Kategori arşivi: AĞUSTOS 2007 SAYISI

Attila Durak : Ebru – Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar



Bu sayfamız Ebru CD’sinden şarkı içermektedir…







Fotoğraf eğitiminizi Amerika’da aldınız”¦ Dışarıdan Türkiye’ye bakmak nasıl bir duygu, bunun fotoğraf için farklı şeyleri daha rahat görebilmek adına avantaj olduğunu düşünüyor musunuz?



Böyle bir projenin oluşmasına nasıl karar veriyorum? Bu projenin oluşumunu sağlayan bir yığın yapı taşı var elbette. Fotoğrafçı olmaya karar verdiğimde, büyük bir hevesle Hindistan’a gitmiştim. 3,5 aylık, sırt çantamla yaptığım bir seyahat idi. Fotoğraf eğitimimden önce, üniversiteden yeni mezun olduğum, fotoğrafı yarım yamalak bildiğim ama fotoğrafçı olmaya karar verdiğim bir zamandı. O zamanlar Hindistan; gidilmesi marjinal olan, bilinmeyen bir yer idi. Sabahları erken kalkıyor, fotoğraflar çekiyordum, çok keyifliydim. Ama ben o keyif ile geri dönemedim, son gün fotoğraflarım çalındı; 2.000 kare fotoğraf gitti.


Yezidi, Midyat, Eylül 2002



Hindistan’dan bir şey getiremesem de, 700 dilin bir arada konuşulabildiğini, rengarenk kültürlerin bir arada yaşayabildiğini gördüm. Bu deneyimim projemin yapı taşlarından birini oluşturdu. Sonra bir şekilde hayatım New York’a devrildi. 175 farklı dilin konuşulduğu, tüm dünya ülkelerinden insanların bir arada yaşadığı, herkesin kendi kültürünü sunduğu ve diğerlerinin buna memnuniyetle cevap verdiği bir yer idi New York. Bunlardan sonra kendi ülkeme baktığımda, bir çok kültürün var olduğunu ama bu kültürlerin birbirini yaşatmamak için her şeyi yaptığını gördüm. Zihnimde; görünürde tek bir kimlik, tek bir millet çabası varken, gerçekten de biz böyle miyiz? Biz nasılız ? soruları oluşuverdi. Anadolu’yu merak etmeye başladım. Diğer bir yapı taşı da pek çok aydının yakıldığı Madımak olayıdır. Farklı birinin, diğer farklı birini neden yaktığı sorusu. Hepsini birleştirdiğimde, bunu görme ve anlama isteği ile bu yola çıktığımı söyleyebilirim.


Sarıkeçili, Toros Dağları, Haziran 2004


Belgesel fotoğrafçılık, bir proje üzerinde çalışmak olgusu sizde nasıl gelişti? Fotoğrafa bakış açınız nasıldır? Kendinizi ben belgeselciyim, ben portreciyim gibi adlandırabiliyor musunuz?




Fotoğrafa başladığınızda, her başlayan gibi bildik hataları yapıyorsunuz. Fotoğrafçılığınız çok daha sonra şekillenmeye başlıyor. Kendimi iyi fotoğraf çekiyor zannederken, New York’a gittiğimde kendimi geliştirmem, farklı bir şeyler yapmam gerektiğini gördüm. New York, fotoğrafla ilgili bana böyle bir sopa attı. 10 yıldır fotoğrafçılıkla uğraştığım halde fotoğrafçılık okuluna gitmeye başladım. Oraya gittiğimde, teknik olarak olmasa bile fotoğrafa bakış, fotoğrafı algılayış gibi konularda çok amatör olduğumu, eksik olduğumu görmüştüm. Gece okuluna yazıldım ve eksik gidermeye başladım. International Center of Photography, School of Visual Arts’da 3 yıl boyunca eğitimim sürdü.




Süryani, Midyat, Haziran 2002


Ve ortaya benim fotoğrafımda ben belgeselciyim, ben portreciyim, ben doğa fotoğrafçısıyım, ben fine-art çıyım gibi bir şey olmadığı çıktı. Benim fotoğrafımda “proje” vardır, bu projeye uygun fotoğraf tarzı vardır. Bu şekilde anlatmak istediğiniz şeyi anlatırsınız. Benim bir önceki projem poloraid tekniği ile yaptığım New York’daki sokak müzisyenleri hakkında idi. Bu proje çok olumlu tepkiler aldığım, müziği ve ambiansı anlatmak amacıyla fotoğraflara, poloraid ile müdahale ettiğim (ezdiğim, büktüğüm, değiştirdiğim, oynadığım) bir proje. Bu projemde ise fotoğrafın temeline dönerek, belgeci fotoğraf ve bire bir fotoğraflama tekniğini kullandım. Özetle, fotoğrafın bir araç olarak kullanılması taraftarıyım diyebilirim.




Sarıkeçili, Toros Dağları, Haziran 2004



Türkiyedeki etnik gruplar, azınlıklar, kültürel farklı topluluklar üzerine pek çok fotoğrafçı çalışmalar yaptı. Kimileri çok derinlere inerek bunları anlattılar. Olayın tümüne baktığınız için avantajlı olduğunuzu düşündünüz mü ?Projeye başlamadan evvel bazı şeylerin tekrarını yapmış olma gibi bir tereddüt yaşadınız mı?



Asla, ne yapacağımı çok iyi düşünmüştüm. Bu işe başlarken hiçbir tereddüt yaşamadım. Elbette benden önce de bunları çekenler oldu, benden sonra da olacak. Ancak şu ana kadar yapılan çalışmalarda bakış açısı hep; memleketimin güzel insanları olmuş. Benim bakış açımla bu işe hiç bakılmamış. Zaten hiçbir fotoğrafın veya fotoğraf projesinin tekrarlanabileceğine inanmıyorum. Ben projeme başladığımda; “aman sakın kimseye söyleme, sen 5-6 yıl dağlarda gezerken, başka birileri ortaya çıkar, aynısını yaparlar“ dediler. Ama bu imkansız, aynısı yapılamaz. Aslında bundan sonra da herkes kendi bakış açısı ile bu konuda çalışsın istiyorum. Ben baktım ve adına “Ebru” dedim, başka birisi de baksın, ebru değil aşure desin, diğeri mermer desin”¦


Sünni Kürt, Antakya, Eylül 2002



Tekrardan dolayı hiç kaygım olmadı, bu proje bir şey anlatıyor ve fotoğraf bunun aracı, anlatılmak istenen konsepti temsil ediyor. Yüzlerce sayfa ile anlatılan bir konuyu bir fotoğraf bir anda anlatabiliyor. İşte fotoğrafın gücü de bu. Daha evvelden yazılmış çizilmiş, herkesin bildiği bir konu da olsa fotoğrafın başında ağlayan insanlar oluyor”¦ Benden evvel çeken pek çok büyük fotoğrafçı vardı, benden sonra da başkaları kendi bakış açıları ile farklı yönlerden gidip çeksin. Hiçbir kaygı duymadım ne başlarken ne de şimdi.


Sünni Kürt, Siverek, Eylül 2002


Portre çekerken stiliniz, kaygınız nedir? Neleri aktarmaya içine neleri almaya çalışıyorsunuz? Portre tarifiniz nedir?



Çevresel portre diyebilirim. Benim inandığım bakış açısı ile, portreye baktığınız zaman çevre ve mekanı görmelisiniz. Bunu çok iyi yapan Ara Güler ustadır. Onun fotoğraflarında insan belki az yer kaplar ama çevredeki her şeye hakimdir. Ben de insana çok yakın olmaya gayret ederim hatta bu yakın çekimlerde geniş açı çekim nedeniyle yüzün deforme olması konusunda eleştiriler de gelmiştir. Benim tercihim insana ne kadar yakınlaşırsam o kadar çok etkileşim kurabileceğim şeklindedir.




Sünni Arap, Urfa, Ağustos 2002



Proje esnasında video kayıtları da alma düşünceniz oldu mu ?



Başlangıçta görsel de toplama amacı ile kamera almıştım yanıma. 50 saatlik kayıt yaptım, ama böyle bir proje için yeterli değildi. Zaten şunu gördüm, birini yaparken diğerini yapamıyorsun. Bunu yaşayınca çekimi bırakmak zorunda kaldım projenin en başında. Gerekli finansal desteği bulur isek ileride belgesel olarak büyük bir proje de düşünebiliriz.




Attila DURAK



Bazı yerlere gittiğinizde tamamen bölgeden ayrılmış topluluklar olduğunu öğrendiğinizde geç kalmışlık hissi yaşadınız mı? Keşke bu projeye daha evvelden başlasa idim duygusu oldu mu?



Sizin dediğiniz kaybedilmişin hüznü. Bunu her yerde yaşıyorsunuz. Sanki o kaybedilen onların kaybettiğiymiş gibi ama aslında bizim kaybettiğimiz bunlar. Onlar, bizler diye bir şey düşünmediğim için, bu topraklardan giden, ayrılan ve yok olan her şey beni üzer, benim oldukları için. Bu projeye bu yüzden Ebru diyoruz. İçinden bir renk alıyorsun çünkü.




Sünni Arap, Mardin, Temmuz 2002


Bu gidişlerin göç, zorlama ve kendi hataları gibi pek çok nedeni var. Ekonomik nedenlerle göç edenlere bir şey diyemiyorum, daha iyi yaşam şartlarını umut etmek baskın oluyor elbette, gitmeden bilemiyorsun, yaşamadan emin olamıyorsun. Bu tüm insanlığın problemi aslında. Ekonomik olarak yer değiştirme herkesin yaşadığı bir şey, bunu tamamen etnik grupların yer değiştirmesine bağlayamazsınız. Bir dönem kendi dilinde eğitim alabileceğin okullar kapatıldı, bir dönem bazılarına ekstra vergiler çıkartıldı, bir dönem can, mal güvenliklerini kaybettiler. Bunların hepsi gitmek için bir sebep oldu, yani bazı kültürel kimliklerin farklı göç nedenleri oldu.




Roman, Kırklareli, Mayıs 2002


Projeye destekler ne zaman gelmeye başladı?



Projeyi 4 yıl olarak hedefledim, 7 yılda bitirdim. İlk başta bir tane sponsorumuz vardı, proje ortaya çıktıkça daha çok insan ilgilenmeye başladı. Tabii ortaya fotoğraflar çıkmaya başlayınca, bir şeyler gösterebilmeye başlayınca, işin yapılacağına olan inanç doğal olarak artıyor. Sadece dinlendiğinde gerçekten de ütopik bir proje idi. İşler ilerledikçe bu projenin tamamlanacağı görüldü. Yavaş yavaş destekler arttı ve kartopu gibi toplanarak gitti.




Roman, Hayrabolu, Ekim 2001


Fotoğrafladığınız gruplar arasında, Ebru desenine karışmamış renkler de var mıydı? Kendini soyutlamış olarak kendi içinde yaşayan?



İmkansız, mümkün mü böyle bir şey ? Kültürel topluluklarda bu imkansızdır, melezlik kültürün doğasında vardır. Kim biz karışmamışız, bir şeyden etkilenmemişiz, katıksızız diyorsa bu külliyen yalandır. Farkında olarak veya farkında olmadan, başkasının kültürünü geleneğini yaşıyorsun. Dünyada böyle bir şey mümkün değilken bu topraklarda nasıl mümkün olsun ? Bu etkileşim ve karışım işin güzelliği zaten. Öte yandan kapalılık ayrı bir olgu, en büyük örneği Aleviler. Son zamanlara kadar son derece kapalı yaşıyorlardı. Ben bu projeye başladığımda Semah törenleri dahi açık açık yapılabilen bir şey değildi. Yavaş yavaş bu ibadet açık yapılmaya başladı.


Roman, Hayrabolu, Ekim 2001



Kapalı gruplar bu manada vardır veya olmuştur tarih içinde. Romanlar etkileşim içinde ve daha açık yaşamayı seven çok açık bir gruptur. Edremit’deki Tahtacılar ise kapalı yaşayan bir gruptur, tarihsel süreç içinde bazı korkularla insanlar kendilerini kapatmışlardır. Durum değişince ortaya çıkmışlardır. Bu ülkede bir dönem “farklı olmak” iyi bir konum değildi. Pomaklar, Pomakça konuştukları için tepkiler almışlardır. Bu, zaman içinde aşılmış olsa bile kapalılığın travmaları devam etmektedir.



Süryani, Midyat, Haziran 2002



Kırsal bölgelerde veya bazı topluluklarda “kadın” fotoğrafı çekmek zordur. Siz, nasıl yaptınız bu çekimlerinizi?



Benim için zor olmadı hi甦 Hiçbir zaman, hiçbir yere yalnız gitmedim. Orada ilişkide olduğum aracılarla gittim. Paparazzi olarak değil, o insanların evine konuk olarak gittim. Mesela Karadeniz’e giderken, üç dört köyde direkt tanımasam da tanıdıkları vasıtası ile irtibat kurduğum beni bekleyen insanlar vardı.


Attila DURAK


Buna sıfırdan başlamanın bir alemi ve gereği de yoktu. Böyle bir proje yapıyorsanız araştırmanızı yapacaksınız, dersinizi çalışacaksınız, bağlantınızı kuracaksınız. Bazen bağlantı bulamadığım yerler de oldu. Mesela Gürcüler’le bağlantı kurabileceğim birini hiç bulamadım, Artvin’de dördüncü günde bir Gürcü arkadaşım oldu ve samimi olduk, beni köyüne götürdü. Bunları yapamasam başarılı olamazdım.

Kullandığınız ekipmanlar nelerdi?



Orta format kamera Contax kullanıyorum. 35 mm de yedek olarak yanımda götürdüm, ancak kullanmadım.






Ermeni, İstanbul, Kasım 2001


Bu projenizi siyah beyaz olarak düşündünüz mü? Renk bu projedeki çalışmaların ortak noktası mıydı?



Yok, hiç düşünmedim. Bir dahi olmam gerekirdi sanırım, bu projeyi siyah beyaz göremedim.




Sünni Türk, İstanbul, Şubat 2006



Bu proje sonrasında, Türk denince aklınızda ne canlanıyor?



Bu proje ile benim aklımda bir şey oluşmadı. Türkiye ise, çok farklı kültürlerin bir araya geldiği, o kültürlerin bir arada binlerce yıldır yaşadığı bir ülke. Kitabımda anlatılan 44 etnik grubu bir tanımın altına sokmak, tanımlamaya çalışmak zaten benim projeme ters düşen bir şey olur. Ben Türkiye Türklerindir diye yola çıktım, Türkler kimdir ? Bakmak istedim ve ortaya bunu çıkardım.




Sünni Kürt, Viranşehir, Eylül 2002


Etnik gruplar arasında benzerlikler, ortak yönler, aynı gelenekler gibi neler gördünüz, yaşadınız?



Hepsi ama hepsi düğününde halay çekiyor, bütün gruplar ibadetlerini ellerini havaya açarak yapıyor, adak adamak için ağaca çaput bağlıyor. Bunu anlatabilmek için tüm dinlere mensupları arka arkaya koydum, bu toprakların özelliği bu. Bunları kürt, azeri, yezidi olduğu için yapmıyor, 7.000 yıllık gelenekten gelen bir şey bu. Bunu bu ortak kültür sağlıyor, hepimiz misafirperveriz, hangi kültürün evine gitsen aynı şekilde ağırlanıyorsun, çay demlenip önüne geliyor. İşte Ebrululik budur, ortak davranma geleneği”¦




Hıristiyan Arap, Altınözü, Ağustos 2002


Ebru söylemi sadece ülkemize ait bir şey değil, bu tüm ülkelerde olan bir şey. Mesela 1900’lerin başında İtalya kurulduğunda, %8 İtalyanca konuşan vardı. Yeni millet yaratma sürecinden geçilerek bugünlere gelinmiş, Balkanlara bakınca da aynı şeyleri görüyorsunuz. Almanya bunu yaşıyor, bu sadece bize özgün bir şey değil görüldüğü gibi”¦




Azeri, İstanbul, Şubat 2005



Bu projelere yabancıların ilgisinin çok olması neden kaynaklanıyor sizce?



Çok basit, yabancı dediğiniz insanlar çok kültürlülükten keyif alıyorlar, yaşamın tatları olarak görüyorlar. Bunları gördükleri zaman etkileniyorlar, sergide diyorlar ki; “bizde bu keyif yok ama sizde var, siz ise bunu saklamaya çalışıyorsunuz”. Minnet duyuyorlar.


Roman, Edirne, Ekim 2001



Sergide bir kadın “45 gündür Türkiye’deyim ama bu sergi ile Türkiye’yi gördüm ve artık dönebilirim” dedi. Çünkü insanlar zannedildiği gibi denize, güneşe değil, insanları ve insanların yaşama tarzını görmeye geliyorlar. Her yerde güneş, deniz ve kumu bulmak mümkün ama köyde karpuzunun yarısını ikram eden insanları bulmak mümkün değil. Onları çeken bu. Farklı diller, farklı yaşam tarzları, farklı yemek kültürleri. Bunlar hayatın güzellikleri, hayata değer katan özellikler. İnsanların ortak bir olayda farklı davranışlar sergilemeleri müthiş bir şey. Dünyadaki toplumlar, cenaze törenlerinde yani ölümü karşılarken farklı davranışlar sergilerler; kimisi dövünür, ağıt yakar kimisi soğukkanlı karşılar, kimisi ise öbür dünyaya gitmeyi sevinç ile karşılar.


