küçük tanrı ve tanrıçaları olarak mükemmel görünerek, çöküntünün sınırsız potansiyelini gözler önüne sermektedir. Melek gibi görünen kötüler, eski Nordik mitolojisinde yer alan tanrıçaları (görevi kahramanca ölenleri seçmek olan) anımsatırlar. Bundan böyle küçük çocuklar ve her yaş grubu, dünyanın bittiği yerdeki dünya olan distopyanın öz vatandaşlarıdır.




Abby Cunnane




Tatiana Arzamasova, Lev Evzovich and Evgeny Svyatsky’den oluşan AES, 1987 yılında kurulmuştur. Moda fotoğrafçısı Vlademir Fridkes’in 1995 yılında katılımından sonra isimleri AES+F olarak değişmiştir. AES+F fotoğraf, bilgisayar tabanlı durağan ve hareketli görseller, çizim ve heykeli kapsayan medya çalışmaları yapmaktadır. Rus derlemesi Avrupa’daki galerilerde sergilenmiş, dünya çapında çok sayıda bienal ve sergiye katılmıştır. Son olarak da 2007 yılında 52. Venedik Bienalinde sergilenmiştir.






[1] Meryem Ana’nın ölü İsa’yı taşıdığı ağıt , matem sahnesi.


[2] Kevin Scott, ‘The Flock Thins’, The College Hill Independent, 11 November 2006, for discussion of the American lawn ornament and its social/cultural significance.


[3] 1999’da Calvin Klein tartışmalara yol açan reklam kampanyasında, bilboardlara avluda üstlerinde sadece beyaz iç çamaşırlarıyla oynayan çocukların olduğu bir reklam astırmıştı. Bu reklamlar büyük toplumsal tepki nedeniyle 24 saat sonra indirilmiştir.


[4] Matthew Collings, Art News NZ, Spring 2007.


[5] See Barbara Creed, ‘Baby Bitches from Hell’, Mixed-up Childhood (exhibition catalogue), Auckland Art Gallery (2005), p.35. sergi kapsamında AES+F’s ‘King of the Forest’ üzerine çalışmaları da mevcuttur.


[6] Sarah Gibson cited by Janita Craw and Robert Leonard, ‘Inventing Childhood’, Mixed-up Childhood (exhibition catalogue), Auckland Art Gallery (2005), p.127.


Craw and Leonard çocukluğun modern tanımını sorgular ve tartışırlar,’ kabul edelim ki hepimiz ne demek olduğunu biliyoruz, ve sadece bir kez yaşıyoruz’


[7] Creed, p.34.







AES+F’s Last Riot – Massacre by the Innocents?

“Delacroix was passionately in love with passion, but coldly determined to paint it as clearly as possible”


Charles Baudelaire, ‘L’oeuvre et la vie d’Eugène Delacroix’ (1863)



AES+F’s work has been compared to that of nineteenth century French painter Eugene Delacroix, indeed a number of scenes in their Last Riot video may seem unnervingly familiar to us; they appear to draw on imagery from a wide spectrum of sources. The participants have the sublimely detached expressions of allegorical figures in seventeenth century works by Nicolas Poussin or Guido Reni, while indulging in ruthless acts recalling torrid scenes from the Romantic movement. They have flawless bodies, akin to those in airbrushed advertising commercials, behave like soldiers in the popular computer game ‘America’s Army’, and share a similar computer generated aesthetic.


Whatever clouds of glory these infants trail, it has little to do with innocence – cultural, historical, or political. Last Riot, which has been called ‘mad and mythic’, draws heavily on both art history and contemporary culture, its power to shock us perhaps very close to its ability to lull us with familiarity. Last Riot’s location is a virtual world, generated from ‘real’ elements of history, the present, and a projected future. Art historical references abound, the imagery appropriated with popular culture’s characteristic irreverence. Despite shouldering a familiar pictorial legacy of the narrative epic, its conventions are shrugged off with the disconcerting substitution of children and adolescents in the scenes. The bare-chested boys join a long-established tradition of the idealised, youthful male nude, epitomised by Michelangelo’s well-known statue David (1501-4). In one tableau we see reference to a pietaÌ€ [1] scene, the body of a child draped seemingly unconscious across the others. There are resonances with Michelangelo’s Dying Slave (1513-14), and the Laocoön group, a connection which brings us to consider the work’s erotic potential.


The inclusion of girl children (from pre-pubescent through to teen) intensifies its incongruity; eerily Amazonian in their behaviour, they too wield weapons with the ease of habit and conviction. We recognise numerous references spanning the cool neoclassical detachment of Poussin’s work to Reni’s The Archangel Michael (1635); the drama in Delacroix’s Death of Sardanapalus (1827-28) to Théodore Gericault’s Raft of the Medusa (c1818). A common feature is identifiable in the impassive faces of these brutal children, in their aloofness from the savagery they enact. Violence is performed in an almost perfunctory manner, with the seeming inevitability of a repeated ritual.




In the choreography of the scenes””the balletic contorted bodies and decorative treatment of the gory skirmish””there is a stillness, a staged aspect hailing seventeenth century history painting. Compositions and scenes we associate with their art historical context are forcefully contemporised in the video medium, and read like a chilling documentary set in the future. Another key reference sited by AES+F is ‘America’s Army’, a computer simulation game-come-recruitment tool employed by the US military. Conceived, designed and distributed free to reach the 13-22 demographic, this game helps market an army career to potential recruits (some 80,000 of which are required annually by the US Army). Participants ambush and ‘kill’ terrorists with weapons that look and sound like the real thing.


War scenes in Last Riot recall the seamless animated aesthetic of ‘America’s Army’, where almost doll-like militiamen enter combat. Bloodless and brazenly violent, it’s not clear where the selling of ideas ends and the game, or the battle, begins. Last Riot mimics this provocative merging of the real and the surreal/virtual, raising questions about censorship, what pictures can and should be made, and what it might mean to want to see such pictures. The computer game aesthetic has a disarmingly guileless aspect; in Last Riot we are brought to the very edge of an a-moral animated universe, and compelled to consider its proximity to our own world.




Many elements of the landscape strike a familiar chord, however the juxtaposition of diverse plant and animal species with fragments of natural and ‘man-made’ environments offers a more unsettling vista. This is a fantastic and improbable realm, at once tropical and icy, where a windmill sits in the lee of a ‘nodding donkey’ oil well, turrets and towers of a city cluster in the background, and volcano spew lava and rocks off to one side. Domestic and military projectiles stream across the sky – passenger planes swoop, a space shuttle is launched as are a raft of pink missiles. Trains and tanks dot the landscape, while wind turbines thrum a regular beat. All of these objects are commonplace, yet montaged here in such close proximity, they become manic, competing strategies for development and defence, out of whack and out of control.




Birds – eagles and flamingos – are the recognisable animal inhabitants of these unlikely environs. Eagles loom and swoop forebodingly across the darkened horizon in several shots; pink flamingos wade in a polluted-looking body of water. Providing an interesting counterpoint to the seemingly doomed traces of human infrastructure, a raft of associations survives with these birds. Flamingos are often linked with the $10 popular plastic lawn ornament of Americana kitsch, and as such have been employed as an emblem of corporatism, tackiness and ‘all that is wrong with Wal-Mart.’ [2] Zoology tells us that flamingos have an acute flock instinct, cannot survive alone, and that their eyes are larger than their brains. That these creatures survive in the apocalyptic landscape ironic, their striking forms perhaps signalling the anachronism of commercialism. Eagles, representing immortality and farsightedness, have been connected with power since early Greek mythology.




While they are widely known as a symbol of American patriotism, the Iranian Empire was among the first to adopt the symbol. Its recurring presence in Last Riot seems a menacing one, perhaps foreshadowing the direction of global politics.




Parallels with commercial advertising are hard to overlook. Earlier AES+F projects such as King of the Forest (2001-3) presented children from modelling agencies in a style reminiscent of luxury brand advertising. A connection with Last Riot can be seen in the flawless ‘types’ of the children, as if each represents a young hero of a particular nationality, and universally, of consumerism. The trappings of a culture of affluence are evident in their branded shoes, golf clubs, and the stark white singlets of Calvin Klein underwear adverts [3]; capitalism is seen to galvanise dog-eat-dog aggression. Literally dressed to kill, their blue jeans, baseball bats and the camouflaged fabric of military-inspired fashion all suggest a contemporary generic Americanism, while other weapons – such as the medieval European silver swords –invoke another age entirely.




Commentators on contemporary art have noted ‘[S]ociety gets the art it wants. We want staging and fictions and irony. We want sentimentality and emoting, but at the same time flatness and emptiness and popularity…We want advertisingism.’ [4]




Arguably, at the centre of these desires is the marketing of difference – as a consumable commodity. In a post-communist era, where buying and selling informs every cultural exchange, AES+F create a conceptual location where the prohibited is played out for visual consumption. By setting aside the conventions governing the display of childhood, Last Riot offers the viewer the opportunity to contemplate their own definition of what should be forbidden. The difference of the child, as ‘repressed “other”, symbolic of that which the adult world represses from one generation to the next’[5], is a key subject in the work. ‘Today, in the West, we are more obsessed with children and more confused about childhood than ever before.’ [6]




These child-men enact what their elders do not, exposing the vulnerability of our codes of civil conduct. Last Riot’s imagery could operate as promotional material for a cult of anarchic youth, where sadistic behaviour is the order of the day. Supposedly outside of sexuality, these ‘children’ exercise a dual propensity for innocence and violence. They join children of a cinematic tradition including popular films such as Lolita, Poltergeist, Heavenly Creatures, The Exorcist, The Virgin Suicides and Rosemary’s Baby. A dilemma always emerges: ‘Innocence invites corruption – the more pure and irreproachable, the greater will be the child’s fall from grace.’ [7] Like small deities of consumerism, the youth in Last Riot present a sumptuous campaign for corruption’s limitless potential, while looking faultless. Angelic yet malevolent, they resemble valkyrias (‘choosers of the slain’, whose purpose was to select the valiant dead) from ancient Norse mythology. At once infants and ageless, they are the native citizens of this dystopia, a world at the end of the world.



Abby Cunnane





AES was formed in 1987, and comprises Tatiana Arzamasova, Lev Evzovich and Evgeny Svyatsky. With the addition of fashion photographer Vladimir Fridkes in 1995 the name changed to AES+F. AES+F work across media including photography, computer-based still and moving image, drawing and sculpture. The Russian collective have been displayed in galleries in across Europe, and included in numerous biennials and exhibitions worldwide, most recently the 2007 52nd Biennale in Venice.




[1] Lamentation or mourning scene, where the dead Christ is shown supported by the Virgin Mary.


[2] See Kevin Scott, ‘The Flock Thins’, The College Hill Independent, 11 November 2006, for discussion of the American lawn ornament and its social/cultural significance.


[3] In 1999 Calvin Klein launched a controversial ad campaign involving a billboard image of children playing on a sofa, clad only in white underwear. The ads were pulled after 24hrs of hot public debate.


[4] Matthew Collings, Art News NZ, Spring 2007.


[5] See Barbara Creed, ‘Baby Bitches from Hell’, Mixed-up Childhood (exhibition catalogue), Auckland Art Gallery (2005), p.35. AES+F’s works, from ‘King of the Forest’ were included in the exhibition.


[6] Sarah Gibson cited by Janita Craw and Robert Leonard, ‘Inventing Childhood’, Mixed-up Childhood (exhibition catalogue), Auckland Art Gallery (2005), p.127.


Craw and Leonard go on to question and discuss the contemporary notion of childhood, ‘something we tend to take for granted; we assume we all know what it is; surely we all had one.’


[7] Creed, p.34.




Çeviri (translation by) : Berna AKCAN & Şebnem AYKOL





AES & AES+F GROUP







ARZAMASOVA, TATIANA



Was born in 1955 in Moscow, graduated from Moscow Architectural Institute (MARCHI) – State Academy in 1978. Lives and works in Moscow.


Was occupied in conceptual architecture. «Grand-Prix» award winner of a jointly OISTT and UNESCO competition «Theatre of Future» (1979). Participated in conceptual architecture exhibitions in London, Paris and Venice.



1955’te Moskova’da doğdu , 1978’de Devlet Akademisi Moskova Mimarlık Enstitüsü (MARCHI)’den mezun oldu. Moskova’da yaşıyor ve çalışıyor.