Alevi, Antakya, Ağustos 2002



Merak güzel bir şey, benden başka insanlar neleri nasıl yaşıyor. Bu merakı kendi içimizde sıfıra indirmeye çalışıyoruz. Bu çok acı bir şey, herkes aynı giyinip, aynı yaşayacak. Binlerce yıllık tarihi olan Anadolu içinde o kadar küçük ve önemsiz bir dilimindeyiz ki”¦ Biz bunları değiştirmeye çalışsak da bu asla olmayacak, başarılamaz. Oturduğumuz yerin altında 7, 8 tane daha şehir var. Değişim kaçınılmaz elbette ama değişim o kadar kötü bir şey değil. Yozlaşma olarak görülen çoğu şey aslında yaşadığımız kültürlerin çağın içindeki değişimleri, devinimleri, bunların sonu illa kötü olacak değil. Bu doğal bir süreç.



Laz, Çamlıhemşin, Eylül 2003



Bundan sonra Ebru projesini neler bekliyor, nerelere gidecek neler planlandı?



Öncelikle Anadolu’yu dolaştırmak istiyoruz, 2008’de Frankfurt Kitap Fuarı kapsamında sergilemek istiyoruz. Şu an kesinleşmeyen ama zaman içinde farklı yerlerde de sunumları yapılacak.


Röportaj : Levent YILDIZ

Sayfa Müziği : Kalan Müzik (Ebru Müzik Albümü)

www.attiladurak.com
www.ebruproject.com





KİTAP



Sanatçının Açıklamasından



Fotoğrafçıyla konusu arasında kendiliğinden oluşan etkileşimi belgelerken mümkün olduğu kadar varolanı yansıtmaya çalıştım. Hiçbir şeyin “sahnelenmemesi” ve fotoğrafların günlük yaşamın bir parçası olarak mevcut olan unsurları belgelemesi önemliydi. Ebru için beş yıl boyunca çekmiş olduğum yaklaşık on beş bin fotoğraftan üç yüz kadarını seçmek için çalışırken bunların her birini çekerken duymuş olduğum mutluluğu anımsadım. Bir ebruya benzettiğim manzaranın zenginliğinin ayrıntılarda, güzelliğinin ise bütünde yattığını fark ettim. Ve bu yolculuğun her anında değiştim, zenginleştim.



Bu yolculuk benim için bir düştü. Düşümü gerçekleştirme imkânı bulduğum için kendimi çok şanslı addediyorum. Fotoğraflarım, ülkemin insanlarına duyduğum derin sevgi ve saygıyı yansıtabiliyorsa, bütün hırpalanmışlığı, hüznü ve ızdırabı içinde farklılıktan ve çeşitlilikten doğan güzelliği aktarabiliyorsa, insanların günlük yaşamları içinde görmüş olduğum, renkleriyle ışıltısı hiç de sıradan olmayan bir “ebru”yu fotoğraflayabildiğimi düşünüp kendimi “başarılı” addedeceğim.




Laz, Ardeşen, Ağustos 2003


Yüz Dediğimiz”¦


John BERGER




Bu kitapta karşıma çıkan her şey –Attila’nın fotoğrafları, Attila’nın yedi yıl süren yolculuğu, karşılaştığı bütün insanlar, yüzlerini ona doğru çevirenler ve çevirmeyenler, yaşlılar, gençler ve yaşı olmayanlar, yumuşak tenliler ve teni yılların izini taşıyanlar, çantasını koyduğu bütün yerler, davet edildiği bütün evler ki kimse bir eve davet edilmeden giremez, girerlerse orası ev olmaktan çıkar, insanların omuzlarına sardığı yerler, sanki bu yerler birer pelerinmiş gibi, ve bir sonra gelecek olanı bekleyen terk edilmiş yerler, terk edilmiş denen çünkü kimse bekleyişin dakikalarca mı binyıllarca mı süreceğini bilemez, Attila’nın fotoğraf makinesinin belleğine aldığı binlerce kumaş, onlardaki nakışlar, boyalar, çiçekler, bir renk vermesi için seçilmiş, bir arzuya isim verir gibi, renk ve arzu birbirinden ayrılamaz, ilksel hikâyedir onlar, dövme onlara bir ses vermeden önce sesi olmayan bir hikâye, yüz bir başkasının saçlarına gömüldüğünde yüzdeki gözlerin bulduğu karanlığın adı olan Deq*, ve varolmasa hayvanlarda acıma duygusu olmayacak -ki vardır- tüm o acı, ve çizgi çizgi iz bırakan bütün acılar ki görü sahibi olanlar onları okuyarak geleceği söylerler, ayrıca dişlerin arasında bir taşla katlanılmış acılar, ve gürültülü kahkahalarla gelen rahatlama anları, kahkaha ki peşine düşülmüşlerin peşine düşenleri bütün bütüne değil şimdilik atlattığını söyleyen seslenişleridir, ve sonra bütün beklentiler, ümitler değil çünkü onlar ruha aittir, beklentiler ise bedene, bir üçüncü gözün ayırt edemeyeceği beklentiler ki onlar her şeyi tek bir arzuya sıkıştırırlar, bir fotoğraf makinesinin tetikleyebileceği hatıralara eşlik eden beklentiler, büyümedeki beklenti, sadece gözlerin ilettiği dile dökülmemiş bütün cevaplardaki buluntular, sonra kardeş yazarların yazdığı sayfalar, bu uzun yolculuğun ırmağında birer yüzücü olan bizler, dişlerimizin arasında kâğıt parçalarına karalanmış notlar taşıyan -bu kitapta karşıma çıkan her şey, her şey gidip Ebru adında tek bir hikâye kişisinde birleşiyor, Ebru bir düşünür, günümüzde yaşlı birinden çok bir çocuk olması muhtemel, Anadolu’yu bir uçtan ötekine yeniden yeniden kat ederken Empedokles okuyan biri, ki Empedokles iki bin beş yüz yıl önce Sicilya’da yaşayan bir hekimken varolan her şeyin ateş, su, toprak ve hava adlı dört akıllı unsurdan oluştuğunu ve, Aşk’ın ya da Kavga’nın önderliğinde, sürekli ya tek olmaya ya da çokluğa doğru bir çaba içinde olduğunu söylemiştir, ve işte bunun içindir ki her şey bütün farklılıkları ve benzerlikleri içinde ebediyen varolur ve varoluşları kutlanmalıdır.




Süryani, Midyat, Haziran 2002


“Öfke’de değişik biçimler alırlar ve birbirlerinden ayrıdırlar.


Ama Aşk’ta birleşirler ve birbirlerini arzularlar.


Çünkü varolmuş, varolmakta ve varolacak olan her şey onlardan gelir -


Ağaçlar boy atar, erkekler ve kadınlar


Ve hayvanlar ve kuşlar ve suda yaşayan balıklar


Hatta tanrılar, uzun ömürlü ve en çok saygıyı hak eden.


Çünkü bunlar kendi başlarına varolur ve birbiri içinden geçerken


Başkalaşırlar; birbirleriyle karışmaktır onları başkalaştıran.” * *



Ebru’yu selamlıyorum.




*Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ve Ermenilerin vücuda dövme nakşetme sanatı.


**Empedokles, 21. Fragman. Sokrat Öncesi Filozoflar, Diels-Kranz B.



İngilizceden çeviren: Fatih Özgüven



Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (Metis Yayınları, 2007) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.





Roman, Kırklareli, Mayıs 2002


Ebruli Türkiye


Sezen AKSU



Sadece tek bir renk ne kadar yaşatabilir zenginliği, çeşitliliği ve onun nimetlerini? Bu tek renk ve aynılık, kimlik kazandırmak bir yana dursun, “hiç kimselik” vermekten başka ne işe yarayabilir? İşte bu nedenle Türkiye, kimliğini tanımlarken renklerine muhtaçtır.




Türkiye, tüm renklerin birbirine karışırken yine de tek tek ışığını yayabildiği bir ebru eseri olmalıdır. Renkleri tek bir potada eritmeden de var edebilen ya da mozaik gibi her parçayı kendince uygun yere hapsetmeyen, her rengin özgürce gezindiği ve gezinirken bıraktığı muhteşem izlerden oluşmuş bir ebru eseri… Çünkü ebrulidir rengi.




Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (Metis Yayınları, 2007) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır.




Özbek, Ovakent, Ağustos 2002




Ebru-Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar kitabının satış bilgileri için lütfen tık’layınız :





Attila DURAK Hakkında


Attila Durak, 1967 yılında Gümüşhane’de doğdu. Fotoğraf sanatıyla üniversite yıllarında ilgilenmeye başladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduktan sonra bir yandan fotoğraf çalışmalarını sürdürürken bir yandan da NCR ve Leo Burnett firmalarında çalıştı. İstanbul’da “Eylül Caz Kulübü”nün işletmeciliğini de yapmış olan Attila Durak, 1996 yılında New York’a yerleşerek International Center of Photography, School of Visual Arts ve Hunter College Güzel Sanatlar Bölümü’ne devam etti.




Attila DURAK

Fotoğrafları çeşitli gazete, dergi ve kataloglarda yayınlanmış olan Attila Durak, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye, Ürdün, Mısır, Yunanistan, İspanya, Macaristan, İngiltere, Peru, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nde belge fotoğrafı çalışmaları yaptı.



Belgesel fotoğraf Attila Durak’ın ana ilgi alanı olmakla birlikte, deneysel fotoğrafın yaratıcılık açısından getirdiği sınırsız olanaklar bu tarza da ilgi duymasına neden oldu. Renk ve değişik baskı teknikleriyle yapmış olduğu deneysel çalışmalardan doğan ve New York’un sokak sanatçılarını konu alan Echoes of the Street adlı fotoğraf dizisi, Duggal Underground Gallery (New York, 2000), Galeri Artist (İstanbul, 2003), Siyah Beyaz Sanat Merkezi (Ankara, 2005), Galeri Orkun & Ozan (Antalya, 2005) ve Jazz Now Sanat Merkezi & Galeri’de (Bodrum, 2006) sergilendi. Geçmişte Ankara (Ankara, 1999) ve Hata-ograf (Dallas, 2000), Attila Durak’ın diğer kişisel sergileridir.







Attila DURAK




Attila Durak’ın katılmış olduğu karma sergiler arasında İsimsiz Karma Sergi (Dallas, 1999), Gallery X tarafından sunulmuş olan Xtreme Xteriors (New York, 1999), Uluslararası Bağımsız Film & Video Festivali içinde İsimsiz Karma Sergi (New York, 1999), Avrupa Komisyonu Birleşmiş Milletler Delegasyonu tarafından düzenlenmiş olan Europe Day 2004 – Celebrating EU Enlargement through Art (New York, 2004) ve İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde düzenlenen 2005 Koleksiyon Sergisi (İstanbul, 2005) vardır.



2000-2007 yılları arasında gerçekleştirmiş olduğu Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar, sanatçının ilk kitap çalışmasıdır.

Ebru, 2007 yılının Haziran-Temmuz aylarında Binbirdirek Sarnıcı’nda sergilendi.



Attila Durak halen İstanbul ve New York’ta yaşamakta ve çalışmalarını sürdürmektedir.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Attila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine YansımalarAttila Durak : Ebru - Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar

Erdal Yazıcı : Deprem


ORADA KİMSE VAR MI?



Türkiye bir deprem ülkesidir. Ülke olarak bu gerçeğin bilinci ile yaşamaya alışmak ve her zaman hazırlıklı olmak zorundayız. Sadece, son yirmi yıl içerisinde dört büyük deprem yaşamış olan ülkemiz, 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.02 de, yine 45 saniye süreyle sarsılmıştır. Büyüklüğü 7.4, merkez üssü Kocaeli-Gölcük olan Marmara depremi yüzyılın felaketi olarak kabul edildi.



Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte birinin yaşadığı bölgede gerçekleşen deprem büyük can kayıplarına ve hasara yol açmış olup, bu trajedinin neden ve sonuçları günümüze kadar ciddi bir şekilde tartışılmıştır. Resmi rakamlara göre Marmara depreminde 17 bin 840 kişi ölmüş, 43 bin 953 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmıştır. 285 bin 211 konut, 42 bin 902 işyeri hasar görmüştür.[1]



Göçün, sanayileşmenin ve kentleşmenin yoğun olarak yaşandığı, ticaret, eğitim, sağlık tesislerinin ve altyapının en fazla gelişmiş olduğu Marmara bölgesinde meydana gelen felaket sadece depremi yaşayanları değil, toplumun tüm kesimlerini etkilemiştir. Bir doğa olayı olan depremin gerekli önlemler alınmazsa kabul edilemez sonuçlarla felaketlere dönüşmesinden gerekli dersleri çıkararak, bu gibi felaketlerin tekrar yaşanmaması için alınacak önlemleri belirlemek konusunda tüm ülkede bir çaba hakim olmuştur.



17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanan Marmara depremiyle birlikte, yüz ölçümünün % 92’si, nüfusunun % 95’i, sanayisinin % 98’i, 1.ve 2. derecede deprem bölgelerinde olan ülkemizde, son yüzyılda büyüklüğü 5’ten fazla olan 130 deprem yaşanmış olmasına, bu depremlerde yaklaşık 80 bin kişinin yaşamını yitirmesine, 150 bin kişinin yaralanmasına, yaklaşık 600 bin konutun hasar görmesine rağmen sessiz kalan kamuoyunda bugüne kadar rastlanmayan bir ölçüde tepki ve ilgi ortaya çıkmıştır. Bu tepki ve ilginin temel nedeni depremin yarattığı kayıplar nedeniyle son yüzyılda insanlığın yaşadığı en büyük felaket olarak nitelendirilmesi gelmektedir. Bununla birlikte depremin, ülke nüfusunun üçte birinin yaşadığı, gayrisafi milli hasılanın % 40’nı, sanayi katma değerinin % 46.7’sini oluşturan bir bölgeyi etkilemesi ve Devlet Planlama Teşkilatı verilerine göre 9 ila 14 milyar dolar arasında ekonomik kaybın meydana gelmesi de kamuoyunun tepki ve ilgisinin yoğunlaşmasının başlıca nedenleri arasındadır. Başka bir neden ise, ülkemizin nerdeyse tamamının deprem kuşağında olmasına ve bir çok deprem yaşamamıza rağmen, böyle bir felakette ne kadar hazırlıksız olduğumuzun ortaya çıkması olmuştur.



Hepimiz, yaşanılan bu insanlık dramında kendi payımıza düşen sorumluluğun ağırlığından kurtulabilmek adına, 17 Ağustos 1999 tarihini Milat olarak kabul edip, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına, olası depremlere karşı bir daha hazırlıksız yakalanmayacağımıza dair ortak irade beyanında bulunduğumuz sırada 12 Kasım 1999 Düzce depremi, meydana gelmiştir. Düzce’de yaşanan deprem, Marmara depreminin meydana getirdiği acılara bir yenisini eklenmiş, 17 Ağustos 1999 depreminden etkilenen Bolu ve Düzce bir kez daha yıkılmıştır. Kısacası, 12 Kasım 1999 Düzce Depremi, yaşanmakta olan acı ve yıkımları tüm boyutları ile biraz daha artırmış , ülkemizin ve bizlerin depremler konusunda ne denli hazırlıksız olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkarmıştır.



Özellikle 1950’lerden itibaren, bilimi ve tekniği dikkate almadan, plansız kentleşmenin, kaçak bina yapımlarının büyüme kabul edildiği, üretimin yerini rant ekonomisinin aldığı, arsa ve toprak rantından elde edilen haksız kazançların meşru kılındığı bu sosyal düzende, bilim çevrelerimizin, tüm uyarılarına karşın, insanlık trajedisi haline gelen deprem gerçekliği gerek ülkeyi yönetenler gerekse toplumun çok büyük bir kesimi tarafından yeterli derecede dikkate alınmamıştır. [2]



Bu deprem insanlara çok önemli bir gerçeği daha gösterdi. İnsanları deprem değil; sağlıksız binalar, inşaatlardan çaldıkları malzemelerle servet yapan müteahhitler öldürür.20 Ağustos 2002 yılında depremde yaptığı binaların bir kısmı yıkılan bir iş adamı ile ilgili yayınlanan bir haberde iş adamı, yıkılmasından sorumlu tutulduğu 400 konutun açıklamasını şöyle yapıyor:


-“Çınarcık’ta 3 bin 100 konut yaptırıp sattım. Bunlardan 400 tanesi yıkıldı. 2 bin 100 tanesi ise ayakta. Bendeki yıkıntı oranı yüzde 14’tür. Yıkılan konutların da zemin etüdü raporunu aldım. Zemini çürük çıktı.”


-“Bu raporu, evleri yaparken alsaydınız da bu acılar yaşanmasa daha iyi değil miydi?” sorusunu,


-“Bir kere bunun çaresi yok ki.” şeklinde cevaplamış.




Peki şu anda bu kişi ne yapıyor? Yeniden müteahhitliğe başladı!