Kavramsal mimari ile ilgileniyordu. OISST ve UNESCO ortak yarışması “Geleceğin Tiyatrosu”nda büyük ödülü aldı (1979). Londra,Paris ve Venedik’te kavramsal mimari sergilerine katıldı.



EVZOVICH, LEV


Was born in 1958 in Moscow, graduated from Moscow Architectural Institute (MARCHI) – State Academy in 1982. Lives and works in Moscow.


Was occupied in conceptual architecture. Prize winner of OISTT competition «The Tour Theatre» in Stockholm (1983). Participated in conceptual architecture exhibitions in Milan, Frankfurt-on-Main, Paris.



1958’de Moskova’da doğdu, 1982’de Devlet Akademisi Moskova Mimarlık Enstitüsü (MARCHI)’den mezun oldu. Moskova’da yaşıyor ve çalışıyor.OISST “Tiyatro Turu”yarışmasında ödül kazandı (Stockholm-1983).Milan,Frankfurt,Main ve Paris’te kavramsal mimari sergilerine katıldı.



SVYATSKY, EVGENY


Was born in 1957 in Moscow, graduated from Moscow University of Printing Arts (department of the book graphic arts) in 1980. Lives and works in Moscow and New York.


Was occupied with book and advertising design, poster and graphic art. Participated in international poster competitions, exhibitions of book illustration and design, graphic art. Worked as Creative and the Art Director in several publishing houses in Moscow.



1957’de Moskova’da doğdu, Moskova Üniversitesi Baskı sanatları (kitap grafik sanatları bölümü)’nden 1980’de mezun oldu. Moskova ve New York’ta yaşıyor ve çalışıyor.


Kitap ve reklam tasarımı , poster ve grafik sanatlarla ilgiliydi. Uluslarası poster yarışmalarına,kitap resimleri ,tasarım ve grafik sanatlar ve sergilerine katıldı. Moskova’da Yaratıcı ve Sanat Yönetmeni olarak pek çok yayın evinde çalıştı.



FRIDKES, VLADIMIR


Was born in Moscow in 1956, lives and works in Moscow.


Works as a photographer of fashion. Published in magazines: VOGUE, Harper’s Bazaar, ELLE, Marie Claire, Cosmopolitan, Sunday Times Style and others. Collaborates with AES group since 1995.



1956’da Moskova’da doğdu, orada yaşıyor ve çalışıyor. VOGUE, Harper’s Bazaar, ELLE, Marie Claire, Cosmopolitan, Sunday Times Style ve diğerlerinde moda fotoğrafçısı olarak çalışıyor. 1995’den beri AES grup ile işbirliği yapıyor.



Artists united as AES group in 1987. Vladimir FRIDKES has joined AES group in 1995 (since that time AES+F group).



Sanatçılar 1987’de AES grup’ta biraraya geldiler. Vladimir FRIDKES AES Grup’a 1995’te katıldı.(o zamandan beri AES+F grup adını aldılar)







GROUP EXHIBITIONS: GRUP SERGİLERİ








2008


«KANDINSKY PRIZE 2007», Palace Italia, Berlin, Germany.


«MOVING TOWARDS A BALANCED EARTH: KICK THE CARBON HABIT», UNEP & Natural World Museum (San Francisco, CA, USA), Museum of New Zealand / Te Papa Tongarewa, Wellington, New Zealand


«NEO FUTURE», les Abattoirs Museum, Toulouse, France.


«DEPLETION», Doron Sebbag Art Collection, Tel Aviv Museum of Art, Tel Aviv, Israel.


2007


«ISTANBUL BIENNALE 2007», Istanbul, Turkey.


«CLICK, I HOPE», 52nd Venice Biennale of contemporary art, Russian Pavilion, Jardini, Venice, Italy.


2006


«ARS 06», Kiasma Nykytaiteen Museo (Museum of Contemporary Art), Helsinki, Finland.


2005


‘BARROCOS Y NEOBARROCOS. EL INFIERNO DE LO BELLO / BAROQUE AND NEOBAROQUE. THE HELL OF THE BEAUTIFUL», Domus Artium 2002 (DA2), Salamanca, Spain.


2004


«14th BIENNALE OF SYDNEY», Museum of Contemporary Art, Sydney, Australia.


2002


«4th GWANGJU BIENNALE», Gwangju, Project 1, South Korea.


2000


5E BIENNALE DE LYON, Halle Toni Garnier, Lyon, France.








SOLO EXHIBITIONS OF AES GROUP: AES GRUBUN KİŞİSEL SERGİLERİ








2008


«AES+F. LAST RIOT», Ruzicska Gallery, Max Gandolph Memorial Library, Salzburg, Austria.


«AES+F», RS&A Gallery, London, UK.


«AES+F», Arario Beijing Gallery (#1), Beijing, PR China.


«AES+F», MACRO Future (Ex-Mattatoi), Rome, Italy.


2007


«AES. AES+F», Moscow Museum of Modern Art, Moscow, Russia.


«THE GREEN PARADISE. AES+F», Passage De Retz, Paris, France.


«AES. AES+F», The State Russian Museum (Marble Palace), St.-Petersburg, Russia.


2006


«AES+F. LAST RIOT 2», Salvador Diaz Gallery, Madrid, Spain.


2005


«AES+F. ACTION HALF LIFE», Galerie Ruzicska, Salzburg, Austria.


2003


«AES group. OASI – Espanya islàmica» , Sala Montcada, La Caixa Foundation, Barcelona, Spain.







AWARDS-ÖDÜLLER






«KANDINSKY PRIZE 2007», 1 of 3 nominees in «Artist of the Year» category, Moscow, Russia.






CONTACT INFO:İLETİŞİM BİLGİLERİ






Studio address: AES group, 65A Vavilova St., Apt. 811, Moscow 117292, Russia


Phone: +7-495-719-0600 (Lev & Tatiana, studio/home), +7-499-197-8725 (Evgeny, home), +7-495-719-0508 (Vladimir, studio/home)


Cell: +7-916-236-7517 (Tatiana), +7-916-170-7188 (Lev), +7-916-142-8234 (Evgeny), +7-903-790-2832 (Vladimir)


Fax: +7-495-719-0508 (AES group c/o Vladimir Fridkes)




E-mail:


aes@mail.tascom.ru


svyatsky_aes@hotmail.com


aesintravel@hotmail.com



URL:


www.aes-group.org


www.mdf.ru


http://triumph-gallery.com


www.ruzicska.com


www.marconoire.com


www.claireoliver.com


www.salvadordiaz.com


www.juanruizgaleria.com


www.galeriemoser.ch


www.guelman.ru







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

AES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son AyaklanmaAES+F : Son Ayaklanma

Ozan Sağdıç ile Fotoğraf Üzerine




Fehmi Mine: ‘Göreceksiniz bir gün Ozan’ın fotoğrafları Avrupa mecmualarında yayınlanacak’ demişti. Bu kehanet gibi beyan herhalde bana teşvik oldu…”



Sizin için fotoğraf nedir; anlamlı meslek, bir uğraş, yoksa yaşamınızın vazgeçilmez parçası?



Geriye doğru baktığımda profesyonelce bir amatörlük ve amatörce bir profesyonellik görüyorum. Siz buna “Yaşam boyu safiyane bir tutku” da diyebilirsiniz.




Ozan Sağdıç, 55.Yıl Fotoğraf Sergisinde, Ankara

Fotoğraf, yaşamınıza nerede ve nasıl girdi? Fotoğrafçılık geçmişinizden söz eder misiniz?



İlk basit 6×6 kutu makineyle, baba memleketim olan Edremit’te 19 yaşında tanıştım. Çevremdeki görüntüleri çerçevelemeyi kartpostalları, dergi ve kitap resimlerini, hatta pul koleksiyonumdaki fotoğrafları izleyerek öğrendim. Makineyi satın aldığım Fehmi Mine, önceleri fotoğrafçılık yapmış. O tarihlerde gözlükçülük yapıyordu ama aynı zamanda karanlık odasını dağıtmamıştı ve fotoğraf malzemesi de satıyordu. Dükkânına er eğitim alayında yedeksubay olarak görevlerini yapan iki İstanbullu meraklı amatör fotoğrafçı uğramaktaydılar. Birinin adını (daha sonra Hayat mecmuasının fotomekanik atölyesinde çalıştığı için) anımsıyorum: Ferit Can, diğerininkini unutmuşum. Ama o da önemli bir isimdi. Fehmi Mine ilk filmimi yıkamış ve sonuçları görmüştü. O iki meraklı yedeksubaya “Göreceksiniz bir gün Ozan’ın fotoğrafları Avrupa mecmualarında yayınlanacak” demişti. Bu kehanet gibi beyan herhalde bana teşvik oldu.




Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı okuyordum. Liseler tam o yıl üç yıldan dört yıla çıkarıldı. Bir yıl fazla okutulduk. Oldukça başarılı bir öğrenci olduğum halde bu angarya beni okulumdan soğuttu. Kısa yoldan hayata atılmak için yollar aramaya başladım. Kader beni 1955 yılında sembolik bir aylıkla “İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği”nin kâtipliğine sürükledi. Zamanın profesyonel atölye fotoğrafçılarının hemen hemen hepsiyle tanışmak, işlerini izlemek şansına kavuştum.




Daha sonra 1956 yılında “Amatörlerden fotoğraf alınacak” diyen bir gazete ilânıyla gittiğim Doğan Kardeş Matbaası’nda fotoğraflarım beğenildi. “Pek yakında çıkacak olan Hayat Mecmuası”nda çalışmak üzere, Hikmet Feridun Es’in deyimiyle “Babıâli tecrübesi olmayan taze bir göz” olarak keşfedildim(!). Kısmet foto muhabirliği imiş. 1960’da dergi Ankara’da büro açtı. Ben gönüllü olarak Ankaralı oldum.




Bu süreçte yaşadığınız ve unutamadığınız birkaç olayı anlatabilir misiniz?



İlginç anılar pek çok da, anlatılması uzun sürer. Kısa bir şeyler istenirse: Örneğin, eski tarihlerde Anadolu’yu gezerken, çoğu zaman yabancı turist sanılmamla ilgili pek çok anıya sahibim. Bir keresinde Ihlara vadisinde iki genç bana sırasıyla İngiliz mi, Fransız mı, Alman mı, İtalyan mı, Hollandalı mı, Amerikalı mı olduğumu sordular. Hiç birine olumlu yanıt vermedim. Bir türlü Türk olabileceğim akıllarına gelmiyor. Sonunda “Ya, neyin nesisin be adam” dediklerinde sırf muziplik olsun diye “Japon!” dedim. Hayrettir, inandılar “Tevekkeli değil” dediler.




Tuzhisar Sultan Hanı’nda bir çocuğun, yarısı kemirilmiş karpuz dilimini bana uzatıp da “Mösyö ham yap ham!” deyişini de unutamıyorum. Bir keresinde de yaşlı bir kadının fotoğrafını çekmek istemiştim. Olumsuzluk işaretleri yaptı. Ben ısrarcı olunca da “Göreneksiz şey” deyip sırtını döndü. Beni görgüsüzlükle suçlamıştı.




Hayat Mecmuası için çalıştığınız yıllardan bahsedebilir misiniz?



Hayat, henüz televizyonla tanışmadığımız yıllarda, her eve girebilen ve satışı günlük gazetelerin dört beş katı olan çok etkili bir yayın organıydı. Tifdruk tekniği ile basıldığından o zamana kadar Türkiye’de kimsenin görmediği nefasette fotoğraflar basabiliyordu. Bu, bizim şansımız oldu. Kadrolu ilk iki fotoğrafçı elemanı Ara Güler ile ikimizdik. Sonradan, zaman içinde başka arkadaşlarla da nöbet değişimleri olmuşsa da, sanırım foto-jurnalist olarak akıllarda kalan yalnız ikimiz olduk.




Hayat’a girdiğim günlerde tesislerin her seksiyonunun başında toplam on Alman uzman çalışıyordu. Ben meraklı ve hevesli bir genç olarak her bölümde beş on gün çalışarak, o ortamın havasını koklayarak foto muhabirliğimin yanında iyi bir matbaacılık ve basım organizasyonu eğitimi de görmüş oldum.




Hayat’ta çalışanların en büyük derdi patronla olmuştur. Şevket Rado adeta iki ruhlu bir adamdı. Radyo konuşmalarında kadife yumuşaklığında ve matbaa dışındaki dostluklarında sözü sohbeti yerinde bir Dr. Jekyl idi, ama matbaanın içinde asık suratlı, aksi bir Mr. Hyde’a dönüşüyordu. Kötü yüzünü Ara’dan ve Şemsi Güner’den dinleyin. Ben Ankara’da, yani uzağında bulunduğum için yine de iyi idare ettim sayılır.




İmren Doğan (Fotoritim) ve Ozan Sağdıç


O bir yana, Hayat mecmuası içinde birçok değerli insanın dostluğunu kazanmış olmak benim için gurur nedeni olmuştur. Onurlu bir gazetecilik dönemi yaşamak da, hem dışarıdaki dostluklar yönünden hem de benim kişisel gelişimim açısından kazanç hanesine yazabileceğim hususlar.





“”¦fotoğrafın sualtı ve safari fotoğrafçılığı dışındaki bütün dallarında gayret gösterdim…”



Basın fotoğrafçılığı yanı sıra fotoğrafın hangi türlerinden zevk aldınız?



Yaşadığımız zaman kesitinde, ülkemizde fotoğraf eğitimi olmadığı gibi, pek branşlaşma şansı da yoktu. Hem bu yüzden, hem de kendi kişisel yapımın çok yönlü oluşundan sanırım, ben fotoğrafın sualtı ve safari fotoğrafçılığı dışındaki bütün dallarında gayret gösterdim. Bir de savaş fotoğrafçılığını dışarıda tutmak gerek. Bu konuları başarıyla işleyen arkadaşlara gıpta duyuyorum. Fırsat buldukça alkışlıyorum. Genelde, fotoğraf çekmenin bizzat kendisi bana büyük heyecan veriyor. Fotoğrafın beni en çok çeken yönü, insanın insanla ve doğayla ilişkileri. Ancak soyut bir ayrıntıyı, bir manzarayı, sanayi tesisini ya da mimari eseri, çiçeği, böceği fotoğraflarken de heyecan duyuyorum.




Biraz da Rubailerden bahsedebilir misiniz?



Babam hem şairdi, hem de şiir hocası. Ama ben ondan hiç ders almadım. Bir başka şair bir büyüğümün tavsiyesine uyarak, -kendimi dağıtmamak için- tek yöne yönelmek ve orada başarılı olmak uğruna şiir yazmayı ve hatta okumayı uzun seneler reddettim. “Eğer bende bir şiir gücü varsa, o benim fotoğraflarımda ortaya çıksın” dedim. Fakat insanın genlerinde olan dürtülerin önüne geçilemiyor çoğu zaman. Eski edebiyatımızda ve başka dillerde yazılmış şiirlerin günümüz Türkçesiyle, yani anlaşılır bir dille nasıl söylenebileceği konusunda biraz kalem oynattım. Şairlik taslamayacağım, şairlik iddiasında değilim. Şairler, kalıba düşkün ve içeriksiz örnekler veren meslektaşları için küçümseyerek “manzumeci” derler ya. Ben iftiharla -dilimize yabancı şairleri dillendiren- çok iyi bir “manzumeci” olduğumu söyleyebilirim.




Funda Gönendik (Fotoritim) ve Ozan Sağdıç

Bana “Rubailerden söz et” diyorsunuz. Ben bir şey söylemiyeyim. Sözü bu konuda söz sahibi olan sayın Talat Halman’a bırakayım: “Mevlâna Celâleddin Rumi’den 1200 rubai çeviren Ozan Sağdıç, bu ceviri türünün bir üstadı. Özellikle Hayyam dörtlüklerinde, başka pek az çevirmenin yaklaşabildiği bir virtüöz…”




Türk siyasi tarihinin canlı tanıklarından birisiniz… Bu nasıl bir duygu? Bu döneme ait anılarınızı yazmayı düşündünüz mü? Bir kitap halinde derlemeyi?



Sadece düşünmekle kalmadım. Yazdım bile, hâlâ da yazmaya devam ediyorum. “Yirminci Yüzyıl Denen O Mazi” anı dizisi üç cilt olarak planlandı. İlk cildi yayınlandı. Kimi nedenlerle üç cildini birden yeniden planlamak gerekiyor.




Hiç fotoğraf yarışmalarına katıldınız mı? Fotoğraf yarışmaları ile ilgili kısacık da olsa görüşlerinizi alabilir miyiz?



Gençlik yıllarımda, bir kaç yarışmaya katılmıştım. Örneğin bir bankanın açtığı bir yarışmada toplam 12 derece ve mansiyon almıştım. Renkli dalındaki birinciliği de Othmar ile paylaşmıştım. İngiliz Photography dergisinin açtığı ilk geleneksel yarışmanın ilk birincisi ben olmuştum. Sonraları, profesyonelliğim ağır basınca kendi insiyatifimle yarışmalara katılmadım. Benim adıma fotoğraflarımı yarışmalara gönderen arkadaşlarım oldu. Sanırım Mehmet Bayhan’ın gönderdiği bir fotoğrafımla Fiap’tan Türkiye’ye ilk madalyayı getiren ben olmuşum. Bayhan’dan aldığım bir mektup öyle söylüyor. Bunların hepsi eski hikaye. Yani ben çok büyük bir yarış içindeyim, rakibim de çok zorlu! Yani hep ve durmadan kendimle yarışıyorum.




Yarışmalar, gençler için düşünüldüğünde, elbette çok yüreklendirici. Ödül kazanmak da herhalde zevkli bir şey olmalı. Bu yüzden o maratona katılmalarını uygun görürüm. Seçici kurul üyelikleri, birçok yeni işler görmek ve fotoğrafı koklayıp iyi malı ortaya çıkarma konusundaki sezgilerimi sınama şansını bana bağışladığı için, doğrusu çok hoşuma gidiyor.





“Yaşamımız boyunca, ‘fotoğraf işine gönül verenler örgütlenmeli’ düşünce ve gayreti içinde olduk.”



Bir Dernek üyesi misiniz? Derneklerin işleyişi ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?



Yaşamımız boyunca, “fotoğraf işine gönül verenler örgütlenmeli” düşünce ve gayreti içinde olduk. Nereden olumlu bir haber gelse, bizde yankısını buldu. AFSAD onursal üyesi olduğumu ilân etmişti. FSK kurulurken kurucu üyeleri arasında bulundum. Bir zamanlar FIJ (Uluslararası Gazeteciler Sendikası) kartını taşıdım, kısa bir süre için ASMP (American Society of Magazine Photographers) üyesi olmuştum. Yine bir süre Gazeteciler Cemiyeti’nin İstanbul Şubesi üyesiydim. Elimde Ankara Gazeteciler Cemiyeti merhum başkanı Beyhan Cenkçi’nin cemiyetin onursal üyesi olduğuma dair bir mektubu var. Halen geçerli midir, bilmiyorum.




Fotoğraf dernekleri, Batı ülkelerindeki kulüplerin işlevini gördüğü sürece yararlı olabilirler. Dayanışma ve saygı esas. Olumlu rekabet de hoş. Bu yönleri bana çekici geliyor. Diğer yandan, kötü rekabet ve klikleşme alâmetleri gördüğüm ortamlar beni çok üzüyor.





Arşivinizi nerede ve nasıl saklıyorsunuz?



Üç mekânım var: Bürom. evim ve depom. Her biri tıklım tıklım dolu. Negatiflerim pergamin kağıttan föylerde klasörler halinde; diyalar da asetat mahfazalarda, çekmece biçimindeki kutularda duruyor. Dört beş yıldır olanak ölçüsünde seçme ve belli portfolyolar içinde yer alabilecek işe yarar negatif ve diyalarımı tarayarak sayısal ortama geçirmeye çalışıyorum. Onlar da konularına göre disklere kaydediliyorlar.




Ozan Sağdıç, 55.Yıl Fotoğraf Sergisinde, Ankara

Dijital makine kullanıyor musunuz? Dijital fotoğraf nedir?



Niye kullanmayayım? Fotoğrafın oluşumu fiziksel, yani optik bir olaydır, oluşan görüntünün kayda geçirilmesi ise kısa tarihi boyunca kimyasal bir olaydı. Şimdilerde giderek elektronik, yani sayısal bir olay haline gelmiştir. Bu sürece direnmenin mantıksal bir nedeni yok. Mesele bu kadar basit.




İlk makineniz?



İlk makinam 1953 yılında 30 liraya satın alınmış, sadece tek bir enstantanesi ve sabit iki diyaframı olan, presli saçtan mâmûl ve üzeri çağla rengi pütürlü fırın boyayla boyanmış “Daci” marka Alman malı bir kutu makineydi. Fotoğraftan kazandığım parayla 1955’te satın aldığım ilk makina ise Çekoslavak yapımı çift objektifli refleks makine 6×6 Flexaret idi.




Ailenizin tarihi ile ilgili bir kitap yazıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla.. Biraz bilgi verebilir misiniz?



Daha önceki bir soruyu yanıtlarken sözünü ettim; bir zamanlar 2000 yılı bizim için kolay kolay ulaşılamayacak bir yerlerde, milenyum değişimi gibi ideal bir noktadaydı. Oysa, gelip geçiverdi bile.Yirminci yüzyılın üçte ikisine ben kendim tanık olmuştum. Daha öncesi de aile büyüklerimin anılarında canlı olarak yaşamaktaydı. Şimdi geçmiş bir zaman dilimi olan 20. Yüzyıl’da ailemin ve benim başımdan geçenleri anlatırken doğal olarak yaşadığımız ülkenin sosyal evriminin de bir panoraması oluşuyor.




Fotoğraflarınızın da kitaplaşmasını düşünüyor musunuz?



Bu konuda ne çok hazırlığım var bilemezsiniz. Ben proje üretmekten yana oldukça becerikliyim. Ama sponsor bulmakta o derece çekingen ve beceriksizim. O adamlar da, ortalıkta dolaşmıyorlar tabii… Allah kısmet ederse, birçok fotoğraf kitabımı yayınlanmış olarak görebileceksiniz sanırım bir gün.




Röportaj: İmren DOĞAN – Funda GÖNENDİK







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Ozan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf ÜzerineOzan Sağdıç ile Fotoğraf Üzerine

Çerkes Karadağ : 9 Öykü



“Değişik zamanlarda, aynı kaygıları içeriyor 9 öykü fotoğrafları”



Röportaj ve röportaj fotoğrafları: Pınar Dağ




Gri gökyüzüyle, herkesin Beyoğlu’na yetişmek için can attığı o heyecanlı kalabalığın içinde buluyorum kendimi”¦ Sözleştiğimiz saatte, dünyaca tanınan, Çağdaş Türk fotoğrafının önemli ismi Çerkes Karadağ’ı sessizce beklemeye koyuluyorum. İçeriye sakin adımlarıyla, dünyayı yüklenmiş biri: “Sanatın meslek olduğunun altını çizen, her boşluğun bir başka şeyle dolduğuna inanan” usta giriyor. Sıcak çaylar söylenirken, sessizce kendisini süzüp, aylar önce gördüğüm Çerkes Bey’i daha iyi buluyorum”¦


PD: Size dair öyle çok şey var ki”¦ Birinden başlayınca diğerini atlamamayı umuyorum”¦ “9 öykü” ile başlamayı deneyeyim.



Çerkes Karadağ:
Teşekkür ederim”¦ Aslında “9 Öykü”, La Fontaine tarzı bir çalışmadır. Yani bir bölümü hayvanlar üzerinden anlatılan öykülerdir. Kentlerin karmaşasını, kentlerin herkesi nasıl çekiştirip birbirlerine benzettiğini ve popüler kültür içinde yalnızlığımızı anlatmak istedim. Farklı zamanlarda çekilmiş, fakat aynı ortak kaygılarımızı dile getiren bir çalışmadır 9 Öykü. Yıllarla biriken fotoğraflarım arasından bir öykü dizisine uygun düşen görüntülerden seçilmişlerdir. Örneğin Horoz fotoğrafı, yitirilmiş cesaret üzerine bir yapı bina ediyor. Tangalı bilboard da pornografikleşmiş kent yaşamını örnekliyor. Bu bakımdan değişik zamanlarda çekilen ve aynı amacı bütünleyen görüntüleri kapsıyor 9 öykü fotoğrafları. Birbirini tamamlayan ancak farklı hayvan ve nesneleri ele alan görüntüler, bir yönüyle bir fabl olarak görülebilir. Fotoğraflar, 90’lı yıllardan itibaren, özellikle SSCB’nin yıkılmasından sonra dünyanın her tarafında ortaya çıkan ideolojik boşlukla birlikte, ortak gerçekliğimizde yitirdiğimiz birtakım değerlere dikkat çekmek üzere bir araya getirilmişlerdir.