“Şu anda profesyonel anlamda müteahhitlik yapmıyorum. Bilgi, beceri ve tecrübelerimi müteahhit arkadaşlarımla paylaşıyorum. Depremden ders aldım. Şu anda yaptırdığımız villaların tamamı depreme son derece dayanıklı.” [3]



Şimdi ucuza maledilmiş çürük beton kolonla¬rın 20 küsur bin cana mezar olduğu Marmara’da “Bu başını¬za gelenler yaşadığınız günahkâr hayata karşı Tanrı’nın ga¬zabı” diyen hocalara, üniversitelerin yerbilimcileri “Hayır, bunlar yer haritalarında gördüğümüz çatlakların eseri” diye karşılık veriyorlar.


Niye Yüce Richter, Japonya’da aynı oranda öfkelendiğin¬de aynı çatlaklar aynı sayıda can almıyor öyleyse?..


Niye yerkabuğu Adapazarı’nı damar damar çatlattığında sadece ucuza mal edilmiş evleri vuruyor?


Teologlar ya da jeologlar bunun cevabını bilemeyebilirler.


Ama sosyologlar biliyor:


Nedeni yoksulluktur! [4]



Unutmayalım ki; insanları öldüren deprem değil, en ufak bir sallantıda birer mezar haline dönüşen evlerdir. Biraz daha az para vererek sahip olunan o evler, bir gün hepimizin son nefeslerini verdiği moloz yığınları haline dönüşebilir. Bir daha depremler yaşanmasın deme şansımız yok, çünkü deprem kuşağında olan bir ülkeyiz. Sadece bu felaketi daha hazırlıklı karşılamak ve daha az hasarla yaşamayı dilemekten başka çaremiz yok.



Yazı : Ayşegül KANBAK



KAYNAKLAR



[1] http://www.belgenet.com/deprem


[2] www.mimarist.org/komisyon


[3] Işın, G. (2004), PiVOLKA, 3(13), 7-11


[4] Can Dündar






Slayt şovun yüklenmesi bağlantı hızınıza göre zaman alabilir… Lütfen bekleyiniz…




Fotoğraflar : Erdal YAZICI “Deprem”
www.erdalyazici.com






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Henry Horenstein : Yaratıklar



Sanatçının Demeci:



İlk defa fotoğraf çektiğimde tarih öğrencisiydim. İlk fotoğraflarımda, Nashville ve Tenessee’deki eski zaman müzisyenleri ile Lexington, Kentucky’deki soylu yarış pistlerini belgeledim. St. Paul, Minnesota, Lincoln ve Nebraska’daki eyalet fuarlarını, doğduğum yer Boston’a yakın olan Natick ve Massacusett’deki liselerin futbol maçlarını çektim. Evin yakınındaki pek bilinmeyen kırsal yarış pistlerindeki yarış arabası sürücülerinin ve hiçbir yere gitmeyen kulüp boksçularının portrelerini çektim. Ve geceleri Bakersfield, California ‘dan Hollywood, Florida’ya kadar pek çok yerdeki tavernalara gittim, gittikçe fotoğrafladım. Bazen iş yapıyor, bazen tatil yapıyordum. Fakat hemen hemen her zaman kendim için fotoğraf çektim.



Kültürümüzün birbirinden tamamen farklı parçalarını kaydederek, onları gelecek kuşaklar için bir şekilde saklamayı düşündüm. Aklımda, elinde kamerası ile bir tarihçi ya da bir halk bilimci olacağım vardı. Bu tür fotoğrafçılıkta, Matthew Brady ve diğerleri akıllara durgunluk veren Amerikan İç Savaşının fotoğraflarını çekmeden önce bile başlayan büyük bir gelenek vardır. Walker Evans, Dorothea Lange, Russell Lee, Brassai, August Sander, Weegee, Robert Frank, Diane Arbus ve pek çok diğer hayranlık uyandırıcı belgesel fotoğrafçının çalışmalarına dikkatle baktım. Onların çalışmalarına baktığımızda geçmişimizin paha biçilmez kaydını görüyoruz ve ben bu geleneğin bir parçası olmak istiyorum.



Söyleyebileceğim kadarıyla; “Yaratıklar, Suda yaşayanlar, Köpek ve benzeri hayvanlar ve İnsanlar” da ki fotoğraflarla ilgili yapılacak bir şey yok. 10 yıl kadar evvel belirli bir sebep olmadan kara ve deniz hayvanları fotoğraflamaya başladım. Çalışma ilerledikçe daha da yakınlaştım ve konularımı daha detaylı görebildim. Bu tarz bir çalışma insanları, mekanları ve olayları belgesel fotoğrafçı olarak çekmekten çok daha farklı hissettiren, daha huzurlu, rahatlatıcı ve iç gözlem yapabileceğim bir çalışmaydı ve sabır gerektiriyordu. İnsan vücudunu fotoğraflamak, basitçe bu yönün doğal bir uzantısıydı.



Tüm bu fotoğraflarda benim amacım çok temeldir. Sizi durdurup baktıracak belki de yansıtacak, esaslıca iyi resimler, ustaca fotoğraflar yapmak istiyorum. Onun ötesinde, hiçbir görkemli tasarımım, hiçbir saklanan veya açık gündemim yok. Bu resimleri görmek için istediğiniz her yolu seçebilirsiniz; grafik görüntü olarak, metafor olarak ve hatta belge olarak… Benim için gerçekten sorun değildir.



Sanırım bu gerçekten çok eski moda bir fikir. Günümüzün sanatçıları haklı sebeplerle kavramsal olarak daha akıllı, çeşitli fikirlerle iyi donanmış ve yaptıkları işin felsefesini dikkatlice hesaplayan kişiler olarak anılırlar. Fakat iyi sanatçıların entelektüel veya büyük düşünürler olmaları gerektiğine inanmıyorum. Fotoğraf çekmek ya da sanatlarını yapmak için özellikle çok akıllı olmak zorunda da değiller.






Uzun bir süre öğretmenllik yaptığım için söylediğim veya yaptığım herşeyin öğrencilerim üzerinde olumlu etklisi olduğunu umuyorum. Bu etki her zaman açıkça görülmese bile… Harry Callahan, Aaron Siskind ve Minor White gibi efsanevi fotoğrafçıların öğretmenlerim olması nedeniyle kutsanmış bir öğrenci gibiydim. Bana göre onların hepsi yaptıkları işler söyledikleri şeylerden çok daha fazla ilgi çekici olan sanatçılardı”¦ Bununla birlikte genç bir belgesel fotoğrafçı olarak, öğretmenlerimin fotoğrafları beni çok fazla ilgilendirmedi. Bunlar çok düşünceli, çok resmi, çok kişisel ve bu dünya için yeterli değillerdi. Fakat öğretmenlerimin öğrettiği şey hepsinden daha önemli bir dersti: Saygı göster ve ciddiye al! Geriye baktığımda bana fotoğrafla ilgili de bir şeyler öğrettiklerini şimdi anlıyorum.



“Yaratıklar, suda yaşayanlar, köpek ve benzeri hayvanlar ve insanlar” da sonsuz konulara insan vücuduna ve hayvanlara baktım, tanıdık ve yakın fakat hala biraz farklı fotoğraflar yapmaya çalıştım. Bu yaptıklarıma sadece kendi öğretmenlerimden edindiklerimi değil ManyRay, Paul Outerbridge, Karl Blossfeldt, Irving Penn gibi yaptıkları işlerde hiçbir hata bulunmayan fotoğrafçılardan edindiklerimi de kattım. İç ve dış mekan çekimlerimde doğal ya da odada var olan ışık gibi basit, geleneksel teknikleri kullandım. 35 mm SLR makineler ve genellikle ISO 800-3200 gibi yüksek asada filmler kullandım. “İnsanlar” için modeller kiraladım ve baştan ayağa vücutlarının her parçasını çektim. Sonra dönmelerini söyleyerek yine aynı şeyi yaptım. “Yaratıklar” ve “Suda yaşayanlar” için vahşi yaşamda değil, hayvanat bahçeleri ve akvaryumlarda çekim yaptım. Bazen konuma iki üç adım uzaktaydım ama sıklıkla çok daha yakın çalıştım. Yakınlaştırmak için çoğunlukla makro lensler ve bunlara ilave edilebilen close-up filtreler kullandım.






Sonsuz konu ve sonsuz bir bakış vermek için siyah-beyaz film, baskı için renkli sepia kullandım çünkü bu konuyu bir parça daha soyutlar. Monokromda görüldüğü gibi insan vücudu ve hayvanları farklı bir ışıkta görmemizi sağlar. Son olarak; geleneksel malzemeler kullandım çünkü bunların dayanıklılıkları ve sağlamlıkları bir tarihçi veya belgesel fotoğrafçının takdir edeceği gibi, zaman içinde kanıtlanmıştır.



Henry HORENSTEIN


Boston, MA




Artist Statement:




I was a history student when I first took up photography. In my early pictures. I documented old-time musicians in Nashville, Tennessee and people who worked at thoroughbred racetracks in Lexington, Kentucky. I shot at state fairs in St. Paul, Minnesota and Lincoln, Nebraska and high school football games close to my hometown of Boston, in Natick, Massachusetts. Also, near home I made portraits of race car drivers at obscure rural tracks and club boxers going nowhere. And at night I went to taverns in so many places, from Bakersfield, California to Hollywood, Florida, photographing as I went. Sometime I worked on assignment and sometimes on vacation. But almost always I photographed for myself.




By recording these disparate pieces of our culture, I thought I was somehow saving them for posterity. In my mind I was a historian with a camera, or perhaps a folklorist. There is a great tradition of this in photography which started even before Matthew Brady and others made their haunting pictures of the American Civil War. When I was beginning as a photographer, I looked carefully at the work of Walker Evans, Dorothea Lange, Russell Lee, Brassai, August Sander, Weegee, Robert Frank, Diane Arbus, and so many other amazing documentary photographers. Looking back at their work we see an invaluable record of our past and I wanted to be part of this tradition.




As far as I can tell, the pictures in CREATURES, AQUATICS, CANINE, and HUMANS and have nothing to do with all of that. About ten years ago, for no discernible reason, I began photographing land and sea animals. As the work progressed, I moved closer and closer so I could see my subjects more intimately. This way of working felt very different than photographing people, places, and events as a documentary photographer; it was far more peaceful, relaxing, and introspective. And it required a lot more patience. Photographing the human body was simply a natural extension of this direction.





In all these photographs my goal is very basic. I want to make fundamentally good pictures-well-crafted photographs that make you stop and look and maybe reflect. Beyond that, I have no grand design, no hidden or overt agenda. You can choose to see these pictures in any way you want, as graphic images, as metaphors, or even as documents. It really doesn’t matter to me.



I suppose this is really a very old-fashioned idea. Today’s artists are meant to be conceptually more astute, heavily armed with complex ideas and carefully worked out justifications and philosophies. But I don’t believe good artists have to be intellectuals or great thinkers. They don’t even have to be especially smart-except, of course, about making their pictures or their artwork.



As a longtime teacher, I always hope that what I say and do has some positive influence on my students, even if that influence isn’t always obvious. I was blessed as a student to have many legendary photographers as my teachers: Harry Callahan, Aaron Siskind, and Minor White. To me, they were all artists whose work was far more interesting than anything they had to say about it. However, as a young documentary photographer, my teachers’ photographs didn’t interest me much. They were too reflective, too formal, too personal-and not enough of this world. But what my teachers did teach me was the most important lesson of all: to respect what I did and to take it seriously. Looking back I now realize that they also taught me a little about picture making.






In CREATURES, AQUATICS, CANINE, and HUMANS I look at timeless subjects, the human body and animals, and try to make photographs that are familiar and intimate but still a little different. For this I have borrowed what I could not only from my teachers, but also from Many Ray, Paul Outerbridge, Karl Blossfeldt, Irving Penn, and so many other great photographers who saw nothing wrong with form having a function. I used simple, traditional techniques, photographing outdoors and indoors with available light-either natural or existing room light. I used 35mm SLR cameras, and often very high-speed film, usually ISO 800-3200. For HUMANS, I hired models and photographed every part of them bit by bit from head to toe. Then I asked them to turn over and I did it again. For CREATURES and AQUATICS, I shot in zoos and aquariums, not in the wild. Sometimes I was two or three feet away from my subjects but very often I was much closer-some inches away or even less. To get that close, I used macro lenses and often added supplementary close-up filters to compose even more tightly.




I used black-and-white film, colored sepia in printing, to give a timeless subject a timeless look and also because it abstracts the subject a bit. Seeing in monochrome possibly allows us to look at parts of the human body or animals in a different light. Finally, I chose traditional materials because they have been proven over time to be long lasting and stable-something any historian or documentary photographer might appreciate.




Henry HORENSTEIN


Boston, MA





Photo.net’in Henry Horenstein ile yaptığı röportajdan alıntılar :



Stüdyo fotoğrafçılığına nereden esinlendiniz?




Şikago Üniversitesi’nde bir tarihçi olma niyeti ile tarih okuyordum. Bir süreliğine okulu bıraktım ve Harvard Yaz Okulu’nda fotoğrafçılık dersi aldım. Ondan sonra oltaya takıldım. Tarihi hala severim ve fotoğraflarımın çoğu doğa ile ilgili belgesel niteliktedir. Fakat fotoğrafçılığı, hayatımı geçirebileceğim daha ilgi çekici bir yol olarak gördüm.



Evinde çalışma atölyeleri düzenleyen Minor White ile çalıştım. Daha sonra üniversiteyi bitirmek üzere Rhode Island Tasarım Okulu’na gitmeye karar verdim ve iki yıl bitirme tezimi yaptım. Harry Callahan and Aaron Siskin ile çalıştım. Aaron Siskin çok tutkulu, hevesli ve aktif olarak öğrencilerinin çalışmalarında yer alan biriydi. Fotoğrafçı olmanın ne kadar önemli olduğunu anlamama yardımcı oldu. Yine de çok özel beceriler öğrenmedim ve onun eleştirilerini sevmedim çünkü çok dik kafalıydı. Öte yandan Callahan az ve öz konuşan ama öğretme işinde profesyonel biriydi. Etik olarak saçma işleri olmayan ve kendini bu işe adamış sıradan bir adamdı. Her ikisi de Öğrencileri için her zaman görüşmeye müsait kişilerdi.



Bir öğretmenin size verebileceği en önemli şey kendileridir. Yoksa herkes size diyafram değerini veya örtücü hızını öğretebilir ya da tüm bunları bir kitaptan da edinebilirsiniz. En önemli şey orada size inanan ve sizin kendinize inanmanızı sağlayabilecek birilerine sahip olmaktır. Pek çok öğretmen bu yetenekten, zamandan veya ilgiden mahrum.






“Suda yaşayanlar” projenizi anlatır mısınız? Ne gibi teknikler kullandınız, donanımınız neydi ve yer neresiydi?





“Yaratıklar”da su hayvanlarını fotoğrafladım. Konudan o kadar çok hoşlandım ki su yaratıklarını çekmek için Rhode Island’daki öğretmenlik işimden ücretli izin aldım. Bulabildiğim tüm akvaryumları ve su sergilerini -hatta restoranlardakileri- aradım. Küba’ya, Fransa’ya, İtalya’ya, İngiltere’ye ve Almanya’ya gittim. Sade arka planlar ve değişik türlerde balık ve su yaratıkları istiyordum. Bu proje için bir sponsorum yoktu, düşünceyi kendim yürütmüştüm.



Bu proje için 35mm Agfa siyah-beyaz slayt film kullandım. Filmi, düşük ışık şartlarında, bazen bir makro lens ya da bir Canon 50/1.0 ve close-up filtre kullanarak kendi sınırlarında zorladım. Tekniğe bakarsak; kamerayı, sallanmaması, yansımayı ve parlamayı kesmesi için cama zıt yönde yukarı koydum. Bu yolla çok düşük hızlarda fotoğraf çekebilirdim.



Fotoğrafını çekerken beni en çok uğraştıran balık dev Pasifik ahtapotu oldu. Kalabalık bir topluluktan bir kargaşa işittiğimde Hawai Maui’de küçük bir akvaryumda fotoğraf çekiyordum. Bir ahtapot saklandığı yerden çıkmıştı. Genellikle saldırgan değildi. Fotoğraf çekmek için koştum. Hızlı çalışmak zorundaydım, nadiren ortaya çıkarlardı ve ben böyle bir fotoğraf için aylardır fırsat kolluyordum.






Belgesel fotoğrafçı olmak nasıl bir şey?




Fotoğrafçılıkta tecrübe çok önemli. Belgesel fotoğrafçının etrafında stres yaratan pek çok şey vardır. Projelerin hepsi kendiliğinden esinlenilmiştir. Çalışmaların hepsinde, insanları fotoğraflamak ya da sizinle gelmelerini istemek gibi belki de karşı koyabilecekleri şeyler için bağlantı kurmak ve konuşmak zorundasınız. Tartışma gerektirebilir ve insanlar sizin orada olmanızı istemeyebilirler. Bazı durumlarda biraz tehlikeli bile olabilir. Genelde, güzel ve görkemli bir şekilde mükafatlandırıcı olsa da huzurlu bir çalışma şekli değildir. Benim düşünceme göre hayvanları, insanları, portreleri ve çıplakları çekmek çok daha huzur vericidir.





Film çalışmanızda hangi kameralar ve lensler kullanırsınız?