*Bir bakıma boşlukların anlamını yeniden kavramamızı öneriyor bu çalışma.



PD: İnsan, “bir boşluğu” içinde yaşadığı karmaşada nasıl anlar ki?


Çerkes Karadağ: Bence yaşamın bilinen hallerini, bilinmeyenlerden hareketle çözmek çok anlamsız. Günümüzde büyük kentlerde olup biten şeyleri, yaşayıp benimsemiş hale gelmiş olsak bile, her boşluğun, her kaybın yerini bir başka “ŞEY” dolduruyor. Boşluklarımızın karmaşalarla doldurulması insan yaşamını bir kakafoniye dönüştürüyor. İşte bu öykülerin tümü, kaybettiklerimizden arda kalan boşluklarımızı hatırlatmak için oluşturuldu. Her gün birbirimize anlattıklarımızın ve kanıksadıklarımızın, birincil tekil şâhısa vurgu yapan etkilerini üstlenmek amacıyla tasarlandı.



PD: Tam bir tokat etkisi yaratıyor demek doğru olur sanırım? Fotoğraf ise bunu anlatmada başrol oluyor değil mi?





Çerkes Karadağ: Artık fotoğrafçılığın tüm hobilerin başrolüne soyunduğunu, kitlesel bir hobi haline getirilmiş olduğunu biliyoruz. Aynı zamanda sığ sularda boğulmaya aday bir süreçte olduğumuzu da”¦ Hayata bir anlam yüklemek için çektiğimiz fotoğraflar, bir boş zaman uğraşından ziyade, düşüncelerimizin ve toplumsal duruşumuzun bir yansıması, kendi gerçekliğimizin bir parçası olmalı değil mi? Oysa günümüzdeki gelişmeler hiç de öyle bir görüntü vermiyor! Bu bakımdan düşünmek için çekmeliyiz, ya da düşünerek çekmeliyiz. Oysa şu an yaygın olan şey, sadece kameranın deklanşöre basmak. İşte bu noktada bir şeylerin ayrımına varmak gerekir; “Bu tavır, bu duruş ve bu bakış açısı hiç kimseyi sanatçı yapmaz”.



“Fotoğrafın sanat yönü çok önemli olup, O’AN olarak görülemeyecek kadar hassastır.”




PD: Peki ne yapıyor bu durumda?


Çerkes Karadağ: Kirlilik oluyor”¦ Hatta fotoğraf kirletici oluyor! Yaygınlaşmış görüntüler de iyi kötü ayrımı yapılmadığı için belleği kirletiyor. Plastik sanatlar özelinde görülmediği, sanatsal dili kavranmadığı sürece fotoğraf hobi olarak kalmaya devam edecektir. Bana göre fotoğraf bir sanat yapma yoludur ve yüzden çok ciddi bir emek ister. Fotoğraf alanında kimlerin neler yaptığını, süreç içinde hangi değerleri nereden nereye taşıdığını kimse araştırmıyor. Kendini tekrarlayanların görüntü ortamını tümüyle işgal ettiğine tanık oluyoruz. Özellikle portfolio’nun nasıl bir yetkinliği ortaya koyduğundan bir çok fotoğrafçı habersiz. Her neyse! Bana göre fotoğraf, ciddi bir kültürdür. Bu nedenle bir “görme kültürü”ne büyük gereksinimimiz olduğunu dile getiriyorum. Günümüzde görme kültürü etkin ve egemen kültür biçimi olarak öne çıkmıştır. Kanımca fotoğrafın sanat yönü çok önemli olup, O an’ın sınırlarına sığdırılmayacak oranda fazla seçenekler sunan bir ifade yolu olarak görülmelidir. Elbette O’an hep olacak, bunu çeken fotoğrafçılar da olacaktır. Fakat bu seçimi tüm fotoğraf sanatının başlıca dinamiği olarak lanse etmek yanlıştır. An fotoğrafı ya da fotojurnalizm günümüzde sadece Albüm ve sergilerde hayat buluyorsa, ortada bir sıkıntı var demektir. Çünkü bu tarz fotoğrafların sergilerden çok haber dergilerine ihtiyacı var. Aslında fotoğraf tekelleri hepimizi tüketiyor. Çünkü tüketim yozlaştırmak için çok fazla seçenekler sunuyor! Küresel üretim hepimizi tüketici konuma sokuyor açıkçası.



PD: Herkesin bir şeyleri fotoğraflama isteği kötü bir süreç mi yani. Amatörlük, fotoğraf gönüllüleri, fotoğraf etkinlikleri”¦


Çerkes Karadağ: Aslında binlerce amatör, sanatsal bir faaliyet içinde bulunmak adına masum düşünceleri göz ardı edilerek büyük bir kirliliğe bulaştırılmış durumda. Bunun başlıca nedeni teknolojinin dayatmacı bir karakter kazanması ve ağır bir sömürüye yandaş yapılmasıdır. Yaygın hobi tek boyutlu bir fotoğrafçı tipi yaratmıştır. Aynı zamanda ortalama beğeniye yönelik bir “estetik norm” da oluşturmuştur. Her gün birbirlerine benzeyen fotoğrafların yapıldığı bir ortamda, özgünlükten, kişisel dilden veya spesifik bir yorumlama biçiminden söz etmek mümkün mü? Çekilen onca benzer görüntüyü sanat olarak kabul etmek, fotoğrafı bir sanatçıdan ziyade bir kameranın yetenekleri içinde görmek demektir. Elbette herkesin fotoğraf çekmesinden sadece mutluluk duymamız gerekir. Çünkü fotoğraf, bilinçaltını harekete geçiren etkili bir ajitatördür. Ayrıca amatör de bu anlamda en dürüst aktivisttir. Temel sorun fotoğrafın yaygınlaşması değil, sanatsal bir dil olarak niteliksiz bir fotoğraf ortamının oluşturulması.



Bilginin hakim olduğu bir insan tipi gerekiyor.




PD: Sizler gibi…


Çerkes Karadağ: (Hafif bir tebessüm beliriyor”¦J) Ekliyor. Fotojournalistler çektiklerini bir dergide yayınlayamıyorsa, bir sanat dergisinde çıkmasını yeğliyorsa orada bir problem var demektir.


PD: Bir röportajınızı okumuştum, orada da bunun üzerinde durmuş, sanatın bir meslek olarak görülmesinin çalışmalarda ki özgünlük ve hassaslığın öne çıkarmasını beslediğini ifade etmişsiniz”¦



Çerkes Karadağ: Evet, bu doğru! Ben sanatın bir meslek olması gerektiğini ve bunun yaşamın bir parçası haline gelmesini isteyenlerdenim. Tüm meslekler gibi sanatta aslında bir meslektir ve yaratıcılık birinci sınıf bir değer yapılmadığı sürece bir gelişme kaydedemeyiz. Çünkü profesyonel çaba, sanatçının tüm zamanını sanatsal ürün vermeye, yani yaratıcılığa ayırması anlamı taşır. Birinci sınıf ülkelerde sanat bir geçim yoludur. Bu da rekabeti arttıran, iyi eser ile kötü eser arasında farklılaşmaları ortaya çıkartan bir gelişmeye yol açmıştır.



PD: Sizin tercihiniz kötü ama özgün çalışmalar değil mi?



Çerkes Karadağ: Birçok fotoğrafçının çalışması kötü gibi görünebilir, ancak söylemi başka yere işaret edebilir. Kötü, iyi olanı belirtir. Alt yapısı doğru kurulmuş bir kötü çıkarma benim tercihimdir.





“D.H Kahnweiler, 20. yüzyılda Avrupa sanat ortamının öncü ve dönüştürücü figürlerinden biriydi. Hatta Resim Sanatının Büyükelçisiydi”






PD: İki çay daha gelir ve Çerkes Bey, o dingin yüz ifadesiyle “ Özgün ürün çıkarma konusunda dersini nasıl aldığını öğrendiğimiz özel bir anısını paylaşır”.



Çerkes Karadağ: Ben özellikle genç fotoğrafçıların özgünlük adına emeklerin büyük erozyona uğradığını görüyorum. Dergilerin, müzelerin, yarışmaların ve eski tüfek amatörlerin dayattığı bir fotojournalism teranesinin ardından koşturan heyecanlı amatörlerin emeklerine yazık oluyor. Yanlış bu yönlendirmeler sonucunda kendini sokaklara vurmuş yüzlerce amatörün bu kanallar tarafından desteklenen “fikirsiz sokak fotoğrafları” çöplüğüne dönmemiz uzak bir ihtimal değildir. Dilerseniz kısa bir anımla bunu daha iyi açıklayayım. 20–25 yıl önce, Almanya’da yaşlı bir art dealer’la tanışmıştım Avrupa resmini ve sanatını 2. dünya savaşı sırasında ABD’ye pazarlayan 3 önemli isimden biriydi. (ötekileri Kahnweiller ve Duveen) Ben tanıştığımda bir hayli yaşlıydı ve artık emekliliğini yaşıyordu. Kendisine ilk albümüm “Nüans”ı takdim etmiştim. Kitabımdaki fotoğraflar arasından özellikle “Aynalı nü serisi” üzerinde tüm dikkatini yoğunlaştırdığına tanık olmuştum. Çalışmalarımdan etkilendiğini ifade etmiş ve onları niçin özgün bulduğunu anlatmıştı:



-Bak genç adam! Eğer genç olsaydım bu serinle seni dünyaya taşırabilirdim. Başka çalışmalarına bile gerek yok!



Çok yaşlıydı, 20.yüzyıl insanı, önemli bir adamdı. Kendisinden bunu duyduktan sona, İşte tam o gün hayatımda özgün ürün ortaya çıkarmanın dersini almıştım.



PD: J Çok kıymetli bir anı gerçekten”¦ Özgünlük için ne gerektiğini de hissetmiş olmalısınız?



Çerkes Karadağ: Elbette. Özgün işler ortaya koymak için öncellikle “özgür” olmak gerekiyor. Haksızlık yapmadan şunu da belirtmek gerekir ki, yaptığınız çalışmalar bir başkasınınki ile benzeşebilir. Hatta aynı tema içinde dönüp dolaşabilirsiniz. Ancak özgün işler çıkarmanın tek yolu, tüm benzerliklere rağmen, size özgürlük kazandıran sanatsal birikiminizdir. Elbette söyleminizin bir gerçekle ve bir estetikle dille kişiselleşmesi ve kaynaşması gerekiyor. Sokağın dili geneldir, sanatın dili ise kişisel özellikler taşır. Yaratıcılığı sokak aralarında denetimsiz bir rastlantısallığın dar kulvarına hapsetmemek gerekir. Aksi halde beyinde biten bir fotoğraf için beynin devreden çıkarılması tehlikesi yaygınlaşmaya başlar.



PD: Türk fotoğrafçılığı, hakkında ne düşünüyorsunuz?



Çerkes Karadağ: Türk fotoğrafçıları arasında bol miktarda fantazya işler üretenler var. Oysa sanat eseri kendi içinde bir bütünlük taşır. Fantazyalar her zaman medyayı cezp etmiştir. Hata fantazyalar herkesi de aynı oranda etkiler. Medya’nın bu anlayışına ve seçimine karşı değilim. Fakat fotoğrafın bir oyun alanı olarak görülmesinde medyanın eşsiz bu katkılarının “at izi ile it izini”nin birbirine karışmasına yol açtığı açık bir gerçek. Medyanın temel kaygısı sanat değil daima haberdir. Hatta böyle bir kaygı taşıması da gerekmez. Medya sanatçı ile medyatik yüzler dengesinde popüler kimliklere daha yakın durduğu için, sanatı medyanın gözlükleriyle değil, kendi dinamikleri açısından görmek gerekiyor. Öte yandan çağın gereği olan fotoğraflar ile çağdaş fotoğrafları da birbirine karıştırmamak gerekir. Kuşkusuz sanatçılarla “Rol modelleri” ni çok iyi ayırt etmek gerekli. Fotoğraf da özgün bir dil oluşturmak için bir serüvene dalıp gitmek gerekir”¦



PD: Görme kültürü, fotoğrafla ilgilenen, ilgilenmeyen herkesin kitaplığında biliyorsunuz”¦



Çerkes Karadağ: Görme kültürü serisi, fotoğrafın varlığını sorguladığım bir çalışma. Fotoğrafla ve yaşamla ilişkili kaygılarımın bir ürünü. Fotoğraflarımda farklı bir şeyin savaşını verirken bu kitaplarda ise daha başka şeylerin… Amacım, görüntüyle iç içe olanların görsel motivasyonuna bir katkı sağlamaktır.




PD: Son olarak benim içinde çok önemli olan ve sizden yanıt almaktan özellikle mutluluk duyacağım bir sorum var. Fotoğraf; ölüme inat, yaşama göz kırpıyor öyle değil mi?



Çerkes Karadağ: Fotoğraf var olduğundan bu yana, ölüm yoğunlukla işlenen bir konu oldu. Hatta ilk fotoğrafçıların, ölümü durdurduğuna inanılıyordu. Öyle ki önemli fotoğrafçılardan O.Rejlander, 1840 yılında İsa’nın son yemeğini hazırlayarak, fotoğrafı ölümle ilişkilendiren ilk fotoğrafçı olmuştur. Bu fotoğraf, ilk sanat örnekleri arasında sayılabilecek bir çalışmadır. Fotoğraflar daima, ölüme karşı hayatın kutsallaştırıldığı bir tablo çizmiştir bizlere… Benim için ise, fotoğrafın ölüme engel olduğunun altını çizer bu durum. İnsanların poz verme isteklerini de işte böylesi bir içgüdünün var olmasıyla açıklayabiliriz.



Çok teşekkür ediyorum size, ayırdığınız zaman ve özenle paylaştığınız her şey için”¦





“Kelimelerin havada uçuştuğu sohbetin ardından, yine görüşebilmenin sözünü aldığım Çerkes Karadağ, uzaklara bakan bu fotoğrafının ardından, İstiklal caddesinin o bilindik karmaşasında gözden kayboldu”¦”





9 Öykü


Yiğitliğe Övgü Üzerine Bir Öykü



Yitirilmiş Cesaret Üzerine Bir Öykü



Görünmeyen Tuzaklar Üzerine Bir Öykü



Oynanmamış Oyunlar Üzerine Bir Öykü



Bedensiz Bedenler Üzerine Bir Öykü



Pornografikleşmiş Yaşam Üzerine Bir Öykü



Bir Aşk Romanı Üzerine Bir Öykü



Monotonlaşan Kentler Üzerine Bir Öykü



Boşlukların Boş Olmadığına Dair Bir Öykü








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Çerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 ÖyküÇerkes Karadağ : 9 Öykü

99Oda



99Oda Projesi Hakkında


About The 99Rooms Project




99 Oda (99 Rooms) özgün bir internet sanat projesidir. Bu projede; resim, fotoğraf, animasyon ve ses şu ana kadar hiç denenmemiş bir biçimde bir arada kullanılmıştır. 2004 yılının Haziran ayında yapılan duyurusundan kısa bir süre sonra, dünyanın farklı yerlerinden yaklaşık 1 milyon insan bu disiplinler arası, birleşik sanat çalışmasının internet sitesini ziyaret etmiştir.



Mistik ve büyülü fotoğrafların yer aldığı 99 Oda, Berlin’li sanatçı Kim Koester’in Doğu Berlin’in terk edilmiş endüstri sektörüne ait binalarında yaptığı sayısız ziyaretlerle ortaya çıkartılmıştır. Boyanmış mekanların fotoğrafları dijital olarak çekilmiş ve Richard Schumann ve Stehan Schulz’un ortak çalışması ile canlandırmalar eklenmiş, Johannes Buenemann tarafından da ses efektleri oluşturulmuştur.



Bir yıl kadar süren bu projenin final ürünü, ışıldayan arabulucu bir dünyada izleyiciyi ürkütücü ve merak uyandıran odalar arasında gezintiye çağırıyor.



(99Oda’nın İnternet Sitesinden Alınan Kısa Tanıtım Yazısıdır)



99Rooms is a unique internet art project that interweaves wall painting, photography, animation and sound in a manner entirely unknown until now. Shortly after its launch in June 2004, more than two million individuals throughout the world have already visited this interdisciplinary composite work of art.



99rooms stemmed from the mystical, often apolocalyptically charming pictures created by Berlin artist Kim Köster within the countless vacated premises of East Berlin‘s industrial sector. Photos of these paintings were initially produced in digital form and then animated through a cooperative effort between Richard Schumann & Stephan Schulz and then subsequently complemented through a personal sounddesign from Johannes Buenemann. The final product of this year long effort is a scintillating intermediary world which invites the observer into an journey through its morbidly-beautiful rooms.



(Short description of 99Rooms From The Official Web Site)




99 Oda teknik yapısı gereği Fotoritim’de sunulması mümkün olmayan bir proje. Bu nedenle burada sadece bu çalışmayı gerçekleştirenlerle yaptığım söyleşiyi, site içeriğinden birkaç fotoğrafı ve kamera arkası fotoğraflarını bulacaksınız.



Çalışmayı izleyebilmek için bu makalenin en altında bağlantısı yer alan 99 oda’nın resmi sitesine ulaşmanız gerekmekte.



99 Oda sitesine bağlanarak sunumu izlemeden önce, sunumun gerçek tadına varabilmek için aşağıdaki kurallara uymalısınız:



1- Akşam saatleri olmasını bekleyin veya bulunduğunuz odayı tamamen karartın.


2- ‘Surround’ ses sisteminizi veya kulaklıklarınızı bilgisayarınıza bağlayın ve sesi açın.


3- Rahat bir koltuk veya sandalyeye oturun.


4- Sırtınıza yaslanın.




Because of its technical structure, it is not possible to present the 99Rooms from Fotoritim. Thus, you will find an interview with the creaotors of 99Rooms, some sample images from the rooms and backstage shots.



To watch the 99Rooms, you will have to connect to the official web site of 99Rooms by clicking the link on the bottom of this interview.



Before connecting to the 99Rooms site please follow these advices:



1- Wait until its night or darken the room.


2- Connect your computers audio out to a surround sound system or just plug in your headphones and turn on the wolume.


3- Settle on a comfortable chair.


4- Lie on your back.




Röportaj


Interview






99 Oda fikrinin derinlerine inmeden önce, bunu meydana getiren Rostlaub oluşumunu ve sizleri daha yakından tanımak istiyorum.




Dördünüz ne zaman ve neden bir araya geldiniz?



Kim: Johannes’i okulda, birinci sınıftan bu yana tanırım. Johannes beni 2001 yılında Richard ile tanıştırdı ve Richard’da 2002 yılında Stephan ile tanışmamı sağladı.

Bir araya gelme nedenimiz, her şeyin ötesinde dostluk ve değişik meslekler nedeniyledir.


Dördünüzün bir araya gelerek oluşturduğu Rostlaub’un arkasındaki fikir ve Rostlaub oluşumu nedir?



Kim: Farklı becerileri olan sanatçıların bir araya gelmesiyle meydana gelen bir oluşumdur.


Before we get in to deep with the idea of the 99Rooms project, I want to get more information about the formation “Rostlaub” and each of you individually.




When did you 4, come together and why?

Kim: I know Johannes from the first class in school. He introduced me to Richard at 2001, who introduced me to Stephan at 2002.



All in all, through friendship and different jobs.




What is the idea behind the formation of Rostlaub (that consists of four of you) and what is it?

Kim: A collective of artists with different skills.




Bize kendiniz hakkında kısa bir bilgi verebilir misiniz (Kim Köster, Richard Schumann, Johannes Bünemann, Stephan Schulz) ?



R. Schumann: “Richard size fikirleriniz hakkında dürüst öneriler sunar ve işiniz için net tasarım çözümleriyle yardımcı olur. Eğer ona para ödemeye gücünüz yoksa, fakat bazen dünyayı kurtarma ihtiyacı duyarsanız, o böyle durumlarda bazen ücretsiz işler de yapar. Aslında şu anda, deneysel bir ilişki için zeki, fakat sosyal açıdan uyumsuz bir bayan web-arkadaşı aramaktadır :-) ”



K.Köster: Beni eski fabrikalarda boyarken ve fotoğraf çekerken bulursunuz ya da monitörümün karşısındayımdır.



J. Bünemann: 1980’de Berlin’de doğmuş ve Wuppertal’de büyümüştür. 2000 yılından bu yana Berlin’de yaşamaktadır. Müzik bilimi ve caz piyano eğitimi almaktadır. Müzisyen, ses tasarımcısı ve deneysel film yapımcısı, elektrodan caza kadar farklı gruplarda yapımcı ve org çalar olarak çalışmakta; video-ses kurulumları ile sergi sunumları yapmakta, ticari olarak ses tasarımı ve müzik yapımcılığını yürütmektedir.



S. Schulz: Henüz söyleyecek bir şeyi yoktur.




Can you give us short information about each of you (Kim Köster, Richard Schumann, Johannes Bünemann, Stephan Schulz, you may reply individually)?



R. Schumann: “Richard gives you a honest feedback about your ideas and assist you with clear design solutions for your business. If you can’t afford him but need help to save the world, he sometimes do free stuff too. Actualy he is also looking for an experimental web-relationship with a nerd girl :-)



K.Köster: You find me in old factories, painting and taking photos or in front of my screen.



J. Bünemann: Born in Berlin, 1980, growing up in Wuppertal, lives now in Berlin since 2000. Studies in Jazzpiano and Musicscience, works as a musician, sounddesigner and experimental filmmaker, keyboarder and producer in different bands from jazz to electro, exhibitions with video-sound installations, commercial sounddesign and musicproduction.



S. Schulz: Has nothing to say yet.





Rostlaub’un oluşturduğu 99Oda fikrinin arkasında ne var? Bu proje ilk kimin aklına geldi?


Johannes: İşin aslı ben projeye biraz geç katıldım. Berlin’de film çekimi yaparken bulduğum alanı Kim’e gösterdim. Kim hızlı bir şekilde resimleri yapmaya ve fotoğrafları çekmeye başladı.



100 tane, hatta daha fazlasını yapıp fotoğraflaması uzun bir süre aldı. Daha sonra Kim ve Richard fotoğrafları web’e koymaya karar verdiler ve bunlara flaş animasyonlar ekleme fikri akıllarına geldi. Bizler yakın arkadaştık ve bu “şeylerin“ sese ihtiyacı olduğu apaçık ortadaydı.



Onlar bazı animasyonlar, tasarımlar ve düzenlemelerle uğraşırlarken MD çalarımla fotoğrafların çekildiği yerlerdeki atmosferin ses kayıtlarını yaptım. Aynı zamanda bu mekandan ilham alarak; taş, metal, cam ve kapı gibi şeylerin seslerini kaydettim.



Bu ilham ve elbette Kim’in resimlerinin verdiği ilhamla, bazı derin atmosfer yaratan arka plan sesleri üzerinde, sintizayzır ve pek çok yankı efekti kullanarak, her oda için ayrı ayrı çalıştım.



Aynı zamanda, sürekli arka planda çalan, derin ve rahatsız edici bir bas ile her köşeden gelen sesleri içeren, 4 dakikalık bir arka plan müziği var. Bu arka plan müziği bazen çok gürültülü bazen de çok sessiz olabiliyor ve bu sayede ziyaretçilerin büyük ve eski bir fabrika binasında kapalı kalmalarını sağlıyor.



Seslerle ilgili olarak niyetim bir bakıma çok ürkütücü olmasını sağlamaktı ama diğer yandan ironik ve eğlenceli de olmasını istiyordum. Belli bir odaya girdiğim anda bende uyandırdığı ilk hissi korumaya çalıştım ve buna uygun sesler tasarladım. Bu nedenle, farklı duygulanım durumları arasında bir tür seyahat meydana geldi.




Bu projeyi tek bir cümle ile nasıl anlatırdınız?



Kim: “Ruhani bir dünya içinden geçen duygusal bir seyahat”.





What is the idea behind the 99Rooms which is formed by Rostlaub ? Who first thought of this project?