Dört tane Canon Eos 1’in farklı tipleri ve üretimlerini kullanırım. Her zaman yetersiz ışıkta fotoğraf çektiğim için 50mm/1 ve 85mm/1.2 gibi geniş diyafram açıklığı olan lensleri kullanırım. 1:1 büyütmenin ötesine geçebilmek için üzerine close-up filtreler takılmış makro lenslerle fotoğraf çekerim. Çalışmalarım için keskin şeyleri sevmem. Benim tarzım, belgesel fotoğrafçılığa istisna olarak yumuşaktır. Belgesel fotoğrafçılıkta orta format kameralar kullanırım, onlar benim ihtiyacım olduğu kadar keskindirler.





Renkli fotoğraflar için donanımınız nelerdir?




Canon 5D ve bazen Hasselblad H2s ve H3s gibi orta format kiralık bir makina kullanırım. Ticari görevlerde bir stüdyo, kamera ve dijital sistem kiralarım, neye sahiplerse kullanırım. Benim, ticari bir işim yok ve 30,000-40,000 dolarlık teçhizatı karşılayamam. Bir çift 5D’m var çünkü her zaman yedek almayı severim. Bu alışkanlık benim bir projemi kurtardı. National Geographic tarzındaki pay sahipleri ortak olan Life Magazine ve Aramco World adlı iki dergi için Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki at kültürü konusunda bir hikaye kurmuştum. Hem Dubai hem de Abu Dabi’de zaman geçiriyordum. Dubai Dünya Kupası’nı ve çevreyi fotoğraflarken çok kumlu şartlarda çalışıyordum. 6 kamera ile başladım. 10 gün için oradaydım ve kum nedeniyle sadece tek kamera ile çalışmış olarak geri döndüm.



Filmli kameralarımla aynı lensleri kullanırım [Canon 50/1.0 and 85/1.2] ve köşelerde kararma yapmasına aldırmam. Sayısal fotoğraf makineleri için üretilen objektiflerle eski objektifler arasındaki farkları biliyorum ve bu farkın oluşturduğu etkiyi seviyorum. Bazen Tamron marka zum objektif kullanırım. Görüntünün keskin ve temiz görünmesi umurumda olmaz. Biraz daha az net ve kaba görünmelerini severim.






Fotoğraflarınızı işlemek ve düzenlemek için hangi programları kullanıyorsunuz?

İşlemek için Photoshop, bakmak ve arşivlemek için Bridge kullanıyoruz. Aperture ve Lightroom’a bakıyoruz. İşimize yarayan birşeyler olduğunda daha farklı ve daha iyi bir program ortaya çıkıncaya kadar bununla devam etmeyi tercih ediyorum. Yapılacak çok işimiz var ama kaynaklarımız çok değil, böylece yeni bir program öğrenmek için bunu yapmamı gerektirecek çok önemli bir sebep olmadıkça zaman harcayamam.



www.photo.net


Quotations of the interview with Henry Horenstein by Photo.net


What inspired you to study photography?



Henry HorensteinI was studying history at the University of Chicago intending to become a historian. I left school for awhile and took a photography class at Harvard Summer School. From then on I was hooked. I still like history, and a lot of my photographs are documentary in nature, but I saw photography as a more interesting way to spend my life.



I studied with Minor White, who used to have summer workshops in his home. I then decided to go back to school and went to the Rhode Island School of Design (RISD) to finish my undergraduate degree in photography, and do two years of graduate work. I studied with Harry Callahan and Aaron Siskin. Aaron Siskin had an enormous passion and enthusiasm and was actively involved with his student’s work. He helped me realize what a great life being a photographer is. However, I didn’t learn any specific skills and didn’t like his critique because he was very opinionated. Callahan, on the other hand, was laconic but very professional about his teaching. He was an ordinary guy with a no-nonsense work ethic and very dedicated to his work. They were available for their students.



The most important thing a teacher can give you is themselves. Almost anyone can teach you about f-stops or shutter speeds, or you can pick that up from a book. The most important is to have someone there who believes in you and can help you believe in yourself. A lot of teachers don’t have that ability, time or interest.





Can you describe your project Aquatics? What techniques did you use, equipment, and locations?



I photographed aquatic animals in the production of Creatures. I enjoyed the subject matter so much that I decided to take a sabbatical from my teaching position at RISD solely to photograph aquatic creatures. I sought all the aquariums and aquatic exhibits I could find, even in restaurants. I went to Cuba, France, Italy, England, and Germany. I desired plain backgrounds and various species of fish and aquatic creatures. I had no sponsors for this project but self-propelled the idea.



For this project, I used 35mm Agfa black and white slide film. I would push the film to its limits in order to photograph under low-light conditions, sometimes using either a macro lens or a Canon 50/1.0 and put close-up filters on them, if the lighting was particularly low. In regards to technique, I would put the camera up against the glass to keep it steady and also to cut down the relections and glare. I could photograph at very slow speeds in this way.



The most challenging fish I photographed was the Giant Pacific Octopus. I was in Hawaii taking photographs at a small aquarium in Maui, when I heard a commotion from a crowd gathered. An octopus had come out of hiding. Usually non-agressive, I ran in to take a photograph. I had to work quickly, since they rarely come out of hiding and I had been looking to photograph one for months.




What is it like being a documentary photographer?



Experience is so important with photography. There’s a lot of stress involved with being a documentary photographer. All of the projects have been self-inspired. Much of the work has to do with making contacts and talking people into something they may not want to do, like being photographed or having me come along with them. It’s contentious and some people don’t want you there. In some cases, it’s even been a little dangerous. In general, it’s not necessarily a peaceful way to work, although wonderful and richly rewarding. In my opinion, photographing animals, people, portraits or nudes is much more peaceful.





What cameras and lenses do you use for your film work?



I use four Canon EOS 1s of various types and generations. I use their wide aperture lenses: 50mm/1 and 85mm/1.2 because I photograph under low light all the time. I photograph with macro lenses a lot with close-up filters on them to get beyond 1:1 magnification. Sometimes, to get really close in low light conditions, I will use close-up filters on the 50/1. For my work, I don’t like things that sharp. My style, with the exception of documentary photography, is soft. In documentary work, I use medium format cameras and they are sharp enough for my needs.




What equipment do you use for photographing color?



I use Canon 5Ds and sometimes rent a digital medium format body, such as the Hasselblad H2s and H3s. When I have commercial jobs, I rent a studio with a camera and digital system, and use whatever they have. I don’t have a commercial business and can’t afford a $30,000-40,000 outfit. I have a couple of 5Ds because I always like to have a backup. That habit saved me on one project. I had pitched a story on horse culture in the United Arab Emirates both to Life Magazine and Aramco World, which was a corporate magazine published for their share holders in the style of National Geographic. I spent time in both Dubai and Abu Dhabi photographing the Dubai World Cup and the surroundings, in very sandy conditions. I started with six cameras. I was there for ten days and came back with only one camera that still worked, because of the sand.





I use the same lenses [Canon 50/1.0 and 85/1.2] as with my film cameras and don’t mind that there’s a little vignetting. I understand the issues of using lenses made for digital versus traditional lenses, but I kind of like the effect. I use a Tamron zoom lens sometimes as a general lens. I don’t care about things looking clean and sharp, but like them looking a little off, a little rougher.




Which programs do you use to process and edit your images?



We use Photoshop for processing and Bridge for viewing and archiving. We’re looking at Aperture and Lightroom. Once we have something that works for us, I prefer to continue using that until another program is considerably different or better. We have a lot of work to do and not a lot of resources, so I can’t afford to spend a few days learning another program unless there’s a significant reason to do so.



www.photo.net





Henry HORENSTEIN Hakkında



Henry Horenstein 1970’lerin başlarından beri bir fotoğrafçı, öğretmen ve yazar olarak çalıştı. İçinde pek çok monografları (Honky Tonk, İnsanlar, yaratıklar, su canlıları, köpek ve benzeri hayvanlar, yarış günleri) olan 30’un üzerinde kitabın ve klasik ders kitaplarının (Siyah-Beyaz Fotoğrafçılık, Temel Fotoğrafçılığın Ötesinde, Renkli Fotoğraf, Russel Hart ile Fotoğrafçılık) yazarıdır. En yeni kitabı “Yakın İlişkiler” PowerHouse Books tarafından yakınlarda basılmıştır. Kitap 1970’lerin başlarında, Rhode Island Tasarım Okulu’nda (RISD), Harry Callahan ve Aaron Siskind’in öğrencisiyken çektiği fotoğrafların koleksiyonudur. Henry’nin fotoğrafları uluslararası çapta sergilendi ve Boston Güzel Sanatlar Müzesi, Houston Güzel Sanatlar Müzesi, Amerikan Tarihi Smithsonian Ulusal Müzesi ve Ulusal Fotoğrafçılık Müzesi gibi pek çok önemli müzenin, özel koleksiyonlarının parçası oldu. Şu anda; fotoğrafa, sergiye , yayınlara ve Rhode Island Tasarım Okulu’nda ders vermeye devam ettiği Boston’da yaşamakta.




Fotoğraf : Jack Booth (by Jack Booth)


www.henryhorenstein.com

About Henry HORENSTEIN


Henry Horenstein has worked as a photographer, teacher, and author since the early 1970s. He is author of over 30 books, including many monographs (HONKY TONK, HUMANS, CREATURES, AQUATICS, CANINE, RACING DAYS) and classic textbooks (BLACK & WHITE PHOTOGRAPHY, BEYOND BASIC PHOTOGRAPHY, COLOR PHOTOGRAPHY, PHOTOGRAPHY with Russell Hart). His newest book CLOSE RELATIONS was recently published by powerHouse Books; it’s a collection of photographs he made as a student of Harry Callahan and Aaron Siskind’s at Rhode Island School of Design (RISD) in the early 1970s. Henry’s photographs have been exhibited internationally and are part of many important museum and private collections, including the Museum of Fine Art in Boston, Museum of Fine Art in Houston, the Smithsonian National Museum of American History, and the International Museum of Photography. He currently lives in Boston where he continues to photograph, exhibit, publish, and teach at RISD, where he is professor of photography.

Çeviri (translated by) : Berna AKCAN



Not : Bu yazıda kullanılan fotoğraflar, sanatçının “Aquatics” ve “Creatures” portfolyolarıdır.

P.s. : Using photos in this subject are belonged to “Aquatics” and “Creatures” portfolios by the photographer.







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Henry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : YaratıklarHenry Horenstein : Yaratıklar

İbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleri



Bu bölümde, İbrahim Göksungur’un İletişim Yayınları’ndan çıkan fotoğraf albümü Yeryüzünün Yüzleri’nden örnek fotoğraflar göreceğiz. Dünyanın dört bir yanında çekilen fotoğraflardan oluşan ve yeryüzünün değişik kültürlerini, renklerini, yüzlerini ortaya koymaya çalışan albümü, Göksungur şu şekilde anlatıyor:



“Farklı kültürler, farklı yaşam biçimleri, insanlığın farklı coğrafyalarda farklı biçimlenişi, içkinin Meksika’da kaktüsten, Vietnam’da pirinçten yapılışı. Tayland’da güzelleşmek için boynuna halka geçiren kadınlar, Myanmar’da bambudan yapılmış adada domates yetiştiren insanlar, Hindistan Amritzar’da Altın Tapınak’ta gün boyunca okunan kutsal kitap. Guatemala’da içi boş tahta bir heykel olan yerel tanrıları Machimo’ya gün boyu sigara ve içki içirerek onu hoşnut tutmaya çalışan insanlar”¦



Öte yandan, insanların, dünyanın diğer ucunda, adını bile duymadıkları ülkelerde yaşayan başka insanlarla benzerlikleri, ortaklıkları. Birbirine uzak gibi görünen inanışların, kültürlerin yaşamların aslında ne kadar yakın olduğu. Yani farklılıkların içinde benzerlikler, benzerliklerin içindeki farklılıklar”¦



10 yıllık bir sürede hazırlanan bu albümde, yeryüzünü temsil ettiği düşünülen, yeryüzünün değişik ve farklı kültürlerini yansıttığı düşünülen 24 ülkede çekilen fotoğraflar var. Amaç dünya kültürler mozaiğinin zenginliğini, çeşitliliğini ve güzelliğini ortaya koymak.



Elbette dünya kültürleri bu kitapta yer alan fotoğraflarla sınırlı değil. Amaç da zaten dünya kültürlerinin bir envanterini çıkarmak değil. Ancak içinde yaşadığımız, yerel kültürlerin Batılılaştığı, tektipleştiği, özgün motiflerini ve renklerini yitirdiği süreçte, bu kitap neleri kaybediyor olduğumuza bir bakış niteliğinde.”




1958 İzmir doğumluyum. Fotoğrafla lise yıllarında, İzmir’de tanıştım.



O zamanki Gençlik Kültür Merkezi’nin düzenlediği temel fotoğraf seminerini tamamladığım zaman, anneannem bana Beirette marka bir fotoğraf makinesi hediye etmişti. Her şeyi manuel ve pozometresi olmayan bu makine ile uzun yıllar siyah-beyaz fotoğraflar çektim.


O zamanlardan aklımda kalan en önemli anı, elimde fotoğraf makinesi gören yakınlarımın ve akrabalarımın hemen uygun bir yerde poz verip ‘hadi bizi çeksene’ deyişleri ve benim onları atlatma çabalarımdır.






YERYÜZÜNÜN YÜZLERİ







İbrahim GÖKSUNGUR Hakkında


AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. ODTÜ’de ekonomi alanında yüksek lisans yaptım. Sonra bankacılık yılları. Yolculuklarım. Önce kendi içime, sonra dünyanın değişik yörelerine, ücra köşelerine. 1995 yılında ‘Yolculuk’ isimli ilk saydam gösterim. İzleyen yıllarda değişik kültürlere ve yaşam biçimlerine yaptığım yolculuklar. Globalleşen ve tektipleşen dünyaya, kendi kültürlerini koruyarak ve yaşatarak direnen insanlara yaptığım yolculuklar.



Bu yolculuklara ait gösteriler. Aralarında Tibet ve Ladak’taki dinsel yaşamı ve Budizmi konu alan ‘Om Mani Padme Hum’, Myanmar’daki yaşam kültürünü ele alan ‘Altın Yoksulluk’, 15 günlük bir otobüs yolculuğunun izlenimleri olan ‘Sarı Otobüs’le İran’, üç Hindistan yolculuğunun toplamı olan ‘Gizemli Kıta Hindistan’ gibi gösterilerin olduğu 20′yi aşkın saydam gösterisi. Fotoğraflarım ve gezi yazılarım çeşitli dergilerde yayınlandı. 2003 yılında ilk kişisel sergim olan ‘Yeryüzünün Yüzleri’ ni açtım.Bunu 2005 yılında “Kadınların Dünyası”, 2006′da da “İspanya’dan Hatırladıklarım” sergileri izledi. İstanbul’da yaşıyorum ve serbest fotoğrafçı olarak çalışıyorum. IFSAK ve FOTOGEN derneklerinin üyesiyim. 40 yaşından sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisans yaptım. Çeşitli dergiler için yazılar yazıyorum ve fotoğraflar çekiyorum. Temel fotoğraf bilgileri yanısıra, sanat ve sanat fotoğrafı üzerine ileri düzeyde fotoğraf dersleri veriyorum.



www.goksungur.com





Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

İbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleriİbrahim Göksungur : Yeryüzünün Yüzleri

Vehbi Koca : Duvara Yazmak




Fotoğrafçılık kariyerinizi kısaca anlatır mısınız ?



80′li yıllarda resimle başladım, daha sonra fotoğrafa dönüştü ilgi alanım. Fotoğrafın hem teorik ve hem de pratik boyutları, bu disipline tutkumu daha da yoğunlaştırdı. ”Anı” kısa sürede dondurmak fikri bana inanılmaz bir coşku ve heyecan veriyordu. Türkiye’de fotoğrafı sadece çekerken, İngiltere’de ise işin “teorik ve pratik” yanını keşfetmeye başladım.



İngiltere’deki eğitim sistemine göre hiyerarşik anlamda, Media Foundation, A Level Fotoğraf, Yüksek Ulusal Diploma (HND), Westminster Üniversitesi fotoğraf ve multi medya bölümünü bitirdim ve daha sonra 2002 yılında aynı üniversitenin master programını en iyi ikinci derece ile bitirdim, şu anda London School of Communication’da PHD aşamasındayım. Türkiye içinde ve dışında bir çok solo ve karma sergiler açtım, projem İngiltere’de milenyum komisyonu ve İngiltere Kültür Bakanlığı tarafından ödüllendirildi, bienallere katıldım, jüri üyeliği ve kuratörlük yaptım, çeşitli fotoğraf ajanslarına fotoğraf üretmekteyim, fotoğraf yazılarım bazı fotoğraf dergilerinde yayınlandı, çalışmalarım Türkiye ve yurt dışında çeşitli dergilerde ve basında okuyucuya ulaştı, halen Londra’da bulunan Renkart Sanat Merkezi’nde fotoğraf komisyonunda çalışmalarımı ve projelerimi sürdürmekteyim.




Yalnız İnsan



Kendinizi fotoğrafın hangi türüne yakın hissedersiniz?



Her tür fotoğraf benim için bir tutku olmakla beraber, belgesel fotoğraf ve yaratıcılığımın sınırlarını zorlama fırsatı bulduğum “creative” yani “yaratıcı fotoğraf” daha ön plandadır benim için.



Dijitalin fotoğrafa artıları ve eksileri nelerdir sizce?



“Dijital fotoğraf”, fotoğrafın icadından bu yana en büyük “değişim ve hatta devrimdir” diyebilirim. Artık zaman kavramı konusunda daha hesaplı ve doğru davranmak zorunluluğu vardır. Dijital fotoğraf sayesinde, ”iş” birkaç dakika içinde` fotoğraf`olarak editörün masasındadır artık. Kıyaslandığında artılarının, eksilerinden fazla olduğuna inanıyorum. Rekabetin yoğunluğu daha iyi fotoğraf anlayışını ortaya çıkarabilir. Eksi yanı ise fotoğrafın manipülasyon yoluyla anlamının sömürülebilme olasılığıdır.




Ayrılık


Fotoğrafın yönü sizce ne tarafa dönüyor? Siz bu yönün neresinde olmayı planlıyorsunuz gelecekte?



Fotoğrafın yolculuk süreci “kavramsal” anlamda sona ermiştir. Bana göre, olabilecek muhtemel değişiklikler çok belirleyici olmayacaktır bundan sonra. Değişmemesi gereken ise “Etik” boyutudur. Sanırım bu anlamda çalışmalarıma aynen devam ederken, işin sosyal ve etik boyutu hep öncelikli olacaktır benim için.



İnsanlar fotoğrafçılıklarını geliştirmek için ne tür bir çalışma uygulamalılar?



Fotoğraf artık yeni teknolojilerle bambaşka bir boyut aldı, fotoğraf çekmek kolaylaştı yanımızda taşıdığımız küçük boyutlu makinalarla ve hatta cep telefonlarımızla her an fotoğraf çekebiliriz. Fakat fotoğrafımızı geliştirmek için en iyi yol, fotoğraf çekmeye “özel bir zaman” ayırmaktır diye düşünüyorum.




Yeni projeleriniz var mı?



Halen üzerinde çalıştığım, birkaç projem var. Bunlardan bir tanesi, Britanya Adaları’nda yaşayan etnik toplulukları belgelemek ve kitap haline dönüştürmektir. Kuzey İrlanda üzerine projeme de devam ediyorum, Ayrıca gene bu ülkede yaşayan, Türkçe konuşan sanatçıları belgeleyen projem de aynı paralelde devam ediyor.




Duvara Yazmak


Kendinize örnek aldığınız fotoğrafçılar kimlerdi ?



Kendime örnek aldığım fotoğrafçı yok, ancak çalışmalarına saygı duyduğum birkaç fotoğrafçı var tabiiki, örneğin Henry Cartier Bresson, Robert Capa, Sebastio Salgado ve Don mcCullen gibi.




Duvara Yazmak


Kullandığınız ekipmanlar ve içlerinden en çok tercih ettiklerinizi öğrenebilir miyiz ?



Nikon ekipmanlar kullanmayı tercih ediyorum.




Duvara Yazmak


Siyah-beyaz fotoğraf size ne anlam ifade ediyor ? Renkli fotoğraf ile farklılığı neler sizin için?



Siyah-beyaz fotoğraf daha çok kişisel bir tercihtir ve içindeki renk azlığına karşın çoğu kez daha çarpıcıdır ve etkileyicidir, ama bu bir kural değildir tabii ki. ”Konu” ve “sunum” biçimi siyah-beyaz mı ya da renkli mi olsun kararımızı etkiler. Bence ayrım dediğim gibi tamamıyla kişiseldir.




Duvara Yazmak


Türk fotoğrafçılığının dünyadaki şu anki konumu tatmin edici mi ?



Kıyaslandığında Türk fotoğrafı geridir batıya oranla ama Türk fotoğrafının gelişim sürecini henüz tamamlayamadığını ve oturmadığını, fakat önümüzdeki yıllarda önünün açık olduğunu söylemek mümkündür.



Portreler, portresi çekilen kişinin yaşadığı mekanı, düşünce ve duygularını, karakterini, yaptığı işi vs. anlatmalı mıdır? Bunun ölçüsü nedir? Tamamen fotoğrafçıya kalmış bir seçim midir?



Portre fotoğrafçılığında, fotoğrafı çekilenin kimliğini, statüsünü, sosyal konumunu algılayabiliyorsak, o portre çalışması başarılıdır diyebiliriz. Portre fotoğrafçılığı sınırları olmayan bir alandır. Burada fotoğrafçının hayal gücünün derinliği onun yaratıcılığının sınırlarını oluşturur. Işık, mekan ve fotoğrafçının oturan ile özgur diyaloğu portrenin başarısında başka bir etkendir ve bir ölçüsü yoktur.




Portre – Ahmet TELLİ


Portre fotoğraf çekimlerinde ne tür lensler ve teknik ekipman kullanılmasını salık verir siniz?



Portre fotoğrafçılığında tek tip lens ya da ekipman kullanılması kuralı yoktur. Portrenin konseptine uygun olarak farklı lensler ve ekipmanlar kullanılabilir. Gerektiğinde 18 ya da 20 mm lik lenslerle de portre çalışması yapılabilir.




Portre


Dışarıda portre çekimi ile stüdyo da portre çekimi … Bunlardan yeğlenen nedir? Birbirine üstünlükleri ya da avantaj ve dezavantajları nelerdir?



Burada böyle bir ayırım yapmak doğru değildir, önemli olan portrenin içeriği ve işlediği konudur, yani portrenin işlevini yerine getirip getirmediğidir. Bunun ötesindekiler tamamıyla teknik konulardır.





Portresini çekeceğiniz kişi ile nasıl bir iletişim, paylaşım kurmayı seçiyor veya deniyorsunuz ? Buradaki kişisel püf noktalarınız nelerdir?



Portresi çekilen kişi ile kurulan diyalog teknik ayrıntılar ve ekipmanlardan daha da önemlidir. Portresi çekilen kişi kendini rahat ve özgür hissetmelidir ve portre çekimine katkısı sağlanmalıdır. ”Zamanlama” yani deklanşöre “dokunma anı” ayrı bir önem taşır benim için. Bu “belirleyici an” işin en önemli öteki boyutudur.




Portre


Sizce etkili bir portre ne anlatmalıdır? Sevinci mi, korkuyu mu, hüznü mü ya da başka birşeyi mi?



Fotoğrafı okuyanın, portredeki yüz ifadesi, gövde dili ve giyim tarzı ile bir bütünlük içinde oturanın sosyal statüsünü yorumlayabiliyorsa o etkili bir portredir ve işlevini yapmış demektir.



Portre fotoğrafı çekerken sizi etkileyen veya aklınızda kalan bir anı var mı? Paylaşır mısınız?



Kuzey İrlanda’nın Belfast kentinde “Duvara yazmak” adlı belgesel işimi çalışırken, mezarlıktaki katolik çocuğun portresini çekerken tepemde dolaşan ve bizi takip eden askeri helikopter tedirgin edici olmakla beraber oldukça farklı duygular yaşatmıştı bana.





Duvara Yazmak


Portrede ışık kullanımı hakkında bilgi verir misiniz?



Portre fotoğrafçılığında ışığın kullanımı tamamıyla bir tercih sorunudur. Benim tercihim de doğal ışıktır.





Vehbi KOCA



22 Temmuz 2007, Londra


www.kocaf8.com

Röportaj : Levent YILDIZ








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Vehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara YazmakVehbi Koca : Duvara Yazmak

Metin Karadağ : Portreler



Portre’yi fotoğraf dilinde kendinize göre nasıl tanımlarsınız?



Portrede öncül olan kişiliğin algılanmasıdır. Fotoğraf kişiliği ortaya koyabiliyorsa, duygular karelere yansımış, insanın iç dünyasını anlatabiliyorsa, hedefe ulaşmıştır. Cepheden ya da herhangi bir açıdan çelişmiş karelerin dışında, farklı yaklaşımlarla portre fotoğrafçılığın aslında tadı, tuzudur. Ayrıntılar ön plana çıkarılmadığı zamanlar da, fotoğrafın bir ayağı her zaman eksiktir. Kalıplarımızı aşmamız gerekir. Profilden bir baş, bütün bir beden, keman çalan parmaklar v.s. bana göre portre fotoğrafçılığın tadı tuzudur.




Vesikalık fotoğraf ile portre fotoğrafı birbirinden ayıran nedir?



Farklılığı bir bütünsellik içerisinde değerlendirmek gerekir. Çünkü, vesikalık fotoğrafta sonuçta bir portredir ancak, vesikalık fotoğraf belge ve kişiyi tanıma amaçlı kullanılacağı için tek düze, sıradan bir fotoğraf olarak adlandırılabilirim. Çoğu zaman anlık duygular ve beden dili fotoğrafa yansıması çokta önemli olmayabiliyor. Bunu bir çok yazılı ve basılı evrak üzerinde görmemiz mümkün.


Ancak, portre fotoğrafçılığı, içerisinde bir çok öğeyi barındırmak zorunda. Ayrıntılar devreye girebilmeli. Madencinin yüzündeki kömür karası, işçinin alın teri, tezgahta çalışan usta, ağlayan çocuk, sevinen-üzülen insan gibi bir çok örnek portre fotoğrafçılığında belirginleşmek zorunda.




Portreler, portresi çekilen kişinin yaşadığı mekanı, düşünce ve duygularını, karakterini, yaptığı işi vs. anlatmalı mıdır? Bunun ölçüsü nedir? Tamamen fotoğrafçıya kalmış bir seçim midir?



Mekan destekli portreleri, anlatım ve içerik olarak çok daha etkili buluyorum. Bunun yanı sıra, modelin ifadesi, beden dili, ışık kullanım teknikleri ile kişi hakkında fazlasıyla bilgi almamız mümkün. Zaman, mekan ve içerisinde bulunulan anlık değişkenlikler, ifadenin boyutunda etkili olabiliyor. Obje ile fotoğrafçı arasındaki iletişim ya da iletişimsizlik fotoğrafın yol hikayesine etmen olabilmekte. Fotoğraf karesi derinliklerinde gizli gerçekleri anlatabilmeli. Kareler bazen direkt bazen de derinliklerinde anlatıma açık olabilmeli.




Portresini çekeceğiniz kişi ile nasıl bir iletişim, paylaşım kurmayı seçiyor veya deniyorsunuz? Buradaki kişisel püf noktalarınız nelerdir?



Fotoğrafa başladığım günden bu yana portre fotoğrafçılığı her zaman ilgimi çekmiş ve özel ilgi alanıma girmiştir. Portre çalışırken sürekli arayış içerinde olurum. Özellikle ilginç ve ilgi çekebilecek modeller tercih etmeye çalışırım. Örneğin, çalışan bir esnafın iş yerine selam vererek girdiğimde çoğunlukla güler yüzle karşılanırım, zaten güler yüz fotoğraf çekilecek mekanın bir parçası olduğunun göstergesi değil midir?




Uygun ortamın oluşmasını sağlar, sohbet ederken, diğer taraftan da fotoğraf için uygun model ve ışık aramaya başlarım. Yüz ifadesi, kıyafetler, yoğunlaştığı işi ile bütünleşen modelleri kestirmeye çalışır ve güler yüzle yakınlaşırım. İşine engel olmadan, çalışmasına devam etmesini sağlamaya çalışarak, fotoğrafını çekerim. Bundan sonrası, doğru ekipman ve ışık kullanımına kalmıştır”¦ Çekim esnasında mutlaka farklı bakış açılarına özen göstermeye çalışırım.




Sizce etkili bir portre ne anlatmalıdır? Sevinci mi, korkuyu mu, hüznü mü ya da başka bir şeyi mi?



İnsan vücudu bir bütündür. Nasıl vücudumuzun farklı organları farklı işlevler yapıyor ve her biri kendi içerisinde bütünsellik göstermesi gerekiyorsa ve bir tanesinin eksikliği bütünü bozuyorsa, bana göre portrede de bunları birbirinden ayırtmak bütünün bir parçasını eksik düşünmek çok zeki bir insanın kollarının ya da ayaklarının olmaması gibi bir şeydir. Etkili bir portre, bu özellikler tamamını ayrı ayrı konu bütünselliği içerisinde barındırabilmeli. Yoksa ruhsuz bir görünümün dışına çıkamaz. Duygular harekete geçirilemiyorsa, ifadenin bütünselliğinden bahsetmek çok da doğru olmaz.




Portre fotoğrafında siyah beyaz mı daha etkilidir yoksa renkli mi?



Her ikisinde farklı etkiler yarattığını düşünüyorum.Bir demircinin ustasının ocakta demiri tav ederken yüzüne vuran ve alın terindeki ateşin kızıllığını siyah beyaz bir fotoğrafta görmemiz mümkün olabilir m?.. Renkli fotoğraflar da tüm detayları ve tonları gösterme şansımız daha belirginken, siyah beyaz karelerde bunu anlatmamız mümkün değil.




Yüz şekli ve tipine göre portrelerde ışığın etkileri ve çekim açısı konusunda bilgi verir misiniz?



Işığın açısı, portre çekimlerinde çok önemlidir. Özellikle, açık tenli bir modelin yüzüne düşen ışıkla esmer tenli bir modelin yüzüne düşen ışık gerek pozlama, gerekse yüz detayı açısında önem taşımakta. Çekim açısı, modelin yüz şekline göre belirlenebilir. Örneğin, burun –çene eğriliği, kısık bir göz, rahatsız edecek derecede bir iz gibi sıralayabiliriz.


Yapmış olduğum çekimlerde özellikle bu konulara özen gösteririm. Işıkla ilgili birkaç detaydan daha bahsetmek istiyorum. Özellikle sert gün ışıklarında öğle saatlerinde güneş tam tepede yer almakta ve gözler biraz çukurda olması nedeniyle fazla ışık alamamaktadır. Gözler, bir portrenin en önemli parçası. Bu durumlar da mutlaka dolgu flaş kullanılmalıdır.




Portre fotoğraf çekimlerinde ne tür lensler ve teknik ekipman kullanılmasını salık verir siniz?



Portre çekimleri için en ideal lens 50 mm odak uzaklığı olandır. Tabi ki, 50 mm lenslerin dışında da 70-100-150 mm gibi sıralayabileceğimiz bir çok lenste portre çalışmalarında iyi sonuçlar verebilmektedir. Burada kullandığım bazı lenslerden bahsetmek istiyorum.. Özellikle çalışan işçilerin çekimleri esnasında farklı bakış açılar ve konuya tamamen yaklaşabilmek için 16-24 mm gibi lensleri tercih ediyor ve özellikle el detayları üzerinde çok etkili olduklarını düşünüyorum(tabi ki, yakın yüz çekimleri doğru bir tercih olmayabilir).




Portre fotoğrafı çekerken sizi etkileyen veya aklınızda kalan bir anı var mı? Paylaşır mısınız?



Bir fotoğraf sanatçısı için her karenin bir anısı ve hatırası olmalı diye düşünüyorum. Ancak bazen bazı kareler, anlık hatıraların dışında hayat boyu unutulamayacak anılara dönüşebilmekte. İsterseniz, çok sık fotoğraf çekimlerine çıktığım Metin Diken dostumlar birlikte yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşayım:




Geçtiğimiz kış aylarında, soğuk ve fırtınalı bir günde gerek doğa, gerekse portre bakımından zengin olan bir bölge ‘’ÇOCUK ÇOBANLAR’’ı çekmek için bölgeye gittik. Yalnız çobanların yanına varabilmek için küçük dere ve ırmakları geçmemiz gerekiyordu. Arkadaşım bana göre uzun boylu ve daha az kilolu olduğu için sıçrayarak bir çırpıda küçük dereleri geçiyor, ben ise sırtımdaki ekipman ile bir hayli zorlanıyordum. Öyle biran geldik ki, derenin diğer tarafındaki çobanlarla sohbet etmeye başladık. Başka bir yol yok mu? nasıl geçeceğiz? diye sormaya kalmadan Metin bir çırpıda atladı ve geçti. Tabi ki, geçerken bir ayağı suya battı ve düşmekten son anda kurtuldu. Daha sonra çocukların portrelerini çekmeye koyuldu. Sıra bana gelmişti. Bende bir çırpıda geçeceğimi düşünürken suyu iyi ortaladım ve boğazıma kadar buz gibi derenin içine düşü verdim.




Bir taraftan çocuklar beni çekerek dışarı çıkartmaya çalışıyor, diğer taraftan Metin’e çek işte sana fotoğraf, bir daha bu fırsat eline geçmez diye bağırıyordum. Maceralı bir yolculuk sonrası, bedelini biraz ağır ödedim ve ateşler içerisinde günlerce yattım.




Yeni projeleriniz var mı?



Uzun zamadır üzerinde çalıştığım bir projemden bahsetmek istiyorum. Gaziantep’in yaşayan ve tarihe tanıklık etmiş yüzleri var. Proje olmaktan öte, yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Önümüzdeki aylar da sizlerle paylaşmayı planlıyorum.




Portre fotoğrafçılığına yeni başlayanlara tavsiyeleriniz neler olur?



Portre fotoğrafçılığı bana göre püf noktası.. İnsan ilişkileri iyi olan fotoğrafçılar bu alanda mutlaka iyi sonuçlar elde edeceklerdir. Diyalog ve uygun şartlar hazırlanmadan iyi sonuç alınacağına inanmıyorum.