Johannes: Actually I came a bit later to the project. First of all I showed Kim the ocation which I found one day when I was filming some stuff in Berlin. Kim immediately started painting and taking pictures. It took him quite a while to make a hundred and more of them.



Then, after Kim and Richard decided to put the pictures on the web they came to the idea to animate them in flash. Because we are close friends it was obvious that this thing” needed sound as well.



So, after they had been working on some animations, the design, editing the pictures etc. I started to record the athmosphere of the place where the pictures are with my md-player. I also recorded all the sounds I used like stones, metal, glass, doors and ot inspired by the mood of this place.



With that Inspiration and of course with the Inspiration of Kims pictures I worked out some deep athmosperic backgrounds, where I used Synthesizers and lots of reverb, to make a special mood for every room.



There is also running a four – minute background athmosphere the whole time, with a deep disturbing bass and sounds coming out of every corner. This background, sometimes louder sometimes more quite, is for the visitors feeling of being or trapped in one big old factory building.



My intention for the sounds of the 99 rooms was to make it very frightening on the one hand, but also ironic and funny. I sometimes just kept the first feeling I had on the room and made a sound for it. So, it became kind of a journey through every kind of emotion.

How can you recall this project in a single sentence?



Kim: “An emotional journey through an apocalyptical world“.




Bu çalışmada animasyonlar, resimler ve diğer bazı tasarımlar var. Tüm bunlara hep beraber mi kafa yordunuz veya herkes bağımsızı çalışarak mı bir araya getirdi sunumu?



Kim: Proje kendiliğinden yürüdü. Önceleri ben boyama işlerini yaptım ve fotoğrafları çektim. Sonraları Richard ile bunları online bir galeri haline getirme fikrine ulaştık. Sıklıkla hareketli görüntülerle de uğraştığımızdan, fotoğraflarla bir miktar daha uğraşalım dedik ve sonunda bu aşamaya hep birlikte ulaştık. Sonuçta tüm proje kısım kısım bir arada gelişti, ilk başlangıçta belli bir konsept yoktu.




There are animations, paintings and other types of designs. Do you think allthogether or one by one for these?



Kim: The project grew by itself. First I painted and took the pictures, then I had with Richard the idea, to do an online gallery, because we do often motion graphic, we startet to play a little with the fotos and so one came to the other. The whole project grew, just part by part, there where no concept from the beginning.




Bu proje dünyada şu ana kadar türünün ilk örneği mi?



Kim: Öyle olduğunu zannediyorum.




Şu anda internette, 99Oda benzeri bildiğiniz başka projeler var mı?

Kim: Tam olarak 99Oda ile kıyaslayamam ancak aşağıda bağlantısı bulunanların bazı benzerlikleri mevcut:


http://hospital.apoka.com


http://hotel626.com




99 Oda projesi ile herhangi bir ödül aldınız mı?



Kim: Birçok ‘web’ ödülü aldık. Mesela; FWA veya 16. Flashforward ödülü (2006 yılında).



Is this project the first of its kind ever made on the earth?



Kim: I think so.


Do you know any projects like 99Rooms on the internet now?



Kim: Not really to compare with 99rooms, but i would say there are some similarities:


http://hospital.apoka.com


http://hotel626.com






Did you receive any prizes for 99Rooms project from somewhere?



Kim: A lot of web awards, for example the FWA or the 16. Flashforward award 2006.




99Oda projesini internet ortamına ilk sunduğunuz anda, dünyanın farklı yerlerinden, bu kadar geniş bir kitlenin ilgisini çekebileceğini düşünüyor muydunuz?



Kim: Evet, ancak internet ortamına açtığımızın henüz 3. gününde, 100.000 ziyaretçinin bağlanarak, servis sağlayıcımızı kilitleyebileceğinin farkında değildik.




Peki, internet ortamına sunulduğu günden bu yana, 99Oda’nın internet sitesini kaç kişi ziyaret etti?



Kim: 3 milyondan fazla insan ziyaret etti.


Sizce 99Oda projesinin bu kadar çok ilgi görmesi ve bu kadar iyi yorumlar almasının ana sebepleri nelerdir?



Kim: Bence insanlar barındırdığı geçmiş nedeni ile, bu eski fabrika ve evlerin içinden geçmeyi ve farklı sunum şeklini seviyor.


Were you aware that the 99Rooms project will attract large audiences around the globe when you first introduce it to the internet?



Kim: Yes, but we did not avare 100.000 visitors, who killed our servers at the third day after launch.




How many visitors visited the 99Rooms web site until its launch to the www?

Kim: More than 3 million.




Which are the main factors that you think that 99Rooms attracted many peoples attention and gain many great reviews?



Kim: I think everybody likes to go through old factories and houses, because of all the history in it. And the combination of the different media.




Ne zaman bizlerle yeni projelerinizi tanıştıracaksınız? Yeni ve farklı şeyler düşünüyor musunuz? Bizimle gizli ileri dönem projelerinizi paylaşır mısınız?



Richard: Sanırım 2009 veya 2010’da keşfedilmesi gereken yeni bir şeyler olacak. Ancak, bu konuda herhangi bir şey söylemek için iznim yok.



Bu güzel söyleşi için hepinize teşekkür ederim!


When will you introduce new projects to us? Are you thinking of new and different ones? Can you share some secret future project news with us?



Richard: I think in 2009 or 2010 there will be something new to discover. But I am not allowed to say anything about it.



Thank you very much for this great conversation!




Rostlaub üyelerinin biyografilerine kendi internet sitelerinden ulaşabilirsiniz:



You can reach the biographies of members of Rostlaub from their web-sites:



http://richardschumann.de


http://dripdrop.de/


http://kimkoester.com/


http://stephanschulz.com/





www.99Rooms.com




Röportaj ve Çeviri: Baybars SAĞLAMTİMUR



Interview and Translation by: Baybars SAĞLAMTİMUR









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda99Oda

Nevzat Yıldıran : Tonlar





Bu sayfamız Okay Temiz – The Vulture parçasını içermektedir…



“TONLAR” ve OKAY TEMİZ



Benim Okay Temiz’e gerek hayranı bir müziksever olarak, gerekse onun “Ritim Atölyesi”nde öğrencisi olarak beslediğim sevgi, hayatımın en önemli tutkusu fotoğraf üzerinden bu sergiyi hazırlamamı kaçınılmaz kıldı. 6 yıl önce bu düşüncelerle yola çıkarak Okay Temiz’in fotoğraflarını çekmeye başladım. Günlük yaşamı, turneleri ve elbette sahnede sanatını icra ederken müziğiyle yaydığı enerjiyi, fotoğrafçı kimliğimle elimden geldiğince saptamaya çalıştım. Kendine özgü müzik anlayışıyla geniş kitleleri etkileyen ve 35 yıldır çalışmalarını yakından izlediğim Okay Temiz’in müzik adamı kişiliğine, “Tonlar” adını verdiğim fotoğraf sergimdeki görüntülerin de eşlik edecek olması bana büyük bir heyecan veriyor. Kısacası, fotoğrafın siyah beyaz tonları ile Okay Temiz’in sanatçı kişiliği üzerinden müziğin ve enstrümanların ses tonları benim “Tonlar” projemde bir kez daha buluştu.



Kendisinin bu noktaya gelme sürecindeki son 6 yılını bu görüntülerle sunmak ve bunu da fotoğraf ve müziksever kitleyle paylaşmak bana kısmet oldu. “Tonlar” sergimi gezen izleyicilerin, bu büyük ustanın müzik yaşamına tanık olmaları ve keyif almaları benim en büyük mutluluğum olacak.



Ayrıca, destek ve yardımlarından dolayı Ahmet Özyurt’a ve Merih Akoğul’a teşekkür ediyorum.



Nevzat YILDIRAN



















RÖPORTAJ



Fotoğrafı çekildiği andan sonra artık tarihsel bir belge olarak dikkate alır isek, gerçekleştirdiğiniz projede müzik ve fotoğraf sanatlarını bu belgesellik ile nasıl birleştirmeyi planladınız?



Bu çalışmaya belgesel tanımını tam olarak koyamıyorum. Okay Temiz’in son 6 yılını görüntüleme şansım oldu. Müzik ile fotoğraf sanatlarını birleştirme tanımı altında sadece sahne performanslarını içeren fotoğraflardan söz edilebilir düşüncesindeyim – ki burada sunulmaya çalışan “an”lar için izleyicinin hayal gücü ve müziği hissetme yetisine güvendiğimi söyleyebilirim.



Okay Temiz’i bize yakından tanıyan biri olarak anlatabilir misiniz? Projeniz ile ilgili veya çekimlerinizin projeye dönüştürmeye karar verdiğiniz anda neler paylaştınız karşılıklı? Bu süreci bizimle paylaşır mısınız?



Bu sürecin ifade edilmesi çok zor. Ayrıca mutfağın nasıl çalıştığını göstermenin atmosferi olumsuz etkileyeceğini düşünmekteyim. Yalnız şunu söylemeliyim ki, bir fotoğrafçının bir müzisyenin fotoğraflarından sergi açması projesi bildiğim kadar ile ülkemizde ilk ve dünya’da çok az örneği bulunmakta. Dolayısı ile fotoğraflar sergi salonuna asılıncaya kadar her an ve her süreçte ve ayrı platformlarda mükemmeliyeti arayan iki insanın huzursuzluğu ve gerginliğinden söz edebiliriz sadece.



Sizce, müziği fotoğraflar vasıtası ile hissettirmek mümkün mü? Sessiz bir ortam olan fotoğraf nasıl sese dönüşür?



Sinema dilinde bununla ilgili bazı örnekler bulunuyor. Sessiz bir ortam olan fotoğraf izleyicinin ruh dünyasında müzik olarak yansıyabilir, hele ki sergilenen müzisyen kendisi tarafından da biliniyorsa. Kaldı ki, iki boyutu olan fotoğrafın -yalnız müzik ile alakalı olmayan- izleyicinin ruhunda çok farklı yansımalara neden olması beklenen ve hatta istenen bir durumdur. Üçüncü boyutu ancak içinde bazı duyguların oluşturulabilmesi ile sağlamak mümkün ve bu bir anlamda fotoğrafçının başarısı olarak değerlendirmelidir.



Serginiz ile ilgili tepkiler nasıl oldu?



Sergi ile ilgili kendi iç dünyamda tamamlanmamış bazı şeylerin varlığını hissediyordum. Özellikle ve büyük bir istekle olumsuz bazı eleştiriler de bekliyordum doğrusu. Ancak bu beklentimin aksine çok olumlu tepkiler aldım ve özellikle fotoğraf dünyasından beni çok mutlu eden görüşleri dinleme şansım oldu. Müzik dünyasından ise, (gerekçesini bilemediğim) çok az sayıda izleyici ve tepkiler görebildim. İzleyen müzisyenlerden ise çok hoş ve sıcak tepkiler aldım.



Kaç fotoğraf içerisinden proje seçimlerinizi yaptınız? Seçimlerinizi neler etkiledi?



Fotoğraf sayısını vermek çok zor, tam olarak bilemiyorum çünkü. Ancak sergilenecek fotoğraf sayısını belirlerken izleyiciyi fazla yormayacak ve amacını da tam olarak yansıtabilecek bir sayıya ulaşmakta zorluk çektim. Bu nedenle birkaç kez seçim–eleme yapmak zorunda kaldım ama sunmak istediklerimi seçebildiğimi sanıyorum. Seçimlerimi Okay Temiz’in müzik adamı, önemli bir usta olması ve onun sadece bu yönünün bilinmesinden dolayı daha çok yaşamına odaklanmaya çalıştım ama burada da istediğim sonuca varmak çok zor oldu. Çünkü Okay Temiz, adeta müzik için doğmuş ve yaşamının bugüne kadar olan tüm sürecini müziğe adamış ve adeta müzik ile yatan–kalkan bir insan olması nedeniyle her zaman müzik, sahne ve enstrümanlarla iç içe olmak durumunda kaldım. Dolayısı ile onun yaşamında yer tutan bu ve benzeri unsurlardan birer grup oluşturma ve sunma düşüncesi oluştu. Sergileme şekline de dikkat edilirse sosyal yaşamı, sahne performansları, müzik aletleri ve onlarla olan ikili ilişkileri, atölye çalışmaları vs gibi bazı başlıklar atında grupların olduğunu görebiliriz.



Sizce fotoğraf projesi ne demektir? Aşamaları nelerdir? Nasıl özellikler, kriterler içermelidir? Yaşamak ve deneyimlemek projelere neler katar?



Retrospektif sergiler dışında bir konu içermeyen fotoğraf sergileri çok ilgi görmez oldu son zamanlarda. Fotoğraf projesi eğer bir sergi kapsamında düşünürsek üretim aşamasından önce tasarlanmış bir etkinlik olarak kısaca tanımlayabiliriz. Bence bir projenin önce kafada oluşması, sonra masa başı tabir ettiğimiz çalışmaların yapılması, programlandırılması ve üretilmesi süreci ile olmalıdır. Yaşam ile birlikte deneyim kazanmanın her sanat dalında olduğu gibi, özellikle de düşünce bazında fazlaca proje üretmek, yaratım sürecinde kolaylık kazandırması açısından çok yararlı oluğunu düşünüyorum.



Fotoğrafta renk, aktarılması gereken bir çevre unsuru mudur sizce? Neden tercihiniz siyah beyaz oldu?



Fotoğrafın renkli veya siyah beyaz ayrımına tabi tutulmaması gerektiğini düşünüyorum. Fotoğrafçı yapıtını izleyiciye sunarken kendi duygu, düşünce ve tarzına göre bir tercihte bulunur. Bazı fotoğrafların renkli olması daha etkileyici olabilirken bazılarının ise siyah beyaz olması daha etkileyici olabilir. Örneğin, benim bu projemde meydana gelen fotoğrafların konu ve tarz itibarıyla siyah beyaz olması beni bu tercihe yöneltti. Diğer taraftan her sanat yapıtının sanat tüketicisi ile buluşurken yapıt sahibinin bütün istek ve düşüncelerinin doğrudan yansıtılmasını uygun bulmuyorum. İzleyicinin kendi iç dünyası ve hayal gücü ile yani bir anlamda az da olsa kendinden katkı koymasıyla ve böylece daha çok tatmin duygusuna ulaşmasının daha iyi olacağını düşünüyorum.



Fotoğraflarınızda kullandığınız “dil”i sizden tarif etmenizi istesem, neler söylersiniz?



Fotoğrafçının kendi fotoğrafını veya dil gibi başka unsurlarını anlatmasını doğru bulmuyorum. Diğer sanat dallarında da benzer düşüncedeyim. Sanat tüketicisi olan insanların kendi yaşam biçimi ve kültürleri ile çok farklı çıkarımlara sahip olduğu bir gerçektir. Dolayısı ile sanat eserinin zenginliğinin olması için gereken birçok unsurun yanında yapıt sahibinin izleyiciyi etkilememesi, yönlendirmemesi gerektiği düşüncesindeyim.



Kurgu, nereye kadar olmalı, nerelerde olmalı?



Herkesin bir tarzı ve düşüncesi var. Doğrudan fotoğraf, belgesel fotoğraf, deneysel fotoğraf ve benzeri birçok tanım altında üretim yapılmaktadır ve bunlara saygı duymak gerekir. Bence fotoğraf önce genel hatları ile tasarlanır, kurgulanır ve üretilirse daha anlamlı ve daha kuvvetli bir hal alır düşüncesindeyim. Diğer tercihlere de müdahale edilmemesi gerektiği gibi kurgunun sınırlarına da müdahale edilmemesi düşüncesindeyim. Önemli olan neyin nasıl yapıldığından çok ne kadar iyi olduğu ve izleyiciyi ne kadar tatmin ettiğidir.



Fotoğrafçının öncelikle içinde yaşadığı çevresini anlatması gerekliliğine ve en iyi performansını bunlarda gösterebileceğine inanıyor musunuz?



Bu da çok ilginç bir sorudur. Yine genel anlamda amaca bağlı olduğunu düşünüyorum. Kuşkusuz içinde yaşadığı ortamı daha iyi yansıtabilir ve yapıtı da kendi gibi, “biz” gibi olabilir ama amaç buysa ve fotoğrafı çevresindeki yaşamı aktarmak olarak kullanıyorsa. Yerel olmak çoğunlukla performansı aktarmakta daha başarılı bir yoldur ama içinde bulunduğu koşullardan ve üçüncü boyut dediğimiz duygusal ve sübjektif etkilerden ayrılması da çok zordur. Diğer taraftan daha objektif ve duygu veya benzeri birçok dış etkenden soyutlanarak aktarmak istenilenin daha iyi yapılabileceğini de düşünmekteyim. Dolayısı ile yine sanat tüketicisine neyi, nasıl ve hangi yollarla aktarma isteğinde olan sanatçının tercihine kalmıştır diyebiliyorum. Önemli olan kaliteli bir yapıt veya yapıtların üretilmesidir.



Bundan sonra da başka Türk sanatçılarını bir proje olarak işlemeyi düşünüyor musunuz? Bu tür çalışmaların yani Türk sanatçılarının belgeselleştirilmesi konusunda düşünceleriniz nelerdir?



Bu proje bir anlamda bir müzik ve sanat tüketicisi olarak benim ustalara karşı bir vefa borcumun ödenmesi diye de algılanmalıdır. Bütün Türk sanatçılarının bir “foto biyografi”sinin yapılmasını dilerim. Özellikle de o sanatçılar yaşarlarken bu ve bunun gibi birçok farklı tarzda etkinliklerinin yapılmasını isterim. Sanatçılar topluma mal olmuş ve çoğunlukla yaşamlarını topluma adamış kişilerdir. Diğer taraftan arşiv, biriktirme, sanatçıların kişilikleri ve yapıtlarını toplumun büyük kesimine ulaştırılması konusunda ülkemizde bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Dolayısı ile ben ve benim gibi insanların sanatçılar ile ilgili çok çalışma yapmalarını dilerim. Açıkçası, sanat dalı ayırımı yapmaksızın ün yapmış veya yapmamış gerçek sanatçılarımızı projelendirmek isterim ancak bu zor bir süreç ve iki tarafın da emek vermesi gereken bir süreçtir. Dolayısı ile kafamda bazı projeler var ancak bunlarla ilgili bir sonuca varılır mı, bilemiyorum. Kuşkusuz benim bu düşüncemi bilen ve kendisiyle çalışmamı kabul edecek sanatçılarımızdan da bir istek gelirse bunu mutlaka değerlendirmek isterim.



Röportaj : Levent YILDIZ
























Nevzat YILDIRAN Hakkında


Nevzat Yıldıran, İstanbul’da doğdu. İ.Ü İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Özel bir şirkette üst düzey yönetici olarak görev yapmaktadır.



Önceden beri ilgi duyduğu fotoğrafa, üniversite yıllarında daha da yoğunlaştı. Fotoğrafın geniş kitlelere ulaşmada büyük bir kolaylık sağlaması, duygu ve düşünceleri, hayalleri, idealleri aktarabilmenin en güzel yollarından biri olabilmesi ve anlaşılabilir olması düşüncesiyle fotoğrafa yöneldi. İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği İFSAK’a üye olarak ilgisini arttırdı.




Nevzat Yıldıran

İFSAK’ta denetim ve yönetim kurulu üyeliklerinden sonra 1992-95 dönemlerinde yönetim kurulu başkanlığı yaptı. Birçok fotoğraf yarışmasında seçici kurul üyeliğinde bulundu. Fotoğrafları çeşitli karma sergilerde ve yarışma sergilerinde yer aldı, çeşitli dergilerde ve kataloglarda yayınlandı.



Nevzat Yıldıran’a göre fotoğraf sanatı bir tür esperantodur. İstediğini duyan herkes anlayabilme olanağına sahiptir. Gerçekte fotoğraf, mutlak bir “gerçeklik”, mutlak bir “var olan” değildir. Fotoğraf; bir sanatçının eserini; gördüğünü ve bize gösterdiğini sunar. Bu gösterileni iç dünyasına göre yorumlamak ve bu gösterilenden haz almak fotoğrafsevere kalmıştır. Halbuki asıl gerçeklik ne fotoğrafçıda ne de fotoğrafa bakandadır. Asıl gerçeklik çoktan uçup gitmiştir. Bu yönden bakıldığında da fotoğraf, tek boyutu çalınmış iki boyuta indirgenmiş bir gerçekliktir.









Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Nevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : TonlarNevzat Yıldıran : Tonlar

Orhan Yayla : Sıcak Işık



“SICAK IŞIK” Orhan YAYLA



Portre, fotoğrafın ilk kullanılmaya başlandığı günlerden beri fotoğrafçıların ilgisini çekmiş, belki de yüklenen geniş anlam itibarı ile de, fotoğrafın açılımı içinde en çok yer tutan bir alan olagelmiştir.



İlk stüdyo portrelerinde resimsel izlerin peşinde koşulmuşsa da, giderek fotoğrafın yapısında varolan gerçeklik duygusu gizli veya belirgin olarak fotoğrafçının dışavurum arzusunu yansıtmaya başlamıştır. Fotoğraf makinasının objektifi ise, fotoğrafçısının tamamen objektif olabilmesine yetmemiş, bu da giderek fotoğrafçının uslübunu yaratmıştır. Stüdyo ortamında sıradan insanların ya da ünlülerin fotoğrafını çeken fotoğrafçılar, konularının gerçekliği ile kendi gerçeklerinin bir karışımını bize sunmuşlardır ve aslında bu çelişkili denge fotoğrafın sıradışılığını oluşturmaktadır.



Gerçek yaşam ortamında ise fotoğrafı çekilen insan, hayvan, nesne veya doğanın bize ne kadar etkileyici veya şaşırtıcı ölçüde yansıtıldığının en önemli ölçütü, fotoğrafçının konusuyla ne kadar içten, ne kadar sevgi ile ve nasıl bir dürüstlük ile ilişki kurduğudur.



Günümüzden geriye doğru baktığımızda, fotoğraf tarihi içinde kalıcı olarak yerini almış çalışmaların bu özverili ilişkilerle birebir ilintili olduğunu görürüz. Tek bir fotoğraf karesi ile rastlantısal olarak sanat tarihine geçmek mümkün olmadığı gibi, çok kısa sürelere sığdırılmış, yüzeysel ve tutkusuz yaklaşımlı fotoğraf diliyle evrensel başarı beklemek de hiç mümkün değildir.



“SICAK IŞIK”, bir fotoğrafçının kendine ait, doğup büyüdüğü yörenin; insanları, hayvanları ve doğası üzerine yaptığı çok uzun bir çalışmanın bize sunulmasıdır.



Orhan YAYLA, gerçekten de büyük bir dürüstlükle; içindeki önce insan sonra da fotoğrafçı hamurunu yoğuran çevresinin ve insanlarının portrelerini, kendi duygusal ve kültürel gerçekliği ile buluşturmuş ve bütününe bakıldığında, izleyeni derin bir sıcaklıkla sarmalayan bir dünya anlatmayı başarmıştır. Bu dünyanın içinde var olan gizli ve büyülü yaşama sevinci de üstlerine sinmiş bir duyarlılıkla fotoğrafları ayrıca sarmalamaktadır.



Nasıl ki ışıksız fotoğraf düşünülemez ise, gerçekte bütün sıcaklığı ile orada duran insanlar, hayvanlar ve doğa da bu sıcaklığı yansıtmadan fotoğraf kağıtlarına aktarılamazdı. Fotoğrafladığı konularıyla kurmuş olduğu çok sıcak ilişki, Orhan YAYLA’nın işlerinin tümünde çok dikkat çeken ayrı bir özellik olarak öne çıkmaktadır.



Bu anlamda, “SICAK IŞIK” büyük bir samimiyetle ve titiz siyah beyaz tekniğinin de konusuyla çok dengeli bir ustalıkla kullanıldığı nadir bir portreler bütünüdür.



Mehmet KISMET


Dragos, Istanbul


14 Mayıs 2006
















Kalbin ışığı



Fotoğrafı gizemli kılan içindeki ışıktır. O yüzden ışığın olduğu ya da az önce çekilip izlerini bıraktığı yerde dile getirilemeyen bir şey vardır. Bu tarifsiz duyguları en iyi anlatan araç bir fotoğraf makinesidir.