Röportaj : İnci İŞLER

Arşivden :
Metin Karadağ : El Sanatımız Yemeni
Metin Karadağ : Tahmis Kahvesi, 40 Yıllık Hatırı Olan Bir Konuksever






Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Metin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : PortrelerMetin Karadağ : Portreler

Beyhan Özdemir : Ekrandan Bakanlar


Yabancı dil eğitiminden, fotoğrafa geçiş … Fotoğrafla ilk tanışmanızdan bugüne geçen süreci kısaca anlatır mısınız ?


Fotoğrafla 1978 yılında henüz 14 yaşındayken Gaziantep’te bir fotoğrafçıda çalışmaya başlayarak tanıştım. 1982’de Üniversite sınavında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Macar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü kazandım. 4 yıl Macar Dili’nde okudum. O dönemde de hep fotoğraf çekiyordum. Lise yıllarında aklımda hep Sinema Televizyon okumak vardı. Macar Dili Bölümü’ndeki eğitimimi son sınıfta yarım bırakıp İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema TV Fotoğraf Bölümü’nün yetenek sınavlarına girdim. 1986 yılında sınavları kazanarak Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okumaya başladım. 1990 yılında mezun oldum. Macar Dili’nden gelmem nedeniyle ve hocalarımın yönlendirmesi ile yüksek lisansımı DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Macar Sineması” üzerine yaptım. Doktora programında ise fotoğraf konusuna yöneldim ve “Fotoğrafik Dilyetisi ve Fotoğrafa Müdahale” konusunda Doktora tezimi yazdım. 1996 yılında Fotoğraf alanında “Bilim Doktoru” ünvanı aldım. 1993 yılında TRT İzmir TV’sinde sözleşmeli yardımcı yönetmen olarak çalıştım. Aynı yıl Adnan Menderes Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’ne Okutman olarak atandım. 1996 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne Öğretim Görevlisi olarak geldim. 1998 yılında Yard.Doç.Dr. oldum. Halen aynı fakültede öğretim üyesi olarak görev yapıyorum. Bilinçli olarak 1986 yılından beri fotoğrafı bir sanat olarak görüyor ve fotoğraf sanatı alanında hem bir eğitimci hem de bir sanatçı olarak çalışmalarımı sürdürüyorum.




Kendinizi fotoğrafın hangi alanına veya alanlarına yakın hissediyorsunuz?



Fotoğraf diğer sanatlara göre çok geniş yelpazesi olan bir uygulamalı sanattır. Başlangıçta her konu ilgimi çekmesine rağmen asıl ilgi alanım belgesel çalışmalar üzerine yoğunlaşmıştır. Genellikle farklı toplumsal yaşam biçimleri ve kültürlerin yansımalarının, geleneksel yaşam öğelerinin fotoğrafik dille anlatılmasını kendime daha yakın görüyorum. Ancak bir eğitimci olarak da özellikle stüdyo fotoğrafçılığı konusunda da çalışmalar yapıyorum.




Kendinize örnek aldığınız fotoğrafçılar kimlerdi ?



Fotoğraf kültürümün gelişmesinde birçok fotoğraf sanatçısının çalışmalarını takip etmemin büyük yararı olmuştur. Özellikle belgesel ve haber fotoğrafçılığı yapan birçok ünlü fotoğrafçıyı örnek almışımdır. Örneğin Magnum fotoğrafçıları, az gelişmiş ya da az bilinen, yeterince tanınmayan toplumları, uzak coğrafyalardaki yaşamları belgeleyen, farklı kültürlerin foto-belgesellerini oluşturan birçok fotoğrafçı benim için önemli yol göstericiler olmuşlardır. Fotoğraf Tarihi içinde bu tarz çalışmaların öncüsü sayılabilecek Eward S. Curtis, A.Clark Vroman ve W.Henry Jackson’u, daha sonraki dönemlerde ise Eugene Smith, Sebastiao Salgado, Chris Steele Perkins, Steeve Mc Curry ve Ken Light gibi isimleri sayabilirim. Türkiye’den ise özellikle Coşkun Aral ve Yusuf Tuvi’yi söyleyebilirim. Fotoğrafik tarzlarımız farklı olsa da Şahin Kaygun ve Orhan Alptürk’ün çalışmaları ise Türk Fotoğraf Sanatı’ndaki özgünlükleri ve anlatım dili olarak farklılıkları her zaman ilgimi çekmiştir





Şu an kullanmakta olduğunuz ekipmanınız hakkında bilgi verirmisiniz?



2004 yılından beri dijital fotoğraf makinesi kullanıyorum. Halen kullanmakta olduğum ekipmanım Canon 20D, Canon 17-85 mm USM IS Zoom Lens, Canon 75-300 mm USM Zoom Lens’tir. Özellikle fotoğraf çekiminde zorlanacağımı düşündüğüm yerlerde yedek olarak kullanmak üzere bir de küçük boyutta Leica D Lux 3 makine kullanıyorum.





Sanal ortamlardaki fotoğraf paylaşımı gün geçtikçe büyük bir hızla artmakta. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?



Fotoğraf sanatında basılı yayınlar hem çok pahalı hem de yeterince fazla değil. O nedenle yayınevleri bu tür yayınları basmakta çok tereddüt ederler. Okuma ve yayın takip etme konusundaki tembelliğimiz fotoğraf yayınlarının da gelişmesine hep engel olmuştur. Bilgisayar ve internet teknolojisinin kaçınılmaz sonucu olarak sanal ortamda birçok fotoğraf paylaşım siteleri ortaya çıktı. Fotoğraf çeken insanların çalışmalarını paylaşabileceği bir ortam oluştu. Ancak burada çok önemli bir tehlike var. Karşılıklı olarak birbirlerini destekleyen, ortalarda dolaşan fotoğrafların hepsine her ne hikmetse olumlu yaklaşan yorum ve eleştirilerden geçilmiyor. Tabii onlara yorum ve eleştiri denirse. Çünkü sanat eleştirisi ve eser yorumu çok farklı bir şey. Büyük bir bilgi ve estetik birikimi gerektirir. Bu tür bilgiden yoksun kişilerin yaptığı yorum ve eleştiriler de ne kadar sağlıklı olur.


Yapılan yorumlara baktığımızda içeriğinin çok dolu olmadığını, fotoğrafı çeken kişiyi yanlış yönlendiren, onu hak etmediği düzeyde olumlayan, yaptığı işi sorgulatmayan ve doğru şeyler yaptığını düşündüren tarzda söylemlerle karşılaşıyoruz. Bu fotoğraf için çok tehlikeli bir yaklaşım. Sanat eleştirmenlerinin, fotoğraf yorum ve eleştirisi üzerine söz söyleyebilecek, ciddi fotoğraf sanatçılarının ve akademisyenlerin biran önce bu konuda ciddi araştırmalar yapması ve bu yanlış gidişe belli bir yol göstermeleri gerektiğini düşünüyorum. Çünkü fotoğraf yorum ve eleştirisi çok ciddi bir iştir.




Sizce dünya fotoğrafçılığında Türkiye nerede? Çağdaş Dünya fotoğrafı nereye gidiyor, biz nereye gidiyoruz?



Türk fotoğrafı, dünya fotoğrafının çok da gerisinde değil. Çok değerli fotoğraf sanatçılarımız var. Çok değerli fotoğraf kulüp ve derneklerimiz var. Oralarda yapılan çalışmalara baktığımızda özgün ve önemli eserler ürettiklerini görüyoruz. Fotoğraf teknolojik bir sanat olarak sınırsız anlatım olanaklarına sahiptir. Önemli olan bu anlatım olanaklarını, özgün bir fotoğrafik dil oluşturmak için kullanmayı bilmektir. Ayrıca dünya fotoğrafı dediğimiz zaman kimi ya da kimleri örnek göstereceğiz. Yani karşılaştırma yapmak için kimleri örnek göstereceğiz. Avrupa ve Amerikan fotoğrafı yaratıcılık sorunu yaşıyor. Tekrarlar çok fazla. Ya da birbirinin kopyası çalışmalar. Genelde de dijital uygulamalarla fotoğraftan çok görsel imgelerin çok fazla iç içe kullanıldığı illüstratif çalışmalara yönelinmiş durumda. Saf fotoğraf neredeyse yok gibi.


Bizde de benzer çalışmaların gittikçe arttığını görüyoruz. Ancak son yıllarda özellikle Japonya, Vietnam ve Çin gibi Uzakdoğu ülkelerinin fotoğraf alanında önemli atılımlar yaptığını söylemek gerek. Onların çalışmalarına imrenerek bakmamak elde değil. Türk fotoğrafı Batı ve Doğu arasındaki köprü konumunu bu alanda da yaşıyor. Uluslararası yarışmalarda birçok önemli dereceler alınıyor ama uluslararası sergiler, albümler, yayınlar maalesef gerçekleşemiyor. Türk fotoğrafının ve fotoğrafçısının asıl sorunu bence bu. Kendisini uluslararası arenada gösteremiyor.




Sayısal teknolojilerin gelişimi ve bu durumun fotoğrafa yansımaları hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Fotoğrafın yönü sizce ne tarafa dönüyor?



Fotoğraf teknolojiye dayalı bir sanat olduğundan piyasaya sunulan her türlü sayısal görüntü üretme ve işleme ürünlerini çok hızlı bir biçimde kullanıyor ve tüketiyor. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, fotoğrafı o teknolojinin üretiyor olduğunu sanmaktır. Sayısal teknoloji, görüntü üretiminde sadece bir araç konumundadır. Asıl fotoğrafı ortaya koyan, onu üreten insandır. Yani fotoğrafçıdır. Onun bilgi birikimi, estetik bakış açısı, ideolojisi ve anlatım biçimidir. Fotoğrafçı, bu olanaklardan yararlanarak söylemek istediğini görüntülerle aktarır.


Genel olarak sayısal teknoloji fotoğrafı kolaylaştırmış gibi görünse de aslında tam tersine zorlaştırmıştır. Bu zorluğun altından kalkabilecek kişiler kendi özgün dilini oluşturacaktır. O nedenle belki bir süre bir geçiş dönemi yaşanacak, birçok fotoğrafçı bu süreçte eriyip gidecektir. Aslolan farklı olanı ortaya koyanlardır. Teknolojinin fotoğraf sanatı üzerindeki baskısı, dil arayışlarını hem zorlayacak hem de zorunlu kılacaktır. Fotoğrafın bu anlamdaki gidiş yönü de daha çok fantastik öykülerin, kolaj ve fotomontajlarla oluşturulmuş görüntülerin arttığı, dijital manipülasyonlarla ideolojik mesajların işlendiği bir show biçimine dönüşecektir.




Fotoğraf ve belgelemek kavramları, belgesel fotoğrafçılık olgusu… Sizdeki yansımaları ve bakış açınız nedir bunlara? Fotoğrafın belgesellik özelliği nasıl ortaya çıkar veya çıkartılır?



Fotoğrafın icadı belgelemeye dayanır. Bir belge ve kanıt olarak kullanılmak üzere ortaya çıkmıştır. Kısa zaman içerisinde de kayıt altına alma, inandırıcı bir belge olarak kullanılma amacının yanında bir sanat formu olarak düşünülmesi ve uygulanması aşamasına geçmiştir. Keşfetmek, bir serüven peşinde koşmak, görülmeyeni, bilinmeyeni bulup fotoğraflarla belgeleyerek insanlara sunma belgesel fotoğraf kavramını yaratmıştır. Bir fotoğraf, çekildiği andan itibaren o anın belgelenmesi niteliği taşır. Belgelenmiş olan değişen ve gelişen toplumsal yapılar, mimari, doğa, insan portreleri zaman içerisinde birer belge niteliğinden belgesele dönüşür. Elbette belgesel fotoğraf başlı başına önemli bir süreçtir. Belgesel fotoğraf, o konuya ilişkin birçok veriyi içinde taşımak zorundadır. Geçmişten geleceğe uzanan süreçte ele alınan konunun geçirdiği evrimler, değişimler ve gelişmeler fotoğrafik yolla anlatılır.




Belgesel fotoğraf; insanların kültürlerinin, yaşam biçimlerinin, toplumsal değerlerinin, siyasal ve toplumsal hareketlerinin, toplumun kendisine veya bir başka topluma fotoğrafçının kendi bakış açısıyla yorumlanıp aktarıldığı bir tarzdır. Belgesel Fotoğraf çekmek, fotoğraflarla herhangi bir olayı, tarihi ve sorunu belgelemektir. Toplumsal bir soruna yaklaşımda “söz” unutulup giderken “görüntü” hem kalıcı olabilmekte hem de sorunun çözümü ve ortadan kaldırılması konusunda birer kanıt oluşturmaktadır. Çağının sorunlarına tanıklık etmenin yanında bu sorunları yansıtmak, belgelemek, toplumları bu sorunlardan haberdar ederek çözüm yollarını aramak, savaş, açlık ve yoksulluk karşıtı olmak, insanların ezilmişliğinin ve yaşam koşullarının dikkate alınmasına çalışmak için toplumsal bir bilinç oluşturmak, belgesel fotoğrafçıların ödevlerindendir. Bu anlamda belgesel fotoğrafı, çağdaş sorunlara ilişkin duygu ve düşüncelerin aktarıldığı bir araç olarak nitelendirebiliriz.




Üniversitelerimizdeki fotoğraf eğitim yeterli mi? Ne gibi eksiklikleri ve başarılı tarafları var? Siz eğitmen olarak öğrencilerinize aktarırken konuları, neleri ön plana çıkartıyorsunuz?



Üniversitelerimizdeki fotoğraf eğitimi tam anlamıyla yeterlidir demek yanlış olur. Fakat çok da kötü bir durumda sayılmaz. Ancak bunun birçok nedeni var. En başta yetişmiş akademisyen eksikliği, yeterli bütçe, fiziksel yapı ve teknik ekipman eksiklerinden sözedebiliriz. Fotoğraf eğitimi geleneği bizde çok eskilere dayanmadığından temel altyapısı birkaç akademisyenin özverisiyle bugünlere gelmiştir. Üniversitelerde sadece teknik eğitim değil aynı zamanda da kuramsal eğitim verilmektedir. Örneğin Fotoğraf Kuramları, Fotoğraf Estetiği, Fotoğraf Eleştirisi, Fotoğraf Tarihi vb. kuramsal dersler, fotoğraf çekimi ve üretiminde öğrencilere yaptıkları işin bir başka boyutunun daha olduğunu öğretmektedir. Bu konuda akademik eğitim alan kişilerin estetik beğenileri, teknik bilgileri ve sanatsal bilgi birikimlerinin oluşması açısından büyük önem taşır.


Öğrencilerime öncelikle iyi bir teknik bilgiye sahip olmalarını, fotoğraf ve diğer sanatlarla olan ilişkilerini kavramalarını, ürettikleri fotoğraflarında teknik, estetik ve ideolojik bütünlüğün bir şekilde yer almasını öğretmeye çalışıyorum. Eğitim sonrası atılacakları iş hayatında piyasa ile entegre olabilecek bilgileri edinmelerini anlatıyorum. Bu amaçla da özellikle stüdyo, reklam ve tanıtım fotoğrafçılığı üzerinde yoğunlaşmalarını salık veriyorum.




Bir fotoğrafçı mutlaka eğitim almış olmalı mı? Yeni başlayanlar için önerileriniz neler olur?



Günümüzde artık hangi meslek ya da sanat dalı olursa olsun mutlaka bir eğitim alınması şarttır. Bu eğitim bir mesleki kuruluşta, dernekte, okulda ya da herhangi bir usta yoluyla olabilir. Ancak doğal olarak ciddi bir eğitim kurumu olan meslek yüksekokulları veya fakültelerde olması tercih edilmelidir. Fotoğrafa yeni başlayanlara öncelikle iyi bir araştırma yapmaları, konuyla ilgili olabildiğince fazla yayın takip etmelerini, ulaşabildikleri ustaların çalışmalarından ve fikirlerinden yararlanmalarını öneririm. Örneğin, internet dünyası bu konuda büyük olanaklar sunuyor. Dünya fotoğrafta ne yapıyor, ilgi alanları hangi yönde ilerliyor, kim nerede nasıl çalışıyor ve neler üretiyor onları izlemeleri ve karşılıklı görüş alışverişinde bulunmaları çok yararlı olacaktır. Elbette bütün bunların yanında ciddi bir eğitim kurumundan mutlaka ders almaları, hem tekniklerini geliştirmede hem de bakış açılarını, kendi özgün anlatım dillerini oluşturmalarında büyük önemi olacaktır.




Fotoğraf derneklerine ait mevcut düzen sizi tatmin ediyor mu? Ulusal ve uluslararası fotoğrafçıların yetiştirilmesi, fotoğrafın daha çok kişiye ulaştırılıp, sevdirilmesi, fotoğrafçıların üretimlerinin değerlendirilmesine yardım edilmesi gibi konularında neler yapılmalıdır buralarda?