Saptanan her an; karenin içinde yer alan nesneler, nesnelerin çerçeve içindeki düzeni ve bu nesnelere düşen ışıkla anlam kazanır. Fotoğrafların, kendinden önce çekilmiş fotoğrafların arasında kaybolmaması, aksine sıyrılıp çıkması gerekir. Fotoğrafın başlangıcından bu yana tüm fotoğrafçılar, önce teknik, sonra da estetik olarak fotoğrafta ölümsüzlüğün ardına düşmüşlerdir.



Orhan Yayla, fotoğrafını, şehirden uzakta, bulutların o bölgede yaşayanların başları üzerinde ayla gibi olduğu, gökyüzüyle toprağın kucaklaştığı ve yağmurun bir yazgı gibi çizildiği “yurdu” Karadeniz’in yaylalarında aramayı sürdürüyor. Yaşamı fotoğraflar aracılığıyla siyah beyaz bir senfoniye dönüştürüyor.



İşte bütün bu büyüleyici coğrafyanın üzerindeki doğa görüntüleri, yamaçlar, çöken sis, patikalar, hayvanlar, evler, mezarlıklar, ağaçlar ama her şeyden daha çok artık ölümsüzlüğü garantileyen insan yüzleri Orhan Yayla’nın fotoğraflarında gelip bizleri buluyor. Orhan Yayla, içindeki ışıkla, dışarıdaki ışık karşı karşıya geldiğinde deklanşöre basıyor.



Belli ki, Orhan Yayla’nın nesneleri ile arasında gizli bir anlaşma var. Çektiği tüm fotoğraflarındaki kişilerle karşılaşmaları ilk değil. Fotoğraflarda yer alan ve yöre insanından modelliğe yatay geçiş yapan tüm yüzler, tarihte kalacak olmanın gururu ve mutluluğuyla objektifin karşısında yerlerini alıyorlar. Orhan Yayla da, fotoğraflarını çektiği kişileri doğal çevrelerine asla müdahale etmeden ve yüzlerindeki incelikli gizemi göz ardı etmeden zamanın duvarına çiviliyor.



Sergi açmak fotoğrafçılığın ilk perdesi ise, ikinci perdesi de albüm çıkarmaktır. Ve bu ülkede bir fotoğraf albümü çıkarmanın ne kadar özveri gerektirdiğini bütün fotoğraf dünyası bilir. Bu satırları okuduğunuza göre, bu albüm bütün zorlukları aşarak önümüze kadar gelmiş. Öyleyse bizlere de bunun keyfini sürmek ve Karadeniz’in eşsiz doğası önünde geçit töreni yapan çarpıcı portrelere uzun uzun bakmak düşüyor.



Son zamanlarda gördüğümüz en çarpıcı yüzler ve mükemmel bir siyah beyaz işçiliği “Sıcak Işık”ın altında birbirleriyle buluşmuş… Orhan Yayla’ya ve Karadeniz’in ışığı böyle güzel yansıtan yüzlerine fotoğraf dünyasına “Hoşgeldiniz!” diyoruz.



Merih AKOĞUL


















Orhan YAYLA Hakkında



Orhan Yayla, 1961 yılı Zonguldak doğumludur. Annesi ve babası Vakfıkebir’ in bir köyünde, başka başka insanlar da, başka başka yerlerde dünyaya gelmişler. Öğrenmiştir ki nerede ve kim olursa olsun sonuçta şu cümle kuruluyor: ” Gelinen yer Dünya’ dır”.



Çocukluğundan bu yana karakalem resim çizmiş, bir dönem mürekkep balığı iskeletinden oymacılık yapmış, fotoğraf makinesini çocukluğundan beridir tanırken, 1992 yılında bir arkadaşının tatlı baskılarıyla tekrar gündemine alıp, sonrasında da yaşamının önemli bir enstrumanı haline getirmiş ve bu süreçte dia gösterileri, karma sergiler ve değişik paylaşımlarda bulunmuştur.




Orhan Yayla (fotoğraf: Yıldız Çelik)

2003 yılında “Ara Güler Klasikleri” adlı sergi ile tanıştığı İstanbul Fotoğraf Merkezi (İFM) ise onun için bir dönüm noktasıdır. Orada aldığı siyah-beyaz fotoğraf eğitimi ile gerçek fotoğrafın ne olduğunu anlamaya başlamış, içindeki ışığın şekillenmesi ile birlikte, çok uzun olsa da çizilen yeni bir yola girdiğini kabullenerek fark etmiştir.



İFM’ de aldığı eğitimi, karanlık odasını sıkça kullanarak, sergilerini hiç kaçırmayarak ve merkezin sunduğu olanakların tümünden faydalanıp, orada tanıştığı ve neredeyse hepsiyle dost olduğu Türk fotoğrafının önemli birçok insanının her birinden aldığı parçalarla pekiştirmiştir.



Sıcak Işık fotoğraf projesi İFM’ de özellikle Mehmet Kısmet’ in attığı ve attırdığı adımlarla ve Nevzat Çakır’ın katkıları ile şekillendirilmiş ve önce İFM’ de sergilenip, sonrasında Trabzon, Samsun, Zonguldak’ta ve Antalya’da Nöroşirürji kongresi içinde bu sergilenim sürdürülmüştür. İzmir, Adana ve Ankara’da da bu paylaşıma devam edilip Çamlıhemşin’de (belki de bir yaylada sisler arasında) ve fotoğraflar sahiplerine hediye edilerek sergilenimin sonlandırılması planlanmaktadır.



Sıcak ışık fotoğraf projesi 2007 Ağustos ayında baskısı tamamlanarak fotoğraf kitabı haline getirilmiş ve İstanbul Fotoğraf Merkezi yayını olarak fotoğrafseverlere sunulmuştur.



Orhan Yayla Nöroşirurji uzmanıdır.



oryayla@gmail.com


www.istanbulfotografmerkezi.com






Kitap Hakkında

Sıcak Işık – Warm Light


Orhan Yayla



İstanbul Fotoğraf Merkezi Yayınları;


İstanbul, 2007, 227 sayfa, Türkçe-İngilizce, Paperback.


ISBN No: 9750073223







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Orhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak IşıkOrhan Yayla : Sıcak Işık

Yusuf Darıyerli : Panayır


“Toprak çimen ve gökyüzü arasında, şimdi ve burada olana gözlerimle dokunuyorum. Pehlivanköy’de panayırın içinden tren geçiyor; camında bir çocuk gülünç bir resme bakar gibi gülümsüyor”¦ Kasabadan kasabaya zamansız bir öz arayışında sürükleniyorum. Şu orta yerdeki güleç yüzlü çaycı çocuk; ‘Çek Abi!.. Fotoğrafımı göndermesen de çek!. Benden sana hatıra olsun!..’ diyor, herşeyin bilgece farkında olarak.
.”


Yusuf DARIYERLİ





Panayır sözcüğünün çocukluğumdaki karşılığı “gizemli, kışkırtıcı ve ürkütücü büyük bir bayram yeri” dir. Sokaklara, asırlık çınarların gövdelerine, kahvehane duvarlarına siyah-beyaz “Büyük Sonbahar Panayırı” afişleri asıldığında heyecanım doruğa çıkardı. Ekim ayının ilk haftası başlardı panayır. Aklımız orada olduğundan her fırsatta okuldan kaytarırdık. Kaytaramasak da, okul çıkışı soluk soluğa panayıra koşardık. Orası, kasketli adamların, bıyığı yeni terlemiş delikanlıların ve çocukların bir arada olduğu şenlikli bir yerdi. Ama asıl, kocaman adamların bayramıydı bu. İnegöl’ün dışında, “hayvan pazarı” olarak bilinen geniş düzlüğe kurulurdu panayır. Biz çocuklar, günler öncesinden gelip o büyülü cenneti kurmaya başlayan panayırcıları uzaktan, ellerimiz pantolon ceplerinde izlerdik. Kamyon kasalarında, traktör römorklarında sürü sürü getirilen büyükbaş hayvanlar bizi hiç ilgilendirmezdi. İçinde, denizkızlarının, Afrika’dan, Hindistan’dan getirilmiş vahşi hayvanların bulunduğu, oraya nasıl sığdıklarına bir türlü akıl erdiremediğimiz küçücük çadırlar olurdu. Bir de, kapısına kasketli adamların yığıldığı, biz çocukların aralarına karışıp içeriyi görmeye çalıştığımız, ama tam olarak da göremediğimiz, sahnesinde yarı çıplak, şişman kadınların oynadığı, alkış, ıslık ve “aç-a甝 sesleriyle inleyen daha büyük bir çadır olurdu. Altında gazocağı yandığını bilmediğimiz büyük bir tepsinin üzerinde tepinen hindiyi seyretmek için ise, üzerinde “Dans Eden Hindi” yazan küçücük bir çadırın önüne yığılırdık. Hindi bizi öyle eğlendirirdi ki, çıkınca gülüşerek onun taklidini çıkarırdık. Bir başka eğlencemiz de, yerde, bir tabla üzerine sıralanmış sigara paketlerine, (Yeni Harman, Yaka, Kulüp, Yenice) halka atan adamları izlemekti. Ne kadar kaybetseler de, yeniden denemek istemeseler de, tombul kollarına dev bilezikler gibi dizdikleri halkalarla onlara cilveli cilveli gülümseyen, içlerini gıcıklayan şeyler söyleyen esmer güzeli genç kızlara karşı koyamazlardı. Tüfek atılan çadırların önünde de aynı durum vardı. Genç kızlar, namlusunu kırıp tüfeği kurar, içine tek bir saçma atıp en çapkın gülüşleriyle delikanlılara uzatırlardı. Amaç her ne kadar üç metre ilerideki küçük yuvarlak metal hedefi vurup, onun ucuna bağlı küçük roketi aşağı düşürmekse de, tüfeği alırken kızın eline dokunmak dünyalara bedeldi.



Ölüme kafa tutan “Karadenizli Kardeşler” in dev bir fıçının içinde motosikletle dönmeleri yüreğimizi ağzımıza getirirdi. Gösterinin sonunda ellerini bırakıp bayrak açınca çılgın gibi alkışlardık.



Izgarada pişen köftelerin, sucukların iştah kabartan kokuları yayılırdı çadır lokantalardan. Sac kavurmalar, börekler, ayranlar, gazozlar, çaylar satılırdı. Köylülerin kasketlerini düşürtecek kadar yüksekte bir cambaz tel üzerinde yürürken, “bu ne ki, içerde daha neler göreceksin” diyen sihirbaz, çadırının önünde ağzından bir ejderha gibi alevler püskürtürdü.



Babamın “parayer” dediği panayır bitince, “hayvan pazarı” nda hüzünlü, kocaman bir boşluk kalırdı.



İnegöl büyüyüp kent görünümü almaya başladıkça, birçok ilçede olduğu gibi panayırlar ve hayvan pazarları da kurulmaz oldu.



Yusuf Darıyerli’nin “Panayır” adlı fotoğraf albümüne bakarken yıllar öncesine, çocukluğumun kasabasına ve sonbahar panayırlarına hem eğlenceli hem de hüzünlü bir yolculuk yaptım. Her biri bir öykü bu fotoğrafların. Birbirine bağlanan, tematik bütünlüğü olan, yaşamın nabzını tutan, insanı bütün içtenliğiyle kavrayan sıcacık öyküler toplamı. Bugün, bazı yerlerde “son” panayırlar hâlâ kuruluyorsa da, yakın bir gelecekte unutulup gidecekler. Yusuf Darıyerli bu geleneği hem sanatsal bir şölene dönüştürüyor, hem de belgeleyerek geleceğe bırakıyor. Yürekten kutlarım. Ellerinize sağlık Darıyerli.




Cemil KAVUKÇU






























Panayır Albümü Hakkında



Panayır kitabı Haziran 2008’de Ağustos Yayınları tarafından bir grup sponsor desteğinde yayımlandı. Bu çalışmaya, Kodak Türkiye’ de malzeme sağlayarak destek oldu”¦




Panayır - The Country Fair

Türkçe-İngilizce

Yayıncı: Ağustos Yayınları

Çeviri: Nancy F. Öztürk

ISBN: 978-9944-384-02-5

Haziran 2008

160 sayfa, 23 x 22 cm

Cilt: Şömizli Kapak, İplik Dikiş

Kâğıt: 170 g, Mat Kuşe Sappi Quatro








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Yusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : PanayırYusuf Darıyerli : Panayır