Fotoğraf derneklerinin güçlenecekleri yerde giderek güçlerini yitirdiklerini düşünüyorum. Bunun temelinde Türk toplumunun örgütçülük ya da sivil toplum kuruluşlarına aktif katılım geleneğinin olmaması yatıyor. Askeri darbelerin bunda payı büyük. İnsanlarımız belli gruplar içinde yer almaktan çekiniyorlar. Bir başka neden de sanal ortamdaki fotoğraf paylaşım siteleri. Fotoğrafçılar oturdukları yerden birçok siteye üye olabiliyorlar. Herhangi bir ücret ödemeden sanal paylaşım arkadaşları ediniyorlar. Dernekte olmak, haftanın bir ya da birkaç gününü orada geçirmek, aylık ödentiler, dernek etkinliklerinde görev almak gibi bazı sorumluluklar almak istemiyorlar. Birçok derneğin işleyişini görüyorum, biliyorum. Kişisel çekişmeler, kaprisler, “ben” olgusu, bazı çıkar ilişkileri derneklerin asıl amacı olan fotoğraftan daha baskın oluyor. Hatta tam tersine bazı derneklerde 2 yıllığına bile olsa yönetim kurullarında görev alacak insan bulunamıyor. Böylesi bir durum da derneklerin kuruluş tüzüklerindeki amaç ve sorumluluklarını yeterince yerine getirememesine neden oluyor. Dernekler varlıklarını sürdürebilmek için fotoğraf seminerleri adı altında kurslar düzenleyerek bir çeşit sınava hazırlık dersanesi konumuna geldiler. Ülkemiz fotoğraf sanatının kuramsal, sosyolojik ve felsefi boyutlarıyla ilgilenen, ulusal ya da uluslararası etkinlik düzenleyen, gerçek anlamda bünyesine yeni fotoğraf sanatçıları yetiştirmeyi amaçlayan kaç derneğimiz var. Düzenleyenler de (katıldıklarımdan biliyorum) yaptıkları etkinliklere izleyici bile bulamaz durumdalar. Bu tür hayal kırıklıklarını görünce de yenisini yapmaktan çekinir oluyorlar. Bu sorun nasıl çözülür tam bir şey söylemek oldukça zor. Öncelikle örgütlenme sorununun çözümü, dernek ortamlarına gelir getirici çeşitli desteklerin sağlanması ve özellikle kendini kanıtlamış fotoğraf sanatçılarımızın ve akademisyenlerimizin bu çatı altında ortaklaşa etkinlikler düzenlemesi gerekiyor.




Gerçekleştirdiğiniz ve gerçekleştirmek istediğiniz fotoğraf projelerinizden bahseder misiniz?



1998 yılında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Çalışma Bakanlığı’nın ortaklaşa yürüttüğü Ayakkabı Sanayii’nde çalışan çocukların portrelerinin (genelde mekansal portreler) çekimlerini yaptım. Bu amaçla İzmir ve Gaziantep’te ayakkabı imalatında çalışan yaklaşık 50 çocuğu fotoğrafladım. Bu çalışma “Çalışan Çocuklar” ve “Çocukça Bakış” başlığı altında 23 Nisan 1999’da İzmir’de sergilendi.



Gerçekleştirdiğim bir başka konu da geleneksel sporlarımızdan Kırkpınar yağlı güreşleridir. 1999 yılında yüzyılın son yağlı güreşlerinin çekimini yaptım. “Er Meydanı Kırkpınar” adını verdiğim bu çalışmada 40 tane siyah beyaz fotoğrafım yeraldı ve yurtiçinde ve yurtdışında olmak üzere 4 kez sergilendi. Bu çalışmada yer alan fotoğraflarımdan 4 tanesi Edirne Belediyesi arşivine satın alındı, bir tanesi de Devlet Fotoğraf Yarışması içerisinde Kültür Bakanlığı arşivine alındı.



1999 yılında yaşanan Marmara Depremi’nde Yalova, Gölcük ve Değirmendere bölgelerinde çekim yaptım. Yaklaşık 800 karelik deprem fotoğraflarım arşivimde saklı. Onları henüz herhangi bir yerde kullanmadım.



“Türkiye’den Görünümler” adını verdiğim çalışmada ülkemizin tarihsel mekanlarını fotoğrafladım. Bu çalışmamı da yurtiçi ve yurtdışında hem sergi olarak hem de dia gösterileri olarak sundum.



“Işıkta Dans” ve “Renklerin Dansı” adlı bir projeyle Türk Halk Dansları’nın düşük enstantane tekniğiyle fütürist tarz çekimlerini yaptım. Işığın ve rengin izini süren, hareket analizini sorgulayan ve bir çeşit soyutlamalar olan bu proje farklı tarzda gerçekleştirdiğim tek çalışmamdır.




2001 – 2002 yılları arasında Türk televizyonlarında yer alan haberci, programcı, sunucu vb. ekranda gördüğümüz kişilerin siyah beyaz portrelerinden oluşan “Ekrandan Bakanlar” projesini gerçekleştirdim. Yaklaşık 70 kişiyi kapsayan bu projem sergi olarak hem yurtiçinde hem de yurtdışında 4 kez sergilendi.



Son yıllarda “Ortadoğulu Kimliği” adlı bir proje üstünde çalışıyorum. İran, Suriye, Mısır, Lübnan, İsrail ve Filistin’i kapsayacak bu çalışmamın bir bölümünü tamamladım. Gerek sıcak bölgeler olması gerekse fotoğraf çekimi açısından zor olan bu projeyi albüm-kitap şeklinde yayınlamayı düşünüyorum.



Fotoğrafçılık hayatımın son projesi olarak düşündüğüm “Yolun Sonu” adlı projemle de mezar ve mezarlıklar fotoğrafları çekiyorum. Türkiye’de ve yurtdışında gittiğim her yerde, farklı din ve mezheplere, inanışlara ait mezarlık çalışmaları yapıyorum. Benim için sanırım en anlamlı ve en son proje de bu olacak diye düşünüyorum.



“Ekrandan Bakanlar” projesi nasıl doğdu? Neyi amaçladı ve neyi sunmak istediniz? Nasıl bir çalışma içine girdiniz hazırlık aşamalarında?



“Ekrandan Bakanlar” projesi, hergün renkli ekranlarda evimizin içine kadar giren insanların ekran dışındaki görünümleri, yaşadıkları mekanlar, spot ışıkları ve makyajlarının olmadığı doğal görüntüleri içerisinde -yani bizden birileri oldukları anları-, akıp giden ekran yerine fotoğraf karesi içinde hapsedilmiş görüntüleri nasıldır merakıyla başladı. Elbette bir de belgesel fotoğraf yaklaşımıyla bir dönemin televizyoncularının tipolojisini oluşturmak amacıyla girişilmiş bir projeydi.




Hazırlık aşamasında öncelikle bu projede kimlerin bulunması gerektiğini, farklı tarz programlar yapanların, uzun yıllar ekranlarda gördüğümüz, artık evimizin bir parçası haline gelmiş sunucu ve programcıların tespitini yaptım. Kullanacağım film, çekim yeri, zamanı ve alınacak randevular gibi ön hazırlığı titizlik isteyen bir çalışma içine girdim. Bunlar arasında en büyük zorluk, benim İzmir’de olmam, modellerimi oluşturacak bu kişilerin genellikle İstanbul ve Ankara’da olmalarıydı. Tabii çok kolay olmadı randevu alıp, çok yoğun çalışan bu kişilerin fotoğraflarını çekmek. Israrla 2 veya 3 kez randevu talep ettiğim halde cevap bile vermeyenler de oldu. Hatta randevu verip de çekim için gittiğimde bulamadığım (!) çok ünlü kişiler de oldu. Sonuçta bu proje 2 yılımı aldı. Birçok kez İzmir’den İstanbul ve Ankara’ya seyahatim oldu. 68 adet televizyoncunun siyah beyaz portrelerinin yer aldığı “Ekrandan Bakanlar” projesini ilk olarak 2003 yılında İstanbul’da Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi’nde açtım ve çok büyük ilgi gördü.



Bu ay dergimiz portre ve portre fotoğrafçılığı konusunu ön plana çıkarmak istiyoruz. Vesikalık bir fotoğraf ile portre fotoğrafın farkları nelerdir? Portre ne gibi unsurları içinde barındırmalıdır ki ona portre diyebilelim? İçinde yakın plan insan olan her fotoğraf portre midir?



Öncelikle www.fotoritim.com sanal dergisinin bu tarz aylık dosya konusu şeklindeki çalışmasını fotoğraf yayıncılığı açısından çok önemsiyorum. Diğer sanal fotoğraf paylaşım sitelerinden ayrılan ve kendisini özgün bir yere konumlandıran bu tavrı nedeniyle ilgili ve sorumlularını kutlamak gerekiyor.



Portre fotoğrafçılığı fotoğrafik tarzlar içerisinde belki de en zor konulardan birisidir. Çünkü insan portresi çekmek, çok kolay görünmekle birlikte aslında çok zordur. Nerdeyse herkes fotoğrafa portre fotoğrafı çekerek başlar ya da çektiğini sanır. Vesikalık fotoğraf bir belge, kanıt fotoğrafıdır. Resmi evraklarda, polis kayıtlarında, devlet arşivlerinde o kişinin kaydıdır, bir anlamda o kişinin hüviyet cüzdanıdır. Vesikalık fotoğrafa o gözle bakmak gerekir. Ama portre fotoğrafı daha özeldir. Ait olduğu kişinin psikolojik durumunu, kişilik özelliklerini, mensup olduğu toplumsal sınıfını, ekonomik ve sosyal durumunu, en önemlisi de karakteristik ifadesini yansıtmalıdır. Portre fotoğrafı iki farklı açıdan ele alınabilir. Birincisi o kişiye ait karakteristik bir ifadenin ön plana çıkarıldığı yakın plan çekim, ikincisi o kişiye ait çevresel verilerin olduğu, yaşadığı veya onun kişilik özelliklerini yansıtabilecek mekansal portre olarak genel çekim. Bu yaklaşım hem teknik olarak yakın ve genel çekim açılarının kullanılmasını hem de portre fotoğrafçılığının özünü oluşturan “insan yüzünün keşfini” ortaya çıkarmak için model ile fotoğrafçı arasındaki bağın (ilişkinin) ortaya konması gerekliliğidir. Portre fotoğrafı tam anlamıyla insan yüzünün keşfine yönelik bir çalışmadır. O nedenle de içinde yakın plan insan olan her fotoğraf bir portre fotoğrafı değildir.




Portreler, portresi çekilen kişinin yaşadığı mekanı, düşünce ve duygularını, karakterini, yaptığı işi vs. anlatmalı mıdır? Bunun ölçüsü nedir? Tamamen fotoğrafçıya kalmış bir seçim midir?



Portre fotoğrafı eğer bir mekansal portre ise, o kişinin mekanını, yaptığı işini ve o insana ait başka birçok veriyi içinde barındırırsa güçlü bir portre olur. Yakın plan portreler daha çok o kişinin karakterini, kişilik özelliklerini, duygusal zekasını belirgin bir biçimde ortaya koymalıdır. Bu da fotoğrafçının kendi anlatım biçimine göre o insanı yansıtmasıyla mümkün olabilir. Fotoğrafçının ustalığı ve zekası işte burada devreye girer. Burada en önemli sorun fotoğrafçı ile modeli arasında herhangi bir ekonomik ve ticari kaygının olmaması gerekir.




Portre fotoğraf çekimlerinde ne tür lensler ve teknik ekipman kullanılmasını önerirsiniz?



Yukarıda sözettiğim çekim açıları için farklı lensler kullanılmalıdır. Örneğin mekansal portreler için geniş açılı lens, yakın plan çekimler için keskinlik oranı düşük (yumuşak) ortalama bir tele lens tercih edilebilir. Orta format bir fotoğraf makinesi ya da çözünürlük oranı yüksek bir dijital makine iyi bir ekipman olabilir. Yine de çekimi yapacak olan fotoğrafçıdır ve hangi ışık koşullarında, nasıl bir mekanda, kimin portresini (çocuk, yaşlı, kadın) çekecekse ona uygun ekipman ve lensler tercih etmelidir.




Yapay ışık ve doğal ışık altında portre çekimi… Birbirine üstünlükleri ya da avantaj ve dezavantajları nelerdir?



Yapay ışık kullanılabilir ışık demektir. Yani fotoğrafçı ışığa hükmedebilir. Fotoğrafçı için bu bir avantajdır. Portresi çekilecek kişinin saklanması gereken tensel ve fiziksel kusurlarını gizlemek için yapay ışık tercih edilebilir. Böylesi bir portre teknik olarak kusursuz bir aydınlatmayla elde edilebilir. Ancak doğallığını yitirmesi bakımından da dezavantaj olabilir. Çünkü stüdyo ortamında, yapay ışıklar altında poz verdirilerek yapılacak bir çekimde model eğer profesyonel değilse fotoğrafçının işi zorlaşabilir. Model rahat olamaz. Bu rahatsızlık yüzüne yansır ve gerçek karakteristik ifadesi ya da yüzünün keşfi yapaylaşabilir. Doğal ışık ise kontrolü zor bir ışıktır. Işık değişimleri, farklı ışık düşmeleri fotoğrafçının ışığı yeterince kontrol edememesine neden olabilir. Ama geniş ve doğal bir mekan içerisinde, modelden yeterli bir uzaklıkta istenilen karakteristik ifade yakalanarak çekim yapmak açısından doğal ışıkta portre çekimi tercih edilebilir. Yine yapay veya doğal ışık altında çekim tercihi konuya ve kişiye uygun olarak fotoğrafçı tarafından seçilmelidir.




Portresini çekeceğiniz kişi ile nasıl bir iletişim, paylaşım kurmayı seçiyor veya deniyorsunuz? Buradaki kişisel püf noktalarınız nelerdir?



Portresini çekeceğim kişi ile çekim öncesi mutlaka biraraya gelme, birbirimizi tanıma, farklı konularda biraz sohbet ve karşılıklı güven oluşturma sonrası çekim aşamasına geçiyorum. Fotoğrafçı ile model arasında kuşkuya yer bırakmayacak, birbirini iyi tanıyan iki dost gibi sıcak bir ilişkinin kurulması, çekim mekanının ve ortamının modelin rahatını ve doğallığını bozmayacak bir yer olarak seçilmesi ya da stüdyo ortamında modelin ortama alışmasını sağlamak gerekiyor.




Çekimlere ünlü kişilerle çalışmak nasıl bir duygu? Size olumlu mu olumsuz mu yansıyor? Daha evvelden binlerce fotoğrafı çekilmiş birinin portresini çekmek tedirginleştirir mi fotoğrafçıyı?



Ünlü kişilerin fotoğraflarını çekmek elbette sıradan insanların portelerini çekimine göre biraz daha kontrollü olmayı gerektiriyor. Ünlülerin hepsi için bunları söylemek zor. Örneğin, çok daha fazla tanınan, yaklaşılması zormuş gibi görünen Uğur Dündar, Savaş Ay, Can Dündar, Emin Çölaşan gibi televizyoncular ve gazeteciler tam bir profesyonel modellik yaptılar diyebilirim. Ünlü kişilerin portresini çekmek fotoğrafçıyı tedirgin etmekten daha çok heyecanlandırabilir. Ama bu heyecanın uzun sürmemesi gerekir. Fotoğrafçı soğukkanlı olmak zorundadır. Özellikle de ünlülerin portrelerinin çekiminde tam bir profesyonel olmak zorunluluktur. Yoksa o insanların da yüzünü keşfedemezsiniz !

Röportaj : Levent YILDIZ





Beyhan ÖZDEMİR Hakkında



1965 yılında Gaziantep’te doğdu. 1982-1986 yılları arasında Ankara Üniversitesi DTCF Macar Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. 1986′da girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Fotoğraf Bölümü’nden 1990 yılında mezun oldu. 1992′de DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde “Çağdaş Macar Sineması ve Istvan Szabo” başlıklı master teziyle Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. 1992 yılında TRT İzmir TV’sinde yardımcı yönetmen olarak çalıştı. 1993 – 1996 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’ne Okutman olarak görev yaptı.



DEÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’ndeki Doktora çalışmasını 1996 yılında tamamladı. Fotoğrafın ortaya çıkışı, bir sanat olarak değerlendirilmesi ve günümüzde fotoğrafa müdahalenin teknik, ideolojik ve estetik boyutlarının incelendiği “Fotoğrafik Dilyetisinin Evrimi Bağlamında Müdahale Sorunsalı” adlı doktora teziyle “Bilim Doktoru” ünvanı aldı.



1996 yılında DEÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak atandı.



1996 – 1998 yılları arasında Muğla Üniversitesi Milas M.Y.O’nda “Belgesel Fotoğrafçılık” dersi verdi.



Bugüne kadar yurtiçinde ve yurtdışında 21 kişisel sergi açtı. Çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı, ulusal ve uluslararası toplantılarda konferanslar verdi. 20′den fazla karma sergiye katıldı, dia gösterileri yaptı. 1 tanesi uluslararası olmak üzere toplam 20 ödül aldı. Çeşitli fotoğraf yarışmalarında jüri üyelikleri yaptı. İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği (İFOD) Başkanı ve Gaziantep Fotoğraf Amatörleri Derneği (GAFSAD) üyesidir, halen DEÜ GSF Fotoğraf Bölümü’nde Yard.Doç.Dr. olarak görev yapmaktadır.




www.beyhanozdemir.com




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Beyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan BakanlarBeyhan Özdemir : Ekrandan Bakanlar

Muammer Yanmaz : Portreler



Portre’yi fotoğraf dilinde kendinize göre nasıl tanımlarsınız?



Merhaba,


Bence portre fotoğrafçılığı enerji alışverişidir. Fotoğrafın en zevkli alanıdır.




Vesikalık fotoğraf ile portre fotoğrafı birbirinden ayıran nedir?



İyi bir vesika fotoğrafında bir fark yoktur. Ama genelde ruhsuz, klişe fotoğraflar oluyor. Çeken ile alakalı bir durum aslında.




Dışarıda portre çekimi ile stüdyo da portre çekimi. Bunlardan yeğlenen nedir? Birbirine üstünlükleri ya da avantaj ve dezavantajları nelerdir?



Artı veya eksi yanları olduğunu düşünmüyorum. Saha şartları fotoğraf çekmeye müsait olduktan sonra her şekilde çekim yapılabilinir.




Portreler, portresi çekilen kişinin yaşadığı mekanı, düşünce ve duygularını, karakterini, yaptığı işi vs. anlatmalı mıdır? Bunun ölçüsü nedir? Tamamen fotoğrafçıya kalmış bir seçim midir?



Tamamen o an yaşananların sonucudur. Hikayesi olan portreleri seviyorum.


Beni alıp götürmeli o yüz.




Portresini çekeceğiniz kişi ile nasıl bir iletişim, paylaşım kurmayı seçiyor veya deniyorsunuz? Buradaki kişisel püf noktalarınız nelerdir?



Farklı sebeplerden dolayı karşı karşıya gelebiliyoruz. Bazen ticari bazen proje bazlı bazen de spontan işler olabiliyor.


Her ne şekilde olursa olsun ortamın enerjisini hissetmeye çalışıyorum.


Becerebilirsem de fotoğrafa aktarıyorum.




Sizce etkili bir portre ne anlatmalıdır? Sevinci mi, korkuyu mu, hüznü mü ya da başka bir şeyi mi?



Hepsi önemli duygular, ne anlatacaksa inandırıcı, samimi olmalı.




Portre fotoğrafında siyah beyaz mı daha etkilidir yoksa renkli mi?



Farketmez bence. Her ikisinin de ayrı, üstün tarafları olabilir.




Yüz şekli ve tipine göre portrelerde ışığın etkileri ve çekim açısı konusunda bilgi verir misiniz?



Yüzdeki kırışıklıklar genelde istenmez böylesi çekimlerde, alttan ya bir reflektörle desteklenmeli ya da yumuşak bir ışık verilmeli.


Tam tersi bir efekt istendiğinde de sert ışıklar kullanılır.


Çok farklı ışıklarla çekim yapabilirsiniz, önemli olan uygun olmasıdır.




Genelde ideal portre ışığı yüzden 30 derece açıyla yukarda solda veya sağda olmalıdır. Gözü saat kadranı olarak düşünürsek ya saat 11 ya da 13’te olmalı ki burun gölgesi rahatsız etmesin.


Yüz şekillerinde değişik denemeler yapmalı ve çıkan sonuçlara göre açılar belirlenebilir.




Portre fotoğraf çekimlerinde ne tür lensler ve teknik ekipman kullanılmasını salık verir siniz?



En sevdiğim optik SLR makinelerinde 85 mm f:1.8 sabit lenstir.


Hem modelden çok uzaklaşmazsınız hem de distorsiyon olmaz yüz.


85 altında çekerken tam yüze girilmez. Burun kulaktan büyük çıkar, yüz bozulur.


Özellikle öyle bir efekt istenmiyorsa tabii bu dediklerim geçerlidir.




Genelde ünlü kişilerin portrelerini çekiyorsunuz. Bu çekimler muhakkak zor olmalı. Bir ünlüyle çalışırken nelere önem veriyorsunuz? Çekimleri nasıl yapıyorsunuz?



Bu tip çekimlerde çok hassas davranıyorum. Bütün algılarım açık oluyor. Yanlış bir hareket yapmamaya özen gösteriyorum. Yaklaşma stratejilerini o insana göre belirliyorum. Önce riske atmadan sağlam kareleri çekiyorum. Elimde malzeme oluştuktan sonra risk almaya başlıyorum.




Portre fotoğrafı çekerken sizi etkileyen veya aklınızda kalan bir anı var mı? Paylaşır mısınız?



40 İstasyon Paris çekimlerini metrolarda yapmıştım. Her çekim ayrı bir heyecandı. Ressam Komet ile çekim yaparken birden elini yüzüne kapattı ve utandığını çekimi bitirmek istediğini söyledi. O sırada da çekim yaptım ve o elleriyle yüzünü kapattığı fotoğraf serginin afişi olmuştu.


Bazen negatif görünen bir şey biranda pozitif bir sonuca dönüşebilir. Tıpkı hayat gibi.




Portre fotoğrafçılığında kendinize örnek aldığınız fotoğrafçılar kimlerdir?



Fotoğraf yolculuğumda birçok fotoğrafçıdan etkilendim.


Yabancılardan; Robert Doisneau, Henri Cartier Bresson, Richard Avedon, Werner Bischof, Eliot Erwitt ilk aklıma gelenler.


Yerlilerden de; Ara Güler, Arif Aşçı, Faruk Akbaş”¦




Farklı projelerin fotoğrafçısı olduğunuzu biliyoruz. Sizi bu projelere iten nedenler nelerdir?



Bir sinemacı film yapıyor, müzisyen albüm çıkarıyor, edebiyatçı kitap”¦


Fotoğrafçının da bence proje yapması kadar doğru bir iş olamaz.


Hayatım boyunca proje yapacağım. İnsanlar beni ilgilendiriyor. Enerjinin peşinden giderek biriktiriyorum yüzleri.




Bir proje fotoğrafçısı olarak yeni projeleriniz var mı?



Proje çok valla. Devam edenler; 40 Hayat projesi. Doğumlara giriyorum. 40 çocuğu 40 yaşına kadar izleyeceğim. 40 Resim; ressamları çekiyorum, tuvale bastırıp resim yapmalarını istiyorum, 40 Vapur; edebiyatçıları vapurlarda çekiyorum gibi.


Bu arada 40 İstasyon Projesi’nde Londra ayağı da tamamlandı. Ekim gibi sergisi açılacak.





Portre fotoğrafçılığına yeni başlayanlara tavsiyeleriniz neler olur?



Bol bol gözlemlesinler yüzleri. Kaypak davranmadan makineyi kaldırıp anları sabitlesinler derim. Bir de bu eylemi o kadar doğal yapsınlar ki, ortamın ritmi bozulmasın.


Teşekkür ederim bu güzel sorular için.


Fotoğraflar : Muammer YANMAZ
Röportaj : Recep GÜLEÇ

www.muammeryanmaz.com

Arşivden :
Muammer Yanmaz : 40 Ayna







Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Muammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : PortrelerMuammer Yanmaz : Portreler

Birgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar Buluşması



Türkiye’nin ünlü fotoğrafçıları “Ölüdeniz 1. Fotoğrafçılar Buluşması”‘nda biraraya geldi. Ölüdeniz Belediyesi sponsorluğunda, usta fotoğrafçı Faruk Akbaş’ın katkılarıyla düzenlenen organizasyonda Türkiye’nin değişik bölgelerinden çok sayıda fotoğraf gönüllüsü Ölüdeniz’in sakin kumsalında buluştu. Her yaş grubundan yüzlerce fotoğraf sevdalısı, ibrahim Zaman, Faruk Akbaş, Emre İkizler, Ömer Yağlıdere, Tarık Yurtgezer, Özcan Yurdalan, Ali Çıtak, Hafize Kaynarca, Gülnaz Çolak, Hasan Yelken gibi birçok usta ile tanışma fırsatı buldu.




Biz yine ailece oradaydık. Ustalarla buluşmak amacıyla üç günlük program için 1000 km yolculuğu göze aldık. Ben Reha Bilir’in “Belgesel Fotografide Geniş Açı Kullanımı” atölyesine dahil oldum. Eşim, Hasan Yelken’le “Makro fotografi” konuştu. Oğlumuz Ege, Mustafa Ertekin’in oğlu ile bilardo oynayıp ara sıra denize atladı. Atölyeler verimli ve çok eğlenceliydi. Bir ara Emre İkizler ile ayak üstü de olsa objektifler hakkında konuşabilme fırsatımız oldu. Tüm atölyelere katılmayı isterdim; ancak zamanımız kısıtlıydı. Beraberimizde getirdiğimiz fotoğraflarımızla ortak bir sergi oluşturuldu ve ilk gün sergimizin açılışı yapıldı.




Atölye çalışmalarında üstat Reha BİLİR, katılımcılarla birlikte, belgesel fotoğrafçılıkta geniş açı kullanımı üzerine söyleşti. Katılımcıların birlikte aldığı kararla, geniş açı kullanımı ile ilgili foto maraton atölyesi gerçekleştirildi. Kayaköy Sanat Kampı’ndaki çay molası ile soluklandığımız maratonda dostluk, yardımlaşma ve deneyimlerin paylaşımının keyfini çıkardık. Yemek molası’nda bile masamızın üzerindeki asmaya fotoğraf makinemizi bağlayıp geniş açı çektik İbrahim Zaman tüyosu ile..




İki gün boyunca Ölüdeniz’de ve Kayaköy’de, geniş açı kullanarak çektiğimiz fotoğrafları, ibrahim Zaman, Emre İkizler, Tarık Yurtgezer, Faruk Akbaş ve Ömer Yağlıdere jüri olarak değerlendirdiler. Bu maratonun sonucunda ben de mansiyon aldım.




Öğle yemeğinden sonra beldenin tanıtım turu için Kelebek Vadisi ve Faralya köyü gezisi düzenlendi. Dünyaca ünlü Kelebek Vadisi ve Lagün Gölü’nü görüntüleyen makinelerimizin, manzara karşısında adeta aynaları kilitlendi.




Kimi fotoğraf gönüllüleri uçurumlara kendilerini kilitleyip iyi görüntü alma peşindeyken objektiflerimize takılıp iyi birer model oldular.




Kelebek Vadisi’ne konmanın yanısıra bir grup fotoğrafçı yüzmeyi seçerken, Faralya Köyü’nün balını da tatmak isteyenler köye yöneliyordu. Biz de Faralya’nın ağızdan ağıza söylenegelmiş efsanesinin peşine düştük. Fethiye’nin gizli kalmış güzelliklerinin olduğu bir köy Faralya.




Köyün bulunduğu bölgede Roma ve Likya kalıntılarına, Kelebekler Vadisi’ne ve çeşitli doğal zenginliklere ulaşmak mümkün. Bir asır kadar öncesini hatırlayan eskilerin anlattığına göre, o zamanlar Vadi’ de tek başına yaşayan “Despina” isimli bir Rum kadını 120 yaşında ölmüş. Despina 20 yaşındayken, korsan gemilerinin gizlendiği bir yer olan Vadi’ de, genç bir denizciye aşık olmuş; geri geleceğini vaat ederek denize açılan genç denizci, bir daha geri dönmemiş ve Despina ömrünün sonuna kadar hep onu beklemiş.





Yaşlılara göre öldükten sonra cesedi bulunamamış olan Despina’nın, ruhunun hâlâ burada dolaşıyor olduğu söylencesi yaygın. Despina’nın bu baş döndürücü güzel vadiye gerçek aşkı fısıldaması onu ölümsüz kılmış.




Akşam yemeği sonrasında fotoğraf gösterileri ve söyleşiler gecemize renk kattı. Tarihi ve doğasıyla dünyada eşi benzeri az olan Fethiye, şenliğe ev sahipliği yapmanın coşkusuyla canlandı.




Organizasyonun düzenlenmesinde büyük emeği bulunan, Türkiye’nin tanınmış fotoğraf ustalarından sevgili dostumuz, Faruk Akbaş’ın basına verdiği demeçte: “Bize ilk önce Fethiye’de fotoğraf yarışması teklif edildi. Küçük kurumlarda bile fotoğraf yarışması oluyor. Bu yüzden burada böyle yarışmalara ihtiyacı yok. Çünkü Fethiye ve Ölüdeniz uluslararası çapta bilinen bir yer. Yarışma yerine buranın doğal enerjisinden yararlanıp, arkadaşlarımızla bir şenlik ortamında buluşmak istedik. Bu da kısa sürede kabul gördü. Yüzlerce başvuru oldu ve büyük ilgi gördü. Bu da Ölüdeniz’in ne kadar önemli bir yer koyuyor.


Amaç burada deneyimli fotoğrafçılarla yeni başlayan arkadaşlarımızı bir araya getirmek. Deneyim alışverişi sağlamak. Bir coşku ortamı oluşturmak. Burada fotoğrafçıların kendi sorunlarını dile getirmek ve çözüm yolları aramak. İlerleyen yıllarda bu organizasyonları daha geniş kapsamlı ve uluslararası yapmaya çalışacağız. Fethiye ve Ölüdeniz bu organizasyonları kaldırabilecek kapasitede. Bence önemli olan konu, Fethiye’nin dünyanın en güzel noktası olması, Ölüdeniz Belediyesi sanata çok duyarlı. Bu yüzden kendimizi şanslı hissediyoruz. Çünkü yerel yönetimlerin sanata olan mesafeleri ne yazık ki çok iç açıcı değil. Ölüdeniz Belediyesi gibi küçük belediyelerin bu davranışları ciddi anlamda örnek alınacak bir çalışmadır. Katılan tüm fotoğrafçılarımıza teşekkür ederim” demişti.




Biz de kendi adımıza şenliği düzenleyenlere teşekkür ediyoruz. Bu ve benzeri etkinliklerin bundan sonra daha sık düzenlenmesinin çok yararlı olacağını düşünüyor, benzerleri için bu etkinliğin örnek teşkil etmesini diliyoruz.



Bizler bu üç günlük buluşmada ne İbrahim Zaman hocamızın tatlı sohbetine doyabildik, ne sevgili Faruk Akbaş’ın herkesi kucaklayan sıcak dostluğuna; ama mutlaka yeniden buluşmak üzere sözleştik tüm dostlarla.



Birgül ERKEN

Arşivden :
Birgül Erken : Üzümlü’de Dastar
Birgül Erken : Yamaç Paraşütü
Birgül Erken : Heraklia








Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Birgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar BuluşmasıBirgül Erken : Ölüdeniz Fotoğrafçılar Buluşması

Reha Bilir : Portreler



Beyşehir’de doğan Reha Bilir, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu olup, serbest eczacı olarak çalışmaktadır. Eskişehir Anadolu Lisesi’nde okuduğu yıllarda başladığı amatör fotoğrafçılığı 30 yıldır sürdürüyor. İlk ödülünü 1975 yılında Akbank’ın bölgelerarası yarışmasında alan Bilir’in yurt içi ve yurt dışı yarışmalarda birçok ödülü bulunmaktadır. 2000 yılında “Son Ustalar” adlı seri fotoğrafları ile Pamukbank fotoğraf yarışmasında teşvik ödülü aldı. Uluslararası fotoğraf federasyonu patronajlı yarışmalardaki ödüllerinden dolayı, 2003 yılında AFIAP (Uluslararası fotoğraf sanatçısı) ünvanı ile ödüllendirildi. Birçok ülkede karma sergilerde fotoğrafları yer alan Reha Bilir’in, ülkemizde de birçok ilde fotoğrafları ve dia gösterileri sergilendi. “Dijital Kareler” isimli sergisi nedeniyle, Pamukbank tarafından yayınlanan “Türkiye’de Fotoğraf” isimli yayında, fotoğraf üzerinde bilgisayar ortamında oynamalar yapan ilk Türk fotoğrafçıları arasında gösterildi. Birçok dergi, gazete ve mesleki yayınlarda röportajları, fotoğrafları, portfolyoları yayınlandı. Uluslararası ve ulusal birçok yarışmada jüri üyesi olarak yer aldı. Eczacıbaşı tarafından yayınlanan “Balıkçılar” ve “Pazar” albümlerinde fotoğrafları yer aldı. Özel bir dergide, Pir Sultan Abdal’ın torunlarının göçebe yaşamını konu alan “Gezginci Dervişlerin Kalender Torunları” ve Mevlevi yaşamının konu edildiği “Ben Dönerim, Gökler Döner” isimli foto röportajları yayınlandı.

1999 yılında İsviçre’de Dünya Kupası, 2004 yılında İngiltere’de mansiyon kazanan ülke takımlarında yer alan Bilir, toplam 5 kez ülke takımına seçildi. Beyşehir’in Yeşildağ kasabasındaki “Leylekler Vadisi”nin fotoğraflarla ülkede ve yurt dışında tanıtımına katkılarından dolayı, Yeşildağ Belediyesi tarafından 2004 yılında “fahri hemşehrilik” belgesi ile ödüllendirildi. EFSAD (Eskişehir), AFAD (Adana), ve AKFİD (Akşehir) derneklerinin üyesi, Selçuklu Fotoğraf Sanatı Derneği (FOTOSEL)’in kurucu başkanı olan fotoğrafçının Photo Dijital dergisinde fotoğraf üzerine yazıları, Konya Life ve Adana Life dergilerinde sanat söyleşileri yayınlanmaktadır. Birçok dernekte ve üniversitelerde fotoğraf etkinliklerine, fotoğraf günlerine, sempozyumlara, panellere, fotoğraf fuarlarına fotoğraflarıyla ve birikimleriyle katılan fotoğrafçı, Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi fotoğraf etkinliklerine danışmanlık yapmaktadır.




Slayt şovun yüklenmesi bağlantı hızınıza göre zaman alabilir… Lütfen bekleyiniz…










Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved


www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.


All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.


Use By Author Permission Only.

Reha Bilir : Portreler